Uzun Yaz Tatilinin Eşiğinde

Yeni arkadaşlar, yeni bir iş yeri ve yeni bir yaşam alanı.

Bahar geçti, mevsim yaza döndü ve tek başıma yaşamaya nihayet alışmışken, dört gözle beklediğim yaz tatili gelip çatmak üzereydi.

Gidilen üniversiteye göre değişse de, benim okuduğum K Üniversitesi’nde yaz tatili temmuz sonundan eylül sonuna kadar yaklaşık iki ay sürüyor. Lisedeyken bu süre bir ay küsurdu (spor festivali olan yıllarda daha da kısa olurdu), orayı baz alınca bu tatil iki kat daha uzun hissettiriyor.

Zorunlu derslerin sınavlarının yeni bittiği büyük derslikte de ana gündem maddesi yaz tatiliydi.

"Eline sağlık Mae-chan. Geçen günkü çalışma grubunda üstünde durduğumuz yerler tam isabet çıktı. Değil mi Gari?"

"Gari değil Komori, Komori. Neyse, son zamanlarda sıcaklardan iştahım kaçtı da biraz zayıfladım, o yüzden öyle denmesine yapacak bir şey yok gerçi."

"Maehara-kun, ellerine sağlık. Nasıl geçti?"

"Evet. Notları bilemem ama sanırım dersten kalmayacağım."

Zorunlu dersler de dahil olmak üzere K Üniversitesi’ndeki derslerin seviyesi oldukça yüksek ama buraya kadar bir şekilde ayak uydurmayı başardım. Bu da tamamen aramın iyi olduğu Matsueda-kun, Komori-kun ve Makino-kun sayesindedir. Lise yıllarında genelde ders anlatan taraf ben olsam da, burada tam tersine herkesten yardım alan taraf ben oluyorum.

"Eee, yarın yaz tatili başlıyor, herkes ne yapıyor? Matsueda-kun ve Komori-kun, siz Kansailı olduğunuz için memlekete, ailenizin yanına mı döneceksiniz?"

"Hmm, Komori ile de konuştuk da bu sene boş verelim dedik. Sadece gidip gelmek bile dünya kadar para tutuyor. Hem yarı zamanlı iş var, hem de kulübün yaz kampı..."

"Ailem 'Hadi gel artık' diyor ama ben de bu sene Matsueda ile takılacağım sanırım. Daha doğrusu, bir süre memleketin manzarasını bile görmek istemiyorum..."

"Ha, şu mevzu. Komori geçenlerde memleketten bir kız arkadaşına özel mesajla aşkını itiraf etmiş, kız da bunu internette ifşa etmiş. Hala o şoku atlatamadı üzerinden. Çok komik ya."

"Gülme lan. Biz burada ciddiydik... 'İğrenç' deyip kestirip atmasaydı bari. Hem cevap vermeden önce niye ifşa ediyorsun ki, cidden ya..."

İçerik ne olursa olsun, herkes keyifli bir yaz tatili geçirmek için el altından planlar yapmış gibi görünüyordu.

O uzun mu uzun yaz tatili... Sevdiğin kişiyle geçirebilirsen herhalde harika olurdu.

"Peki Maehara-kun, sen ne yapacaksın? Yine şu yüzük taktığın kız arkadaşınla mı?"

"Evet. Ağustosta ben dershane işi yüzünden yoğun olacağım, o yüzden o benim evimde kalmaya gelecek. Eylülde ise tam tersi, ben onun evine kalmaya gideceğim. Zaten memleket burası olduğu için yaz geldi diye ailemin yanına dönmeme gerek yok."

"Benim için de öyle ama yerli olmanın avantajı burada işte. ...Aa, Monika-san, merhaba."

"Merhaba Makino-kun. Ve diğer üçünüz, size de."

Dörtlü konuşmamıza kulak misafiri olmuş olacak ki, başka bir sırada sınava giren Souma-san yanımıza geldi.

Souma-san ile benim ilişkim pek değişmemişti ama anlaşılan derslerde bir araya geldiklerinde diğer üçüyle bu şekilde konuşuyordu.

"Baksana Moni-chan, sen yaz tatilinde ne yapıyorsun? İstersen bizim kulübün barbekü partisine gelmeye ne dersin? Kulüp dışından olsan bile, senin gibi tatlı bir kıza her zaman kapımız açık!"

"Üzgünüm ama sizin aksinize benim yaz tatilim yoğun geçecek. Derslerim var, modellik işlerim var. Ve her şeyden önemlisi Yuu ile —yani çok sevdiğim kuzenimle— vakit geçirmem gerekiyor."

"O zaman ülkeye dönme gibi bir durumun da..."

"Yok. Aksine ailem... Daha doğrusu asıl babam, büyükannemleri de alıp buraya gelmek için can atıyor. Şahsen babamın evde bekçilik yapmasını tercih ederdim ama."

Bu durumda, bu yaz Amami-san ile buluşup gezmek pek mümkün görünmüyordu. Nozomu da yaz tatili boyunca beyzbol kulübünün antrenmanları olduğu için dönemeyeceğini söylemişti. Planları boş gibi görünen Nitta-san ise Amami-san olmadığında katılım oranını aşırı düşürdüğü için, bu yıl dürüstçe Umi ile ikimiz baş başa vakit geçirmek en iyisi olacaktı.

Kimsenin araya girmeyeceği, kendi yaşadığım odada Umi ile gönlümce sevgili gibi davranmak... Umi’nin bir süreliğine bende kalacağı zaten çok önceden belliydi, yarından itibaren bunun gerçekleşeceğini düşününce sırıtmama engel olamıyordum.

"...Amma da fesatça gülümsüyorsun."

"...Asıl size ne demeli Souma-san."

"! Ben... Benim Yuu ile olan ilişkim gayet sağlıklı bir ilişki! Sizin gibi her fırsatta fingirdeşmeyi düşünen o aptal aşık çiftlerden değiliz biz! Sadece Yuu’dan duyduklarımı biliyorum, işin aslını bilemem ama. Eğer yanılıyorsam özür dilerim!"

İlişkilerinin "sağlıklı" olduğu kısmını bilmem ama Souma-san’ın Amami-san’a karşı hisleri hala tartışmaya açıktı. Souma-san’ın Amami-san sevgisi, bir kuzene duyulacak sevgiden çok daha baskın gibi geliyordu bana.

"Neyse, neyse. Yani tekrar toplanmamız yaz tatili bitince olacak, öyle mi?"

"Öyle görünüyor. Hadi o zaman Mae-chan, iki ay sonra görüşürüz."

"Tamam. Matsueda-kun, Komori-kun, siz de kendinize dikkat edin, bir yerinizi sakatlamayın."

"Tamamdır."

"Maehara-kun, benim de birazdan kulüp toplantım var, o yüzden kaçıyorum."

"Tamam Makino-kun, görüşürüz."

"Hoşça kal Makino-kun."

"E-evet. Sen de kendine dikkat et Monika-san."

Sıradan bir veda selamı olması gerekirdi ama bir şeyler havada kalmış olacak ki Matsueda ve Komori ikilisi Makino-kun’a dik dik bakmaya başladı.

"N-ne var, ne bakıyorsunuz?"

"Yoo, bir şey yok... Değil mi Komori?"

"Aynen Matsueda. Hem Mae-chan da fark etmiştir herhalde, değil mi?"

"...Birazcık."

Souma-san ile dördümüz de artık bir şekilde konuşuyorduk ama bize olan muamelesi arasında dağlar kadar fark olduğu belliydi. Makino-kun’a karşı tavrı çok daha yumuşaktı.

"Of... Aramızda bir şey olduğu falan yok. Başka bir derste tesadüfen yan yana geldiğimizde, dalgınlığıma gelip unuttuğum ders kitabını ödünç verdi sadece. Müteşekkirim ama hepsi bu. Değil mi Makino-kun?"

"E-evet. Monika-san’ın dediği gibi, gerçekten sadece o kadar..."

"........."

Makino-kun’un tavrına bakınca biz üçümüz durumu az çok anladık ama Souma-san dediği gibi aralarında gerçekten "hiçbir şey" olmadığını düşünüyor gibiydi. Ortamı bozmamak adına şimdilik pek üstüne gitmedik.

Bu arada, Makino-kun’un Souma-san’dan hoşlanması hiç de şaşılacak bir şey değildi. Bu kadar dikkat çekici bir dış görünüşe sahip, zeki, esprili ve samimi bir şekilde konuşan bir kız karşısında çoğu erkek durumu yanlış anlamaya meyilli olurdu zaten.

"Hadi, gidelim artık."

"Tamamdır. Bir şekilde gayret et be Yukki. Biz arkandayız."

"Peki, sağ olun..."

Omuzları düşmüş bir adam ve onun omuzlarını teselli edercesine sıvazlayan iki arkadaş. Üniversite öğrencisi olunca bile yapılan şeyler ortaokul ve lise yıllarından pek farklı olmuyordu anlaşılan.

Tabii bu durum, çok sevdiği bir sevgilisi olan benim için de geçerliydi.

Sınav bittikten sonra aceleyle kendi apartman dairemize döndüm ve hemen odanın içini temizleyip toplamaya başladım. Umi’nin gittiği okul da benim K Üniversitesi gibi bugünden itibaren yaz tatiline giriyormuş. Ders bitiminde eşyalarını toplayıp hemen buraya geleceğini söylediği için, onu mümkün olduğunca temiz bir evle karşılamak adına özellikle göze batan yerlere asıldım.

"Televizyon sehpasının arkası, sonra klima... Salon bitince sıra banyoda ve tuvalette..."

Şu an öğleyi biraz geçiyor. Az önce gelen mesaja göre, hazırlıklarını tamamlayıp evden yeni çıkmış. En geç akşama doğru benim evimde olur herhalde.

"Akşam yemeğinde ne yapsak acaba... Eğer bir şeyler pişireceksem şimdiden alışverişe çıkmam lazım. Umi'ye de ne yemek istediğini sormak en iyisi aslında... Dışarıda da yiyebiliriz ama bu civarda pek seçenek yok ki. Oha, şu tozun büyüklüğüne bak."

Kafamdaki düşünceleri mırıldanarak bir yandan temizliğe devam ediyorum. Yalnız yaşamanın bir getirisi mi bilmiyorum ama son zamanlarda kendi kendime konuşmalarım arttı sanki.

Üniversitede genelde birileriyle beraber hareket etsem de evde temel olarak tek başımayım. Tatillerde arkadaşlarımla pek dışarı çıkmadığım için, farkında olmasam da kendimi yalnız hissediyor olabilirim.

...Bir an önce Umi'ye kavuşmak istiyorum. Şu an bile ayda iki üç kez dışarıda buluşup randevuya çıkıyoruz ama lise yıllarındaki o huzur dolu anları unutamıyorum; bu kadarı bana yetmiyor.

"............"

Şimdilik göze batan yerleri temizledim. Üniversite kitapları, dershane öğretmenliği yaptığım yarı zamanlı işten kalma kılavuzlar ve soru bankalarıyla darmadağın olan masayı da çekip çevirdim. Tam da genel çöp ve geri dönüşüm günü olduğu için hepsini çöp toplama alanına götürdüm.

Hazırlıklar tamam. Klimayı da iyice çalıştırdım, geriye sadece çok sevdiğim sevgilimi gülümseyerek karşılamak kaldı; ancak nedense vücudumda tuhaf bir kıpırtı var, bir türlü sakinleşemiyorum.

" ...Acaba neden bu kadar gerildim?"

Umi'nin eve gelmesi lise yıllarından beri o kadar alışıldık bir durum ki, artık günlük rutinin bir parçası olması gerekirdi. Ama sanki onunla ilk defa evde vakit geçirecekmişiz gibi bir ruh hali içindeyim.

Bundan sonra bir ay boyunca bu odada Umi ile baş başa kalacağız. Sabah birlikte kahvaltı yapacağız, biraz soluklandıktan sonra alışveriş bahanesiyle dışarı çıkacağız. Eve döndüğümüzde oyun oynayacak, film izleyecek ya da sadece ikimiz sohbet ederek akşamı edeceğiz. Gece olunca banyoya girecek, aynı yatakta uyuyacak ve sabah tekrar uyandığımızda...

Bir ay boyunca aşağı yukarı bunlar tekrarlanacak ama benim için bunu beklemek tarifsiz bir heyecan kaynağı.

Üstelik artık ikimiz de yalnız yaşıyoruz. Şimdiye kadar ailemizle kaldığımız için ister istemez anne babalarımızın varlığını önemsiyor, hem ben hem de Umi kendimizi frenlemek zorunda kalıyorduk. Fakat bu yatılı kalma sürecinde artık böyle bir engel yok.

Canımız ne isterse onu yapabiliriz. Bütün gün yatakta miskinlik yapıp uyuyabiliriz. Eskisinden çok daha fazla şımarıp vıcık vıcık bir çift olabiliriz, birbirimizle oynaşabiliriz; sonuçta baş başayız, kimse bizi garipsemeyecek.

Üniversite hayatına başlarken aslında beni en çok mutlu eden şey buydu.

" ...Şimdilik eşlikçi bir şeyler pişireyim bari."

Bir türlü yerinde duramayan bedenimi ve ruhumu sakinleştirmek adına, Umi gelene kadar başka bir şeyle uğraşıp dikkatimi dağıtmaya karar verdim. Annemle babam boşandıktan sonra 'benim de yardımım dokunsun' diyerek başladığım yemek yapma işi, yalnız yaşamaya başladığım şu günlerde oldukça işime yarıyor.

Gerek garnitür olarak gerekse bento için çok kullanışlı olan nilüfer kökü kavurması, deniz yosunu ve fasulye haşlaması, pilavın yanına çok yakışan susam yağında hafifçe çevrilmiş acılı hardal otu... Mutfağı iştah kabartan nefis kokular sardı.

" ...Tamamdır, tadı yerinde. Ne çok hafif ne çok ağır."

Tadına bakıp sonuçtan memnun kaldığım sırada, diyafon bir misafirin geldiğini haber verdi.

Fark ettim ki yemek yapmaya başlayalı yaklaşık bir saat olmuş; Umi gelene kadar vakit geçirmek için harika bir uğraş olmuş.

"Selam Maki. Misafirliğe geldim, şöyle bir aylığına."

"Hoş geldin. Seni bekliyordum Umi."

"Ben de bugünü iple çekiyordum."

"Rahatsızlık vermiyorumdur umarım," diye fısıldayarak Umi, kocaman valiziyle birlikte odama girdi.

"Ooh, burası ne serinmiş. Bugün hava hep güneşli ve sıcaktı, giysilerimin içi terden yapış yapış oldu."

"Eline sağlık. İstersen önce bir duş alıp rahatla?"

"Edepsiz."

"Konuşma buraya gelince kesin böyle diyeceğini tahmin etmiştim. ...Eee, ne yapıyorsun? Havluyu hazırladım ama."

"Birazdan kururum herhalde, şimdilik sadece havlu yeterli. ...Bu senin her zaman kullandığın havlulardan mı?"

"Hayır, yeni o."

".................."

"Peki ya... Lavabonun altındaki dolapta her zaman kullandıklarım da var, istediğini alabilirsin."

"Ehehe, o zaman öyle yapayım."

"Yeni havluya bakıp bu kadar bariz bir şekilde hayal kırıklığına uğrayan birini bulmak da zor..."

"Öyle mi? Yeni havlular çok sert oluyor, bazılarına uymayabiliyor. Hem ben sadece senin kokunu koklamak istiyorum."

"Kişinin kendisi tam karşında duruyor ama..."

"Öyle ama, önce havluyla falan alışsam daha iyi olur diye düşündüm."

"Vücut kokum için bu kadar ön hazırlık mı gerekiyormuş..."

Ona liseden beri kullandığım havlulardan birini uzatınca, Umi mutlu bir ifadeyle yüzünü havluya gömdü.

"Hehe... Maki kokuyor."

"Beğenmene sevindim. O zaman şimdi sıra asıl sahibinde."

"Hı-hım. ...Ah, ben biraz ter kokuyor olabilirim, öyleyse kusura bakma."

"Sorun değil. Söz konusu sensen, her türlü kokunu severim."

"Fufu, bu da ayrı bir dert ya... O zaman, gelebilir miyim?"

"Gel bakalım."

Kollarımı onu davet edercesine açtığım an, hiçbir şey söylemeden doğruca göğsüme atıldı.

Kızgın güneş altında yürüdüğü için biraz yükselmiş vücut ısısı, terden nemlenmiş teni ve her zamanki o yumuşak dokunuşu. Ve beni her zaman sakinleştiren o hafif tatlı kokusu. Kendisinin dediği gibi biraz ter kokusu da vardı ama ben bu dahil Umi'nin kokusuna bayılıyordum.

"Maki, seni çok özledim."

"Ben de. Her gün telefonla konuşup mesajlaşıyorduk ama sadece ses yetmiyordu."

"Değil mi? Ara sıra randevuya çıkıyorduk ama başkalarının yanında pek yapış yapış olamıyorduk."

"Öyle. Ama bugünden itibaren bir süre bunları dert etmemize gerek yok."

"............"

"Ah, gerisini söylemene gerek yok. Ne diyeceğini anladım."

"Aman ya."

"Ne demek aman ya... Eğer çok söylemek istiyorsan söyleyebilirsin."

"Ah, illa bana mı söyletmek istiyorsun? Maki, çok edepsizsin."

"Sonuçta yine aynı damgayı yedik."

Maddi imkansızlıklardan dolayı henüz koltuk alamadığım için yatağı koltuk niyetine kullanıp yan yana uzanarak birbirimize sokulduk.

Umi ile böyle iç içe olmak gerçekten çok iyi hissettiriyor. Az önceye kadar hissettiğim o yalnızlık bir anda uçup gitti.

Üniversiteli olunca biraz büyürüm sanmıştım ama saf tarafım da şımarıklığım da aynen duruyordu.

Muhtemelen şu an sevgiyle yanağını göğsüme sürterek bana sokulan Umi için de durum aynıydı.

"Hmm... Koklar, koklar."

"Hayrola Umi? Bugün o kadar terlememiş olmam lazım."

"Ah, hayır. Ter değil de... Şey, Maki, ondan ziyade."

"Efendim?"

"Yanılıyorsam özür dilerim ama bugün bir kızla mı görüştün? Öğleden önce ya da öğle civarı gibi."

"Ah, evet. Bugün sınav çıkışında arkadaşlarımla takılırken Souma-san yanımıza gelip biraz konuştu, o kadar."

"Souma-san...? Ah, Monika-chan demek. Geçenlerde ben de onunla tanışmıştım. Sessiz sakin, çok tatlı bir kız olduğunu düşünmüştüm ama... Demek sana hâlâ ismiyle hitap etme izni vermedi?"

"Bilmem ki? Yanlış anlaşılmaları çözdük, ilk tanıştığımız zamanki o iğneleyici tavrı da kalmadı gibi ama Souma-san hitabı üzerime yapıştı sanki. Bu saatten sonra değiştirmek de tuhaf hissettiriyor."

"Hımm... Peki ya geri kalan iki kişi?"

"Şey, bugün görüştüğüm tek kız Souma-san'dı ama..."

"Bugünlük öyle, evet. Ondan bahsetmiyorum, daha önce görüştüklerin yok mu? İki gün, ya da üç gün öncesi gibi."

"............"

O gün normal üniversite derslerim vardı, sonrasında da dershanedeki yarı zamanlı işime gitmiştim. Bu yüzden pek çok kişiyle görüştüğümü hatırlıyordum. Üniversitede Umi-senpai ve Chio-senpai ile görüşmüştüm; iş yerinde ise bürodaki görevlilerle, benim gibi eğitmenlik yapan diğer senpai'lerle ve tabii ki sorumlu olduğum öğrencilerle konuşmuştum. Kadın erkek demeden, gerçekten pek çok kişiyle muhatap olmuştum.

Umi "geri kalan iki kişi" diyordu ama acaba tam olarak kimi kastediyordu?

Dahası, bugünkü Souma-san olayını bir şekilde (kabul edilebilir mi emin değilim ama) sezdiğini varsaysak bile, iki-üç gün önceki kokuyu nasıl alabiliyordu?

Her gün düzenli olarak banyo yapıyordum, kıyafetlerimi de deterjan ve yumuşatıcı kullanarak yıkıyordum oysa.

"Hadi Maki, cevap ver. Hatırlamıyorsan aklına gelen herkesi tek tek sayabilirsin."

"Tamam... Şey, nedense kendimi suçlu hissettim, özür dilerim."

Konu ben olduğumda Umi özellikle keskin duyular sergiliyordu ancak sadece kısa bir süre görüşmemiş olmamıza rağmen sensörlerinin bu kadar hassaslaşmış olması...

Uzun zaman sonra onunla böyle yapış yapış olabilmek beni mutlu etse de aynı zamanda sevgilimden birazcık korktuğum bir yaz tatili başlangıcı olmuştu.

Bu arada, Umi sonuna kadar o "diğer iki kişinin" kim olduğunu bana söylemedi.

...Bu gerçekten korkutucu.

Umi'nin aldatma kontrolü (?) bir şekilde sona erip keyfi yerine gelince, birlikte akşam yemeği alışverişine çıkmaya karar verdik.

Birlikte kalacağımız ilk gün olduğu için eskisi gibi pizza siparişi verme seçeneğimiz de vardı ama şu an yaşadığım yerin yakınlarında Pizza Rocket şubesi yoktu ve teslimat bölgesinin de dışındaydı; o yüzden bunu başka bir bahara bıraktık. Elbette başka paket servis yapan yerler vardı ama menü ve malzeme çeşitliliği gibi farklardan dolayı, tadı güzel olsa bile sürekli oraları kullanma isteği uyandırmıyordu.

Böylece ikimiz yürüyerek en yakındaki markete gittik.

"Umi, bugün ne istersin? Canın ne çekiyor?"

"Hmm, böyle zamanlarda et yemek lazım değil mi? Yakiniku! Yanlış hatırlamıyorsam elektrikli ızgarayı ailenden almıştın?"

"Evet. Annem, artık evde kullanmıyoruz diye yanıma vermişti... O zaman bugün paraya kıyıp bir ziyafet çekelim mi?"

"Evet! Ah, Maki bak, A5 kalite wagyu sığırı yakiniku seti varmış. Hadi, hemen şunu sepete fırlatıver—"

"Bir dakika bekle."

Hiç tereddüt etmeden o leziz görünen et setini sepete atmaya çalışan Umi'yi durdurup önce fiyat etiketini kontrol ettim.

İki-üç kişilik, çeşitli bölgelerinden etlerin olduğu bir yakiniku seti. Hokkaido menşeliydi ve üzerinde bir çeşit takip numarası bile vardı. Yağ damarları o kadar belirgindi ki muhtemelen ağza atıldığı an eriyip gidecek kadar lezzetliydi.

Ve asıl mesele, yani fiyatı...

............

"...Neyse, sağlık olsun, ilk günümüz sonuçta."

Hafifçe güler "Teşekkürler Maki. O zaman yarından itibaren sağlam tasarruf yapmamız gerekecek."

"Evet. Bu yılki yaz tatili uzun sürecek."

Et konusunda kesenin ağzını açmıştık, bu yüzden kalan sebzeleri falan olabildiğince ucuz ve kaliteli olanlardan seçmeye çalıştık.

Aylık gelen yarı zamanlı iş ücretlerimiz kısıtlıydı, bu yüzden bu sınırlar içinde ne zaman lüks yapıp ne zaman tasarruf edeceğimizi iyi düşünmeliydik.

Ancak ikimiz birlikte böyle alışveriş yapmayalı o kadar uzun zaman olmuştu ki ister istemez gereksiz şeyleri de sepete doldurmaya başladık. Yeni çıkan atıştırmalıklar, stoklamak için kola... Hatta şu an bile yemek sonrası tatlı niyetine dondurmalara bakıyorduk.

"...Umi."

"...Efendim."

"Burada duralım mı?"

"Haklısın. Bundan fazlası resmen aşırıya kaçmak olur."

Eğlenceye kapılıp cüzdanın iplerini fazla salmamalıydık... Bu bir ay, Umi ile benim gerçek anlamda birlikte yaşamaya başlamamızdan önceki harika bir prova olacaktı.

Alışveriş bitip elimizde poşetlerle eve döndüğümüzde, hemen akşam yemeği hazırlıkları başladı. Pilav için markete gitmeden önce düğmeye bastığımızdan, tam zamanında pişmişti.

Geriye sadece sebzeleri doğramak, etleri tabağa dizmek ve ızgarada pişirmek kalıyordu.

"Bu arada Umi, tek başına yaşamaya başlayalı bir süre oldu ama kendi yemeğini düzgünce yapıyor musun? Hazır bentolar veya paketli gıdalar pratik ama sebze de yemen lazım, tamam mı?"

"Of Maki ya, resmen annem gibi konuşuyorsun... Şunu bil ki ben de yemek konusunda elimden geleni yapıyorum. Geçen gün kendi başıma sebze sote bile yaptım. Gerçi... hani şu hazır paketlenmiş, sadece tavada çevirmen gerekenlerden. Hatta başta tuz karabiber eklemeyi unuttuğum için salata gibi olmuştu ama... Ühü."

"Yine de yakmamışsın ya, o da bir şey. Bu bile yeterince ilerleme kaydettiğinin kanıtı. O zaman sebzeleri doğramamda bana yardım et bari. Şey... bıçak kullanma konusunda iyisin, değil mi?"

"Öyle endişeli bir surat asma, annemden ders aldım diyorum ya, sorun yok. Kabakmış, havuçmuş, ne varsa hepsini ikiye biçeceğim!"

"Yakiniku yapıyoruz, o yüzden mümkünse pişmesi kolay olacak şekilde ince dilimlersen çok makbule geçer..."

Umi'nin ürkek el hareketlerinin hemen yanında durup sakatlanmaması için tavsiyeler vererek onu izledim.

Basit bir işti ama böyle bir şeyi Umi ile beraber yapmak çok keyifliydi.

Kendi yemeğini yapmak temelinde vakit alan bir işti; bazen işten geç döndüğümde tek başımayken benim bile gözümde büyüdüğü günler oluyordu.

"? Maki, ne oldu? Yüzümde bir şey mi var?"

"Hayır, bir şey yok... demek isterdim ama aslında yanağına bir dolmalık biber çekirdeği yapışmış."

"Ha? Gerçekten mi? Bu sahnenin devamında Maki'nin yüzüme bakıp kızararak 'Yok bir şey, sadece çok güzel olduğunu düşünüyordum' falan demesi gerekmiyor muydu?"

"...Onlar dahil, senin çok tatlı olduğunu düşündüm."

"...Ehehe."

Hafifçe güler "Dur, çekirdeği alayım, kıpırdama."

"Tamam, hadi bakalım."

Öyle deyip Umi gözlerini kapattı ve dudaklarını hafifçe bana doğru uzattı.

"...Şey, Umi-san."

"..."

"Sadece çekirdeği alacağım, o yüzden bu kadar zahmet etmene gerek yoktu."

"..."

"Ah, hayır. Bu seçeneği yanlış seçersem beni sonsuz bir döngüye sokacak, anladım."

"..."

Umi bunu doğrudan dile getirmese de benden ne yapmamı istediğini biliyordum.

Zaten ikimiz bunu defalarca kez yapmıştık.

"Pekala, o zaman önce şu çekirdeği alayım."

"Hı-hı."

Umi’nin yanağına yapışmış tek bir dolmalık biber çekirdeğini parmağımla alıp çöpe attıktan sonra, ellerimi tekrar yanaklarına koyup onu öptüm.

Tabii ki tehlikeli olduğu için mutfak bıçağını bir süreliğine kesme tahtasının üzerine bırakarak.

"..."

"Hafifçe güler"

Birkaç saniye süren öpücüktün ardından geri çekildik ve birbirimize bakıp gülümsedik.

Bu yılın baharından yazına kadar geçen o birkaç ay... Zaman zaman kendimi yalnız hissettiğim anlar olmuştu ama bu, belki de bugünkü mutluluğu hissetmek için gereken bir süreçti.

Umi’yi her şeyden ve herkesten çok seviyorum. Arkadaşlarımdan, ailemden bile.

O, dünyadaki en değerli kız benim için.

Bundan sonra da onunla böyle günler geçirebilmeyi diliyorum.

Bu duygunun günden güne daha da güçlendiğini hissedebiliyorum.

"Şimdilik... Hadi yemeğimizi yiyelim."

"Fufu, haklısın. Acele etmemize gerek yok, vaktimiz bol. Değil mi?"

"Evet."

Çoktan vıcık vıcık bir çift moduna girmiştik bile ama karnımız da aç olduğu için şimdilik bu hislerimizi bastırıp önümüzdeki yakiniku partisine odaklanmaya karar verdik.

Az önce Umi ile kestiğimiz sebzeleri ve mermer desenli yağlı et paketlerini masanın kenarına dizdik, masanın ortasındaki elektrikli ızgarayı hafifçe yağladık.

"Maki, al bakalım, her zamankinden."

"Sağ ol. Al, bu da senin için Umi, her zamankinden."

"Eyvallah."

Bol buzlu bardaklara kolaları doldurduktan sonra söze girdim.

"Umi, beraber söyleyelim mi?"

"Olur. Bir, iki..."

"Şerefe!"

Bardakları hafifçe tokuşturup ilk yudumumuzu aldık.

Kola, asidiyle birlikte kurumuş boğazımdan aşağı süzüldü.

Umi ile beraber içtiğim kolanın tadı, yalnızken içtiğimle kıyaslanamayacak kadar harikaydı.

"Oh be!"

"İşte bu tat, Maki."

"Evet. Bizim için olmazsa olmaz."

Kadeh kaldırma faslı bittikten sonra hemen ana yemek olan etleri pişirmeye başladık. Sebzeler de önemliydi ve onları da yiyecektik elbet ama henüz genç olduğumuz için ızgarada cızırdayan yağların sesinden ve etin kokusundan gözlerimizi alamıyorduk.

"Maki, şunlar olmak üzere değil mi?"

"Evet. Umi, ne kadar pilav istersin?"

"Bol olsun."

"Emrin olur. Ben de öyle yapayım o zaman."

Kaselere tepeleme beyaz pilavı doldurup tam kıvamında kızarmış etleri tabaklarımıza paylaştırdık.

Yeni pişmiş eti sosa bulayıp pilavın üzerine bıraktıktan sonra büyük bir lokma aldım.

"Hımm!"

"Müthiş!"

İlk kaburga etini ağzımıza attığımız andan itibaren iştahımız kesilmek bilmedi. Ardından but ve antrikotlarla devam ettik; araya sebzeleri de sıkıştırarak binlerce yenlik yakiniku setini mideye indirmemiz uzun sürmedi. Kalan sebze kırıntılarını da indirimden aldığımız yakisoba eriştesi ve buzdolabındaki sosislerle birlikte soteledik.

Doyduğumuzda ve kendimize geldiğimizde, bugün yakiniku için aldığımız tüm malzemelerin bittiğini fark ettik.

Her şeyi silip süpürmüştük, bu yüzden yarın tekrar alışverişe çıkmamız gerekecekti.

"Çok yedik... Makiii, karnım o kadar doydu ki hareket edemiyorum..."

"Ben de... Ama daha ortalığı toplamamız lazım, biraz daha gayret..."

"Doğru ya... Bunu her gün yapan anneme ne kadar teşekkür etsem az..."

Yakiniku yerken çok keyifli ve lezzetli olsa da, temizlik kısmı beklenmedik derecede zahmetliydi. Izgarayı parlatmak bir yana, duman kokusu odanın her yerine sindiği için koku giderici spreylerle önlem almayı ve kokunun ertesi güne kalmamasını sağlamayı da ihmal etmedik.

Hazırlık aşamasında olduğu gibi temizliği de beraber yaptık ve sonunda derin bir nefes aldık.

Akşam yemeğine biraz geç başladığımız için saat dokuzu çoktan geçmişti.

...Üniversite öğrencileri için gece daha yeni başlıyordu.

"Hey Maki. Uzun zaman sonra beraber oyun oynayalım mı? Abimden aldığın ama henüz oynamadığın bir sürü oyunun vardı, değil mi?"

"Olur. Ama önce markete gitmem gerek, olur mu?"

"Markete mi? Gidebilirsin de, unuttuğun bir şey mi var? Yarınki kahvaltı için mi... Değildir herhalde? Onu az önceki alışverişte halletmiştik."

"Evet, o tamam. Şey için... 'O şeyin' hiçbir yerde olmadığını fark ettim de."

"O şey mi? O da ne... Ah."

Neyi kastettiğimi anlamış olacak ki, Umi’nin yanakları aniden kızardı ve kendi kendine duyulmayacak kadar kısık bir sesle bir şeyler mırıldandı.

Muhtemelen "sapık" demiştir. Ama Umi ile uzun zaman sonra geçireceğim ilk geceydi ve doğal olarak o kısımları da yaşamak istiyordum.

"O şeyden geçen aldıkların durmuyor muydu? Yani... Şimdiye kadarki sayıya bakarsak, en az yarısı duruyor olmalıydı."

"Ben de öyle sanıyordum ama muhtemelen evde bir yerde kaldı. Annem görmesin diye biraz kıyıya köşeye saklamıştım."

Taşınırken yanıma aldığımı sanıyordum ama koymuş olmam gereken ecza çantasının içinden çıkmadı. Muhtemelen unutmuştum.

Şu an boş dolabın içinde bir kenarda yuvarlanıp yalnızlık mı çekiyordu bilmiyorum ama şimdi sırf onun için aile evine dönmek de çok garip kaçardı. Elimizde yoksa yenisini almaktan başka çare yoktu.

...Hiçbir şey takmamak gibi bir seçenek iyi olmazdı.

Ayrıca, hiçbir şey yapmamak gibi bir ihtimal benim kafamda zaten yoktu.

Beraber oyun oynamak güzeldi ama önce hazırlıkları tamamlamalıydım.

"Bu yüzden, kısa bir süreliğine dışarı çıkmam gerekiyor..."

"Maki, seni sapık."

"Bu seferlik bunu tamamen kabul ediyorum. Ama bak, olmazsa sıkıntı çıkar."

"Yani... Haklısın gerçi. Bir ay boyunca hiçbir şey yapmadan duracak değiliz ya. Sevgiliyiz sonuçta."

"Anlayışın için teşekkürler."

Geceki mesele o anki havamıza bağlı olsa da, şimdilik Umi’den onayı almıştım. Hemen markete gidip hedefteki ürünü alayım diye odadan tek başıma çıkmaya yeltendim.

Fakat kapıyı açtığım anda Umi arkadan gelip bana sarıldı.

"Şey, Umi-san?"

"B-Ben de geleceğim."

"Emin misin? Sadece 'o şeyi' almaya gidiyorum."

"Yani beni burada tek başıma mı bırakacaksın? Sevgili olsak da henüz aile değiliz, güvenli olmaz. Ya ben aslında bir hırsızsam ve sen döndüğünde değerli hiçbir şey kalmamışsa ne yapacaksın?"

"Sen hırsız mısın yani?"

"Değilim ama..."

"..."

"...Ne var?"

"O zaman evde bekleyebilirsin işte" sözünü yutup boğazımın derinliklerine ittim.

Umi madem benimle gelmek istiyordu, ben de onun bu isteğine olabildiğince uymalıydım. En doğrusu buydu.

"Yok bir şey. O zaman beraber gidelim mi?"

"En baştan öyle desene!"

Umi koluma sıkıca yapıştı ve bırakacak gibi de durmuyordu. Bu şekilde onu da yanımda sürükleyerek yola çıktık.

Yemek sonrası hazma yardımcı olması için gece vaktinde marketin yolunu tuttuk.

Sırf korunma ürünü satın almak için sevgilisiyle el ele kol kola gece yolunda yürümek... Sanırım bu da "vıcık vıcık çift" olmanın bir parçasıydı.

"Maki, şimdiye kadar bilhassa sormadım ama... Tek başınayken ne yapıyordun? Randevulara çıkıyorduk ama şey, öyle otellere falan gitmemiştik."

"O kadarı da... Elden bir şey gelmezdi, o yüzden—"

"Hah! Başka kadınlarla mı hallettin yani? Çok kötüsün!"

"Lafımı ağzıma tıkıp üzerine atlamayı keser misin lütfen?"

"Ehehe, pardon, pardon. Ee, elden bir şey gelmediği için?"

"...Elden bir şey gelmediği için tek başıma hallediyordum işte."

"Öyle desene. Gerçi Maki artık benden başkasıyla yapamaz hale geldi değil mi?"

"Beni bu hale getiren kimdi acaba..."

Üniversitede veya yarı zamanlı işte... Üniversiteye başladığımdan beri geçen birkaç ay içinde hatırı sayılır miktarda karşı cinsle temas kurma fırsatım olmuştu ama gerçek anlamda bir kadın olarak gördüğüm tek kişi yine de Umi'ydi.

Chio-senpai, Amami-senpai veya Souma-san gibi güzel olduğunu düşündüğüm insanlar vardı ancak bu sadece genel bir duyuydu, bunun ötesinde duygular hissetmiyordum.

Daha çok yakınlaşmak, arzularımı tatmin etmek... Bu tür duyguları dışa vurmak istediğim tek kişi muhtemelen bundan sonra da hep Umi olacaktı.

...Ben de bilhassa söylemiyorum ama tek başıma takıldığım zamanlarda bile hep Umi'yi düşünüyorum.

Çünkü benim için Umi fazla etkileyici.

"Anladım. Madem öyle, bensiz yaşayamayan şu zavallı Maki-kun için, dünya tatlısı ve hamarat sevgilisi olarak kolları sıvamam gerekecek."

"...Bunu yaparsan sevinçten ağlarım."

"Hani 'Teşekkürler Umi-san' nerede?"

"Teşekkürler, Umi-san."

"Güzel. ...Ehehe."

Kendi ağzımdan çıkan utanç verici sözlerin farkındaydım ama şu an gece yolunda yürüyen sadece biz ikimizdik ve Umi böyle sözlerden bile samimiyetle mutlu oluyordu; bu yüzden şu anki hislerimi olabildiğince doğrudan aktarıyordum.

Tabii ki başkalarının yanında yapılsa insanı kendinden soğuturdu, o yüzden sadece ikimiz baş başayken böyleydim. Lise arkadaşlarıma belki ama üniversitede yeni tanıştığım kişilere bu halimi asla gösteremezdim.

Bundan sonraki uzun geceye doğru doğal bir atmosfer oluşurken, yaklaşık on dakika yürüdükten sonra en yakın markete ulaştık. Büyük bir zincir mağaza değildi, sadece yerel olarak faaliyet gösteren bir marketti ama bento kutularına taze pişmiş pirinç dolduruyorlardı ve ürün yelpazesi de oldukça genişti. Bu yüzden civardaki K Üniversitesi öğrencileri burayı çok tutuyordu.

...Tabii ki asıl hedefimiz olan ürün de düzgünce yerini almış satılıyordu.

Girişten hemen sola dönüp, marketteki ATM'nin önündeki rafların bir köşesinde duruyorlardı.

"...Maki, bir sürü çeşit varmış."

"Evet. Bizim kullandığımızdan... yok galiba."

"Yenisini almamız lazım. ...Eee, hangisini seçiyorsun?"

"Ben mi seçiyorum?"

"Evet. ...Benim için fark etmez, yani... Maki hangisini seçerse o olsun... Ah neyse, çabuk seç işte!"

"T-Tamam. Öyle diyoruz ama kutu tasarımlarına bakınca pek bir şey anlaşılmıyor... Tek fark fiyatları ve kutunun üzerindeki sayılar..."

Şimdiye kadar dikkatli bakmamıştım ama beklediğimden çok çeşit vardı. Kalitelisi, incesi, hatta kokulu olanı bile... Marketler gerçekten bu kadar zengin bir ürün yelpazesine mi sahipti? Yoksa üniversiteye yakın olduğu için dükkan sahibi bilerek mi seçenekleri artırmıştı... Her neyse, Umi benim kararıma saygı duyuyor gibiydi, aklıma yatanı almamda sakınca yoktu.

Çeşit çok olsa da sonuçta yapılacak şey değişmeyecekti. Önemli olan görevini düzgünce yerine getirmesiydi.

"O zaman... şimdilik şunu alalım."

Daha önce aldığımız gibi üzerinde '0.01' yazan birini seçtim. Markası farklıydı ama rakam aynıysa kullanım hissinde büyük bir fark olmazdı herhalde.

"Karar verdin mi? Hadi çabuk alıp eve dönelim."

"Tamam. Ah, ondan önce içecek bir şeyler de alalım mı? Belki yetmeyebilir."

"H-Haklısın. Gecenin yarısı buraya kadar yürümek zahmetli olur."

Akşam yemeği alışverişinde eksik bırakmamıştık ama bir çiftin sadece korunma ürünü alması 'şimdi sevişeceğiz' diye ilan etmek gibiydi. Hem ben hem de Umi biraz utanmıştık.

Ben banyo sonrası için bir spor içeceği, Umi ise şekersiz çay alıp sepete koydu ve kasaya yöneldik.

"Hoş geldiniz~"

"Şunları alacaktım."

Yarı zamanlı çalışan kişi (muhtemelen öğrenciydi), bir anlığına bize bir bakış atsa da hiçbir şey demeden tüm ürünleri kasadan geçirdi ve ödemeyi sorunsuz halletti.

"Umi, gidelim mi?"

"E-Evet."

İçeceklerin (ve tabii ki o şeyin) olduğu yarı saydam poşeti alıp az önce geldiğimiz yoldan eve doğru döndük.

...Sanki adımlarımız biraz daha hızlıydı.

"Ah, çok utandım. Tezgahtar kesin bize bakıyordu."

"E yani, sonuçta müşteriyiz... Ama dışa vurmasa bile durumu sezmiştir herhalde. Bu saatte, bir çift..."

Başka bir markette çalışan Matsueda-kun'un dediğine göre, gece geç saatlerde bu tarz müşteriler oldukça fazlaymış. Bu yüzden kimseye lakap takmıyorlar ya da diğer çalışanlar arasında pek konuşmuyorlarmış.

Garip olan biz değildik, özel bir durum da yoktu. Biraz büyüyünce herkesin yaptığı bir şeydi bu, utanmadan dimdik durmalıydık.

"Şey... Maki."

"Efendim?"

"Şey... bu geceyle ilgili, hani..."

Çevrede kimse yoktu ama yine de utanıyordu. İyice etrafa bakıp kimsenin olmadığını teyit ettikten sonra, sadece benim duyabileceğim şekilde kulağıma fısıldadı.

'—Gerçekten tatlı bir şeyler seçip giydim, o yüzden o an geldiğinde... beni güzelce övmeyi unutma, tamam mı?'

"T-Tamam. Elimden geleni yapacağım."

Umi kabul etmiş olsa bile, sırf bu yüzden saldırganlaşmadan sakin kalmalıydım.

Sadece kendi zevkimi düşünmemeli, karşı tarafı önceliklendirmeliydim.

Umi ile bu ilk seferimiz değildi, uzun süredir yapmadığımız için heyecanlıydım ama soğukkanlılığımı koruyup ona rehberlik edecek bir tavır sergilemeliydim.

Eve döndükten sonra nihayet ilk günün gecesi için banyo hazırlıkları başladı. Önce banyoda bugünün terini güzelce yıkayacak, sonra beraber oyun falan oynayıp rahatlayacaktık.

Ardından vakti gelince yatağa uzanacak...

Ve işte, onca şeyden sonra uyuyacaktık. Ertesi gün yarı zamanlı işim de yoktu, biraz geç yatsak sorun olmazdı. Her neyse; özgürlüğün tadını çıkaracağımız, Umi ile benim yaz tatilim başlıyordu.

"Maki, banyo işini ne yapıyoruz? Beraber mi girelim?"

"Normalde 'Lütfen, seve seve' derdim ama ikimiz için orası biraz fazla dar kaçar..."

Banyo ve tuvaletin ayrı olduğu bir daireydi ama oda genişliği kısıtlı olduğundan, küvet ve diğer alanlar bariz bir şekilde tek kişilik tasarlanmıştı.

Aslında birbirimize iyice yapışırsak sığmayız diye bir şey yoktu, zaten Umi ile banyoya girdiğimizde genelde hep dip dibe olurduk. Ancak 'alan genişken yakınlaşmak' ile 'yer olmadığı için birbirine girmek zorunda kalmak' arasında büyük bir fark vardı.

Bu yüzden, birlikte banyo yapma işini önümüzdeki ay Umi'nin evine yatıya gideceğimiz zamanki keyfimize saklamaya karar verdik. Umi'nin evi benimkine kıyasla daha dar bir oturma odasına sahip olsa da, bunun karşılığında lavabo ve banyo gibi alanlar oldukça geniş tutulmuştu; rahatça gevşeyebilmek oranın en büyük artısıydı.

"O zaman Umi, hangimiz önce girsin? Taş-kağıt-makasla mı karar verelim?"

"Olur. O zaman ben kazanırsam, üzgünüm ama bu akşamlık seks falan yok, tamam mı?"

"............"

"Aman, şaka yaptığımı bildiğin halde neden öyle üzgün bir surat asıyorsun ki... Masaki, gerçekten alemsin."

"Yani kazansan da kaybetsen de sorun yok mu?"

"Sorun yok. Sadece banyoya ilk girme hakkı için. Hadi, başlıyoruz. Taş-kağıt-ma... kas!"

"..."

Ben taş yaptım, Umi ise makas.

Ben kazandım. Haliyle banyoya önce ben girecektim.

"Masaki, buyur geç. Beni dert etme, tadını çıkararak uzun uzun yıkanabilirsin."

"Anlaşıldı."

Bundan sonrasını düşününce, pek de rahatlayacak bir boşluk bulamayabilirim ama Umi'ye karşı kabalık olmasın diye vücudumun her köşesini titizlikle yıkamam gerekiyordu.

Böylece Umi'yi oturma odasında bırakıp tek başıma banyoya geçtim.

Bu mevsim sıcak olduğu için genelde banyo yapmak yerine sadece duş alıp çıkardım ama Umi ile geçireceğimiz bu bir ay özeldi. Su ve elektrik faturaları bir an için aklımdan geçse de, onları da pek düşünmemeye çalıştım.

"Tamamdır... Evet, garip bir durum yok, olmamalı."

Banyonun aynasında kendi vücuduma iyice bakıp kişisel bakımımın yerinde olup olmadığını kontrol ettim. Dağınık bir fiziğim var mıydı, istenmeyen tüyleri düzgünce temizlemiş miydim? Yapısal bir durum olsa gerek, yaşıtlarıma göre sakallarım ve diğer vücut tüylerim seyrekti ama yine de göze batan yerleri düzenli olarak tıraş ediyordum.

Her zamankinden biraz daha fazla duş jeli aldım, banyo lifiyle bolca köpürtüp kollarımı, karnımı, sırtımı, koltuk altlarımı ve ardından alt bölgemi sırasıyla yıkadım. Özellikle koltuk altı ve kasık bölgemi, "bu kadar da olmaz" dedirtecek kadar özenle ovaladım.

Saçlarımı da yıkayıp her türlü kir ve tozdan arındıktan sonra, ılık suyla doldurduğum küvete yavaşça girdim.

"............"

Normalde derin bir nefes verip kendimi salarak rahatlamam gerekirdi ama heyecandan pek öyle hissedemiyordum.

Umi ile beraber olmak beni çok mutlu ediyordu ancak bu seferki gibi uzun bir ara verdiğimizde, ister istemez geriliyordum. Elbette ilk seferdeki gibi heyecandan ellerimin titrediği o hallerim kalmamıştı; yine de Umi'yi gerçekten mutlu edebiliyor muyum, ona karşı rezil bir duruma düşer miyim diye bir endişe kalbimin bir köşesinde duruyordu.

"Belki de bu tür şeyleri bundan sonra dürüstçe konuşmalıyım... Utancımdan bir türlü konuyu açamıyorum ama artık hayatı beraber omuzlayacağız..."

Gündelik yaşam konusunda ikimiz için şu anki durum muhtemelen sorunsuzdu. Yemek zevklerimizden ekonomik anlayışımıza kadar her şey uyumluydu; ilişkimiz başladığından beri ben mi Umi'den etkilendim yoksa o mu benden bilmiyorum ama hayata dair değer yargılarımız birbirine epey benzemeye başlamıştı.

Fakat bundan sonra karı koca olmayı hedeflerken, 'gece hayatı' konusuyla bağlarımızı koparmamız imkansızdı.

Hem ben hem de Umi utangaç olduğumuz için, bu tür konular açılsa bile genelde üstünkörü geçiştiriyorduk. Ancak sevgili olduğumuza göre, doğal olarak benim partnerim Umi, onunki de sadece bendim; eğer gece hayatımızın da tatmin edici olmasını istiyorsak, o konuda da kendimizi geliştirmek için çabalamalıydık.

...Özellikle de ben. Ve dürüst olmak gerekirse, aklıma takılan bazı noktalar da vardı.

Biraz erken bitmesi gibi, çeşitli şeyler. Umi benim bu hallerimi bile sevimli buluyor gibiydi, her zaman gülerek hoş görüyordu ama o sevimlilik etkisi ne zamana kadar sürerdi, kestiremiyordum.

Aslında aile olmayan iki yabancının, aile olarak huzurlu bir evlilik ilişkisini sürdürmesi gerçekten de zor bir işti.

"...Evet, daha çok çabalayacağım. Derslere, işe, günlük yaşam alışkanlıklarına ve gece olan şeylere de."

Aynanın karşısında biraz endişeli duran kendi yanaklarıma şaplak atıp kendimi topladım.

Endişelenmeden önce yapabileceğim çok şey vardı. Eğer dert edinecek bir şey kalacaksa, bu ancak elimden gelen her şeyi yaptıktan sonra olmalıydı.

Böyle düşünürken farkında olmadan gerginliğim dağılmış kiti.

"...Ah be."

Sonunda derin bir nefes alabildim. Buraya gelene kadar epey zaman geçmiş gibi hissettirdi ve kendi kendime güldüm; eğer rahatlayabildiysem şimdilik bu yeterliydi.

Az önce Umi'nin dediği gibi, acele etmeme gerek yoktu.

Tam bunları düşünürken, banyo kapısının önünde bir karaltı belirdi.

— Masaki, böyle bir şeyi söylemek biraz garip ama suyun sıcaklığı nasıl?

"Mükemmel. Eee Umi, ne oldu?"

— Şey... İstersen sırtını falan keseleyeyim dedim. Çoktan yıkandın mı yoksa?

"Evet, aslında... Ah, ama bazı yerleri tam iyi ovalayamamışım gibi gelmişti, eğer yapacaksan çok memnun olurum."

— Fufu, anlayışın için teşekkürler. O zaman kapıyı açıyorum.

"Gelebilirsin."

Ben öyle deyince Umi banyonun kapısını açtı ve aralıktan başını uzatıp bana baktı. O da kendine göre heyecanlanmış olsa gerek, yanakları hafifçe kızarmıştı. O çekingen tavırları bile kız arkadaşımı çok sevimli kılıyordu.

"Hadi bakalım, hemen keseleyivereyim de gör, şuraya otur. Ah, seninkini zaten görmeye alıştım, ön tarafını saklamana gerek yok."

"...Eksik olma."

Yine de onun karşısında öylece sergilemenin pek doğru olmayacağını düşündüğümden, elimle hafifçe kapatarak sırtımı ona dönecek şekilde banyo taburesine oturdum.

"O zaman, sana zahmet."

"Tamamdır. ...Aaa, istersen ön tarafını da—"

"Orayı çok titizlikle hallettim, gerek yok."

"Hadi yaaa."

"Hadi ya falan deme."

"Ehehe~"

Şakalaşarak banyo lifini eline alan Umi, sırtımı nazikçe, sanki okşuyormuş gibi yıkamaya başladı.

Çoktan yıkandım, gerek yok gibi incelikten yoksun şeyler söylemedim.

Bu tür iletişimler bizim için çok önemliydi.

Sevdiğin kişinin tenine her zaman dokunmak isterdin.

"...Masaki, vücudun yine biraz daha yapılı hale gelmiş sanki. Bir de boyun mu uzadı senin?"

"Evet. Kısa süre önce sağlık kontrolü vardı, geçen yıla göre bir santim uzamışım. Bu arada kilomda biraz azalma eğilimi var."

"Aferin. Ama kendini çok yorma, tamam mı? Bugün olduğu gibi, yalnız olduğun zamanlarda da arada sırada güzel şeyler ye. Annen senin için çok endişeleniyor."

"Oldun başımıza Umi-anne."

"Evet, Umi-annenim ben senin. ...Şaka şaka, fufu."

Sırtım dönük olduğu için yüz ifadesini göremiyordum ama ses tonundan ne kadar huzurlu olduğu anlaşılıyordu.

Boyumun uzaması, kaslarımın geçen yıla göre daha belirginleşmesi... Umi'nin şefkatle sırtımı okşadığını hissettikçe içim gıdıklansa da, ruhen muazzam bir doygunluk hissediyordum.

...Belki de şimdi sormanın tam sırasıdır.

"Şey, Umi."

"Efendim?"

"...Şu seks mevzusu hakkında."

"Ooo, konuya paldır küldür daldın bakıyorum. ...Eee, ne olmuş ona?"

"Umi, acaba seni gerçekten tatmin edebiliyor muyum diye merak ediyorum..."

"Ah, mesele bu muydu?"

Benden soğuyacağını düşünmüştüm ama ciddiyetimi fark etmiş olacak ki Umi sorumu dürüstçe karşıladı.

"Hm... Şimdilik pek bir şikayetim yok ama... Yoksa çabuk bitmesini mi dert ediyorsun?"

"Yani, evet. İlk seferimize kıyasla artık bayağı dayanabiliyorum ama senin de bazen yetersiz kalmış gibi bir yüz ifaden oluyor."

"Yani, öyle olduğu zamanlar yok diyemem. O zaman... Yaz tatili boyunca bu konuda biraz daha mı uğraşsak?"

"Olur mu?"

"Olur tabii. Sevgiliyiz sonuçta, sana eşlik etmeyeceğim de kime edeceğim? Aaa! Yoksa reddedersem başka kızlarla pratik yapmayı mı planlıyordun! Sonra o pratikler aslına dönüşecekti falan... Maki, aptalsın! Aldatan herif! Çok kötüsün!"

"Yine kendi kendine kurmaya başladın... Pratik de asıl maç da sadece Umi-san ile olacak. Gerçi böyle söyleyince kulağa biraz tuhaf geldi."

"Ahaha. Doğru, normalde 'pratik' ve 'asıl maç' farklı kişilerle olur. O zaman şöyle yapalım; bu akşamki durumla bir ay sonrasını kıyaslayalım, dayanma süreni ne kadar uzatabileceğiz bakalım. Ne dersin? Süre tutayım mı?"

"Lütfen. Süreyi tutalım ama ben süreye odaklanmak yerine sadece seninle oynaşmanın tadını çıkarmayı düşüneceğim."

"Hah, işte böyle. Çabuk bitse bile her zamanki gibi sayıyla telafi ederiz. Maki çabuk bitiriyor ama o konuda kondisyonu bayağı yerinde... Gerçi ben sadece Maki'yi bildiğim için gerçekte nasıldır bilemiyorum ama."

Bu tarz konuları en yakın arkadaşları olan Amami-san veya Nitta-san ile bile neredeyse hiç konuşmadıkları için, bizim durumumuzun normal olup olmadığını kestirmek zordu.

Yetişkin olunca insanın yeni yeni dertleri çıkıyordu.

İnsan, kaç yaşına gelirse gelsin sanırım dertleri hiç bitmeyen bir canlıydı.

"...Tamamdır, sırtın pırıl pırıl oldu. Ben oturma odasına dönüyorum, sen de biraz daha keyif yap. Küvete omuzlarına kadar gir, yüz'e kadar sayıp öyle çık, tamam mı? Üşütmemek için çıkar çıkmaz havluyla kurulan."

"Yine Umi Anne moduna girdin."

"Çünkü Maki için endişeleniyorum!"

Şakacı bir tavırla gülerek Umi banyodan çıktı.

Kendim bile Umi'den tuhaf bir şey istediğimin farkındaydım ama beni yüzde yüz olduğum gibi kabul eden kızın adı Asanagi Umi'ydi.

Farklı üniversitelere gidip birbirimizden ayrı kalınca bunu bir kez daha anladım.

Umi benim için gerçekten dünyanın en iyi sevgilisiydi.

Daha sonra Umi'nin dediği gibi omuzlarıma kadar suya girip yüz'e kadar sayarak banyodan çıktım. Lavabonun üzerindeki çamaşır makinesinin üstünde bir banyo havlusu ve kıyafetlerimin düzgünce katlanıp koyulduğunu fark ettim. Muhtemelen Umi sırtımı keseledikten sonra hazırlamıştı. Sevdiğim kızın bu ince düşüncesine içten içe teşekkür ederek, vücudum ve ruhum ısınmış bir halde Umi'nin beklediği oturma odasına geçtim.

"Beklettim, Umi."

"Hoş geldin. Sıra bende o zaman. Bak şimdiden söyleyeyim, sevgilimsin falan dinlemem, sakın beni dikizleme ha!"

"Yapmam öyle bir şey."

"Yapsan fena mı olurdu?"

"Bu seçenek benim için bile fazla zorlayıcı ama."

"Tamam tamam, şaka yaptım. Bu arada bu gece yatarken senin tişörtlerinden birini ödünç alacağım, haberin olsun."

"Tamamdır. Hadi git bakalım."

Umi ile yer değiştirip onu banyoya uğurladıktan sonra, oturma odasında kalan ben, hemen ardından gelecek anlar için yatağı hazırlamaya başladım.

Bugün, daha doğrusu son günlerde her gün olduğu gibi hava çok sıcak olduğundan klimayı açık bıraktım. Örtü olarak pike yeterli olurdu. İkimiz birlikteyken daralmayalım diye geçenlerde marketten aldığım büyük boy olanı serdim.

...Ve banyodan önce marketten aldığım o şeyi ve diğerlerini de yan tarafa koymayı unutmadım.

Aslında banyodan sonra birlikte oyun oynamayı planlamıştık ama az önce Umi'ye o konuyu danıştığım için artık aklımda tek bir şey vardı: Bir an önce birbirimize sokulmak.

Mutfakta dişlerimi fırçalayıp uslu uslu o anın gelmesini beklerken, Umi'nin ve benim akıllı telefonum neredeyse aynı anda çaldı.

Anlaşılan üçlü gruptan bir mesaj gelmişti.

'Nina: Yaz tatiliii!'

'Maehara: Nitta-san, iyi akşamlar.'

'Nina: Ooo, sınıf başkanı, görüşmeyeli uzun zaman oldu.'

'Nina: Mesaj atınca hemen atlayacağını biliyordum zaten.'

'Nina: Şu an kulüpten birinci sınıflarla karaokedeyiz.'

'Nina: Kaga-chan, Nishino-chan, bir de bizim kulüpten değiller ama Arae-ççi ve Yama-chan var.'

'Maehara: Üniversite hayatının eğlenceli geçmesine sevindim.'

'Amami: Aa, Nina-ççi çok haksızlık ama!'

'Amami: Ben de, ben de geleceğim şimdi!'

'Nina: Yuu-çin, senin yarın Tokyo'da işin yok mu?'

'Amami: Üf, galiba ben de üniversiteye gitseydim daha iyi olacaktı...'

'Maehara: Üniversitenin de kendine göre ders yükü ağır ama, yapabilir miydin?'

'Amami: ...'

'Amami: Aa, ikiniz Tokyo'dan ne hediye istersiniz?'

'Nina: Hemen konuyu değiştirdi bak hele.'

'Maehara: Amami-san, bence senin karakterin şu anki işine daha uygun.'

'Amami: Ehehe. Bu arada Maki-kun, Umi nerede?'

'Amami: Nasıl olsa şu an birliktesinizdir, değil mi?'

'Nina: Yaptınız mı? Hadi dökülün, kesin yaptınız değil mi?'

'Maehara: Nitta-san, sarhoş değilsin, değil mi?'

'Nina: Gayet ayığım. Hem daha içki içecek yaşta olmadığımı biliyorsun herhalde.'

'Nina: Ee, Asanagi şu an ne yapıyor?'

'Maehara: ...Banyoda. Benim evimde.'

'Amami: Nina-ççi, sence bu ne demek?'

'Nina: "Sonrası" demek isterdim ama mesajıma hemen cevap verdiğine göre herhalde henüz bir şey olmadı. Yoksa şimdi mi olacak?'

'Nina: Nasıl? Bu çıkarımıma ne diyorsunuz?'

'Maehara: Yorum yapmaktan kaçınıyorum.'

'Nina: Henüz "öncesiymiş" Yuu-çin.'

'Amami: O zaman biz fazlalıklar aradan çekilelim.'

'Nina: Aynen öyle.'

'Nina: Hadi, şarkı sırası bana geldi. Kaçtım.'

'Amami: Benim de yarın sabah erkenden uçağım var, uyumam lazım.'

'Amami: Herkese iyi uykular.'

'Maehara: Tamam, iyi uykular.'

Saate bakılırsa Nozomu muhtemelen çoktan uyumuştu. Chio Senpai'den duyduğuma göre Nozomu'nun üniversitedeki beyzbol takımı ülke çapında çok güçlüymüş ve antrenmanlarının ağırlığıyla ünlüymüş; antrenman biter bitmez bitkin düşüp uyuyormuş.

Şimdilik Amami-san hâlâ cevap veriyordu ama işleri yoğunlaştıkça böyle anlık yazışma fırsatlarımız azalabilirdi.

Ama yetişkin olmak sanırım böyle bir şeydi.

Sonsuza kadar lise öğrencisi olarak kalamazdık.

"Maki, ben çıktım... He? Ne yapıyorsun orada? Yoksa Nina'dan falan mesaj mı geldi?"

"Keskinsin bakıyorum... Şey, içeriğine sonra kendin bakarsın."

"Hm? Olur, tabii... Ondan ziyade Maki, ödünç verdiğin tişörtü hemen giydim ama nasıl olmuş? Yakışmış mı?"

Umi, "Taa-daa!" diyerek bugünkü gecelik tarzını sergiledi.

Genelde pijama niyetine kullandığım, oversize, kısa kollu bir tişört. Boyum biraz uzamış olmasına rağmen bende bile kol boyu dirseğimi geçerken, Umi giyince üzerinde çuval gibi durmuştu. Kollar bileklerine kadar iniyor, etek boyu ise dizlerine geliyordu.

"Umi-san, bir soru sorabilir miyim?"

"Buyur."

"Şey, üzerindeki sadece o tişört mü?"

"Banyoya giderken yanıma sadece bu tişörtü aldım ama? Bir de değiştirmek için iç çamaşırı işte."

"Bu... Şey,"

"Neymiş o?"

"Dürüst olmak gerekirse, biraz kalbim küt küt etti."

"Fufu, dürüst olduğun için aferin sana Maki-kun."

Sıcak yaz gecelerinde pijamanın böyle olması normaldi belki ama çok sevdiğim sevgilimin bunu yapıyor olması, nasıl desem, oldukça heyecan vericiydi.

Daha havalı ve sakin bir tepki vermek istesem de, Umi’ye bakan gözlerim ister istemez arsızlaşıyordu. Boynu, iyice belirginleşen göğüs kavisleri, beyaz bacakları...

Sahiden de, bu halimle Umi’nin bana 'sapık' diye takılmasına şaşmamalıydı.

Banyodan yeni çıkmış olmasının da etkisiyle, her zamankinden çok daha çekici görünüyordu.

"Eee Maki, uyumak için henüz biraz erken ama ne yapalım? Az önce dediğin gibi oyun mu oynayalım? Yoksa uyuyalım mı?"

Yanıma oturan Umi, bunları kulağıma fısıldayarak bana sokuldu.

Biraz daha dişimi sıkıp oyun mu oynasaydım, yoksa hiç kasmayıp Umi’den rica ederek arzularıma dürüstçe teslim mi olsaydım?

Hangisi daha iyi? diye Umi’ye sormayacaktım. Sadece benim ne yapmak istediğim önemliydi.

"Şey... O zaman, ışığı kapatıyorum?"

"...Tamam. Olur."

Sorusuna biraz dolaylı bir yoldan cevap verdiğimde Umi uysalca başını salladı ve yavaşça yatağa uzandı.

—Hadi gel— dercesine kollarını açtı ve üzerine eğilmemi bekledi.

"Umi... Yaz tatili boyunca bana emanetsin."

"Sen de bana emanetsin Maki."

Işığı kapatıp her yer zifiri karanlık olduğunda, Umi ile birlikte büyük bir pikeye sarındık.

"...Her yer kapkaranlık Maki."

"Evet. Gözlerimiz alışana kadar biraz böyle sokulalım."

Birbirimizin nefesini duyacak kadar yakınlaştık; o çok sevdiğim insanın vücut ısısını, kokusunu ve kalp atışlarını hissettim.

"Umi, geçen günkü randevumuzdakinden daha mı zayıfladın sanki? Belin... Daha doğrusu belinden kalçana inen hatların güzelleşmiş gibi."

"Hehe, fark ettin mi? Yaz tatilinde senin evinde kalacağımız kesinleşince aslında gizli gizli çalıştım. Kilomu verirken, senin en sevdiğin yerleri korumaya dikkat ettim tabii."

"Biliyordum... Teşekkürler Umi, benim için uğraştığın için."

"...Hıhı."

Gözlerim yavaş yavaş alışıp Umi’nin yüz ifadesini seçebilmeye başladığımda, elimi göğüslerine götürüp nazikçe dokundum.

Umi hafifçe gülerek "Sapık," diye fısıldadı ama hiç direnmedi, aksine yüzünü bana daha çok yaklaştırdı.

Yatakta bu şekilde birbirimize yapıştığımızda, genelde vaktimizin çoğu öpüşerek geçerdi.

Sadece tenimizin değil, mümkün olan her yerimizin birbirine değmesinden hoşlanıyorduk.

"Maki, şu an çok sapıkça bir yüz ifaden var."

"Ö-öyle mi? Ama uzun zamandır yapmadığımız için frenlerimin boşaldığı kesin."

"Fufu, olur. Sadece benim yanımdaysan sorun yok."

"Böyle bir şeyi Umi'den başkasına yapmam ki."

"Hehe, biliyorum. Öyle olmasını ben sağladım çünkü."

Dar yatağın üzerinde birbirimizin vücuduna dokunduk, şakalaştık, ara sıra birkaç kelime fısıldaştık.

Bu sırada hem benim hem de Umi’nin heyecanı iyice doruğa çıktı.

Birbirimize sokulup oynaşırken gözlerimiz karanlığa tamamen alışmıştı, artık başlasak iyi olacaktı.

Yatağın kenarına önceden hazırladığım o şeyler ve peçete kutusu gibi malzemelerin nerede olduğunu elimle koymuş gibi biliyordum.

"Pijamanı çıkarıyorum."

"Tamam. Ben de seninkileri çıkarmana yardım edeyim."

Doğrulup birbirimizi soyduk, sonra ben iç çamaşırlarımı da tamamen çıkarıp çıplak kaldım.

"Hey, Maki."

"Efendim?"

"Bugünkü iç çamaşırım nasıl? Bugün için yeni almıştım."

"Çok güzel... Değil de, dürüst olmak gerekirse çok azdırıcı. Şirin olmaktan ziyade, tam bir yetişkin kadın havası var."

"Öyle mi? Hehe, sevindim o zaman. Bu arada, başka versiyonlarından da birkaç tane var."

"Öyle mi? O zaman onları da merakla bekliyor olacağım."

"Sapık."

"Tamam tamam, sapığım ben... Yani, kusura bakma ama artık dayanamayacak gibiyim."

"Ah, hemen de... İlahi Maki, bir yere kaçtığım yok, bu kadar acele etme. Bu yaz tatilinde benim için elinden geleni yapacaksın, değil mi?"

"Evet... Ama en azından ilk seferde biraz özgürce—"

"Olmaz."

"Eee ama..."

"Eee'si falan yok."

"Hafifçe gülerler"

Bu klasik atışmamızın ardından birbirimize gülümseyip tekrar kucaklaşarak yatağa uzandık.

Sıcak odanın havasını soğutmak için durmaksızın çalışan klimanın sesi ve ona karışan sert nefes alışverişlerimiz, sabahın ilk ışıklarına kadar sürdü.

Ve ertesi gün.

İkimiz de enerjimiz tamamen tükenene kadar çabalayıp, tatmin olmuş bir ruh haliyle birbirimize sarılarak uykuya daldıktan birkaç saat sonra.

Kulağımın dibinde sevgilimin o huzur veren fısıltısını duydum.

"—Ma-kii—"

"Hm...?"

"Sabah oldu... Hatta sabahtan ziyade artık öğle oldu."

"Öğle mi...? Saat kaç?"

"On ikiye geliyor."

"Harbiden öğle olmuş..."

Her ne kadar yaz tatilinde olsak ve sevgilimin hemen yanımdaki varlığı yatağı çok huzurlu kılsa da, sonsuza kadar böyle kalamazdık. Ayrıca bugün akşamüstü yarı zamanlı işim vardı, artık kalkmam gerekiyordu.

"Günaydın Maki."

"Günaydın Umi. Dün gece için çok teşekkür ederim."

"Rica ederim... Hehe, uzun zaman olmuştu, biraz fazla kaptırdık kendimizi."

Odanın şu anki hali durumu açıkça özetliyordu. Masanın üzerinde yarım bırakılmış pet şişeler, darmadağın olmuş çarşaflar ve pikeler, kenara atılmış kullanılmış malzemeler... Bugün alışverişe çıkma planımız vardı ama ondan önce burayı bir toparlamamız gerekiyordu.

...Tabii ki önce güzel bir duş aldıktan sonra.

Ben geç bir kahvaltı hazırlamaya, Umi ise önce duşa girmeye karar verdi ve böylece yaz tatilimizin ikinci günü başladı. Bizi uyaracak kimse olmadığı için ikimiz de iyice salmaya meyilliydik ama alışkanlık olup hayat düzenimizin bozulmaması için, böyle günleri haftada bir kezle sınırlamak gibi kurallar koymak iyi olacaktı.

Sırayla birbirimizin odasında birer ay geçireceğimiz bu yaz tatili, yakın zamanda başlayacağımız birlikte yaşama sürecinin de provasıydı.

Birlikte yaşarken benim düzeltmem gereken huylarımı veya Umi'ye karşı dikkat etmem gereken noktaları öğrenmek; nefreti içimizde biriktirmeden, mümkün olduğunca huzurlu günler geçirmek için buna ihtiyacımız vardı.

Bu arada, şu an için Umi'den talep ettiğim pek bir şey yoktu. İlla bir şey söylemem gerekirse, yemek yaparken ocağın altını fazla açmamasına dikkat etmesi yeterliydi.

"Maki, duş boşaldı~"

"Tamam. Ben de hazırlıkları bitirdim, rica etsem kahveyi sen yapar mısın?"

"Olur. Bugün de hava çok sıcak, süt de ekleyip buzlu bir latte hazırlıyorum o zaman."

"Teşekkürler. Sana zahmet."

Dün gece döktüğümüz onca terin izlerini hızla temizleyip kişisel bakımıma kısa bir çekidüzen verdikten sonra, ikimiz için kahvaltı (aynı zamanda öğle yemeği) vakti gelmişti.

Hafta içi öğlen kuşağı programlarını arka planda ses olsun diye açık bırakıp taze pişmiş pizza tostlarımızı yedik. Bu arada bunlar dondurucuda hazır tuttuğumuz stoklardandı. Salata için sebze kalmamıştı, onları da alışveriş listesine eklemem gerekiyordu.

"Maki, bugün akşamüstü yarı zamanlı işin vardı değil mi? Kaça kadar?"

"Yanılmıyorsam akşam dokuza kadardı. Ders bitse bile öğrencilerin sorularını yanıtlamam gerekiyor, eve dönmem ondan öncesini bulabilir."

"Biraz geç olacakmış. O zaman bugünkü akşam yemeğini ben hazırlayayım."

"............"

"Hey, o duraksama da neydi öyle? Elimin lezzetine güvenmiyor musun yoksa? Kavga mı istiyorsun?"

"Hayır, ondan değil de... Bu arada, menü belli mi?"

"Köri yapayım diyorum. Asanagi ailesine özel tarifle. Annemden tarifini bile aldım. Merak etme, ocağın ateşi falan, o konularda da çok detaylı notlar aldım."

"Eğer öyleyse..."

Köri, ateşin ayarına göre tam bir felakete dönüşebileceği için biraz endişeliydim. Ancak üzerine yığınla yapışkan not iliştirilmiş tarif kağıdına göz attığımda, pişirme aşamalarından çok ateşin ayarıyla ilgili talimatlar olduğunu gördüm; buna uyarsa bir aksilik çıkmazdı herhalde.

Asanagi ailesinin körisi deyince aklıma Sora-san'ın bazen yaptığı, bahçedeki domatesleri bolca kullandığı susuz köri geliyordu ama bu seferki normal suyla yapılan, klasik ev körisi olacaktı.

Umi de elinden geleni yaptığına göre, her ne kadar endişelensem de ona güvenmem gerekiyordu.

"Madem anlaştık, kahvaltıdan sonra köri malzemeleri için alışverişe çıkalım. Ne dersin? Dünkü gibi yakındaki marketle mi yetinelim?"

"Biraz uzak ama tren istasyonunun önündeki alışveriş merkezine gidelim mi? Orası daha ucuz, hem ev gereçleri ve diğer sarf malzemelerinden de eksikleri tamamlarız."

"Tamamdır. O zaman alışveriş bahanesiyle öğlen küçük bir randevuya çıkıyoruz desene. Lisedeyken yakınlarda hiç böyle bir yer yoktu, aslında gitmeyi hep istiyordum."

"Seni anlıyorum. Taşradaki öğrencilerin randevu klasiğidir bu sonuçta."

Şimdilik akşamüstüne kadarki planımızı netleştirmiştik. Kahvaltıdan sonra pijama benzeri kıyafetlerimizi çıkarıp üstümüze başımıza çekidüzen vererek yola koyulduk.

Randevu desek de asıl amacımız alışveriş olduğu için ne ben ne de Umi pek süslenmiştik. Üzerimde tişört ve kot pantolon vardı, Umi de bana uyum sağlamış gibi neredeyse aynı tarzdaydı.

"Maki, unutulan bir şey yok değil mi? Cüzdanını aldın mı?"

"Tamamdır. Cüzdan ve evin anahtarı bez çantanın içinde, akıllı telefonum da kotun cebinde."

"Pekala, çıkıyoruz o zaman... Ama ondan önce—"

"Önce, ne?"

"Çıkmadan önce yapmamız gereken bir şey yok mu?"

"Ha? Kapıyı kilitlemek, gaz vanasını kapatmak falan..."

"Onlar zaten yapılacak da, kastettiğim o değil."

"Başka ne olabilir ki..."

Umi'nin alttan bir bakışla yüzüme bakmasından durumu aşağı yukarı sezmiştim.

Daha doğrusu, Umi bunu yapmak istediğinde dudaklarının hareketinden hemen anlıyordum.

...Muhtemelen bunu bilerek yapıyordu.

"Umi, 'hoşça kal' öpücüğü normalde gidenle uğurlayan arasında olmaz mı? Bir süre birbirimizden ayrı kalacağız ama bununla idare edelim, der gibi."

"Öyle. O zaman 'hoşça kal' yerine, 'hadi beraber gidelim' öpücüğü diyelim mi? Bugün de günümüz güzel geçsin anlamında."

"Onu az önce uyandığımızda zaten defalarca yapmamış mıydık... Neyse, seninle her an yapmak isterim zaten, sen istiyorsan benim için sorun yok."

"İşte bu kadar."

İlişkimiz başlayalı çoktan üçüncü yıla girmiştik.

Kaç yıl geçerse geçsin, hislerimiz hâlâ o itiraftan hemen önceki veya sonraki anki gibi tazeydi. Eğer bu üç yıl boyunca devam ettiyse, beş veya on yıl sonra da muhtemelen değişmeyecekti.

Tabii bunun için çaba göstermeye devam etmemiz gerekiyordu.

"Peki o zaman— Bugün de elimizden geleni yapalım bakalım."

"Hıhı, yapalım."

Girişin önünde sıkıca öpüşüp birbirimizden aldığımız enerjiyi fulledikten sonra dışarı çıktık.

Henüz alışveriş (randevu karışımı) başlamadan bile biraz fazla vıcık vıcık olduğumuzu hissetsem de, biz böyleydik işte, elden bir şey gelmezdi.

Yarı zamanlı işe giderken kullandığım duraktan (dershane yol masraflarını karşılıyordu) her zamankinin tersi yöne giden otobüse binip son durak olan tren istasyonuna kadar on küsur dakika yol aldık.

Yaz tatilinin öğle saatleri olduğu için, istasyonun hemen yanındaki alışveriş merkezi çok sayıda öğrenci ve aileyle cıvıl cıvıldı. Mağaza büyüklüğü veya çeşitlilik bakımından şehir merkeziyle yarışamazdı belki ama yerel arkadaşlarla buluşup takılmak veya tatil günlerinde ailece gezmek için fazlasıyla yeterliydi.

"Maki, şu tişörtler ve çoraplar çok tatlı değil mi? Marka iş birliği ürünüymüş."

"Tatlılar ama üniversiteye giyip gitmek biraz cesaret ister sanki... Umi, sen de SS grubundasın ama okula giderken tarzın nasıl oluyor?"

"Güne göre değişiyor aslında. Kulüp faaliyetlerinin olduğu günler daha özenli giyiniyorum, sadece dersin olduğu günlerde ise şimdiki gibi salaş takılıyorum."

"Ah, doğru ya. Sen, Natori-san ve Hojo-san'la birlikte yemek araştırma kulübüne girdiğini söylemiştin değil mi? Oradaki işler yolunda mı?"

"Şöyle böyle işte... Senpai'ler diğer okulların topluluklarıyla kör randevu falan ayarlıyorlarmış sanırım. Bizim de arada bir gelen davetleri reddetmemiz biraz zahmetli oluyor, o kadar."

"Bu durum üniversiteliler arasında çok yaygın bir şey zaten. Benim de başıma geliyor bazen."

Henüz belirli bir topluluğa üye olmasam da, Matsueda-kun veya Komori-kun'un davetiyle onların bağlı olduğu toplulukların etkinliklerine katılmışlığım vardı.

Gürültülü... daha doğrusu, fazla neşeli ortamlar bana hiç uymadığı için o günden sonra gelen teklifleri hep geri çeviriyorum. Bu arada, Makino-kun'un üye olduğu airsoft topluluğuna da bir ara uğramıştım; orası Senpai'ler de dahil herkesin birbirine kaynaştığı, oldukça samimi ve eğlenceli bir yerdi.

"...Maki, üniversitedeki sosyal çevren de önemli sonuçta. O yüzden kör randevulara gitmeni falan yasaklayacak değilim ama..."

"Gitmem ki. Üniversite buluşmalarında falan, tesadüfen Soma-san, Omi-senpai ya da Chio-senpai gibi kızların o ortamda bulunması mümkün olabilir ama onun dışındaki davetleri elimden geldiğince reddederim. Senin için de aynı şey geçerli değil mi, Umi?"

"Tabii ki. Çok teklif geliyor ama Sanae de Manaka da benim gibi düşünüyor. Sevgilisi olan üç kişi olarak bize yanaşılmayacak bir atmosfer oluşturuyoruz zaten."

"Ha? Natori-san ve Hojo-san da mı öyleymiş?"

"Değil mi, şaşırtıcı. Ben de üniversiteye geçince öğrendim ve acayip şaşırdım."

Umi'nin dediğine göre henüz o da detayları tam bilmiyormuş ama Natori-san çocukluk arkadaşı olan bir çocukla; Hojo-san ise ailesinin iş ilişkileri sayesinde yakın olduğu (muhtemelen görücü usulü gibi bir şey) bir çocukla ortaokuldan beri birlikteymiş.

İkisi de has asilzade hanımefendi oldukları için işin içine aile meseleleri de giriyor olabilir ama konuşmalarından anlaşıldığı kadarıyla ilişkileri gayet yolundaymış. Bu yüzden Umi de bu konuyu fazla deşelememiş. Ben de aynı fikirdeyim.

Durum ne olursa olsun, mutlu oldukları sürece sorun yok. Başkalarının kendi ölçütleriyle başkalarına akıl vermesi sadece boş boğazlıktır.

İkilinin bu şaşırtıcı durumlarına dair detayları Umi'den gelecek yeni haberlere bırakarak, alışveriş randevumuza devam ettik. Kıyafet reyonunun olduğu ikinci kattan üçüncü kata çıktık. Burada çocuklara yönelik hediyelik eşyalar ve oyuncaklar satılıyordu. Ayrıca yemek alanı, atari salonu ve çocuklu ailelerin dinlenebileceği bir mola alanı da bulunuyordu.

Aileler ve çiftler için ideal bir yer olsa da, tersinden bakınca tek başına vakit geçirmek için çıtası biraz yüksek bir bölgeydi.

"Maki, ben bir lavaboya gidip geleceğim. Sen şu taraftaki mola alanında oturup beni bekle."

"Tamam, anlaşıldı. Göze çarpan bir yerde oturuyor olacağım, işin bitince yanıma gelirsin."

Bu alışveriş merkezi çok kullanışlı olsa da tek bir şikayetim vardı; o da lavabo sayısının az olması ve uzak yerlere konumlandırılmasıydı. Tabelaya bakılırsa koca katta her seviyede sadece birer tane tuvalet vardı. Alan da pek geniş görünmüyordu; erkekler tuvaleti neyse de, kadınlar tuvaletinde bazen kuyruk oluşması kaçınılmazdı.

Umi'den ayrıldıktan sonra yemek alanının yanındaki koltukların olduğu dinlenme alanına geçtim. Burası yemek alanıyla karışmasın diye bölmelerle güzelce ayrılmıştı. Ayrıca tabelada 'Ders çalışmak gibi uzun süreli oturmak yasaktır' diye açıkça belirtildiği için bu kalabalığa rağmen nispeten boş olması sevindiriciydi.

"Pekala, unutmamak için alışveriş listesini şuraya not edeyim."

Umi'yi beklerken, bu akşamki yemek olan köri için malzemeleri ve ertesi günden itibaren lazım olacak şeyleri şimdiden akıllı telefonuma yazmaya başladım.

Asanagi ailesinin körisi; sebze ve et gibi ana malzemeler açısından pek farklılık göstermiyordu. Elma (rendelenmiş), soğan, havuç, patates ve dana eti. Gizli lezzet olarak eklenen çok az miktardaki kahve için evdeki hazır kahveyi kullanabilirdim, baharatlar için de aynı şey geçerliydi. Çikolata için indirimdeki bir sütlü çikolata yeterli olurdu. Köri sosu için ise paketli köri tanecikleri tavsiye edildiği için onu seçtim. Bir de sunumda renk katması için brokoli... dondurulmuş olanlar da gayet uygunmuş.

Turşu olarak... Ben severim, alabilirim aslında ama köri dışında pek kullanmıyorum; artıp ziyan olmasın diye bu seferlik vazgeçtim.

Köri malzemeleri bu kadar. Geri kalanı kahvaltılık ekmek, jambon, yumurta, tam bitmek üzere olan mayonez ve soğuk demlenen arpa çayı paketleri. Lahana, marul, salatalık ve domates gibi salata malzemeleri ise... Eğer ucuzlarsa alırım, yoksa başka bir güne bırakırım.

Yalnız yaşamaya başladığımdan beri aile bütçesi tutacak kadar olmasa da, günlük harcamalarımı düzenli not etme alışkanlığı kazanmaya çalışıyordum.

Annemden gelen harçlık her ayın on beşinde, yarı zamanlı iş maaşım ise yirmi beşinde yatıyor. Henüz vakit var; Umi kalmaya geldi diye gaza gelip fazla harcama yapmamalıyım.

"Şimdilik bu kadar sanırım. Geri kalanını Umi ile konuşurum— hm?"

Not almayı bitirip Umi'nin dönmesini dalgın bir şekilde oturarak beklerken, önümden iki kişilik bir kız grubu geçti.

Mizunase-san ve Ao-chan'dı. Benim hemen fark edebileceğim bir mesafedeydiler ama onlar henüz varlığımı fark etmemiş gibiydi. Gerçi üzerimde her zamanki takım elbisem yoktu ve Umi'nin dokunuşuyla havam da biraz değişmişti, o yüzden normaldi.

"Aman ya, amma baydı... Mis gibi yaz tatilindeyiz, niye her gün böyle ders çalışmak zorundayım ki? Harbi felaket, gezmek istiyorum ben~"

"Bu yüzden şu an benimle birliktesiniz ya işte... Az önce dondurma da yedik, dersleri de güzelce öğrettim size, değil mi?"

"Öyle de, mesele o değil~ Ah, sen daha çocuk olduğun için böyle şeyleri hiç anlamazsın zaten!"

"Ruh yaşı çocuk olan Mizunase-san'dan bunu duymak istemezdim ama..."

Okul ödevleri ve dershane görevleri yüzünden bıkkın görünen Mizunase-san ile ona hayret ederek arkasından gelip onu yatıştıran Ao-chan.

Saate bakılırsa sabahki yaz kursu bitmiş, çıkışta da gezmek için buraya gelmiş olmalılar. Tam bir ayrılmaz ikili olmuşlar.

"Mizunase-san, Ao-san."

"?" "!"

Seslendiğim an ikisi de önce şüphe dolu bir yüzle baktılar ama hemen ben olduğumu anlayınca Mizunase-san'ın o bıkkın suratı bir anda "şirin kız" moduna geçti. Ao-chan ise her zamanki sakin ifadesini korusa da gözleri parlayarak yanıma koşturdu.

"Aa, Maki-sensei! Sensei'nin sivil kıyafetleri~!"

"Şey... Merhaba, sensei. Sizinle burada karşılaşmak ne büyük tesadüf."

"Ben de biraz şaşırdım. Alışverişe gelmiştim ama siz dershaneden mi dönüyorsunuz?"

"Evet, öyle! Bu Ao denen ufaklık 'İlla şu dondurmadan yemek istiyorum~' diye çocuk gibi mızmızlanınca, ben de 'Aman iyi be, yapacak bir şey yok' diyip ablalık yapıp onu buraya getirdim işte."

"Lütfen kafanızdan uydurmayın. Dondurma yemek istediği için bana eşlik etmemi isteyen Mizunase-san'ın kendisiydi, değil mi?"

"Mizunase-san, yalan söylemek hoş değil."

"Öğğ... Şey, yani, bugün hava çok sıcak ve sabahki derste de kafayı epey patlattık ya, ben de yorgun zihne şeker takviyesi mi ne diyorlar, işte o hesap olsun diye Ao-chan'ı davet ettim. Oldu mu şimdi?"

"Aferin, güzel cevap."

"Madem aferin aldım, o zaman ödül olarak başımı okşar mısın?"

"Yapmam. Mesai saatim dışındayım. Gerçi mesai saatinde de yapmam ya, neyse."

"Mü~, Maki Sensei çok cimri~"

Aslında öğretmen-öğrenci ilişkimiz olduğu için aralarına girip vakitlerini çalmış mıyımdır diye düşünmüştüm ama her ikisinin de beni gördüğüne sevinip neşeyle cıvıldadığını görünce rahatlıyorum.

Nedense Mizunase-san ve Ao-chan tarafından aşırı derecede seviliyorum ama öğrencilerim arasında anlatım tarzımı pek beğenmeyenler de varmış. Çok küçük bir azınlık olsa da geçmişte benden alınıp başka hocaya verilen öğrenciler olmuştu. Yarı zamanlı işe başladığım ilk zamanlarda yaşanmış bir olaydı bu; Dershane Müdürü ve kıdemli hocaların tavsiyeleriyle kendimi geliştirsem de, bir dönem ilgilendiğim çocuklara karşı gizliden gizliye gereğinden fazla özen gösterip ağızlarının içine bakıyor, içten içe "Acaba benden memnun değiller mi?" diye korkuyordum.

Şu anki işimi bırakmadan devam ettirebiliyorsam, bunda aslında bu çocukların gösterdiği nezaketin payı büyük.

"Bu arada Sensei, eğer tek başına takılıyorsan ve canın sıkılıyorsa benimle... yani bizimle, birlikte takılmak ister misin? Diğer hocalardan duydum, bugünkü işin akşamüzeri başlıyormuş, değil mi?"

"Biz şimdi benim evime gidecektik, şey, isterseniz siz de bize katılın Sensei..."

İkisinden gelen bu teklif beni mutlu etse de, ne kadar tatil günümde olursam olayım onlar için hala bir dershane hocasıyım; bu yüzden böyle bir şeyi kabul etmem mümkün değil.

Zaten şu an çok önemli bir işin tam ortasındayım.

"Şey... Üzgünüm çocuklar, şu an tuvalete gittiği için yanımda değil ama bugün kız arkadaşımla beraberim."

"! Sensei, yoksa şu yüzüğün sahibi olan kız arkadaşın mı?"

"Evet. Benimle aynı yüzüğü takan kız arkadaşım."

Üniversiteye başladığımdan beri yüzük parmağımda hep bir yüzük olduğu için doğal olarak ikisi de bu konuyu kurcalamıştı, ben de dürüstçe cevap vermiştim.

"Vay canına~. Şey, istersen kız arkadaşınla beni tanıştırsana. Senin sevgilin olmaya gerçekten layık biri mi diye ben ve Ao bir kontrol edelim."

"Ben zaten tanıştığım için artık kontrole gerek yok. Sadece bir kez gördüm ama hala net hatırlıyorum. Nazik ve çok güzel bir ablaydı."

"Hımm... Demek öyle. O zaman Maki Sensei'nin kalbini çalmak için önce o kız arkadaş meselesini bir halletmek gerekiyor desene."

"...Mizunase-san, hala mı böyle şeyler söylüyorsun? Ne açıdan bakarsan bak imkansız işte, artık pes etsen diyorum."

"Eeh, sanki kendi farklıymış gibi. Sen de hala Maki Sensei'ye düpedüz bayılıyorsun ya~"

"! O-O tamamen insani bir sevgi, yani, öyle romantik bir anlamda falan değil—"

Benim kız arkadaşım üzerine yeniden hararetli bir tartışmaya dalmışlardı ki bu çok uzun sürmedi.

Hiç ayak sesi çıkarmadan, ne ara geldiği belli olmayan Umi, yüzünde gülümsemeyle arkalarında bitivermişti.

"—Epey eğlenceli bir sohbete dalmışsınız bakıyorum. Maki, bu çocuklarla ne konuşuyordun?"

"Şey... Bunlar benim çalıştığım dershanedeki öğrencilerim. Mizunase-san ve seninle daha önce bir kez karşılaşmış olan Hachiga Ao-san."

"Şey... Uzun zaman oldu, Asanagi-san. Ablam size her zaman zahmet verdiği için özür dilerim."

"Görüşmeyeli uzun zaman oldu Ao-chan. Geçen yılki Kültür Festivali'nden beri görüşmedik sanırım, o zaman düzgünce selam veremediğim için kusura bakma."

"Önemli değil. Tekrardan tanıştığımıza memnun oldum."

Umi ve Ao-chan birbirine yabancı olmadıkları için selamlaşmaları gayet doğal ilerlemişti. Diğer tarafta ise methini benden duymuş olsa da Umi ile ilk kez yüz yüze gelen Mizunase-san vardı.

"...Ş-Şey, Ao, öyle kendi başına takılma da beni de tanıştırsana."

"Az önce atıp tutan kişi olduğuna inanmak güç doğrusu... Şey, Asanagi-san, yanımdaki arkadaşım aynı dershaneye gittiğimiz Mizunase."

"Yenge hanım, selam... B-Ben Mizunase. Mizunase Shizuru. Shizuru deyin, Mizunase deyin, nasıl isterseniz öyle seslenebilirsiniz. Hürmetler."

"Hafifçe güler Bu kadar gerilmene gerek yok ki, az önceki gibi rahat konuşabilirsin."

"H-Hayır, benden kaç yaş büyük bir üniversiteli Senpai'ye öyle saygısızca hitap edemem..."

"Mizunase-san, sanki biraz fazla tırstın gibi..."

"Öğğ... K-Kes sesini Ao, sen karışma!"

Zor bir karakteri olan Ao-chan ile bile iyi geçinecek kadar iletişim becerisi yüksek olan Mizunase-san, Umi ile karşı karşıya gelince o eski havasından eser kalmamış, iyice pısmıştı.

Acaba aslında ilk tanıştığı insanlara karşı duvar ören bir tip miydi? Yoksa benimle ilk tanıştığı gün aradaki mesafeyi hemen kapatmıştı ve öyle alt-üst ilişkisine takılan biri de değildi.

...Acaba Umi'den mi korkuyordu?

Buna rağmen Umi'ye baktığımda çocukları baskı altına alacak bir tavrı veya sözü yoktu. İki ilkokul öğrencisinin önünde olduğu için abla modundaydı ama onun dışında her zamanki Umi'ydi.

"Ö-Özür dileriz Sensei. Kız arkadaşınla baş başa randevudayken biz veletler gelip başınıza bela olduk, sizi darladık. Hadi Ao, şimdi sizin eve gidiyorduk değil mi? Ben sana eşlik ederim, hadi kaçtık biz."

"B-Bir dakika Mizunase-san... Sensei, Asanagi-san, tam olarak ne olduğunu anlamadım ama Mizunase-san bir tuhaf davranıyor, o yüzden biz şimdilik müsaade isteyelim."

"Tamamdır. Yarın sabahtan mesaim var, o zaman görüşürüz. Mizunase-san, sen de derslerine iyi çalış, tamam mı?"

"Olurrrr... yani, ş-şey, emredersiniz, elimden geleni yapacağım."

"Of, karakterin iyice kaydı gitti..."

Sanki kaçarmışçasına aceleyle oradan uzaklaşan Mizunase-san ve onun tarafından sürüklenen Ao-chan ile vedalaştıktan sonra, tuvaletten dönen Umi ile tekrar el ele tutuştuk.

...Tutuştuk tutuşmasına da, Umi'nin elimi sıkma gücü her zamankinden biraz... hayır, epey bir fazlaydı.

"Şey, Umi-san?"

"Maki, ne kadar da tatlı öğrencilerin varmış, değil mi?"

"Evet. Notları da iyi, dersteki tavırları da öyle, o yüzden bana da yardımcı oluyorlar. ...Şey, ondan ziyade, elimi biraz fazla mı sıkıyorsun sanki?"

"Öyle mi? Bence gayet normal."

"Eğer normalin buysa, randevunun sonunda parmaklarımın şekli değişecek..."

"Hadi bakalım, dükkanları şöyle bir gezdik zaten, alışveriş işini bitirelim. Bizim evdeki körinin pişmesi biraz zaman alıyor, akşam olmadan eve dönmüş olmak istiyorum."

"Ah, tamam. Madem öyle..."

Daha sonra alışverişe devam ederken Umi'nin gönlünü yavaş yavaş aldım ve bir şekilde elindeki o pençe kıvamındaki gücü normale döndürüp eve doğru yola koyulduk... Anlaşılan o ki, kısa bir ayrılıkta bile Umi'nin kıskançlık damarı yeniden kabarmıştı. Bu yaz tatili boyunca onunla bol bol ilgilenmem gerekecek gibi görünüyor.

Bu arada, otobüsten inip eve doğru yürürken,

—Demek şu ikisi, o bahsettiğin... demek öyle, ha...

Umi'nin kendi kendine böyle fısıldadığını duyar gibi oldum ama bu konuyu daha fazla deşmemeye karar verdim.

BAŞLIK: İkimizin Arasındaki Mesafe ve Tanıdık Bir Lezzet

İster arkadaşı olsun, ister Senpai'si, isterse yaşça ondan küçük öğrencileri... Umi'nin en ufak bir şeyde hemen kıskançlık damarının kabarması çok tatlıydı. Ancak bazen, o anlık öfkesi yatışıp gözlerinin derinliklerindeki bakışlar soğuklaştığında, içimi bir ürperti kaplıyordu. Yaz tatilinin ikinci günü işte böyle geçiyordu.

Sabahları uyanıp, yarı zamanlı işimin olmadığı günler genelde evde miskinlik yaparak geçiyordu. Umi ile birlikte oyun oynuyor, film izliyor, bazen dışarı çıkıp randevuya gidiyor ve gece olunca aynı yatakta birbirimize sarılarak uyuyorduk. Sevdiğim kızla böylesine mutlu bir yaz tatili geçireli tam bir ay olmuştu.

Şimdi sıra bendeydi; bu sefer ben Umi'nin evinde yatıya kalacaktım. Yarı zamanlı işim olduğu için aralıksız bir ay boyunca orada kalmam imkansızdı ama yine de iki üç hafta kadar Umi'nin evine iyice yerleşip ona bol bol nazlanmayı planlıyordum.

Sabah... Daha doğrusu, benim evimdeki son günümüzde gece geç saatlere kadar oynaştığımız için öğleden sonra olmuştu. Eşyalarımı toplayıp evden çıktık ve ikimiz birlikte Umi’nin yaşadığı lüks daireye doğru yola koyulduk. Burası da benim okuduğum K Üniversitesi'nin çevresine çok benziyordu; on dakikalık yürüme mesafesinde bir market olması dışında ulaşım imkanları biraz kısıtlıydı.

Kesinlikle bir arabaya ihtiyacım vardı.

— Maki, hadi hadi, geç içeri.

— Tamam. Şey... Rahatsızlık veriyorum.

Umi’nin odasına en son bahar tatilinde gelmiştim, yani üzerinden tam altı ay geçmişti. O zamana kıyasla odanın havası biraz değişmişti. Umi’ye yakışır şekilde her yerin derli toplu olması her zamanki gibiydi ama yatağın üzerindeki ve baş ucundaki köpekbalığı pelüşleri, odaya yayılan hafif aroma kokusu, masadaki kozmetik ürünleri ve cilt bakım eşyaları... Bir de kendi evinden getirdiği favori mangaları, oyunları, B tipi film Blu-ray ve DVD'leri... Oda eşyayla dolu olsa da alanı o kadar iyi kullanmıştı ki hiç basık hissettirmiyordu.

Tam anlamıyla Umi'nin odasıydı.

— Gardırobun yarısını boşalttım, senin kıyafetlerini oraya dizebilirsin. Ha, bu arada... Benim iç çamaşırlarım yatağın altındaki çekmecelerde, boşuna oralara bakıp vaktini harama. Yazık oldu sana.

— Bakmıyorum zaten! Ayrıca durup dururken yerini söyleyen sensin... İç çamaşırlarını bir kenara bırakırsak, gardırop için teşekkürler, seve seve kullanırım.

Hafifçe güler Buyur bakalım.

Tam yarısı boşaltılmış gardıroba randevularda giyeceğim ve günlük kıyafetlerimi askılara astım. Pijama ve iç çamaşırı gibi eşyalarımı ise alt taraftaki plastik çekmecelere yerleştirdim.

Umi benim evimde kalırken de böyle hissetmiştim; kıyafetlerimizin tek bir yerde, yan yana durduğunu görmek, aynı mekanı paylaştığımız gerçeğini bana iliklerime kadar hissettiriyordu.

— Maki, ne oldu? Gardırobun içine bakıp neden sırıtıyorsun?

— Hiç... Sadece bunun geçici bir süre için değil de, en kısa zamanda seninle tamamen birlikte yaşayabilsek ne güzel olurdu diye düşündüm.

— Haklısın. Tabii ki hemen olması zor ama gerçekçi bakarsak üniversite dördüncü sınıfta olabilir mi? O zamana kadar yeterince para biriktirmiş oluruz. Eğer derslerimiz de yolunda giderse okula pek gitmemize de gerek kalmaz zaten.

Bir yıl boyunca beraber yaşayıp, ikimiz de işlerimizi ayarlayıp mezuniyetimizi garantiledikten ve geleceğe dair önümüzü görebildikten sonra... Umi'ye resmen evlenme teklif edecektim.

Laf olsun diye değil, bu sefer gerçekten.

— Umi...

— Efendim?

— Şey... Önce biraz acıktım da, bir şeyler mi yesek?

Hafifçe güler Doğru diyorsun. Ciddi konuları karnımızı iyice doyurduktan sonra konuşuruz.

Yemek ye, güzelce uyu. Zihin ve beden tamamen huzura erdiğinde, bu tarz konuları o zaman hakkıyla konuşmak en iyisiydi.

Umi'nin evinde ilk kez kaldığım o gece, ruhsal olarak çökmüş haldeki beni yanından ayırmayıp sıkıca kucaklayan o kızdan öğrendiğim bir şeydi bu.

Bu yüzden, onun öğretisine uyarak biraz erkenden akşam yemeği yemeye karar verdik.

Henüz yeni eve girdiğimiz için, doğal olarak bir süredir boş kalan buzdolabında baharatlar dışında hiçbir malzeme yoktu. Alışverişe çıkmak gerekiyordu ama dünkü uykusuzluk ve buraya gelene kadar yaptığımız uzun yolculuktan sonra dışarı çıkmak tam bir eziyet gibi geliyordu. Biraz yürüyünce market vardı ama sadece bento alıp yemek de çok tatsız tutsuz olacaktı.

İşte tam bu durumlar için kapıdaki posta kutusunda birikmiş bir aylık broşürler vardı.

— Umi, durumlar ne? Broşür bulabildin mi?

— Bir saniye bekle... Yanılmıyorsam burası tam sınırda da olsa teslimat bölgesindeydi. Mevsimlik ürün değişim zamanı olduğu için kesin bırakmışlardır... Ah, buldum!

Doğrudan çöpe gidecek kağıt yığınının arasından Umi aradığı broşürü çekip çıkardı.

— "Pizza Rocket!"

Diğer paket servis zincirlerinden ayrılan o keskin tasarımı ve bu tasarıma uygun, nev-i şahsına münhasır menüleri ve malzemeleriyle karşımızdaydı.

Tabii ki daha önce çalıştığım şube değildi ama bir zincir market olduğu için tadı aşağı yukarı aynı olmalıydı.

Zaten benim ve Umi'nin sofrası bu olmadan eksik kalırdı.

— Maki, ne yiyoruz? Bu sefer ben ısmarlıyorum, istediğin kadar seçebilirsin.

— Gerçekten mi? Yine de çok fazla sipariş verip bitirememek olmaz, o yüzden iyi seçmem lazım.

Pizza Rocket'ın en büyük cazibesi, şubelere özel orijinal menüleri ve malzeme seçimindeki özgürlüktü. Önce temel bir menü seçiyor, ardından hamur tipini, sosu, peynir ve mayonez miktarını, hatta içindeki malzemelere kadar mantık çerçevesinde her şeyi özelleştirebiliyordun. Biraz masraflı olsa da istersen kendine özel bir pizza bile yaratabiliyordun.

— Ana yemekten önce yan ürünlere karar verelim mi? Umi, sen ne istersin?

— Okonomiyaki. Mentai-mochi-peynirli olanından.

— Ooo, yine sahneye çıktı bizimki. Ama bu yan üründen ziyade ana yemek sayılmaz mı?

— Bir tanesini bölüşürsek yan ürün sayılır bence. Başka ne olsun... Kemikli ızgara tavuk, çıtır patates kızartması ve vicdan azabını dindirecek kadar da sebze.

— Salata yani. İçecek olarak da tek seçenek kola, tamamdır.

Şimdiden hatırı sayılır bir miktar olmuştu ama iştahlı birer üniversite birinci sınıf öğrencisi olduğumuz için bu kadarını halledebilirdik.

Yan ürünler tamamdı, geriye ikimizin yiyeceği pizza kalmıştı ama...

— Hey, Maki.

— Evet. O yok değil mi?

— Değil ya... Yani, herhalde o kadarını tüm yıl boyunca menüde tutamazlar zaten.

— Haklısın.

— "Melek ve Şeytan'ın Sarımsaklı & Peynirli & Teriyaki Tavuklu Pizzası. Çift kat peynir ve mayonez, üç kat fazla sarımsak."

Aynı anda söylemiştik.

Biliyordum, aklımızdan geçen şey birebir aynıydı.

— Ne yapalım? Teriyaki tavuk normal menüde var, onu temel alıp ek malzemelerle benzer bir şey mi yaptıralım?

— Olur ama o anılarımızdaki tadın aynısı olmaz ki... Şey yapalım, bir arayıp aynısını yapıp yapamayacaklarını soralım. Olmaz derlerse başka bir şey seçeriz.

— Tamamdır. Bak şimdi aklıma geldi de, ben orada çalışırken de böyle isteklerle gelen müşteriler olurdu...

Eski anıları özlemle yad ederek, uzun zaman sonra (başka bir şubesi de olsa) Pizza Rocket'ı aradım.

Belki tesadüf eseri Sakaki Müdür çıkar diye safça bir umudum vardı ama tabii ki öyle olmadı, telefonu başka biri açtı.

Ancak açan kişi bir çalışan değil, o şubenin müdürü gibiydi; menü ve malzeme konusundaki özel isteğimizi dinlemeye niyetli görünüyordu.

"──Aa, üç yıl kadar önce çıkan sınırlı süreli menüden bahsediyorsunuz. Malzemeler elimizde var, yani istersek yapabiliriz ama tadını tam olarak tutturmak zor olur. O tarifin asıl yaratıcısı başka bir şubedeydi; şu an muhtemelen tarife sahip olan tek kişi odur."

"Şey, o kişi Sakaki-san olabilir mi? Joto şubesinden."

"Onu tanıyor musunuz? Evet, ona sorarsak belki bir şeyler yapabiliriz. Tabii bunun için ekstra ücret almamız gerekir. Ayrıca elimizde bir kılavuz olmadığı için siparişin hazırlanması ve teslimatı da biraz vakit alır."

"Şey..."

Yanımda duran Umi'ye baktığımda, neşeyle onay işareti verdi.

Biraz bencillik olacak ama bu seferlik Sakaki Müdür'den bir ricada bulunalım.

"Sorun değil. Lütfen o şekilde yapalım."

"Anlaşıldı. Öyleyse bir kontrol edeceğim, lütfen biraz bekleyin."

Görüşmenin sonucunda, Sakaki Müdür'ün "Tarifi gönderiyorum" diye yanıt verdiği anlaşıldı ve diğer menülerle birlikte siparişi sorunsuzca tamamladık.

"Hehe, harika oldu Maki."

"Evet. Yakında arkadaş olmamızın üçüncü yıl dönümü olacak, arada bir o eski hatıraların tadına bakmak lazım."

"Haklısın... O zamanları hatırlıyor musun Maki?"

"Tabii ki. Ya sen Umi?"

"Ben de... Biliyor musun, gerçekten çok eğlenceliydi. Sınıftaki herkesten, hatta en yakın arkadaşım olması gereken Yuu'dan bile sakladığımız, sadece ikimize özel o gizli zamanlar."

Şu an sevgili olarak geçirdiğimiz her an çok huzurlu olsa da üç yıl önce, 'arkadaş' olduğumuz o ilk zamanlardaki taze duyguların, sadece o an tadılabilecek çok kıymetli anlar olduğu bir gerçekti.

O zamanlar, ortak ilgi alanlarımız sayesinde başlayan Umi ile olan arkadaşlığımız... Benim için ilk arkadaştı, Umi içinse ilk karşı cins arkadaştı. Birbirimizi yavaş yavaş tanıdığımız o süreçte hissettiğimiz heyecan, arkadaşlığı becerip beceremediğime dair duyduğum endişe ve gerginlik, ardından aramızdaki bağ derinleştikçe hissettiğim o mutluluk ve mahcubiyet...

Ne kadar küçük olursa olsun, Umi ile tanıştığımdan beri geçen her gün zihnime birer anı olarak kazınmıştı.

Lise giriş törenindeki ilk tanışma anında Umi'yi gördüğüm o an.

Umi'den aldığım kendini tanıtma kartı.

Umi ile ilk kez evde oyun oynadığımız gün.

...Ve diğer pek çok şey. Hepsini hatırlıyorum.

"Maki, pizza gelene kadar vaktimiz var, o zamana kadar albüme bakmaya ne dersin? Taşınırken hepsini yanımda getirdim."

"Olur. Eski günlerden konuşmak için tam sırası."

Şu an bazı istisnalar dışında, Maehara ailesinin albümleri esas olarak Umi'nin yönetiminde. Benim doğduğum andan ortaokul yıllarıma kadar olanların yanı sıra, Umi'nin hediye ettiği ve lisedeki üç yılımızın tüm anılarını barındıran yeni albümler de onda.

Bu arada, Umi ile olan anılarımızın olduğu albümde şimdiden ikinci cilde geçtik. İkinci cildi, geçen ayki doğum günümde diğer hediyelerle birlikte vermişti.

"Hadi, önce Maki'nin bebeklik hallerinden başlayalım..."

"Sürecin en başından gidersek çok uzun sürer, lise yıllarından başlayalım."

"Aman ya, ama çok tatlıydın..."

"Onu başka bir zaman, uygun bir fırsatta yaparız."

Maehara ailesinin eski albümlerinden Umi'nin yanına aldığı bebeklik fotoğraflarımda utanılacak yerlerim kabak gibi göründüğü için yemek öncesi pek uygun kaçmıyordu.

"Hatıralarla dolu o ilk sayfa... İşte bu. Üç yıl önceki Noel'de çekilen Maehara ailesinin son aile fotoğrafı ve bizim de içinde olduğumuz o hatıra karesi."

"Evet. Gerçi bu fotoğraf annemdeki albümde de var."

Ebeveynlerim ve ben, Maehara ailesinin üç ferdine ek olarak Umi, Amami-san, Nitta-san ve Nozomu ile toplam yedi kişinin (fotoğrafı çeken: Minato-san) olduğu iki kare. Bu günün, benim yeni hayatımın başlangıcı olduğu söylenebilirdi.

İlk başlardaki fotoğraflar, ikimizin baş başa olduğu karelerden ziyade her zamanki beşli grubumuzla çekilenlerden oluşuyordu. Yılbaşındaki ilk tapınak ziyareti, Sevgililer Günü, White Day, Umi'nin doğum günü.

Benimle birlikte herkesin yüzünde mutlu bir gülümseme vardı.

Lise ikinci sınıftaki doğum günümde Umi bana bu albümü hediye ettikten sonra, nihayet sadece ikimizin olduğu fotoğraflar artmaya başlamıştı.

"Hey Umi, bu fotoğrafı ne zaman çektin?"

"Bu lise ikinin bahar aylarıydı galiba? Akıllı telefonumda biriktiriyordum, aralarından en güzel çıkanları seçip albüme ekledim."

"Özellikle seçtiğine göre telefonunda daha bir sürü veri var demek ki... Neyse, senin tarafından nasıl çekilirsem çekileyim sorun değil."

Ne ara çekmişti acaba; bir köpekbalığı filmi izlerken ağzıma patlamış mısırları tıkıştırdığım halim, manga okurken uyuyakaldığım o anki yüzüm... Ve bir de, öylece uyurken yanağıma gizlice öpücük konduran Umi.

"O zamanlar Maki hala biraz çekingendi. Bu yüzden ilk kez baş başa fotoğraf kabinine (purikura) girdiğimizde yanağımı öpmen beni aslında içten içe çok mutlu etmişti. Şimdi itiraf ediyorum ama o zamanlar bir hafta boyunca her boş vaktimde o fotoğrafa bakıp sırıtıp durmuştum."

"Ben de aslında hep yapmak istiyordum ama bir şey demeden yaparsam rahatsız olursun diye çekiniyordum... Fiziksel temas dışındaki sürprizleri arada sırada yapıyordum gerçi."

"Hediyeler gibi mesela değil mi? Lise ikinin Noel arifesinde bu yüzüğü verdiğinde de öyleydi; evlilik teklifi edeceğini hiç düşünmemiştim. Ama çok mutlu olmuştum. Sayende harika bir anı oldu... Değil mi, edepsiz Maki-kun?"

"İlk seferimiz hakkındaki konuyu... Neyse, şimdilik geçelim."

Çok sevdiğim sevgilimle aramızdaki o çizgiyi aştığımız geceyi hala bazen hatırlarım ama o an heyecandan kendimi öyle kaybetmiştim ki tam olarak ne hissettiğimi hatırlayamıyordum.

Sadece gerginlikten ellerimin titrediğini ve bir de değerli sevgilimle hem ruhen hem bedenen bağlandığım için çok mutlu olduğumu hatırlıyorum.

Başkalarının görme (veya gösterme) ihtimaline karşı albümde sadece kutlama sırasındaki fotoğraflar ve ertesi sabah ikimizin parmağında yüzüklerle olan kareler yer alıyordu; ancak hem benim hem de Umi'nin akıllı telefonunda her şey kayıtlıydı.

Asla kimseye göstermeyeceğimiz, sadece ikimize özel gerçek sırlar.

Üçüncü sınıfa geçtiğimizde, anılarımızın içine çok daha fazla insan dahil olmaya başlamıştı.

Sınıf arkadaşlarımız olan Nakamura-san ve Hayakawa-san, alt sınıftan Takizawa-kun... Ayrıca Umi'nin abisi Riku-san, onun çocukluk arkadaşı Shizuku-san ve oğulları Reiji-kun bile oradaydı.

Lise birin sonbaharına kadar hep yalnız olan benim etrafımda, gittikçe daha fazla değerli insan toplanmıştı.

Bundan sonra da insan ilişkilerim kesinlikle genişlemeye devam edecekti. Üniversite, iş hayatı ve gelecekte kuracağımız yeni ailemizle birlikte.

"Umi, bundan sonra da fotoğrafçılık görevini üstlenmeni rica ediyorum."

"Hı-hı, bana bırak. Bu albümlerden kuleler yapacak kadar çok anı biriktireceğim sana."

"Teşekkürler, Umi."

Teşekkür mahiyetinde Umi'nin yanağına nazik bir öpücük kondurdum.

Dudaklarım tenine değer değmez, Umi'nin hemen akıllı telefonuna sarılıp fotoğraf çekmeye çalıştığını anladım; bu yüzden hemen ayrılmadım ve gözlerim kapalı bir şekilde Umi'den "Tamamdır" komutu gelene kadar bekledim.

"...Tamam, harika oldu, açı müthiş. Maki, çekilebilirsin artık."

"Güzel bir fotoğraf oldu mu?"

"Evet. Ama yine de o zamanki purikura karesinin yerini tutamaz. Şaşırmış olsa da Maki tarafından öpüldüğü için kalbi küt küt atan o genç kızın ifadesinin..."

"O an gerçekten mucizevi bir zamanlamaydı."

Ancak az önce Umi’nin çektiği fotoğrafın da şahsen çok iyi olduğunu düşünüyorum.

Çünkü Umi, bana bakarken gerçekten çok mutlu görünüyor.

Ondan sonra da albümün sayfalarını tek tek çevirerek eski anılardan bahsettik ve yaklaşık bir saat boyunca sohbetimiz koyulaştı.

İlk albümdeki anıların üzerinden yavaş yavaş geçmeyi bitirdiğimizde, tam vaktinde kapı zili çaldı.

Ücreti ödeyip teslimatı yapan kişiye de ilgisi için teşekkür ettikten sonra içeri geçtim.

"A! Maki, bak pizza kutusunun üzerinde bir not var."

"Hı? Bakayım... Bu, yoksa Sakaki Müdür’ün mesajı mı?"

Muhtemelen muhabbet arasında benim adım geçmiş, o da bunu fark edince sipariş verdiğimiz dükkanın müdüründen bir not iletmesini rica etmiş olmalıydı.

'İstediğiniz zaman dükkana uğrayın. Ayrıca, mümkünse tekrar birlikte çalışabilirsek çok sevinirim.'

"Bak sen, Maki. Resmen transfer teklifi alıyorsun."

"Düşünmesi bile güzel ama düşük maaş yüzünden sızlanan müdürü her gün gördüğüm için pek emin değilim..."

Notun altında müdürün isminin yanında nedenini bilmediğim bir şekilde Emi-senpai'nin de ismi vardı, buna biraz güldüm.

Fotoğraflarda pek yer almasa da, ilk yarı zamanlı iş yerimi de ara sıra hatırlamam gerektiğini düşündüm.

"Hadi bakalım, anıları şimdilik bir kenara bırakalım da soğumadan yiyelim. Gerçi şimdiden odanın içi buram buram sarımsak kokmaya başladı bile."

"Değil mi, felaket kokuyor. O zamanlar bu kadar ağır ve yağlı bir şeyi nasıl iştahla yiyorduk acaba..."

O zamanın üzerinden sadece üç yıl geçmiş olsa da gençlik gerçekten bambaşka bir şeymiş.

Ağır, özel yapım pizza kutusunu açtık; yan ürünleri tabaklara paylaştırdık. İçecek olaraksa pizza dükkanlarında nadir bulunan o cam şişe kolalardan söyledik.

"Maki, hazır mısın?"

"Evet. Önce kadeh kaldıralım mı?"

"Ehehe, tabii ki."

"—Şerefe!"

Buz gibi koladan bir fırt çektikten sonra Umi ve ben hemen pizzaya daldık.

Ağzımıza attığımız anda sarımsağın o kendine has kokusu yayıldı; hemen ardından yoğun peynirin ve mayonezin tadı, acı biberin yakıcılığı, malzemelerin dokusu ve lezzeti birbirine karıştı.

"...Çok iyi!"

İkimizin de yorumu aynıydı. Formumuzu korumak için normalde yediğimize içtiğimize dikkat ediyorduk ama tam da bu yüzden böyle özel anlarda kaçamak yapmanın tadı bir başka oluyordu.

Geçen ayki mangal partisinden bile çok daha "yasak" bir şey yapıyormuşuz gibi hissediyordum.

"Maki, yarın ikimiz de sıkı bir antrenman yapıyoruz. Sanae ve Manaka'nın kaldığı evin bodrumunda antrenman salonu var, orayı kullanırız."

"Nitori-san ve Houjou-san demek şimdi müstakil bir evde yaşıyorlar... Gerçi artık hiçbir şeye şaşırmıyorum."

Sipariş verirken biraz fazla kaçırdığımızı düşündüğümüz onca yemeği, bir de baktık ki ikimiz silip süpürmüşüz. Bundan sonraki günlerde biraz dengelememiz gerekecek.

Umi de ben de "mutluluk kilo aldırır" sözüne karşı dikkatli olmalıyız.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.