O günden sonra günler göz açıp kapayıncaya kadar geçip gitti.
Eğlenceli, zaman zaman zorluklarla dolu olsa da sevgilimin ve arkadaşlarımın desteğiyle üniversite hayatımın tadını doyasıya çıkaralı yaklaşık üç yıl olmuştu.
Nihayet üniversite dördüncü sınıfa geçeceğim baharın hemen öncesindeki kış mevsiminde, ehliyet almak için kış ve bahar tatillerinden faydalanıp sürücü kursuna gitmeye başladım.
— Pekala, şuradaki bankette dur bakalım. ...Tamamdır, geçtin.
— Oh be... Çok teşekkür ederim.
Dershane öğretmenliği (bazen de Sora-chan'ın özel dersleri) yaparak kuruşu kuruşuna biriktirdiğim paralarla geçen koca üç yıl. Hiç de ucuz olmayan kurs ücretini ödemiş, üstüne kendi arabamı alacak parayı da düzgünce kenara koymuştum.
...Bundan sonrası, bu direksiyon sınavını sağ salim geçersem, nihayet ehliyetime kavuşacağım anlamına geliyordu.
Şehir içi trafiğindeki sınavı bitirip yazılı sınavı da verdikten sonra...
Üzerinde az önce çekildiğim vesikalık fotoğrafımın olduğu, "Maehara Maki" yazılı sürücü belgesi elime teslim edildi.
"Başardım... Sonunda ben de araba kullanabileceğim."
Kendi arabama sahip olmak, hareket alanımı bir anda genişletecekti. Otobana çıktığımda anında şehir merkezine gidebilecek, toplu taşıma saatlerini dert etmek zorunda kalmayacaktım.
Ayrıca bu sayede Deniz Evi'ne de gönlümce gidip gelebilecektim. Hat güzergahları yüzünden otobüs veya trenle gitmek çok dolaşmalı ve uzun sürüyordu ama araba kullanırsam dağ yolunu aşıp dümdüz gidebileceğim için nispeten kısa sürede varabilecektim.
Tabii ki kritik bir dönemde olduğum için kaza yapmamaya azami dikkat göstererek. Sürücü kursunda öğretildiği gibi, önce güvenlik.
— Maki! Tebrikler. Bir yıl gecikmeli de olsa, artık nihayet çift olarak araba sürebileceğiz.
— Beklettiğim için kusura bakma. Anneme tüm masrafları kendim karşılayacağım diye inat edince beklediğimden uzun sürdü.
Umi, ailesinin de desteğiyle ehliyetini benden bir yıl önce aldığı için direksiyon konusunda benden biraz daha tecrübeli, yani senpai sayılırdı. İkinci el de olsa kendi arabası vardı ve son bir yıldır onun sürdüğü arabayla küçük gezintilere çıkıyor, randevularımızda veya alışveriş için şehir dışındaki outlet mağazalarına gidiyorduk.
— Fufu, madem ehliyeti aldın, hadi hemen benim arabamla bir tur... demek isterdim ama sigorta meseleleri yüzünden benden başkasının sürmesi yasak. Bu yüzden sevgilimin sürdüğü arabanın yan koltuğuna oturma hayalim birazcık daha bekleyecek.
— Bu hayal sence de biraz fazla küçük değil mi? Neyse, onun için de çok az daha beklemen gerekecek.
İkinci el olsa da, şimdiden birkaç galeriye ve siteye bakıp alacağım arabaya karar vermiştim bile. Şu an tuttuğum apartman dairesinin otoparkını da önümüzdeki aydan itibaren kullanabilmek için sözleşmeyi güncelletmiştim.
Hâlâ böyle şeyler düşündüğüme göre belki de hâlâ çocuk ruhluyumdur... Ama kendi ehliyetime sahip olmakla sanki yetişkinliğe bir adım daha yaklaşmışım gibi hissediyordum. Aileme hiç yaslanmadan, her şeyi kendi paramla hallettiğim için az da olsa göğsümü gerebilirdim.
Tabii okul taksitlerimi hâlâ onlar karşıladığı için anneme olan minnetimi de unutmuyordum.
— Madem ehliyetini aldın, hadi eve dönelim. Buyurun, yan koltuğa geçin beyefendi.
— Her zamanki gibi ilginize mazhar oluyoruz. Bundan sonra daha çok çalışacağım.
Çaylak işaretini çoktan sökmüş, artık usta bir sürücü kıvamına gelmiş olan Umi'nin küçük arabasına binip ehliyet merkezinden evimizin olduğu apartmana doğru yola çıktık.
Buraya ilk taşındığımda buraları hiç bilmez, biraz uzağa gitmeye kalksam endişelenirdim ama üç yıl geçince insan alışıyordu işte.
Dolu dolu geçen üniversite hayatımın bitmesine sadece bir yıl kalmıştı. Mezuniyet için gereken kredileri neredeyse tamamlamıştım, geriye sadece mezuniyet tezimi sakince bitirip önümüzdeki mart ayındaki töreni beklemek kalıyordu.
— Maki, hazır almışken ehliyetini herkese haber versene?
— Doğru. Gerçi beşimiz arasında en son alan ben oldum ama.
Henüz gıcır gıcır parlayan ehliyetimin fotoğrafını çekip her zamanki sohbet grubuna bir mesaj gönderdim.
Eskisine kıyasla beşimizin yazışma sıklığı azalmış olsa da Noel veya yeni yıl gibi özel günlerde ya da bir gelişme olduğunda herkes mutlaka tepki veriyordu.
(Maehara): Sağ salim aldım.
(Amami): Vaaay! Maki-kun tebrikler!
(Nina): Başkan, hangi arabayı alıyorsun? Bir ara beni de gezdir.
(Nozomu): Ben de kendi arabamı istiyorum... Ama para yok...
(Asanagi): Kullanınca anlıyorsun, araba gerçekten para tuzağı.
(Asanagi): Günlük benzin masrafı, muayenesi, vergisi, şusu busu derken masrafı hiç bitmiyor.
(Amami): Yine de ben de sürmek istiyorum ya!
(Asanagi): Ehliyetini aldı ama "Bir şey olursa biteriz" diye Nagisa-chan kullanmasına kesinlikle izin vermiyor.
(Nina): Aa, Arae-chi sonunda Yuu-chin'in ajansına mı girdi? Yarı zamanlı iş mi?
(Amami): Evet. Mezuniyetten sonra resmen kadrolu çalışan olarak başlayacağını söyledi annem.
(Nina): Sahi ya, biz de o döneme geldik artık. Hızlı olanlar şimdiden iş tekliflerini almaya başlamış bile.
(Asanagi): Aslında normalde tam bu zamanlarda başlaması gerekiyordu.
(Asanagi): Gerçi Maki ve benimle pek alakası yok bu durumun.
(Amami): Umi, Tachibana Kız Lisesi'nin öğretmenlik sınavına girecekti değil mi?
(Asanagi): Evet, planladığım gibi. Gerçi şu an gittiğimiz SS'in lise kısmına atanma ihtimalim de var, o yüzden kazansam bile istediğim yer olur mu emin değilim.
(Nozomu): Maki de memurluk sınavına o zaman.
(Maehara): Evet. Yerel yönetim memurluğu.
(Nina): Biri öğretmen biri memur. İkiniz de ne kadar garanticisiniz ya. Resmen beton gibi sağlamcısınız.
(Asanagi): Maki de ben de istikrar seviyoruz. Değil mi Maki?
(Maehara): Yani, böylesi gelecek planları yapmak için daha uygun.
(Nina): Siz ikiniz bir an önce evlenin de kurtulalım ya.
(Amami): Değil mi ya~ Umi'nin gelinlik içindeki hali kim bilir ne kadar güzel olur.
(Asanagi): O vakti gelince konuşulacak bir şey.
(Maehara): Aynen öyle.
Konuşmanın seyri biraz tehlikeli bir yöne sapmaya başlayınca telefonu cebime koydum.
Amami-san ve diğerlerinin gözünde Umi ve benim, mezuniyet öncesi veya hemen sonrası evleneceğimiz kesinleşmiş bir gerçek gibiydi; beşimiz ne zaman konuşsak konu dönüp dolaşıp buraya geliyordu.
Evlilik teklifi, nişan, düğün, gelinlik... Elbette lise ikinin kışındaki o Noel gecesi birbirimize söz verip yüzükleri taktığımızdan beri, dile getirmesek bile hem ben hem de Umi "evlilik" kelimesini aklımızın bir köşesinde tutuyor, adımlarımızı buna göre atıyorduk.
Peki, bunu Umi'ye ne zaman açmalıydım?
Ona ne zaman resmi olarak evlenme teklif etmeliydim? Bu seferki sözde değil, gerçek bir teklif olmalıydı.
Her şey yolunda giderse haziran gibi yapılacak olan üst düzey memurluk sınavını geçip kesin sonuçları alacağım ağustos sonrası en uygun zaman mıydı acaba? Tam o sıralarda ben yirmi iki yaşıma basmış olacaktım ve eylül ayı da Umi ile arkadaş olduğumuzun yıl dönümüydü.
Tabii ilk sözde teklifi yaptığım Noel arifesinde bir kez daha teklif etmek de... kesinlikle unutulmaz bir anı olurdu. Klişe olabilirdi ama ne ben ne de Umi klişelerden nefret ediyorduk.
Mezuniyet, iş hayatı, ardından evlilik teklifi ve düğün... Kafamda bu düşünceler dönüp dururken telefonum cebimde tekrar titremeye başladı.
"?" "Kimin mesajı? Yuu-tachi falan değildir herhalde?"
"Evet... Şey, Takizawa-kun'dan."
"Takizawa-kun mu? Bak bu şaşırttı işte."
Liseden mezun olduğumuzdan beri Takizawa-kun ile pek iletişim kurmamış olsak da, kız arkadaşı Nakamura-san aracılığıyla az çok neler yaptığı kulağıma geliyordu. Lise mezuniyetinden sonra Nakamura-san'ın peşinden giderek T Üniversitesi'ne girdiğini ve Nakamura-san ile olan ilişkilerinin de tıkırında olduğunu biliyordum.
Böyle birinden uzun zaman sonra gelen bir mesaj.
Haber mi veriyor, yoksa bir konuda akıl mı danışıyor? İçeriğini şimdi öğreneceğim ama... İster istemez biraz geriliyorum.
'Takizawa: Uzun zaman oldu, senpai.'
'Maehara: Gerçekten öyle. Nasılsın, her şey yolunda mı?'
'Takizawa: Evet. Herhangi bir sakatlığım ya da hastalığım yok, gayet sağlıklıyım. Siz nasılsınız senpai?'
'Maehara: Ben de iyiyim. Az önce sağ salim ehliyetimi aldım, oradan geliyorum.'
'Takizawa: Tebrik ederim. Kusura bakmayın, sizi meşgulken rahatsız ettim.'
'Maehara: Hiç sorun değil, kafana takma. Seninle uzun zaman sonra böyle sohbet edebildiğime ben de sevindim.'
'Maehara: Ee, ne oldu? Bir durum mu var?'
'Takizawa: ...Evet.'
'Takizawa: Aslında kötü bir şey değil, aksine kutlanacak bir durum. Benim için de çok sevindirici bir haber.'
'Maehara: Öyleyse ne mutlu... demem gerekiyor sanırım, değil mi?'
'Takizawa: Evet, o konuda kesinlikle öyle.'
'Maehara: Ama yine de biraz anlatıp içini dökmek istiyorsun... Doğru mu anladım?'
'Takizawa: ...Evet.'
'Takizawa: Beklendiği gibi Maehara-senpai. Lisedeyken de öyleydiniz ama üniversiteye geçince sezgileriniz daha da keskinleşmiş sanki.'
'Maehara: Eh, ben de üniversite hayatım boyunca kendimce pek çok deneyim yaşadım sonuçta...'
'Maehara: Bu arada, danışmak istediğin konu nedir?'
'Takizawa: Teşekkür ederim.'
'Takizawa: Birdenbire böyle bir haber verip sizi şaşırtabilirim ama...'
'Maehara: Sorun değil, anlat bakalım.'
'Takizawa: Peki, şey...'
'Takizawa: Aslında kız arkadaşım... Mio-senpai bana evlenme teklifi etti.'
'Maehara: '
'Takizawa: Şey, senpai?'
'Maehara: P-pardon. Yanlışlıkla ekrana tıkladım da.'
...Aniden gelen bir haber için fazla sarsıcı bir konu getirmişti önüne.
Nakamura-san ve Takizawa-kun resmen çıkmaya başladıklarında lise ikinci sınıfın spor festivaliydi; yani benden ve Umi'den birkaç ay sonra çift olmuşlardı. Ancak onların bizi bu konuda geçeceği hiç aklıma gelmezdi.
Tabii ilk başta şaşırdım ama soğukkanlılıkla düşününce bunun tam da Nakamura-san'a yakışır bir karar olduğunu fark ettim.
Aşk meşşk işlerinde çok çekingen olduğu için ilişkileri pek ilerlememişti ama tanışıklıklarının ortaokula dayandığını ve (görünüşe göre) o zamandan beri birbirlerini karşı cins olarak gördüklerini düşünürsek; "sevgili" olma süresi bakımından ben ve Umi daha eski olsak da, ilişkinin toplam uzunluğu söz konusu olduğunda onlar bizden yıllarca daha kıdemliydi.
Tabii bu sadece süre meselesi, birbirimize duyduğumuz sevginin derinliğini kimseyle... neyse, bu konu başka bir tartışmanın mevzusu, o yüzden şimdilik kenara bırakıyorum.
Her neyse, önce bir hikayenin detaylarını dinleyeyim.
— Uzun zaman oldu, Maehara-senpai. Kusura bakmayın, böyle bir mesele için vaktinizi aldım.
— Yok canım. Önemli bir konu sonuçta, hiç takılma.
Takizawa-kun'dan gelen o mesajın üzerinden birkaç hafta geçmişti. Bahar tatilini fırsat bilip memleketine dönen Takizawa-kun ile yüz yüze gelmiştik. Takizawa-kun, Nakamura-san'ın peşinden Tokyo'daki T Üniversitesi'ne gittiği için, sanırım görüşmeyeli yaklaşık üç yıl olmuştu.
Üç yıl aradan sonra gördüğüm Takizawa-kun'un yüzü, lise yıllarına kıyasla daha keskin ve oturmuş görünüyordu. Zayıf yapısı aynı kalsa da, o zamankinden daha fazla kas mı yapmıştı ne, sanki bir beden daha irileşmiş gibiydi.
...Eminim Nitta-san onu görse heyecandan yerinde duramazdı.
Herhangi bir dizide oynasa sırıtmayacak kadar yakışıklı olmuştu.
Buluşma yeri olarak, bir zamanlar Noel'de Nozomu ile birlikte üçümüzün girdiği ve Umi'ye yapacağım o geçici evlilik teklifi hakkında ciddi ciddi konuştuğumuz kafeyi seçmiştik.
Aradan geçen birkaç yılda kahve fiyatları daha da artmıştı. Bu tarz küçük detaylarda bile zamanın nasıl aktığını hissedebiliyordum.
Bu arada, maalesef grubun üyelerinden biri olan Nozomu bu sefer aramızda değildi. Nozomu kendisi hakkında pek konuşan biri olmasa da Chise-senpai'nin dediğine göre, profesyonel takımlardan teklif alma aşamasına kadar gelmiş. Bu yüzden antrenmanlarına her şeyden çok öncelik veriyormuş.
Sonuç ne olur bilinmez ama umarım başarılı olur.
— Neyse, şu evlilik teklifi meselesini bana detaylıca anlatır mısın?
— ...Tabii.
Nakamura-san bu konuyu, Takizawa-kun'un bana mesaj attığı günden birkaç gün önce açmış.
O gün, Nakamura-san'ın bir süredir girmeye çalıştığı bir şirketin sınav sonuçlarının açıklanacağı günmüş. Benim bile bildiğim yabancı sermayeli bir şirketin Japonya şubesiymiş bu; son mülakata kadar ilerlemiş, orada da sorun yaşamamış ve geriye sadece olumlu cevabı beklemek kalmış.
Sonuç tabii ki başarılı olmuş. Mezuniyetine daha bir yıl varken iş teklifini (nainaitei) almış olmasını kutlamak için o gün ikisi baş başa mütevazı bir kutlama yapmaya karar vermişler. Takizawa-kun'un evinde, Takizawa-kun'un onun için hazırladığı yemekleri yemişler ve ikisi de yirmi yaşını geçtiği için biraz da sake içmişler.
Takizawa-kun için o ana kadar her şey harika gidiyordu sanırım. Sevdiği kişiyle baş başa vakit geçirmek, alkolün etkisiyle hafif çakırkeyif olup iyi hissetmek...
— Ama dürüst olmak gerekirse, evlilik teklifi alacağımı hiç düşünmemiştim, çok şaşırdım. Alkolün etkisi de vardı, işe gireceği için o kutlama havası da... Bu yüzden ilk başta sadece bir şaka ya da o anki heyecanla söylenmiş bir şey sandım ama... Şey, Mio-senpai bunu o gün söylemeye çok önceden karar vermiş gibiydi.
— Anlıyorum... Nakamura-san hiç değişmemiş.
— Hehe, gerçekten de üzerinden kaç yıl geçerse geçsin hep aynı. Üniversitede de beni peşinden sürüklüyor sürekli. ...Neyse, senpaiyi her haliyle seviyorum tabii.
— Ama iş evliliğe gelince durum farklı... değil mi? Haklısın.
— Evet. Artık sevgili değil, aile olacağız çünkü.
Eğer Takizawa-kun bu şekilde Nakamura-san'ın teklifini kabul ederse öğrenciyken evlenmiş olacaklardı; sayıları çok olmasa da bu kesinlikle nadir görülen bir durum değildi. Önce sadece resmi nikahı kıyıp düğünü daha sonra yapmak gibi pek çok senaryo mümkündü.
Ve Takizawa-kun'un da demin anlattığı üzere, Nakamura-san'ın mezuniyet sonrası işi şimdiden hazırdı. İş arayan her öğrencinin en az bir kez göz attığı o büyük şirketlerden birinde, başlangıç maaşı yüksek, çalışmasına bağlı olarak o maaşı ikiye, üçe katlaması hayal bile olmayan bir pozisyondu.
Ekonomik gelecek parlaktı, ilişkileri gayet iyiydi ve en nihayetinde ikisinin de bir gün aile olma niyeti vardı.
"O zaman madem duygularımız bu kadar yoğun, neden bu işi şimdi resmileştirmiyoruz?"
Tahminimce o anki Nakamura-san'ın düşünceleri aşağı yukarı bu yöndeydi.
Fakat Nakamura-san'ın orada gözden kaçırdığı bir şey vardı.
Teklif ettiği kişinin, yani Takizawa-kun'un ne hissettiği.
"……Ortaokuldayken Mio-senpai ile tanıştığımdan beri, her gün onun tarafından korunan ben oldum. Arkadaş edinemediğim ve sınıfta tek başıma kaldığım zamanlarda, etraftakilerin ne düşündüğünü zerre umursamadan beni sınıftan çıkarırdı. Tatillerde bile yanıma oyun oynamaya gelirdi. Sonrasında bir yıllık bir kopukluk olsa da liseye geçince de öğrenci konseyi başkanı olarak yanımdaydı. Başkanlığı bıraktıktan sonra bile bana destek olmaya devam etti... Aslında, ben artık daha çok senpai'nin güvenebileceği biri olmak, onu destekleyen kişi haline gelmek istiyorum."
"Öyle mi? Ben Takizawa-kun'un şu an bile Nakamura-san'a fazlasıyla yardımcı olduğunu düşünüyorum ama..."
"Hayır, ben daha yolun başındayım, yetersizim. Normalde bu evlilik teklifini ilk benim yapmam gerekirdi ama Mio-senpai'yi endişelendirdiğim için işlerin bu noktaya gelmesine sebep oldum."
Nakamura-san'ın neden endişe duyduğunu anlayabiliyordum. Ben özellikle sormasam da lise yıllarına kıyasla üzerinde çok daha yetişkin bir hava taşıyan Takizawa-kun, eminim üniversitede de büyük ilgi görüyordur.
...Muhtemelen hemcinslerinden ziyade, karşı cinsin odak noktasıdır. Üniversitede de her an birlikte olabilseler iyi olurdu ancak aralarında bir sınıf farkı olduğu için kampüs içinde ister istemez ayrı düştükleri zamanlar oluyordur. O boşluklardan faydalanıp ona kur yapmaya çalışan kızlar mutlaka vardır. Kulüp faaliyetleri, bağlı olduğu seminerin içki meclisleri derken; yirmi yaşını geçince insanı her türlü bahaneyle bir yerlere davet edebiliyorlar (—en azından duyduğum kadarıyla).
Nakamura-san normalde rahat ve vurdumduymaz biri gibi görünse de içten içe 'Ya Souji'nin hoşlandığı başka bir kız çıkarsa?' ya da 'Henüz bana bu kadar vurgunken, bir an önce hem resmen hem de fiilen onu kendime bağlasam daha mı iyi olur?' gibi şeyler düşünmüş olmalıydı. Bu yüzden işi de kesinleşince, karşı taraftan hamle beklemek yerine kendi mutluluğunu kendi elleriyle yakalamaya çalıştı.
Bu sadece benim tahminim olsa da yüzde seksen oranında haklı olduğumu düşünüyorum.
Çünkü Umi de tam olarak Nakamura-san ile benzer bir düşünce yapısına sahip.
"Anlıyorum... O zaman Takizawa-kun, senin açından bakarsak Nakamura-san'dan gelen bu evlilik teklifini şu an için öyle kayıtsız şartsız bir sevinçle karşılayamıyorsun, doğru mu?"
"Evet. Elbette Mio-senpai'yi çok seviyorum ve bu gelecekte de asla değişmeyecek. Fakat en azından ben de Mio-senpai'nin yanında durabilecek olgunlukta bir adam olana kadar beklemesini istiyorum... Ona bunu ilettim ve cevabımı şimdilik askıya aldım."
Kızı seviyordu ve elbette gelecekte bir aile olma niyeti vardı.
Ama henüz o zaman gelmemişti.
Bu durum, sanırım benim ve Umi'nin ilişkisi için de geçerliydi. Mevcut durumumuzda nikah dairesine gidip kağıtları imzalamamız mümkündü; ikimiz de reşit olduğumuz için kimin ne dediği umurumuzda olmadan özgürce hareket edebilirdik ama gerçek hayatta işler pek öyle yürümüyordu.
Ben ve Umi evlenirsek, Maehara ve Asanagi aileleri resmen akraba olacaktı. Kağıt üzerinde olsa bile Daichi-san babam, Sora-san annem ve Riku-san da abim olacaktı. Tabii aynı şekilde Umi için de benim annem kendi annesi demekti.
Madem aile olacaktık, her şeyin geleceğe dair planları kesinleşince olması en doğrusuydu.
Anlık heyecanlar önemliydi belki ama gözünün önündeki gerçekleri görmek de bir o kadar elzemdi.
Böyle düşünmek, bir insan için son derece normal bir şeydi.
Nakamura-san'ı çok sevdiği ve ona daha fazla değer vermek istediği için, daha temkinli davranıyordu.
Takizawa-kun'un bu hislerini ben de iliklerime kadar anlayabiliyordum.
"……Kusura bakmayın Maehara-senpai. Bunun tek bir doğrusu olmayan bir mesele olduğunun farkındayım ama ne olursa olsun sizinle konuşmak istedim."
"Yok canım, ben de evlilik üzerine düşünüyordum zaten. Ciddi ciddi kafa yormam için iyi bir vesile oldu. Ben de henüz Umi ile bu konuyu detaylıca konuşmamıştım."
Şimdiye kadarki gidişata bakarsak, Takizawa-kun bu durumdaysa Nakamura-san'ın da benzer şekilde Umi'ye danışıyor olma ihtimali yüksekti. Nitekim bugün Umi'ye 'Takizawa-kun ile buluşacağım' dediğimde 'Benim de biraz işim var...' demişti. Belki de şimdi Umi'nin evine gidersem Nakamura-san ile karşılaşabilirdim.
"Her neyse, bence bu mesele için Nakamura-san ile bir kez daha, düzgünce vakit ayırıp ikiniz de tatmin olana kadar konuşmalısınız. Karşı tarafın isteklerini ve kendi isteklerini bir tartıp, ortak bir paydada buluşarak bundan sonra ne yapacağınıza karar verin. Tek bir doğru cevap yok ama yine de size has bir cevap bulmanız gerekiyor."
"Haklısınız. Ben de öyle düşünüyorum. ……Şey, bu arada, eğer Maehara-senpai, Asanagi-senpai'den bir evlilik teklifi alsaydınız kabul eder miydiniz? Farz edelim ki siz de benimle aynı durumdasınız."
"Ben devlet memuru olmak istediğim için aslında bu ihtimal oldukça yüksek... Maaş konusunda büyük şirketlerle pek yarışamam ama girilmesi zor bir yol olduğu da bir gerçek."
Umi tarafında ise her şey tıkırındaydı; mayıs ayında Tachibana Kız Ortaokulu'na öğretmenlik stajı için gideceği şimdiden belliydi. Öğretmenlik lisansını alması, ardından Tachibana Kız Akademisi'nin sınavlarını geçip nisan ayından itibaren öğretmen olarak göreve başlaması neredeyse kesin gibiydi. Eğer şimdi bir evlilik teklifi alsam, sınav sonuçlarıma bağlı olarak bir süreliğine 'Ben = evi çekip çeviren, Umi = geçimi sağlayan' gibi bir tablo ortaya çıkabilirdi.
Geçmişte bir keresinde laf arasında 'Aksine, ben Maki'ye bakabilirim...' gibi bir şeyler dediğini hatırlıyordum ama şu an ne düşünüyordu acaba?
"Teklifi kabul eder miydim, etmez miydim... Benim de kendime göre düşüncelerim var elbet ama bu konuyu şu an seninle paylaşmasam daha iyi olur sanırım. Senin şu anki ruh halinle, benim vereceğim cevaptan etkilenmeni istemem."
"……Doğru, haklı olabilirsiniz."
Başına ne kadar 'farz edelim' ya da 'varsayım olarak' eklesem de, vereceği kararda az da olsa bir etki bırakma ihtimalim vardı.
Takizawa-kun benim için hem değerli bir kouhai hem de yakın bir arkadaştı; ona destek olmak istiyordum ama burada kendimi tutup sadece izlemek en doğrusuydu.
Yola devam mı edecekti, yoksa bekleyecek miydi?
Atılacak o ilk adımın tamamen Takizawa-kun'un kendi iradesiyle olması gerektiğine inanıyordum.
"Maehara-senpai, bu yoğun zamanınızda vakit ayırıp bana akıl verdiğiniz için çok teşekkür ederim. Mio-senpai ile bir kez daha oturup iyice konuşacağım. Şansımıza onun da işi belli olduğu için şu an vakti bol."
"Tamamdır. Güzel bir fırsat, her şeyi açık açık konuşun. Ben de eve gidince Umi ile konuşacağım."
Aşağı yukarı bir saattir konuşuyorduk herhalde. Sohbete daldığım için buz gibi olmuş kahvemi son yudumda bitirip Takizawa-kun ile vedalaştım ve Umi'nin evine doğru yola koyuldum. Mesaj attığımda işinin bittiğini ve eve geçtiğini söyledi, gelmişken akşam yemeği için alışveriş yapmamı rica etti.
—(Asanagi) Dana eti, soğan, havuç, patates.
—(Maehara) Akşama körü mü var?
—(Asanagi) Evet. Körü sosu var, onu almana gerek yok. Şey, bir de süt ve margarin...
—(Asanagi) Bir de kusura bakma ama ucuzundan da olsa biraz içki alabilir misin?
—(Asanagi) Yanına da ufak tefek atıştırmalıklar.
—(Maehara) Bugün içecek misin?
—(Asanagi) Ben içmeyeceğim.
—(Asanagi) Şu an bizde olan misafirimiz çok fena içmek istiyor da.
—(Asanagi) 'İçmeden dayanılacak gibi değil Maehara-şi~!'
—(Asanagi) Diyor kendileri.
—(Maehara) Ah, tahmin ettiğim gibi Nakamura-san oradaymış.
Henüz vakit akşamüstü bile değildi ama... Görünen o ki, yine uzun bir gün olacaktı.
Umi'nin ricasını (ve Nakamura-san'ın içki talebini) yerine getirip Umi'nin evine vardığımda, kapıyı açar açmaz burnuma her zamankinden farklı bir koku çarptı.
...Müthiş bir içki kokusuydu bu.
"Nihayet geldin mi Maehara-şi~! Ayol bayağıdır görüşmüyoruz, nasılsın bakalım, iyi misin~?"
"Siz de Nakamura-san... yani, görüldüğü üzere tam da beklediğim gibisiniz."
"Ühüüü, ne yapacağım ben ya~! Bu gidişle Souji beni terk edecek~!"
"Nakamura-san, sakin ol. Şşşt... Maki, hoş geldin. Böyle devam ederse komşular rahatsız olacak, çabuk içeri gir."
"Tamam, geldim..."
Nakamura-san'ın yüzünü görür görmez anladım; daha Umi'nin evine gelmeden önce bayağı bir içmiş olmalıydı. Surat kıpkırmızıydı. Sarhoşluğun etkisiyle duygularını kontrol etmekte zorlanıyor olacak ki, bir gülüp bir ağlayarak ortalığı birbirine katıyordu.
Takizawa-kun'a yaptığı evlilik teklifi, onun için bu kadar ciddiydi demek ki. Şaka ya da gelip geçici bir heves olsaydı, Nakamura-san bu hale düşmezdi.
Umi ile el birliği edip Nakamura-san'ı bir şekilde sakinleştirdik. Girişten odaya geçip oturduk ve Nakamura-san'ın anlattıklarını can kulağıyla dinlemeye başladık.
Marketten aldığımız altılı bira paketi, karışık kuruyemişler ve kenarda duran atıştırmalıklar bize eşlik ediyordu.
"Ya ama bu hiç adil değil~! Bu hayat denilen oyun kesinlikle hatalı~! Benim evlilik teklifimin başarılı olmaması gibi bir hata var sistemde. Yönetici nerede, çabuk şu hatayı düzeltsinler ya~!"
"Maalesef bu bir sistem hatası değil, tamamen kullanıcı kaynaklı bir durum... Nakamura-san, madem buraya döndün, Takizawa-kun ile Tokyo'dan birlikte gelmiş olmalısınız, değil mi? O sırada konuşma şansınız yok muydu?"
"Yok, benim seminer sunumum olduğu için çok yoğundum, ancak dün dönebildim. Souji geçen hafta dönmüştü, o yüzden o günden beri yüz yüze gelmedik. ...Hem çok huzursuzum."
"Tam anlamıyla birbirinizi ıskalamışsınız..."
Nakamura-san ve Takizawa-kun arasındaki bağın gerçek olduğunu bildiğimden pek endişeli değildim ama bir an önce iletişime geçip konuşmalarının en iyisi olacağını düşünüyordum.
Birbirlerini ne kadar severlerse sevsinler, görüşmedikleri süre uzadıkça o duyguyu ayakta tutan ateş de yavaş yavaş sönmeye başlardı. Ne kadar meşgul olunursa olunsun düzenli olarak buluşmak, iki çift laf etmek ve temas kurmak şarttı; kalplerin ve bedenlerin sıkıca birbirine bağlı olduğunu teyit etmezseniz, siz dalgın dalgın otururken karşı tarafın hisleri tamamen soğuyabilirdi.
"Üff... Hey Maehara-şi, az önce Asanagi-chan'dan duydum, Souji ile görüşmüşsün. O çocuk ne dedi peki?"
"Onu daha sonra bizzat kendi ağzından duyun. ...Şu an söyleyebileceğim tek şey, Takizawa-kun'un da bu konuyu gerçekten ciddiyetle düşündüğü."
"O her şeyi çok karmaşıklaştırıyor ya~! Ben Souji'yi çok seviyorum, Souji de beni çok seviyor. Yetişkin olduğumuzda da bu değişmeyeceğine göre, geriye yapılacak tek bir şey kalıyor: Ya beraber yaşamak ya da evlenmek, hatta ikisi birden işte. Hiç gereksiz detaylara takılmadan teklifimi kabul etseydi ne olurdu sanki... O kafasız, o inatçı keçi... Uslu uslu benim himayeme girse ya... Ben razıyım diyorum işte~..."
"Nakamura-san, siz razı olsanız bile Takizawa-kun için durum öyle değil. O artık sadece bir kouhai değil, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bir yetişkin."
Takizawa-kun'u kayırdığımdan değil ama onun da bir gururu vardı. Memleketinden uzakta kendi geçimini sağlıyor, derslerine de muhtemelen canla başla asılıyordu. Takizawa-kun'un dediğine göre okul masraflarını da bursla karşılıyordu; yani ben veya Umi'nin aksine kimseden yardım almıyordu. Gerçekten takdire şayan bir kouhai idi.
Ve zaten Nakamura-san da tam olarak böyle biri olduğu için ona aşık olmuştu. Bazen inatçı, bazen laf anlamaz... Nakamura-san tarafından sadece korunup kollanmayı asla kabul etmeyecek bir karakter.
Er ya da geç, bir noktada fikirlerinin çatışması kaçınılmazdı. Bu çatışmanın Nakamura-san'ın evlilik teklifine denk gelmesi sadece bir tesadüftü.
"Yine de Nakamura-san'ın hislerini biraz anlayabiliyorum aslında. Takizawa-kun üniversitede de kesin çok popülerdir, değil mi?"
"Tabii ki! O yakışıklılıkla, etrafa saçtığı o entelektüel havaya rağmen o kalıplı vücuduyla... Geçen gün ben seminerdeyken gördüm, etrafını on tane kız sarmış. Hepsi de Souji'ye kur yapıyordu. Resmen haremin prensi muamelesi görüyordu çocuk."
"Vay be, amma da olaymış... Gerçi bizim Maki de üniversitedeki üst dönemlerden tutun da dönem arkadaşlarına ve hatta öğrencilerine kadar her anlamda ondan aşağı kalmıyor ama."
"Bunu mu yarıştırıyorsun? Ayrıca kimsenin bana kur yaptığı falan yok."
Benim arkadaş çevrem (özellikle kadınlar konusundaki) bir yana, görünen o ki Takizawa-kun da üniversitede zorluk çekiyordu. Sevdiği kişi dışında kimseye ilgi duymasa bile, etrafında karşı cinsin bulunması partnerinde gereksiz kıskançlık ve endişeye yol açabiliyordu.
"Peki Nakamura-san, bundan sonra ne yapacaksın? Takizawa-kun ile bir kez daha adamakıllı konuşman gerektiği aşikar da, evlilik teklifi meselesinde ne yapacaksın? Şimdilik askıya mı alacaksın? Yoksa bir kere karar verdiğin için ne pahasına olursa olsun geri adım atmayacak mısın?"
"Hmmmmm............"
Fikir birliğine varmak için daha sonra baş başa kalmalarını bekleyebilirlerdi ama ondan önce insanın kendi duygularını tartıp netleştirmesi önemliydi. Şu anki hislerini açıkça kelimelere dökebilmeli, karşı tarafın ne hissettiğini olabildiğince düşünmeli ve eğer bir taviz verecekse o sınır çizgisini nereye çekeceğine karar vermeliydi.
"Şey, Asanagi-cha—"
"Olmaz."
"Heeey, daha bir şey demedim ki..."
"Senin yerinde olsaydım ne düşünürdüm, diyecektin değil mi? Olmaz işte. Ben bir şey söylersem Nakamura-san kesin onu olduğu gibi kopyalar. Kafan çalışıyor sonuçta, sızlanmayı bırak da kendin düşün ve karar ver. Tamam mı?"
"Öyle diyorsun ama aşkla ders çalışmak bir değil ki... Benim tek iyi olduğum şey ders çalışmak... Off, kendi kendime bunu söylerken bile içim daraldı ya~."
Yine de bu işi çözmek için kendi başının çaresine bakması gerekiyordu.
Ben de Umi de elimizden gelse işe el atıp yardımcı olmak isterdik. Çok sevdiğimiz bir dostumuzun ve kouhai'mizin acı çekmesini izlemek hoşumuza gitmiyordu.
Fakat şu an kendimizi tutup sadece gözlemlemekle yetinmeliydik.
"Üüü... Souji, seni seviyorum ya... Sensiz yaşayamam ben artık... Para pul istemez, gerekirse iş tekliflerini bile reddederim... Yeter ki hep yanımda kal... Asanagi-chan, bir kadeh daha içki doldurur musun?"
"Nakamura-san, çok içmedin mi? Artık bıraksan mı?"
"İçmeden dayanılacak gibi değil ki... Yarından itibaren ciddi biri gibi yaşayacağım, sadece bugünlük bu sarhoş halimi affedin~."
"Elden bir şey gelmez... Maki, buzdolabındaki son kutuyu da getirir misin?"
"Tamamdır. Bu gidişle bir altılı paket daha alsak daha iyi olurmuş sanki..."
Nakamura-san'ın dertleşmesi —gerçi daha çok dert yanması gibiydi ama— ekstradan aldığımız altılı bira paketi göz açıp kapayıncaya kadar bitmişti.
Ancak bir süre sonra Nakamura-san'ın bünyesi artık iflas etmiş olacak ki, olduğu yerde sızıp kaldı. Bu sayede en azından beni tekrar en yakın markete içki almaya koşturmak zorunda bırakmadı.
Sanki bir dua ediyormuşçasına durmadan Takizawa-kun’un ismini sayıklayan Nakamura-san’ın uykusundaki mırıltıları eşliğinde, ben ve Umi dağınık odayı toplamaya koyulduk.
"......Şey, Nakamura-san... Bayağıdır bu kadar dağıttığını görmemiştim."
"Değil mi? Az önceki gibi dürüstçe mızmızlansaydı her şey daha kolay olurdu ama Nakamura-san, abla figürü olduğu için boş yere havalı görünmeye çalıştı sanırım."
"Dürüst olabilse aslında ne kadar da saf biri."
"Kesinlikle. Tıpkı bir çocuk gibi. Kocaman bir çocuk."
Gözlerinde hâlâ gözyaşı izleri duran yüzüne bakınca, ikimizin de zihninden ister istemez bu düşünceler geçti.
Ve muhtemelen, ne ben ne de Umi, özümüzde ondan pek farklı değildik.
Canımız yandığında ağlamak istiyorduk; yaşımız yetişkin olduğu için bazen duygularımızı alkolle dağıtmak istediğimiz de oluyordu. Şu an mantıklı düşünebiliyorduk ama eğer biz de kendimizi onların durumunda bulsaydık, şüphesiz...
"Evlilik, ha..."
Neredeyse aynı anda, ikimiz de mırıldandık.
Gelecek ay üniversite dördüncü sınıf oluyorduk.
Mezuniyetimiz neredeyse kesinleştiği için, mevsimler bir tur daha döndüğünde toplum tarafından resmen 'yetişkin' olarak kabul edilecektik.
Artık bizim de bu konuyu ciddi ciddi konuşmamız gereken zaman gelmişti.
"......Maki."
"Efendim?"
"Evlilik hakkında... Ne düşünüyorsun?"
"Tabii ki istiyorum. Lise ikinci sınıfın Noel arifesinde sana evlenme teklif ettiğimden beri bu hissim hiç değişmedi. Her ne kadar 'şimdilik' olsa da, duygularım gerçek."
"Duygularının gerçek olduğunu biliyorum. ......Peki, o 'şimdilik' kısmını ne zaman kaldıracaksın? Senin düşüncen ne, Maki?"
"......Yani, önce devlet memurluğu sınavını başarıyla geçip, sorunsuz bir işe girip, ikimizin rahatça geçinebileceği bir gelire sahip olduğumda— Bir de tabii, Daichi-san, Sora-san ve bizim annemi de sayarsak, o üçünün içini tamamen rahatlatacak noktaya gelene kadar mutlaka... diye düşünüyorum ama bunun pek de iyi bir yaklaşım olmadığını hissetmeye başladım."
"Bu en makul yol olsa da cevap olarak biraz belirsiz, değil mi? Geçinmek için gereken gelir sınırı kişiden kişiye değişir; bizimkilerin ve Masaki Teyze'nin 'iç huzuru' sınırı da muhtemelen bambaşkadır."
Bu yüzden, tekrar olacak ama sonuçta her şey kişinin kendi zamanlamasına kalıyordu. Daichi-san ve Sora-san gibi liseden mezun olur olmaz evlenip hayata atılanlar da vardı, ömür boyu evlenmeyip boş boş gezenler de. Bu gerçekten tamamen kişisel bir durumdu.
"Peki ya sen, Umi? Sen ne düşünüyorsun?"
"Ben mi? Ben...... dürüst olayım mı?"
"Lütfen."
"Şey... Biraz başkasına bel bağlamak gibi olacak ama Maki bana ne zaman evlenme teklif ederse, o an seve seve kabul etmeyi düşünüyorum. Maki'nin karar verdiği an, benim için de o an olacak. Sana fazla yaslanıyormuşum gibi geliyor, bunun için üzgünüm ama..."
"Sorun değil, takılma buna. ......Peki ya şu an 'Evlenelim' desem?"
"Şaşırırım ama muhtemelen 'Memnuniyetle, sana emanetim' diyerek kabul ederim. Yüzüğü falan sonra birlikte de seçebiliriz. ......Aslında, böyle bir şeye de bayağı özeniyorum."
"O hissi ben de anlıyorum sanırım. Güzel olurdu."
Tek başımıza uğraşıp yüzük seçme işini zaten ayrı ayrı yapmıştık; bu sefer dükkândakileri bile imrendirecek kadar samimi bir şekilde, uzun uzun vakit ayırarak nişan yüzüğünü beraber seçmek istiyorduk.
"O zaman, Umi için kapılar her zaman açık diyebiliriz, değil mi?"
"Benim için öyle. ......Babamla annem ne der, orasını bilemem."
"E yani, onlar için kıymetli bir kız evladısın sonuçta."
Şu an mükemmel bir karı-koca olan Daichi-san ve Sora-san bile—Sora-san'ın ara sıra anlattığına göre—evlilik süreçlerinde başlangıçta epey zorluk çekmişlerdi. Bu yüzden Umi'nin aynı şeyleri yaşamasını istemeyecekleri kesindi.
Geçici evlenme teklifinde gülüp geçmişlerdi ama konu resmen istemeye gelince, eminim her şeyi en ince ayrıntısına kadar sorgulayacaklardı.
Şartlı da olsa (......sonunda biz vazgeçmiş olsak da) birlikte yaşamamıza izin verdikleri zamanla bu durum çok farklı olacaktı.
"......Hey Maki, merak etmiyor musun?"
"Neyi?"
"Bizimkiler, Masaki Teyze ve Itsu-san, hatta Yuu'nun ailesi Eri Teyze ve Hayato Amca... Bu insanlar hangi zamanlamayla veya hangi ruh haliyle evlenmeye karar verdiler acaba? Karı-koca olmak, hani resmi nikahsız birliktelikleri saymazsak, öyle kendiliğinden olan bir şey değil sonuçta."
"Haklısın. Evlilik cüzdanına isimlerinizi yazıp, şahitlere imzalattırıp belediyeye teslim ettiğinizde ancak resmen karı-koca sayılıyorsunuz. Aile kütüğünüz de birleşiyor."
Belgelere gerekli bilgileri yazıp gişeye teslim etmek... Sadece bu kadarı kolay gibi görünse de iş evliliğe gelince psikolojik bariyer çok büyüktü. Her çiftin bu engeli aşmasını sağlayan mutlaka bir kırılma noktası olmalıydı.
—Hayat düzene girip evlenecek maddi güce ulaşıldığı için.
—Çocuk haberi vesilesiyle.
—Sevgililik süreci çok uzadığı için.
—Öyle bir anlık gazla.
Daha pek çok sebep olabilirdi ama bizim ebeveyn neslimizdeki yetişkinlerin her biri mutlaka bu yoldan geçmişti.
Şu ana kadar ailemin o 'nasıl tanıştılar/evlendiler' hikayelerini hiç düzgünce dinlememiştim. Ebeveynlerin böyle konularını duymak biraz fazla mahrem geliyordu, çocuk halimle doğal olarak oralara pek girmemiştim.
Ancak şimdi biz de hayatın aynı dönüm noktasında durduğumuz için merak ediyordum.
Evliliğe karar verdikleri o an ne hissetmişlerdi? Ve şimdi geriye dönüp baktıklarında ne düşünüyorlardı?
Onları taklit etmek gibi bir niyetim yoktu ama kendi önemli kararımızı verirken, bu hikayeler bize kesinlikle büyük bir referans olacaktı.
"......O zaman, madem fırsat çıktı, gidip bizzat soralım mı? Tabii anlatıp anlatmamak onlara kalmış."
"Olur. Bizimkiler... Babam muhtemelen utanır ama annem her şeyi dürüstçe, saklamadan anlatacaktır. Lise zamanındaki halimizden farklı olarak artık biz de birer yetişkiniz sonuçta."
"Benim tarafım ise... Evlilik konusunu açınca kaçınılmaz olarak arkasından boşanma hikayesi de paket halinde gelecek gibi ama ikimiz beraber rica edersek düzgünce anlatacaklardır."
Memleketimiz olsa da, ben de Umi de son bir yıldır neredeyse aile evine uğramamıştık. Bu kadar aradan sonra eve dönüp bir de üstüne böyle şeyler sormamız onları şaşırtabilirdi.
'Evlenmeyi düşünüyoruz, o yüzden sizin evlilik sürecinizi anlatır mısınız?' demek...
......Eh, bu da tam bize göre bir hareket olurdu sanırım.
"Tamam, ben anneme haber veririm. Sen de Masaki Teyze ile ilgilenirsin. İşleri hâlâ çok yoğun, değil mi?"
"Evet. Amami-san ve Souma... Şey, burada Monica-san desem daha iyi— o ikisini özel model olarak kullanmaya başladıklarından beri dergi satışları bayağı artmış."
Bu sayede annemin maaşı da epey iyileşmişti ama satışlarla doğru orantılı olarak yapması gereken işler de çığ gibi büyüyordu. Her gün (kendi deyimiyle) 'imdaaat' diye tatlı çığlıklar atarak işlerin peşinde koşturuyordu.
O yüzden, bu konuyu konuşacaksak belki Asanagi ve Maehara aileleri olarak hep birlikte toplanmamız en iyisiydi.
Ve eğer şartlar uygun olursa, hikayesini dinlemeyi canıgönülden istediğim bir çift daha vardı.
Yakın zamanda, aradaki o uzun boşluğu aşarak nihayet evlenen "o ikisine" de aynı teklifi yapmalıydım.
Herkesin kendine göre işi gücü veya bırakamayacağı meşgaleleri olduğu için takvimi ayarlamak epey vakit alacaktır ama... Eğer bu buluşma gerçekleşirse, hepimiz için ders niteliğinde bir gün olacağı kesin.
Sora-san, annem ve "Abim". Saygı duyduğum, yanı başımdaki yetişkinler.
Eminim Umi ile bana çok kıymetli tavsiyeler vereceklerdir.
O günden sonra zaman hızla akıp geçti ve nihayet nisan ayı geldi. Biraz uzunca süren bahar tatilinin ardından Umi ile ben artık üniversite dördüncü sınıf öğrencisi olmuştuk.
Geçen mart ayından itibaren şirketler yeni mezun alımları için tanıtım faaliyetlerine başladığı için, Nakamura-san gibi istisnalar dışında, iş arama sürecinin artık ciddileştiği bir dönemdeydik. Kış tatiline kadar kulüp faaliyetleri, partiler ve içki masalarında üniversite hayatının tadını çıkaran akranlarım; şimdi ya okula girişte giydikleri ya da iş görüşmeleri için yeni diktirdikleri takım elbiselere bürünmüş durumdaydı. Derslerden ve mezuniyet araştırmalarından buldukları her boşlukta iş fuarlarına ve şirket tanıtım toplantılarına koşturuyorlardı.
Ben ise çok erkenden rotamı sadece memuriyet sınavına çevirdiğim için, Matsue-kun, Komori-kun ve Makino-kun ile birlikte sadece bir kez fuara katılmıştım. Geri kalan vaktimde ise kaynak kitaplara gömülüp durmadan ders çalışıyordum.
Sınava odaklanabilmek için yaklaşık üç yıldır emek verdiğim dershane eğitmenliği (ve özel ders) işimi de şimdilik burada noktalamaya karar vermiştim.
Ve bugün, o yarı zamanlı işteki son günümdü.
".........."
".........."
— Şey, Mizunase-san, Ao-san... Bugün bir hayli sessizsiniz, değil mi?
Normalde ders çalışmamı engelleyecek kadar üzerime yapışan Mizunase-san ve masaya bir kez oturdu mu beni kolay kolay bırakmayan mızmız Ao-chan, bugün nedense çok uysaldılar.
Fakat bunun yerine, ikisi de terk edilmiş yavru köpek gibi bakan gözlerle beni süzüyorlardı.
Aradan geçen üç yılda Mizunase-san ortaokullu olmuştu. Ao-chan ise ilkokulun sonlarına gelmiş, nihayet ortaokul giriş sınavlarına hazırlanacak kadar büyümüştü; ama ruhsal olgunluk açısından bakarsak hâlâ çocuktular.
— Sensei... Bırakma bizi.
— Sensei, lütfen hâlâ bizim öğretmenimiz olarak kalın. Eğer işe girecekseniz, burada da çalışabilirsiniz ya!
— Böyle düşünmeniz bir eğitmen olarak beni mutlu ediyor ama benim de kendi hayatım var.
Yarı zamanlı bir işe göre geliri oldukça iyiydi ve bir öğrenci için minnet duyulacak bir paraydı. Ancak burası şahsa ait bir dershane olduğu için, resmi olarak eğitmen kadrosuna girmek çalışma koşulları açısından zorlayıcı olurdu.
Yalnız olsaydım belki böyle devam edebilirdim ama benim geleceği birlikte kurmayı düşündüğüm çok değerli bir insan var. Ve ileride o hayata yeni katılacak olan bir aile...
— Merak etmeyin. Artık eğitmen olarak buraya gelmeyeceğim ama memuriyet sınavı telaşı bittikten sonra arada bir nasıl olduğunuzu görmek için uğrarım. Yani bugün son görüşmemiz değil.
— Gerçekten mi? O zaman bir dahaki sefere karşılaştığımızda artık öğrenci ve öğretmen olmayacağımıza göre, sadece yaşça büyük bir abi olarak sana asılmamda bir sakınca yok değil mi?
— Se-Sensei değil de... A-a-abiciğim diye hitap edebilir miyim?
— Sakıncası var ve lütfen hem "Sensei" hem de "Abiciğim" hitaplarından kaçının.
— "Tamam, Maki Abiciğim!"
Bu ikisi de uslanmayacak...
— Eğer böyle devam ederseniz buraya bir daha asla gelmem.
— Ööğ... B-bak Ao, sen saçma sapan bir şey söyleyince—!
— Saçma olan sensin Shizuru. Ne demek öğretmene asılmak? Daha önce öğretmenin kız arkadaşından o kadar ayar yemene rağmen hâlâ pes etmedin mi?
— Öf... Ne var yani? Sevgilisi olan yaşça büyük bir üniversiteliyi sevmenin yasak olduğu bir kanun kitabı henüz yazılmadı.
— Shizuru, bence kanunlardan önce insanlık adabını öğrensen daha iyi olur...
— Tamam, ikiniz de orada durun bakalım. Başkaları da var burada, bu muhabbete ders bittikten sonra devam edersiniz.
Hâlâ bildiğimiz gibilerdi ama ben olmasam da bir şekilde yollarına devam edebilirlerdi.
Özellikle Ao-chan, ilk tanıştığımız zamanla kıyaslandığında tanınmayacak kadar değişmişti. Boyu uzamış, gittiği Tachibana Kız Okulu'nda arkadaşlar edinmiş, yüz ifadesi aydınlanmış ve karizması artmıştı.
Böyle giderse Ao-chan artık kesinlikle iyi olacaktı. Sonsuza dek ablasının hayaletini kovalamayacak, kendisi gibi büyümeye devam edecekti.
Dersin geri kalanında bir eğitmen olarak yapmam gerekenleri layığıyla yerine getirdim. Her zamanki gibi sorumlu olduğum öğrencilerle vedalaşarak dershaneden ayrıldım.
Sınıftan çıkmadan önce Mizunase-san ve Ao-chan'dan küçük bir çiçek buketi de alınca, kendimi sanki mezun oluyormuşum gibi hissetmiştim.
Bugün ders yoğunluğu nedeniyle bir şey yapamasak da daha sonra dershane müdürü, senpailerim ve Mizunase-san ile Ao-chan gibi öğrencilerin de katılacağı bir veda yemeği düzenlenecekti. Asıl vedayı o zaman yapacaktım.
Sadece üç yıl sürmüş olsa da bu işe bu kadar süre devam edebildiysem, bu beni kabul eden herkesin sayesindeydi.
— O zaman Sensei, görüşürüz.
— Sensei, bugün kız arkadaşınızın ailesiyle yemekte buluşacaktınız değil mi? Nasıl desem, şey, başarılar dilerim.
— Ahaha... Bugün henüz başarı dileyecek bir durum yok ama her ihtimale karşı dikkatli olup gideceğim. Ben çıkıyorum.
Bugün, daha önceden planladığımız Asanagi ve Maehara ailelerinin yemek günüydü... Daha doğrusu "ebeveynlerin tanışma hikâyelerini dinleme" gününün ta kendisiydi. Bu özel gün için Umi ile paramızı birleştirip oldukça nezih bir yerde özel bir oda ayırtmıştık. Şoför ben olduğum için sake içemeyecektim ama bu sayede ailelerimizin anlattığı her şeyi zihnime kazıyabilecektim.
Bakalım ortaya nasıl bir hikâye çıkacaktı... İyi mi olurdu bilmem ama iyi olması için umutluydum.
Dershaneden çıkıp doğrudan arabama atladım. Yolda Umi'yi de aldıktan sonra buluşma yerimiz olan restoranın önüne vardık. Sözleştiğimiz saate daha yirmi dakika vardı ama otoparkta şimdiden tanıdık iki araç duruyordu. Restoranın girişinde bizi fark edip el sallayan annem ve Sora-san'ı gördüm. Hemen yanlarında Shizuku-san da vardı. Reiji-kun'u da davet etmiştik aslında ama "Artık ilkokula gidiyorum, evde tek başıma bekleyebilirim," diyerek gelmemişti. Bu arada, şoförlük yapan Daichi-san ve muhtemelen "Shimizu" panelvanını kullanarak gelen Riku-san, çoktan içeri girip görevliye rezervasyonu onaylatmaya başlamışlardı.
— Aaa, Maki'ye bak! Takım elbise giyince tam bir yetişkin gibi olmuşsun.
— Ee, ben de artık bir yetişkinim sonuçta... Gerçi sadece dershane çıkışı olduğu için böyleyim. Anne, yoksa buraya Daichi-sanların arabasıyla mı geldin?
— Evet. Dönüşte de beni eve bırakacaklar, yani merak etmene gerek yok. İşlerimi de tıkır tıkır bitirip geldim. Bugün Sora-chan ile karşılıklı kana kana içeceğiz. Burası sınırsız içki menülüydü, değil mi?
— Evet, içeceğinizi tahmin ettiğim için öyle ayarladım. Ama karşılığında bize o hikâyeyi güzelce anlatırsanız sevinirim.
— "Oğlumu daha damat olarak vermem" hikâyesinden bahsediyorsun, değil mi? Tamamdır, annen her şeyi anladı.
— Hayır anne, hiçbir şeyi anlamamışsın.
Neyse, şu an sadece dalga geçiyordu; zamanı geldiğinde her şeyi düzgünce anlatacaklardı elbet.
Bugün olanlar için annem de dahil olmak üzere Sora-san, Daichi-san ve diğerleriyle önceden konuşup nazikçe onaylarını almıştım.
Herkes toplandığına göre, görevliden rica edip bizi biraz erkenden özel odaya almalarını sağladık.
Daichi-san ve Sora-san çifti ile Riku-san ve Shizuka-san'dan oluşan dört kişiyi dip taraftaki koltuklara; beni, Umi'yi ve annemi ise onlarla yüz yüze gelecek şekilde giriş tarafına oturttuk. Bir nevi Asanagi ailesi ve Maehara ailesi olarak ikiye ayrılmış olduk.
"Şey... Öncelikle herkes, ben ve Umi için vakit ayırıp geldiğiniz için teşekkürler. Bu resmi bir aile tanışma toplantısı falan değil, o yüzden lütfen çekinmeden dilediğiniz kadar yiyip için."
"Maki, az önce baktım da buranın menüsü epey pahalıymış. Davet edilmişken böyle demek pek hoş değil ama hesabın bir kısmını babamla ben halledebiliriz, ne dersiniz baba?"
"Evet. Resmi bir dünür tanışması olsa neyse ama sadece bir yemekse durum farklı. Henüz öğrenci olan senin bize ısmarlamanı kabul edemeyiz."
"Aman Tanrım, babası da Riku da ne kadar ciddisiniz. Maki-kun ve Umi madem bize ziyafet çekmek istediklerini söylüyorlar, size sadece keyifle yiyip içmek ve hoş sohbet etmek düşer. Değil mi, Shizuka-chan?"
"Kesinlikle. Maki-kun da Umi-chan da artık rüştünü ispatlamış birer yetişkin. Ah, ondan ziyade anneciğim, burada şarap da sınırsızmış, ne dersiniz?"
"Harika olur. Ben ve Masaki-chan ilk bardağı 'şimdilik birer bira' diyerek açtık, ikinci kadehten itibaren hiç çekinmeden devam ederiz artık. Umi, ya sen?"
"Ben... Maki, içebilir miyim?"
"Tabii. Lütfen çekinme."
"Teşekkürler. O zaman ben bir Highball alayım."
Böylece Sora-san ve annem fıçı bira, Shizuka-san ve Umi Highball; Daichi-san, Riku-san ve ben ise şoför olduğumuz için alkolsüz bira sipariş edip kadeh kaldırmaya karar verdik. Yemekler set menü olarak gelecekti, eğer canımız başka bir şey çekerse ayrıca sipariş edebilecektik.
Rezervasyon saati geldiğinde ve herkesin başlangıç tabakları masaya dizildiğinde, kadeh kaldırma konuşması sırası gelmişti.
Konuşma... Doğal olarak benim görevimdi.
Herkesin bakışları üzerimde toplanırken, kadehimle birlikte ayağa kalktım.
"O zaman tekrar... Ş-şerefe!"
Sözlerimi işaret fişeği kabul ederek neşeli yemek şöleni başladı.
Gerçi masanın asıl enerjisini Sora-san, annem, Shizuka-san ve Umi oluşturuyordu. Ben de dahil olmak üzere üç erkek, sessizce yemeklerimizi yiyip içeceklerimizi yudumlarken, zaman zaman bu dört kadının yarattığı fırtınaya karşı sabırla direniyorduk.
"Ah, bu arada Shizuka-san, evlendiğiniz için tebrik ederim. Her zaman bir abim olmasındansa bir ablam olmasını istemiştim, o yüzden çok mutluyum."
"Ne demek 'abim olmasındansa'? Seni gidi aptal kız kardeş."
"Şşşt, kız kardeşin alt tarafı bir şaka yaptı, hemen kaşlarını çatma Riku-kun... Ehehe, evet, artık Shimizu Shizuka değil, Asanagi Shizuka oldum. Memnun oldum."
"Shizuka-san, demek Asanagi soyadını aldınız. Gelecekte abimin oradaki ryokan'ı devralacağını falan düşündüğüm için, belki abim sizin ailenize damat girer diye tahmin etmiştim. Abi, o işler nasıl oldu sahi?"
"Aslında bugün size bunları anlatmak için toplandık sayılır... Şey, başta ben de iç güveysi girmeyi düşünüyordum. Shizuka ile evlenip aile olduğumuzda, mevcut ryokan'ı devralma konusu her halükarda gündeme gelecekti. Zaten ben de kendi isteğimle 'Shimizu'da çalışmaya başlamıştım. Reiji-kun meselesi de vardı tabii."
Bu nokta benim de kafamı kurcalıyordu.
Shizuka-san'ın evlenip Asanagi soyadını alması güzeldi ama peki ya oğlu Reiji-kun ne olacaktı? Reiji-kun'un durumunda, 'Shimizu'dan önceki kızlık soyadı (yanılmıyorsam Okamoto'ydu) da vardı. Eğer annesinin evliliğiyle birlikte soyadını 'Asanagi' olarak değiştirirse, bu ikinci değişikliği olacaktı.
Resmi işlemlerin zahmeti ve ilkokula başlamış olan Reiji-kun'un durumu düşünüldüğünde, Riku-san'ın 'Shimizu Riku' olması hiç de kötü bir seçenek sayılmazdı.
Buna rağmen Shizuka-san 'Asanagi' olmuştu.
Nedenini ise Shizuka-san bizzat, gayet rahat bir tavırla açıkladı.
"...Biliyor musunuz, çocukluğumdan beri hep Riku-kun'un eşi olmak istemiştim. Aile olursak akşam olduğunda ayrı evlere dönmek zorunda kalmayız, ne yaparsak yapalım hep birlikte oluruz diye düşünürdüm. Bir sürü dolambaçlı yoldan geçtik, buraya varmak çok zamanımızı aldı ama sonunda Reiji de beni destekledi."
"Şey, Reiji-kun tam olarak ne dedi...?"
"Duymak ister misin? Sanırım çocuk aklıyla bana çok nazik davranmaya çalıştı ve 'Asanagi soyadı çok havalı, o yüzden ben de onu istiyorum' dedi."
Havalı olduğu için... Kulağa çok çocukça bir sebep gibi gelse de, Reiji-kun'un kendince annesi için kurduğu bir cümleydi bu.
Ne "Annem hangisini isterse o olsun" demişti, ne de "Benim için fark etmez".
Reiji-kun gerçekten çok nazik bir çocuktu.
Reiji-kun gibi birinden böyle bir söz duyunca, Riku-san'ın da itiraz edecek bir sebebi kalmamıştı haliyle.
"Düğün ise... Şükür ki şu sıralar işler çok yoğun, o yüzden ne zaman vakit bulabilirsek o zaman yapmayı düşünüyoruz."
"O zaman geldiğinde Maki-kun ve Umi-chan da mutlaka gelin, tamam mı? Tabii arkadaşlarınızdan da bolca kişiyi çağırın. Riku-kun'un arkadaşı az, benim de malum... Bir sürü sebepten dolayı çağıramayacağım çok insan var. Ehehe."
"Ş-şey... Anne, birden sana soruyorum ama böyle bir durumda gülsem mi daha iyi olur bilemedim?"
"Hmm? Yani, durumu ciddiye alıp kasmaktansa gülüp geçmen daha iyi olur herhalde. Bazı şeyler vardır ki gülüp geçmezsen hayata devam edemezsin, yetişkinlik böyle bir şey işte."
"Değil mi! Masaki-san, sen de öyle düşünüyorsun değil mi? Şimdi Riku-kun yanımda, Reiji büyüdü, mutluyum falan ama o zamanlar resmen cehennemi yaşıyordum... Afedersiniz! Bize bir şişe kırmızı şarap, bir de üç kişilik kadeh lütfen!"
Alkolün de etkisiyle Shizuka-san'ın konuşma tarzı yavaş yavaş özüne dönmeye başlamıştı. Yine de eski hayatını daha fazla deşmemek en iyisiydi.
Shizuka-san'ın aşk hikayelerini şimdilik bir kenara bırakırsak, sıra...
"? Maki, ne oldu? Annene öyle dik dik bakıyorsun. Henüz endişelenecek kadar içmedim sanıyordum."
"Üç büyük bardak fıçı bira, bir kadeh Highball ve şimdi de koca kadeh sert şochu'yu su gibi deviren birinin kuracağı cümle değil bu sanki... Hem içiş tarzın resmen işten dönen amcalara benziyor."
"İçki içmenin kadını erkeği olmaz... Ee? Babanızla nasıl tanıştığımızı anlatmamı istiyorsun, değil mi?"
"Harika anladın valla... Eğer anlatmak istemezsen zorlamam, sorun değil."
"Sorun değil canım, bu kadarcık şeyden bir şey olmaz. Bakalım... Bizimki Sora-chan ya da Shizuka-chan'ınkinden farklıydı. O adamla üniversiteden beri beraberdik, öyle uzun uzadıya arkadaş kalma durumumuz falan da yoktu, erkenden çıkmaya başlamıştık—"
Liseden beri çok yakın olan Daichi-san ve Sora-san ya da çocukluk arkadaşı olan Riku-san ve Shizuka-san'ın aksine, kendi ebeveynlerimin tanışma hikayesi hakkında bir oğul olarak benim bile bilmediğim çok şey vardı. Küçükken pek ilgimi çekmemişti, aklım başıma geldiğinde ise aralarındaki soğukluk çoktan başlamıştı; merak etsem bile sormaya çekindiğim bir atmosfer vardı hep.
Annem bardağında kalan son sert shochuyu bir dikişte bitirdi, Shizuka-san'ın kadehine doldurduğu kırmızı şaraptan bir yudum aldı ve "Fuu," diye hafifçe nefes verip eski günleri yad edercesine dalgın gözlerle konuşmaya başladı.
— O adamla benim ilk izlenimimiz muhtemelen karşılıklı olarak pek de iyi değildi. O adam... Neyse, şimdilik mecburiyetten Itsuki diyeceğim ama, o herif gençliğinden beri sadece dış görünüş olarak fazlasıyla iyiydi. Ne zaman baksam yanında farklı farklı kızlar gezdirirdi... Gerçi kızlar kendi başlarına peşine takılıyordu ya, neyse. O zamanlar bu hali uzaktan dalgın dalgın izlerken, "Kim bu adam ya, hiç gözüm tutmadı," diye düşünürdüm.
"Hee, Sora-chan ve Itsuki-san demek öyleydi ha... Ama sonuçta işler tıkır tıkır ilerledi, sevgili olup evlendiniz ve birkaç yıl sonra da Masaki-kun doğdu, değil mi? Peki ya sonrası nasıl oldu?"
— Merak etme, en azından kendince bir başlangıç noktası var. Şey... Bir gün şans eseri Itsuki ile bir derste aynı sırada oturmuştuk. Ben tek başıma otururken, kulüp antrenmanından geç kalmış olan o herif yanıma gelip "Buraya oturabilir miyim?" dedi. Üstelik insanın tüylerini diken diken edecek kadar "yakışıklı beyefendi" maskesini takınarak gelip sordu... Ben de o an düşünmeden "Hayır, olmaz," deyip üstüne bir de ters ters baktım. Gerçi o zamanlar da bakışlarım pek tekin değildi.
Annem babamı önceden tanısa da, babam için o an muhtemelen annemle ilk karşılaşmasıydı. Bu yüzden babam, "Daha ilk kez tanıştığım biri benden neden bu kadar nefret ediyor acaba?" diye kesin şaşıp kalmıştır.
Sorularıyla merakı gözlerinden okunan Sora-san'ı yanıtlarken annem devam etti.
— Ama bu durum aksine o herifin ilgisini çekti herhalde. O günden sonra gelip benimle konuşmaya başladığı anlar arttı. O zamanlar benim için tam bir baş belasıydı ama yavaş yavaş konuştukça Itsuki hakkında kendi kafamda kurduğum imajın yanlış olduğunu fark ettim. Ona karşı suçluluk hissettiğim o süreçte, ikimizin birlikte geçirdiği zamanlar gitgide uzamaya başladı. Önce sadece ders aralarında, sonra teneffüslerde ve öğle yemeklerinde derken; bir yıl sonra artık normal bir şekilde hafta sonları randevuya çıkar olmuştuk. Öyle bir ilan-ı aşk falan da yaşanmadı, bir şekilde doğal akışında kendiliğinden öyle gelişti.
"Hı hı, sonra, sonra ne oldu?"
— İşte öylece ilişkimiz devam ederken üniversite dördüncü sınıfa geldik, yani iş arama dönemi. Bizim zamanımız o meşhur "istihdam buzul çağı" kadar kötü olmasa da, yeni mezunların işe alımı epey sıkıydı ve tahmin edeceğin üzere ben de çok zorlanıyordum. Kış gelmesine rağmen hala bir yerleşememiştim, ailemden gelen para da kesilmişti... Mezun olunca ne halt yiyeceğim diye kara kara düşünürken, o herif kalkıp "O zaman işin garanti olana kadar benim yanımda kalabilirsin," dedi. Ahh, hatırladıkça sinirim bozuluyor ya!
"Sinirlenecek bir yer var mıydı ki... Ah, affet anne, sen takılma devam et."
— Ben de artık denize düşen yılana sarılır misali, şimdilik Itsuki’nin evine çökmeye karar verdim. O herif şu anki şirketinde çalışmaya başlamıştı, ben de o sırada ev işlerini falan üstlenmiştim, bir yandan da iş aramaya devam ediyordum... Sonunda bir yayınevine yarı zamanlı işten kadroya geçerek kapağı attım. "Tamam, artık tek başıma ayaklarımın üzerinde durabilirim," diye düşündüğüm sırada, işte o... Yüzüğü elime tutuşturdu. Sadece "Lütfen benimle evlen," dedi. Ben de evlilik teklifini kabul ettim.
"Yani babamı gerçekten sevdiğin için evlendin."
— Kabul etmek canımı yaksa da, evet öyle. Epey kavga da ettik ama ne olursa olsun onunla vakit geçirmek eğlenceliydi, insan yıllarca beraber olunca kanı kaynıyor tabii. Şimdi... Şey, gerçi ayrıldık ama seni sevmemiş olsaydım Masaki, sen şu an burada olmazdın.
"Evet, bunu gayet iyi biliyorum... Demek evlilik teklifinin zamanlaması epey ani olmuş."
— Öyleydi. Tatil gününde biraz geççe bir kahvaltı yapmıştık, "Acaba bugün ne yapsak?" diye beraber televizyon izleyip mayıştığımız bir andı. Ne bir yıl dönümü ne de bir ön hazırlık, gerçekten bir anda oldu. Itsuki’nin kendisi "Doğru zamanın o an olduğunu hissettim," falan diyordu ama.
"Bence bu haliyle bile televizyon dizileri gibi, gayet hoş. Ben ve kocam, evlilikten falan önce zaten karnımda Riku varken bu işleri düşünecek vaktimiz bile olmamıştı... Çocuk olunca sorumluluk alıp nikahı kıymak zorundaydık. Hayata tutunabilmek için ikimiz kayınvalideme boyun eğip bizi yanına alması için yalvarmıştık... Değil mi kocacığım?"
— Şey, nasıl desem... Riku, özür dilerim. Sana çok çektirdik.
"Hiç takmıyorum desem yalan olur ama boş ver be baba. Pederle validenin düşüncesizce balıklama dalması... Belki çok iyi bir şey değildi ama yine de sayenizde Shizuka ile çocukluk arkadaşı olabildim."
— Ve böylece karı koca da olabildik, değil mi? Hayal ettiğim ideallerden biraz farklı olsa da.
— Beni daha fazla ezmeyin ya. Ben de lisedeyken seni reddettiğim için ölesiye pişman oldum zaten.
Herkesin hikayesini dinleyince, gerçekten de üç çiftin de bambaşka yollardan geçtiğini hissettim.
Belirgin bir dönüm noktası olmadan, çok doğal bir şekilde birbirlerine çekilip doğal bir şekilde aile olan annem ve babam.
Birbirlerinden bir süreliğine farklı yollara gitseler de, tesadüfi bir karşılaşma ile bağlarını yeniden güçlendiren Riku-san ve Shizuka-san.
Başlangıçta ani bir olayla telaşlı günler geçirip, şimdi ise imrenilecek bir çift haline gelen Daichi-san ve Sora-san.
Herkesin kendine has bir hikayesi vardı.
Anlatılanlar bittikten sonra, annem elini yavaşça omzuma koydu.
— İşte böyle Masaki. Ne yapacağına kendin düşünüp karar ver. Ben de, Sora-chan da, Daichi-san da, Riku-kun ve Shizuka-chan da... Hatta, şu an burada olmayan baban da dahil... Eğer gerçekten düşünüp bir karar verirsen, biz seni her zaman kabul eder ve destekleriz. Tabii, Umi-chan'dan okey alman en büyük öncelik.
— ...Evet, teşekkür ederim. Ben biraz daha düşüneceğim. Sadece teklif etmek değil, ne zaman yapmanın benim ve Umi için en iyisi olacağını iyice tartıp; ondan sonra karşınıza tekrar resmi olarak çıkacağım.
Ve bir dahaki sefere böyle buluştuğumuzda, bu artık resmi bir aile tanışması olacaktı.
"Umi, şimdilik durum böyle ama... Uygun mu senin için?"
"Hı hı! Ama çok fazla düşünüp de beni bekletmekten ağaç etme, mümkün olduğunca çabuk olsun."
"Anlaşıldı. Üniversite mezuniyetine kadar mutlaka bir cevap vereceğim."
Sonrasında hep birlikte lezzetli yemeklerle karnımızı doyurduk, alkol alanlar yüzleri kıpkırmızı olana kadar eğlendi ve Maehara ile Asanagi ailelerinin yemekli toplantısı sona erdi.
Annem ve Shizuka-san'ın da dahil olduğu bir buluşma olduğu için başlangıçta gergindim ama herkesle konuştukça o gerginlik dağıldı ve rezerve edilen iki saat göz açıp kapayıncaya kadar geçti.
Ve bugünkü yemeğin hesabını kimin ödeyeceği konusuna gelince; Daichi-san, Riku-san ve benim aramda geçen uzun tartışmalar sonucunda, planladığım gibi hesabı ben ödedim. Ancak bir dahaki sefere bir şey olursa masrafı Daichi-san ve Riku-san'ın üstleneceği konusunda ısrarcı oldukları için, o noktada onların nezaketine sığınmaya karar verdim.
Bir sonraki fırsat... Muhtemelen çok daha resmi bir ortam olacaktı ama baba oğul ağız birliği etmişçesine "Önemli değil, öyle de olsa olur" dedikleri için, biraz kaba kaçtığını düşünsem de kendimi tutamayıp hafifçe güldüm.
Gerçi, bu denli dürüst ve sadık olmaları Daichi-san ve Riku-san’ın en iyi özelliklerinden biriydi.
— Hadi bakalım Maki, görüşürüz. İş arama sürecinde elinden geleni yap. Bir yere kabul edildiğin an hemen annene haber veriyorsun, tamam mı?
— Tamam. Mutlaka.
— Umi, sana da söylüyorum, bu senin için de geçerli. Senin için endişelenmiyorum ama sakın boşluğa düşme.
— Biliyorum. Anne, sen de lütfen sağlığına dikkat et. Özellikle de içki konusuna.
— Ee... Şey, Masaki-chan, baksana kızım neler diyor, ne yapsak ki?
— Erkek evlat olsa neyse de, Umi-chan böyle söyleyince bir duraksıyor insan... O zaman şöyle yapalım, her zamanki büyük bardak yerine büyük bir fedakarlık yapıp orta boy bardakla yetinelim—
— ...İkiniz de içtiğiniz miktarı en az yarıya indirin lütfen!
— "Pekiii."
Kimin ebeveyn olduğu belli olmayan iki anne ile kızın konuşması kısa sürdü. Sora-san ve annem Daichi-san’ın arabasına doğru ilerlerken, Umi de yanıma döndü. Shizuku-san ve Riku-san’ın yarın işleri olduğu için çoktan restorandan ayrılmışlardı bile.
— Maki, eve dönelim mi?
— Olur. Umi, saat epey geç oldu, bugün sizin evde kalsam sorun olur mu?
— Tabii ki. O zaman giderken yolda bir markete veya süpermarkete uğrayıp içki alalım, evde devam ederiz. Az önce yeterince içtik ama seninle baş başa biraz daha sohbet etmek istiyorum.
— Anlaşıldı. Bugün sonuna kadar sana eşlik edeceğim. Yarın dersim de yok nasılsa.
— Hehe, işte böyle olmalı!
Bunu diyen Umi, yan koltukta otururken araba kullanan benim yanağıma parmağıyla dürtüp şaka yapmaya başladı. Hemen ona karşılık verip araç içinde şakalaşmak istesem de şu an sürüşe odaklanmak zorunda olmam oldukça sinir bozucuydu.
— ...Şey, Umi.
— Efendim?
— Ben daha çok çabalayacağım. Karşına dikilip gururla evlenme teklifi edebilmek için.
— ...Bu söylediğin, kulağa geliş şekline göre zaten bir evlenme teklifi sayılmaz mı? "Çok yakında" fragmanı gibi bir şey mi yani?
— Beklenti oranı yüzde seksenin üzerinde... Hey, paçinko muhabbetini boş ver şimdi.
— Ahaha. Geçen gün Nakamura-san’la üçümüz sosyal deneyim olsun diye denemeye gittiğimizde çaylak şansıyla kazandık diye iyiydi ama bundan sonra uzak dursak daha iyi olur herhalde.
— Evet. Bizim gibilere atari salonlarındaki jetonlu oyunlar daha çok uyuyor herhalde.
Son zamanlarda nihayet düzgünce içki içebilmeye başlayan bizler için, hala bilmediğimiz çok şey ve tanımadığımız çok dünya vardı. İçki, sigara, kumar, gece hayatı... Eğlenceli ama içine çekilirsen korkutucu dünyalar.
Bundan sonra pek çok şeyi tecrübe ederek gerçek birer yetişkin olacaktık.
Şu an yanımda olan Umi ile birlikte. Bu şekilde beraber gülerek, zor zamanlarda birbirimize destek olarak.
Böyle bir gece olduğu için Umi ile daha çok, çok daha fazla şey konuşmalıyım.
Şimdiye kadar olanlar ve bundan sonrası hakkında, aklıma gelen ne varsa, zaman elverdiğince.
Böyle yaparsak, karar verme zamanının da kendiliğinden netleşeceğini düşünüyorum.
Sonunda Umi ile geleceğim hakkında ciddi ciddi düşünmeye başlama vaktim gelmişti fakat bununla eş zamanlı olarak, mezuniyete hazırlanan bir üniversite dördüncü sınıf öğrencisi için en önemli dönem olan iş arama sürecinin zirvesi de çatıp gelmişti.
Mevsim hazirandı. Mart ayında yeni mezunlar için işe alım faaliyetleri resmen başlamıştı ve tam da bu dönemde mülakatlara başlayan ya da çoktan iş teklifi (naitei) almış olan pek çok şirket vardı.
Birinci ve ikinci sınıftayken kredi toplama telaşından pek farkında değildim ama üniversite içinde düzenlenen bilgilendirme toplantıları sayesinde K Üniversitesi kampüsünde takım elbiseleriyle dolaşan öğrenci sayısı şaşırtıcı derecede fazlaydı.
Bana gelince; önümüzdeki hafta yapılacak olan yerel memurluk sınavının ilk aşaması için yemekhanenin bir köşesinde harıl harıl çalışıyordum. Kendi başıma çalıştığım için evde de yapabilirdim ama ortam çok sessiz olunca dikkati dağılan ve yalnızlıktan hoşlanmayan biri olduğum için, arada bir böyle üniversite içinde çalışarak hava değişimi yapıyordum.
Sabah saatlerinde, henüz tenhalığını koruyan yemekhanede ders kitabıyla bakışırken, arkadan birisi omzuma hafifçe vurdu.
— Ooo, Mae-chan, görüşmeyeli uzun zaman oldu.
— ! Matsueda-kun, selam. Komori-kun yanında değil galiba bugün?
— Evet. O bir üretici firmanın ikinci mülakatında... Bu arada ben ilkinde elendim.
— Hadi ya... Neyse, bu işler biraz da karşılıklı uyum meselesi derler. Geçen gün Makino-kun ile karşılaştım, o da son aşamadan bir öncekinde elenmiş.
— Demek öyle... K Üniversitesi'ndeyiz diye biraz rahattım ama gerçekten zor işmiş.
— Sonuçta çabalayan sadece biz değiliz.
İşe alım kontenjanları belli olduğu sürece bir rekabet kaçınılmazdı ve bu rekabette hayatta kalmak için çaba sarf etmek gerekiyordu. Öz analiz, şirket araştırmaları, SPI testleri, mülakat hazırlıkları ve dahası... Özellikle popüler şirketler söz konusu olduğunda, herkes yan koltukta oturan rakibini geride bırakmak için canını dişine takıyordu.
Bu hırsla bazen durumları olduğundan çok daha büyük gösterenler, hatta tamamen yalan söyleyenler bile olabiliyordu. Şahsen bir ara "Başkalarından fark yaratmak için bu kadarına gerek var mı?" diye sorguladığım zamanlar olmuştu ama... Şimdi işin içine bizzat girince, insanın neden bu ruh haline büründüğünü anlamak canımı yakıyordu.
Yetişkin olmak denen şeyin bir yüzü de bu muydu acaba?
Eğlenceli şeyler de vardı elbet ama ondan çok daha fazla zorluk vardı; muhtemelen günümüz toplumunun gerçeği buydu.
— Bu arada Mae-chan, senin sınavın haftaya sanırım. Benden duymuş olma ama... Başarılar dilerim.
— Teşekkürler. Sana da başarılar Matsueda-kun.
— Eyvallah. Hadi kaçtım.
Diğer arkadaşlarıyla bilgilendirme toplantısına gideceğini söyleyen Matsueda-kun ile vedalaşıp kalabalıklaşmaya başlayan yemekhaneden ayrıldım ve üniversite kütüphanesine geçtim. Çalışma alanı zaten tamamen doluydu, ben de kimseyi rahatsız etmeyecek kuytu bir masaya oturup çalışmaya devam edeyim derken...
Tıpkı benim gibi çalışma salonundan dışarı taşmış olan gümüş saçlı bir kadınla göz göze geldim.
— ! Moni... Şey, merhaba Soma-san.
— Artık o kadar takılmıyorum, nasıl istersen öyle hitap edebilirsin. ...Geçen gün Yuu’dan duydum, haftaya memurluk sınavın varmış. Benden duymuş olma ama başarılar.
— Teşekkür ederim. Şey, Soma-san, sen bitirme tezi için mi buradasın?
— Öyle sayılır. Mezuniyet sonrası rotam zaten neredeyse belli gibi. Sen de Yuu’dan duymuşsundur zaten.
— Evet. Amami-san ile birlikte profesyonel olarak eğlence sektöründe faaliyet gösterecekmişsiniz.
Yurt dışından geldiği dönemde ajansın yarı zamanlı çalışanı (aslında yetenek, model ve idol) olarak kayıtlı olan Soma-san’ın Japonya’da kalıp resmi olarak bir yetenek (tarento) olarak çalışması kesinleşmişti. Ajans aracılığıyla çalışma vizesi işlemleri de ilerliyordu. Amami-san’ın, Soma-san ile bir ikili kurup birlikte çalışabilecekleri için ne kadar mutlu olduğunu anlattığını hatırlıyorum.
Lise mezuniyetinden hemen önce sektöre girip dördüncü yılını doldurmak üzere olan Amami-san’ın, "Amami Yuu" ismine artık her yerde rastlanmaya başlanmıştı.
Dergiler, kozmetik reklamları, yerel televizyon kanallarındaki programlar ve filmler... Çizim ve şarkı söyleme konusunda da yetenekli olduğundan, faaliyet alanı gitgide genişliyor. Oraya Soma-san da katılıp idol aktivitelerini de ciddiye bindirirlerse... Birkaç yıl içinde popülerliği kesinlikle ülke çapına yayılacaktır.
Görüşmediğimiz kısa süre içinde, çoktan bizimkine kıyasla hem yönü hem de mesafesi tamamen farklı bir yerde, tek başına hızla ilerlemeye başlamış bile.
"Sınavdan kalman ya da geçmen, dürüst olmak gerekirse benim için hiç önemli değil ama... Yuu senin için bir dost olarak çok endişeleniyordu. Onu üzmemek için ne yapıp edip kazan. Eğer kazanırsan... O zaman tebrik ederim."
"Teşekkürler. Sen de elinden geleni yap Soma-san. Hem araştırmalarında hem de işlerinde. Seni destekliyorum."
"Desteğin için sağ ol. ...Sahi Maehara-kun, biraz vaktin var mı?"
"Ha? Evet. Bugünden sonra sadece ders çalışacağım, o yüzden bir planım yok ama... Ne oldu?"
"Hiç, acaba biraz çay içip sohbet edebilir miyiz diyecektim. Birçok şey yaşandığı için böyle bir fırsatımız pek olmamıştı."
"O senin hatan sayıl—"
"Ne? Bir şey mi dedin?"
"Hayır, bir şey demedim."
İlk tanışmamızı bir kenara bırakırsak, geçen birkaç yıl içinde kendimizce bir yakınlık kurduğumuzun farkındaydım ancak onun bana planımı sorması bir ilkti. Üstelik şu an ikimiz baş başayız.
...Acaba bana ne yapacak?
"O kadar tetikte olmana gerek yok herhalde... Gerçi, bu durumda benim de payım var. Şimdiden söyleyeyim, canından çok sevdiğim kuzenimin yaşadığı aşk acısının hıncını burada senden çıkaracak falan değilim, o yüzden rahat ol."
"Ama hâlâ bir miktar kin tutuyorsun yani..."
Yine de hayati bir tehlike hissetmiyordum ve böyle bir fırsat muhtemelen bir daha gelmeyeceği için, bugünlük Soma-san'ın davetini kabul etmekte sakınca yoktu.
Tabii, Umi'ye düzgünce haber verdikten sonra.
"Peki, çay içelim de nereye gideceğiz? Bugün pazar, o yüzden ne yemekhane ne de kampüs içindeki kafeler açık."
"Orası tamam. Ben güzel bir yer biliyorum. Takıl peşime."
"A-ah, tamam..."
K Üniversitesi yakınlarında öyle bir yer olduğunu hatırlamıyordum ama görünüşe göre Soma-san'ın başka bir planı vardı. Üstelik üniversite yerleşkesinin içinde.
"Şey, Soma-san."
"Efendim?"
"Sanki kampüsten gitgide uzaklaşıyoruz gibi geliyor ama..."
"Öyle. Ama benim bildiğim tek yer burası."
"Gerçekten beni toprağa falan mı gömeceksin...?"
Kampüs arazisinin derinliklerinde, özellikle doğayla iç içe olan bir bölgeye sürüklendiğimde bir an için kötü senaryolar aklımdan geçse de, çok geçmeden Soma-san üniversitedeki kulüp binalarının sıralandığı bir köşede durdu.
Çay Seremonisi Araştırma Kulübü'nün binasıydı burası.
"Burası işte."
"Çay Seremonisi Kulübü... Ah, doğru ya, Soma-san sen buraya üyeydin değil mi?"
"Evet. İşlerim ve derslerim olduğu için pek uğrayamadım ama birinci sınıftayken Chio-senpai beni davet ettiğinden beri üyeliğim devam ediyor."
"Şey... O zaman çay derken, yoksa sen mi hazırlayacaksın..."
"E yani, burası ticari bir işletme değil sonuçta. Çay ikram edeceksem kendim yapmalıyım."
Soma-san'ın Amami-san ile tamamen zıt bir karakterde olduğunu düşünürdüm ama birlikte geçirdiğimiz süre arttığından mıdır nedir, düşünce yapısı sanki biraz Amami-san'a benzemeye başlamış gibiydi.
"Maehara-kun, ne diye öyle dalgın dalgın dikiliyorsun? Hadi, çabuk gir içeri."
"Ah, tamam. Rahatsızlık veriyorum..."
Ayakkabılarımı çıkarıp Soma-san ile birlikte tatami kaplı odaya geçtim. Benim için geleneksel Japon odası demek 'Asanagi ailesinin misafir odası' demekti, bu yüzden bu kendine has hasır kokan oda bana bir şekilde nostaljik hissettirmişti.
"Ben hazırlıkları yapıp geleceğim, Maehara-kun sen orada bekle. ...Ayrıca illa dizlerinin üzerine çökerek (seiza) oturmana gerek yok."
"Ah, tamam. Biliyorum ama nedense gerildim işte."
"Hafifçe güler Haklısın. Ben de buraya ilk geldiğimde öyle hissetmiştim. ...Ah, anlıyorum, demek bu yüzden—"
"Efendim?"
"Yok bir şey. Şu rafın ikinci çekmecesinde çay atıştırmalıkları var, istersen kafana göre bir şeyler atıştır."
"Yok, lütfen zahmet etme..."
Çay hazırlıkları için odanın arka tarafına süzülen Soma-san'ın arkasından baktıktan sonra, bacaklarımı serbest bırakıp oturdum ve dediği gibi çekmeceden atıştırmalıkları çıkarıp kıtır kıtır yemeye başladım.
"Sahi, sonunda hiçbir kulüp aktivitesine katılamadım..."
Matsue-kun, Komori-kun veya Makino-kun beni davet ettiğinde birkaç kez uğramıştım ama onlar hep misafirliğe gitmek gibiydi; belirli bir yere üye olup sosyalleşme gibi bir durumum olmamıştı. Hiç ilgim olmadığından değil de, ne yazık ki K Üniversitesi içinde 'kafa dengi' diyebileceğim bir topluluk bulamamıştım.
Köpekbalığı Filmleri Araştırma Kulübü... Olsaydı sevinirdim belki. Kendim kurmayı da düşünmüştüm ama K Üniversitesi'nde kulüp kurmanın katı kuralları olduğu için sonunda vazgeçmiştim.
Arkadaşlar edindim, yeni bağlar kurdum... Şimdiye kadar yeterince dolu dolu bir üniversite hayatım oldu ama bu, hiç ukdem kalmadığı anlamına gelmiyordu.
Bu açıdan bakınca, biraz karmaşık hissediyordum.
Böyle şeyler düşünerek küçük paketteki fıstıklı atıştırmalıkları kıtırdatırken.
"—Beklettiğim için kusura bakma."
"! Monika-san...?"
Sürmeli kapıyı açıp elinde takım taklavatla odaya giren Soma-san, her nedense, zahmet edip günlük kıyafetlerini çıkarmış ve düzgün bir kimono kuşanmıştı.
Zaten güzel bir kadındı ama geleneksel kıyafetler içinde bu güzelliği daha da ön plana çıkmış gibiydi.
"...Bu halim o kadar mı tuhaf geldi?"
"Kusura bakma. Bu kadar ciddi bir şekilde ağırlayacağını tahmin etmemiştim."
"Asıl günlük kıyafetle yapmak tuhaf olurdu. ...Hadi, şimdi senin için hazırlayacağım, oraya düzgünce otur. Tabii ki seiza şeklinde."
"Ah, peki."
Soma-san'ın dediği gibi belirlenen yere diz çöküp oturdum ve onun çayı hazırlayışını dikkatle izledim.
Birinci sınıftan beri üye olduğu için doğal bir durumdu belki ama duruşu çok düzgündü ve bir amatörün gözüyle bile, hareketlerinde en ufak bir düzensizlik veya tuhaflık sezilmiyordu.
"...Buyur, lütfen."
"Teşekkürler... Şey, ellerine sağlık...?"
"Şu an sadece ikimiziz, normal bir şekilde içebilirsin. Yoksa usulünce seni sertçe eğitmemi mi istersin?"
"Yok, ben böyle iyiyim..."
Bir ara Soma-san'ın elinde tuttuğu o tahta çubuktan (zazen sırasında kullanılanlardan) biraz çekinsem de, az önce hazırladığı çay kâsesine uzandım.
...Seremoni kurallarına yabancı olduğum için üzgündüm ama çayın lezzetli olduğunu anlayabiliyordum. Ağzıma aldığım an, çayın kokusu ve o hoş acılığı tüm damağıma yayıldı.
"...Nasıl?"
"Lezzetli. Hem de çok."
"Öyle mi, sevindim."
Soma-san rahatlamış bir ifadeyle gülümsedi.
Matsue-kun, Komori-kun ve şimdiye kadar benim yanımda hep mesafeli durmuştu ama onun da böyle bir yönü olduğunu biliyordum (Amami-san'ın yalancısıyım).
"...Sadece birazcık."
"Efendim?"
"Maehara-kun ile ilk tanıştığımızda, havası birazcık birine benziyor diye düşünmüştüm. Benim çocukluk arkadaşım olan bir çocuğa."
"Şey... Bu yoksa—"
"Evet. Yuu'dan az çok bir şeyler duymuşsundur ama diğer kızların peşinde koşarken beni de yedekte tutmaya çalışan o berbat heriften bahsediyorum."
Soma-san, Amami-san'ı reddetme sebebimle ilgili genel durumları bizzat kendisinden duyup biliyor olmalıydı. İlk tanıştığımızdaki tavrına ben de epey şaşırmıştım ama meğer altında böyle bir sebep yatıyormuş.
Her ihtimale karşı Soma-san'dan bir fotoğrafını göstermesini rica ettim... Hmm, saç şekli ve boyu farklıydı ama bakışları biraz benziyor olabilirdi. İlk bakışta uysal bir karakteri varmış gibi duruyordu; demek ki görünüşe aldanmamak gerekiyormuş.
"Üniversite öğrencisiydim ama o zamanlar benim de tuhaf bir inatçılığım vardı... Üstelik Matsue-kun, Komori-kun ve Makino-kun'un da gözleri üzerimizdeyken bir türlü düzgünce barışalım diyemedim, öylece uzayıp gitti... Ama artık mezun oluyoruz, değil mi?"
"Evet. Pişmanlıkları mümkün olduğunca geride bırakmamak en iyisi. Ben de öyle düşünüyorum."
Amami-san faktörü olduğu için Soma-san ile bir vesileyle tekrar karşılaşma ihtimalimiz vardı ancak çok fazla ortak noktamız olmadığı için üniversiteden mezun olduktan sonra bağlarımızın kopma olasılığı yüksekti. Bu sadece Soma-san için değil; Matsue-kun, Komori-kun ve Makino-kun için de geçerliydi.
Lisedeki gibi okul etkinlikleri yoktu ama yine de üniversitede geçirilen zamanın kesinlikle boşa gitmediğine inanıyordum.
"Bu yüzden, Maehara-kun... Bununla her şeyin telafi edileceğini sanmıyorum ama şimdiye kadarki soğuk tavırlarım ve inatçılığım için özür dilerim."
"Yok, asıl ben... Bir şekilde o çocuğa benzediğim için özür dilerim."
"Bunun için özür dilemesi gereken kişi sen değilsin bence. ...Ama, anlıyorum. O kızın neden sana aşık olduğunu şimdi biraz daha iyi kavradım sanırım."
Böylece, aramızdaki o buzları az da olsa eritmek adına, ikimiz de hemen hemen aynı anda ellerimizi uzatıp barışmak için tokalaştık.
İlk karşılaşmamızdan bu noktaya gelmemiz epey vakit almıştı ama Soma-san —hayır, Monika-san— ile olan ilişkimiz zayıf da olsa devam edecekti. Bunu mezun olduktan sonra yavaş yavaş düşünsem de olurdu.
Tıpkı Amami-san, Nitta-san ve Nozomu'da olduğu gibi.
Kendi isteğimle uzaklaşmaya çalışmadığım sürece, yüz yüze gelme fırsatımız az olsa bile o bağın kopmayacağına inanıyordum.
"O zaman, tekrar söyleyeyim. Maehara-kun, kamu personeli sınavında başarılar. Kazandığında bu sefer düzgünce kutlama yaparız. Yuu ve diğer herkesle birlikte."
"Tamam. Sabırsızlıkla bekliyorum."
Böylece Monika-san'ın ikramlarını kabul ettikten sonra, etrafı toparlayacağını söyleyen kendisiyle vedalaşıp Çay Seremonisi Topluluğu binasından ayrıldım. Tekrar kütüphanedeki yerime dönüp ders kitaplarımın başına oturdum.
Şu an ilerleme yavaş olsa da, bir iki ay geçtikçe gelecek planlarım iyice netleşecekti. Bu arada, ben dahil bizim 'beşli çetenin' şu anki durumu şöyledi:
Ben: Memurluk sınavı için ders çalışıyorum.
Umi: Öğretmenlik sertifikası almak için Tachibana Kız Ortaokulu'nda stajını tamamladı.
Amami-san: Eğlence sektöründe aktif. İşleri şu anlık tıkırında.
Nitta-san: İş arıyor (Amami-san'ın menajeri olmayacakmış).
Nozomu: Profesyonel olma yolunda mücadele veriyor (Bir yandan da iş başvuruları yapıyormuş).
Durum böyle olunca, iş hayatına çoktan atılmış olan Amami-san hepimizden fersah fersah öndeydi herhalde.
Amami-san'a yetişmek... muhtemelen ömrüm boyunca mümkün olmayacaktı ama en azından kendi ayaklarımın üzerinde durup çabaladığımı göstererek onu huzurlu hissettirmeliydim.
...Değerli bir dostu olarak.
"Pekala, birazcık daha dişimi sıkayım..."
Şirketlerin giriş sınavları gibi memurluk da hâlâ dar bir kapıydı, kazanıp kazanamayacağımı bilmiyordum ama sonuna kadar yapmam gerekeni yapmaya kararlıydım.
Ve eğer olmazsa da, o zaman düşünürdüm.
Takizawa-kun ve Nakamura-san arasındaki evlilik teklifi hikayesiyle tetiklenen ve o zamandan beri sürekli aklımda olan, benim ve Umi için vardığım 'sonuç'.
O günden bu yana yaklaşık üç ay geçmişti; üniversite hayatına devam ederken bir yandan da kafamın bir köşesinde hep bunu kurmuştum ve sonunda kendimce bir cevap bulabilmiştim.
Hiçbir endişe duymadan, özgüven ve cesaretle Umi'ye yeniden evlenme teklifi edebilmek için, öncelikle önümdeki bu duvarı aşmalıydım.
Aradan biraz zaman geçti.
Memurluk sınavlarım bittiği sırada, uzun zaman sonra bizim beşliyle bir yemek yiyelim dedik ve Umi ile birlikte özel odası olan bir meyhaneye geldik. Üniversite öğrencileri için çıtası biraz yüksek bir mekandı; fiyatlar da bir zamanlar Maehara ve Asanagi ailelerinin tanışma yemeği yediği restoran seviyesindeydi. Ancak bu organizasyonu düzenleyen Amami-san tüm hesabı üstleneceğini söylediği için, biz de çekinmeden bu jeste uymaya karar verdik.
Biraz erken geldiğimiz için kapının önünde beklerken önce Nitta-san göründü. Nitta-san da bizim gibi memlekette kaldığı için, alkol alabilecek yaşa geldiğimizden beri ara sıra ben, Umi ve o üçümüz buluşuyorduk.
"—Selam~ Başkan, sınav nasıl geçti? Geçtin mi bari?"
"Sonuçlar henüz açıklanmadı ama elimden gelenin en iyisini yaptığımı düşünüyorum."
"Hımm. Başkan öyle diyorsa kesin geçmiştir. Gözün aydın Asanagi, kocanın işi gücü belli oluyor sonunda."
"Daha kocam değil... Ee, asıl senin durum ne Niina? Sonunda çalıştığın yerin kadrolu elemanı mı oluyorsun?"
"He ya. İş aradım falan ama gözüme kestirdiğim her yer kapıyı yüzüme kapattı... Yerel şirketler arasında şartlar pek değişmiyor zaten, ben de alışık olduğum yerde devam edeyim dedim. Sınavı ve mülakatı da hallettim, kısmetse seneye mağaza müdürü olarak başlıyorum."
"Anladım. O zaman şimdiden tebrikler... diyebiliriz herhalde?"
"De tabii. Ahh, üniversite hayatının bitmesine de altı ay kaldı... Sonuçta kendime düzgün bir sevgili bile yapamadım."
"Niina hiç değişmemişsin... Hem sen geçen gün Maki'ye yalvar yakar olup K Üniversitesi'nden biriyle tanışmamış mıydın? O çocuk ne oldu?"
"......Tehe!"
"Tanıştın ama sonrasında hiçbir şey olmadı demek..."
"Benimki öyle oldu işte. Diğer kızları bilmem."
Nitta-san'ın ricası üzerine, birileriyle tanışmak isteyen Matsue-kun ve Komori-kun'u ona önermiştim. Nitta-san'ın olduğu S Üniversitesi'nden üç kız ile Matsue-kun ve Komori-kun (diğeri de muhtemelen Makino-kun'du) arasında toplu bir randevu benzeri bir şey yapıldığını duymuştum. Ancak sonrasında herhangi bir haber gelmeyince durumun böyle olduğunu az çok tahmin etmiştim.
Yine de Nitta-san'ın konuşma tarzı, lise yıllarındaki gibi sadece 'yakışıklı olsun yeter' kafasında olmadığını gösteriyordu. Elbet bir gün Nitta-san'ı gerçekten sevecek biri çıkacaktı.
Biraz cins biridir ama Nitta-san aslında nazik biridir. Ben de yine bir şey olursa elimden geldiğince yardım etmeyi düşünüyordum.
"Bu arada Niina, Yuu nerede? Belki biraz gecikebilirim demişti ama..."
"Bugün sabahtan dizi çekimi olduğunu söylemişti, herhalde program aksadı. Bu arada Seki'den haberim yok. Başkan, sen bir şey biliyor musun?"
"Nozomu da biraz gecikeceğine dair az önce mesaj attı... Rezervasyon saati geldi zaten, biz önden girelim isterseniz."
"Aynen. Niina, işe kabulün hayırlı olsun. Bugün içelim!"
"Hay hay! Of, çok susamışım!"
Ardından ikisinden gelen mesajla Nozomu ve Amami-san'ın otuz dakika kadar gecikeceklerini, 'Siz önden başlayın!' dediklerini öğrenince, şimdilik üç kişi başlamaya karar verdik.
Alkolün tadından çocukken hiç anlamazdım ama böyle toplu içmelerde veya Umi ile evde baş başa kadeh kaldırdıkça, cazibesini yavaş yavaş kavramaya başladım sanırım.
Tabii, miktarını abartmamak kaydıyla.
"Fiyuuu, kendime geldim resmen."
"Niina, buz gibi fıçı birayı bir dikişte devirip üstüne bunu söylemen tam bir amca tavrı oldu. Sen bu yıl kaçına giriyordun?"
"Yakında yirmi iki. Henüz yirmi birim. Daha yetişkin olmak istemiyorum."
"Fufuf, önümüzdeki Nisan'dan itibaren birlikte iş hayatına atılacağız, gayret edelim tamam mı?"
"Sahi ya, Asanagi, sen Tachibana Kız Lisesi'nin öğretmenlik sınavına girmiştin değil mi? Sonuç ne oldu? Gerçi senin gibi biri havada karada kazanmıştır."
"Havada karada mı... Kabul aldım almasına da, mülakatta o kadar heyecanlandım ki dürüst olmak gerekirse pek umudum yoktu. Kesin kalmışımdır diye bitişinde bayağı bir çökmüştüm, Maki beni teselli edip durdu."
"Evet, sürekli teselli ettim."
Üniversite notları iyi olan ve mülakat hazırlığını sıkı tutan Umi bile gizliden gizliye büyük bir baskı hissediyordu. Kabul bildirimini eline aldığında ikimiz de ağlayarak birbirimize sarılmış, bu sevinci paylaşmıştık.
Çalışacağı yer konusunda seçici davranmasaydı daha pek çok fırsat olabilirdi fakat yıl boyu alım yapan yerler dışında, istediğin yere kapağı atma şansı genelde yılda bir, bilemedin iki kez falan oluyordu.
Sıradan bir yıl kısa gelebilir ama iş arama sürecindeki bir yıl insana çok uzun geliyor. Bu yüzden Umi'nin iş arama derdinden nihayet kurtulmasına sevindim.
Benim tarafımda henüz sonuçlar belli olmadı ama umarım bu güzel gidişat bana da bulaşır.
"Bizim durumlar neyse de, diğerleri ne alemde acaba? Arae-cchi, Yuu-chin ve Moni-chin'in menajerliğini yaptığı için arada bir yüz yüze geliyoruz ama diğer kızlarla doğru düzgün iletişim kuramıyorum. Mesela... Takizawa-kun falan, Takizawa-kun gibi..."
"........."
"Hayrola Başkan, o surat ne öyle? Bir şeyler biliyorsun, değil mi?"
"Ha? Şey, yok... Ben de bahar tatilinde bir görüşüp konuşmuştum, sonrası pek yok..."
"Kesin iletişim halindesinizdir! Hey Asanagi, dökül bakalım. Sevgilisinin özel hayatını tamamen yöneten biri olarak kesin haberin vardır."
"Tamamen yönetmek mi? Ben bile o kadar kısıtlayıcı biri değilim... Yani, Nakamura-san ile hala bağımız var, o yüzden az çok, şey, biliyorum işte."
Bahar tatilinde her birinden ayrı ayrı fikir aldığımdan beri birkaç ay geçmişti.
İkisi de memleketten çok uzakta, Tokyo'da çabaladıkları için pek görüşme fırsatı bulamıyorduk ama ben Takizawa-kun'dan, Umi ise Nakamura-san'dan haber aldığı için durumlarından elbette haberdardık.
"Niina, bilmek istiyor musun?"
"İstiyorum. Hala bir şansım kalmış mı, onu merak ediyorum."
"Hala aklın onda kalmış resmen... Madem o kadar istiyorsun... Maki, ne dersin?"
"Bence sakıncası yok. Nasılsa er ya da geç öğrenecek."
"Doğru, o da var."
"............ Anlaşıldı, belli ki kendimi hazırlamam gerekecek. Başkan, bir bira daha, büyük boy fıçı olsun."
"Tamam, tamam."
Tavrımızdan durumu az çok sezmiş olacak ki Nitta-san'ın yüzü birazcık düştü.
Yeni sipariş ettiği buz gibi biradan koca bir yudum alıp kendini hazırladığında, Takizawa-kun'un... Daha doğrusu Takizawa-kun ve Nakamura-san çiftinin son durumunu ona bildirdim.
— Haber daha geçen ay geldi ama... Takizawa-kun evleniyormuş.
"Nakamura-san ile mi?"
"Evet, Nakamura-san ile. Yani öğrenciyken evleniyorlar."
Bahar tatilinde evlilik teklifi alma konusunda çekimser olan Takizawa-kun, daha sonra Nakamura-san'ın iknalarıyla kabul etmeye karar vermiş sanırım. Yakında nikah kıyıp düğün yapacaklarmış. Takizawa-kun bana yazıp bizim dışımızda Amami-san, Nitta-san ve Nozomu'ya da davetiye gönderip gönderemeyeceğini sormuştu.
Bir zamanlar cesaretini toplayıp ona itiraf eden Nitta-san için bu haberi doğrudan kutlamak, içten bir 'tebrikler' demek pek kolay olmayabilirdi.
"Ah, öyle mi... İyi olan herkes birer birer evleniyor zaten... Başta Takizawa-kun, sonra da mesela, bizim Başkan."
"Niina... Maki'yi 'iyi' biri olarak mı görüyordun?"
"Onunla evlenmek istediğimden falan değil ya. Sadece insani olarak 'iyi biri' olduğunu kastediyorum. O yüzden Asanagi'nin neden telaşlandığını anlıyorum. Başkan'ın tipi aslında sıradan ama her nedense bazı kesimlerde aşırı yüksek bir popülaritesi var. Benim bildiğim kadarıyla bile Chio-senpai, Nakata-san, sonra şu Hachiga-san falan... Üstelik hepsi birbirinden güzel. Ha, bir de Yuu-chin var tabii."
"Öyle, öyle. Sonra bir de yarı zamanlı işteki öğrencisi var. Değil mi Maki?"
"Ben sadece ciddiyetle öğrencilik hayatımı yaşıyorum aslında..."
Üniversite denince kulüp faaliyetleri ve toplu randevular gibi etkinlikler klasiktir. Aslında birkaç kez davet edilmiştim ama sevgilimle geçireceğim vakti öncelik sayıp çoğunu reddetmiştim. Bu yüzden üniversite hayatının dibine kadar vurdum diyemezdim.
Dersler, iş ve Umi.
...Böyle düşününce, lise yıllarımdan pek bir farkı yok gibiydi.
"Eee? Takizawa-kunlar elinizi çabuk tuttuğuna göre, siz ikiniz ne zaman evleniyorsunuz? Nasılsa mezuniyete kadar bu iş biter."
"Ne demek nasılsa ya, nasılsa... Ben ve Maki... Henüz Maki'den bir şey duymadım ama."
"Başkan, senin durum ne?"
"........................ Yorum yok."
"Bayağı bir duraksadın ama. Ne o? Yoksa daha hiçbir şey düşünmedin mi?"
"Yok, ondan değil."
"Orada hemen cevap verdin bakıyorum. ...Yani belli bir plan var ama burada söyleyemiyor musun?"
"Evet. Önce Umi'ye söylemek isterim sonuçta."
Sınav sonuçları ne olursa olsun, Umi'ye ne zaman resmi olarak evlenme teklif edeceğim kafamda çoktan belliydi. Henüz kimseye söylemedim ama yakında gerçekleşecek.
"Duyuyor musun Asanagi-chan? Ne kadar mutlu oldun değil mi?"
"Niina? Görüşmeyeli unuttun mu yoksa? Bilek gücüme ne kadar güvendiğimi biliyorsun, değil mi?"
"Öğğ... Aman Umi-chan, alt tarafı küçük bir şakaydı. Ben de arada bir lise günlerini yâd edeyim dedim— Ah, özür dilerim, affet! Özür diliyorum işte, bırak şu demir pençeyi... B-Başkan, bakma öyle de yardım etsene! Burada çirkin bir karpuz kırma sahnesi yaşanacak yoksa!"
"Korkma, Umi elinin ayarını bilen bir kızdır."
"S-seni vicdansız herif!"
Çaresizce Umi’ye yakalanıp hafifçe cezalandırılan Nitta-san’ı izlerken, mezuniyetimizin üzerinden epey zaman geçmiş olan lise günlerimizi özlemle yad ediyordum. Tam o sırada görevli tarafından masamıza yönlendirilen Amami-san ve Nozomu ikilisi birlikte geldiler. Ayrıca, Amami-san’ı buraya arabayla bırakmış olacak ki, bir anlığına Arae-san’ın silüetini görür gibi oldum ama o hiçbir şey söylemeden hızla mekandan ayrıldı.
"Herkes, geciktiğim için üzgünüm! Çekim bir şekilde tam vaktinde bitti ama buraya gelirken trafiğe yakalandık."
"...Kusura bakmayın, ben normal bir şekilde bir sonraki treni beklemek zorunda kaldım."
"İkinize de afiyet olsun. Umi, artık beş kişi olarak kadeh kaldıracağız, Nitta-san’ı sal gitsin artık."
"Pekiii."
"Günüüüh... Bu hissi özlemişim..."
"Hafifçe güler, Gerçekten lise günlerine dönmüşüz gibi hissediyorum."
Amami-san ve Nozomu’nun içecekleri ile biz üçümüzün sipariş ettiği yeni tur içkiler masaya dizilince yeniden kadeh kaldırdık.
Lisedeyken meyve suyu veya çayla kadeh tokuşturan bizlerin, şimdi ellerimizde alkollü içeceklerle oturuyor olmamız çok tuhaf bir duygu.
"Yuu, son zamanlarda hiç görüşemedik, nasılsın? Çok meşgul olup kendini hırpalamıyorsun değil mi? Bugün bile çalıştın, yarın da çalışacaksın değil mi?"
"Endişeye mahal yok! Gördüğünüz üzere, Amami Yuu her gününü gayet enerjik geçiriyor! Bu ay işler biraz üst üste bindi ama bitince bir hafta kadar tatil yapabileceğim."
"Peki ya sonrası?"
"...Ayda üç gün boşluğum olursa iyidir sanırım. Nagisa-chan daha fazla tatil yapabilmem için programımı ayarlamaya falan çok uğraşıyor ama."
Amami-san böyle diyerek mahcup bir şekilde gülümsedi.
Benim algıma göre baygınlık geçirtecek kadar yoğun bir çalışma temposu olsa da, Amami-san bir ajansa bağlı olmasına rağmen özünde serbest çalışan sayıldığı için çalışmazsa para kazanamaz.
Bir arkadaşı olarak, Amami-san’ın başarısını farklı mecralarda görmek beni mutlu etse de, bir yandan da bu kadar durup dinlenmeden çalışması, günün birinde sağlığının bozulacağı endişesini doğuruyor.
Arkadaşı olsam da işi konusunda bir dış kapının mandalı sayılırım. Bu yüzden, mental sağlığı da dahil olmak üzere durumunu takip etme işinde menajeri Arae-san’ın maharetine güvenmeye karar verdim. Bizler, kısıtlı zamanında bile olsa Amami-san’ın rahatlamasını sağlamak için tıpkı lise günlerindeki gibi, her zamanki halimizle ona eşlik etmeliyiz.
"İş güç falan tamam da Yuu-chin, geçenlerde çıkan şu magazin dergisini gördüm, o olay sorun olmadı mı?"
"O mu? Ha, o tamamen boş bir şey, hiçbir durum yok. Sadece Nagisa-chan 'Böyle tiplere karşı dikkatli ol' diye birazcık kızdı bana."
"Niina, 'o' dediğin ne?"
"Asanagi, sosyal medyaya bakmıyor musun hiç? Hani şu popüler genç aktörün aşkı mı ifşa oldu ne, öyle bir haber."
"Öyle desen de ben sosyal medya kullanmıyorum ki... Maki, sen biliyor musun?"
"Kusura bakma, ben de pek... Nozomu, sen?"
"............Bi-bil-miyorum."
Nereden bakarsan bak haberi olduğu belli olan Nozomu’nun tepkisini bir kenara bırakırsak; anlaşılan kısa süre önce Amami-san, malum bir aktörle yan yana fotoğraflanıp magazin dergilerine düşmüş. Ben ve Umi magazin dünyasına pek aşina olmadığımız için bilmiyorduk ama Nitta-san’ın dediğine göre, bu adam son zamanlarda genç kadınlar arasında aşırı popülermiş.
Nitta-san’ın gösterdiği ilgili makaleye baktım; çekim gece yapıldığı için fotoğraflar biraz bulanıktı ama caddenin ortasında o aktörle Amami-san yan yana yürüyor... gibi görünecek şekilde basılmıştı.
Muhtemelen montajlanmıştı ama bu kadar bariz bir yöntemle haber yapılması, lise yıllarındaki spor festivalinde yaşanan o olayı hatırlatıyordu ve dürüst olmak gerekirse bu durum canımı sıktı.
"Bu gerçekten rezalet! Kutlama mekanının önünde tesadüfen karşılaştık, aslında diğer ekip üyeleriyle beraber yürüyorduk ama onları yok sayacak şekilde kesmişler fotoğrafı. Üstelik bu aktör de durumu yalanlamadı bile."
"Magazin dergisiyle iş birliği yapıyor demeyeceğim ama bu aktörün gözü bariz bir şekilde Yuu-chin’in üzerinde gibi. ...Değil mi Seki?"
"...Benden ne duymayı bekleyerek konuyu bana paslıyorsun?"
Şu an için Amami-san sadece işine odaklanmış ve başka hiçbir şeyle ilgilenmiyor gibi görünüyor, ancak hala ona aşık olan Nozomu için bu durum oldukça kafa karıştırıcı olmalı.
Aşkta 'beklemek' eylemi çok büyük sabır gerektirir. Madem Nozomu bizzat Amami-san’ın cevabını 'beklemeye' karar verdi, bundan sonra bu tarz dedikodulara kulak asmamaya çalışmalı.
"A-aman, boş verin beni, bugün asıl konu Umi ve Maki-kun değil mi? Hey, Umi, yakında mezun oluyorsun, evlilik ne zaman? Çocuk yaptınız mı? Erkek mi kız mı?"
"Ah, yeter ama, heyecanını anlıyorum ama hepsini bir anda sorma. ...Evlilik henüz belli değil, ondan önce çocuk falan olursa kıyamet kopar... Şey, Niina’ya biraz bahsetmiştim ama şu an Maki’den evlilik teklifi bekliyorum, resmi işlemler ya da düğün gibi konular henüz konuşulmadı... Değil mi Maki?"
"Yani, aşağı yukarı öyle."
"Demek öyle... İkiniz çıkmaya başladığınızda zaten belliydi ama yakında gerçekten aile olacaksınız ha. Maki-kun ve Umi, ikiniz de müthişsiniz... Nasıl desem, tam bir yetişkin gibisiniz."
"Sen de yeterince müthişsin Yuu. Bizden kat kat fazla çalışıyorsun, vergini kuruşu kuruşuna ödüyorsun, pek çok insana neşe veriyorsun... Benim gözümde asıl sen büyük bir yetişkinsin."
"Öyle mi? Ehehe, Umi’den bunları duyunca, bunca çabaya değdi sanırım."
"Öyle tabii Yuu-chin. Eğer bizle takılıp beraber üniversiteye gitseydin, şimdiye 'Kredi yetmiyor!', 'Tez yazamıyorum!', 'Mezun olamıyorum!', 'İş bulamıyorum!' diye kıvranıp duruyor olurdun. Tıpkı kısa süre önceki halim gibi."
"Niina, o senin gezip tozmandan kaynaklanıyordu. Ayrıca, iş bulmuş olsan bile mezun olamazsan o iş teklifi iptal olur, o yüzden derslerine düzgün çalış. Anladın mı? Zaten hala kredilerin eksik değil mi? Ne kadar kaldı?"
"Yi-yirmi kredi... kadar...?"
"Bayağı varmış..."
Yine de gireceği yer belli olduğuna göre, kalan sürede sıkı çalışırsa halleder herhalde. Nitta-san isteyince yapabilen biri sonuçta.
...Bunu söylemek ne kadar doğru bilmem ama akademik açıdan Amami-san’dan daha başarılı olduğu kesin.
"Peki, bu beşli arasındaki en büyük sorunlu çocuk Seki’de durumlar ne? Beyzbolda fena değilmişsin, profesyonel olabilecek misin?"
"Ne sorunlu çocuğu be... Profesyonellik işi nasıl olur bilmem. Ama kurumsal takımlardan teklif var, yani her halükarda beyzbola devam etmeyi düşünüyorum."
"Kurumsal takım mı? Yani profesyonel değil de amatör mü? Hey Maki, bu o kadar büyük bir şey mi?"
"Maaş alarak beyzbol oynamak demek bu, öyle düşününce bence gayet büyük bir başarı."
Nozomu’nun dediğine göre, henüz resmileşmediği için yüksek sesle konuşmak istemiyor ama kurumsal takımlar arasında bile oldukça güçlü bir ekiple görüşüyormuş. Ayrıca şirketin büyüklüğü de epey fazlaymış, sporculuk hayatı bittikten sonraki kariyeri bile garanti altındaymış.
"Demek kurumsal takım? Oraya girmek demek, Seki’nin direkt o şirkette işe girmesi demek herhalde. Ne bileyim, çok düzmüş ya~"
"Sıkıcı da ne demekmiş... Bak baştan söyleyeyim, profesyonel olma hayalimden henüz vazgeçmiş değilim. İhtimal sıfır değil, hem... Şey... Amami-san'la da öyle sözleşmiştik."
"A, Nozomu-kun, mezuniyet gezisindeki o sözü aklında tutuyordun demek."
"Yani... O söz olduğu için, bugün hala böyle çabalayabiliyorum diyebilirim..."
"Öyle mi... Ehehe, ne desem bilemedim ama, galiba mutlu oldum... falan."
"Ben de, şey, Amami-san hatırlıyor diye rahatladım diyeyim..."
Amami-san eğlence sektöründe, Nozomu ise beyzbol alanında profesyonel olarak başarılı olmak için çabalayacaklar──. Mezuniyet zamanı birbirlerine verdikleri bu söz, şu anki Nozomu'yu ayakta tutan güç haline gelmişti.
Amami-san ve Nozomu’nun ilişkisi konusunda, lise yıllarında sadece akışına bırakıp onları izlemekle yetinmiştim. Ancak mezuniyetin üzerinden birkaç yıl geçmesine rağmen, hala tek bir kişiyi sevip onun için çabalamaya devam eden Nozomu’yu artık desteklemek istiyordum.
Nozomu, Amami-san’ın başına ne gelirse gelsin onun yanında olup ona destek olabilirdi. Her şey Nozomu’nun ilk bakışta aşık olmasıyla başlamış olsa da, bu birkaç yıl içinde birbirlerinin iç dünyasını da iyice anlamış olmalılar.
Geç geldikleri için doğal olarak yan yana oturmuşlardı ama her ikisi de çekiniyor olacak ki, masanın uçlarına tünemişlerdi; aralarındaki mesafe hâlâ biraz fazlaydı.
"............"
"............"
İkisi de ara sıra kaçamak bakışlarla birbirini süzmeye çalışıyor, ancak bir an göz göze geldiklerinde yüzleri kızararak neredeyse aynı anda bakışlarını kaçırıyorlardı.
...Neydi bu iç kıyıcı halleri böyle?
Umi ile benim de benzer dönemlerimiz olmuştu elbet ama bu kadar kararsız ve tutuk davrandığımızı hatırlamıyordum.
Benimle aynı şeyi düşünüyor olacak ki, Nitta-san’la göz göze geldik; acı acı gülümseyerek birbirimize kafa salladık.
"" "...Hadi ama, kavuşun artık."" "
"Efendim? Şey, üçünüz de az önce bir şeyler mi mırıldandınız?"
"Yoo, bir şey yok. Değil mi Başkan, Asanagi?"
"E-evet. Benim diyecek bir şeyim yok..."
"Öyle öyle. Sadece iç sesimiz dışarı kaçtı diyelim."
"Mmm, merak ettim şimdi ama... Neyse, boş ver! Nozomu-kun, madem geldin, hadi bir şeyler ye. Burası bizim gibi karbonhidrat kısıtlaması yapanların bile rahatça yiyebileceği özel bir menüye sahipmiş."
"Do-doğru ya. Ben de öğleden beri bir şey yemedim zaten..."
Duygularımız onlara geçmiş olmalı ki, bir süre sonra aradaki mesafeyi yavaş yavaş kapatıp sipariş ettikleri yemekleri birlikte yemeye başladılar.
Verilen sözler, sevilen kişiye layık olup olamama kaygısı... Bunları dert etmelerini anlıyordum ama en önemli şey birbirlerine olan hisleriydi.
El alem ne der diye düşünmeye gerek yoktu. Toplumda saygın biri olmasan da olur. Paran olmasa da. Pek çok şeyin eksik kalsa da.
Eğer bir şeyler eksikse, ikisi el ele verip tamamlar, olur biter.
Zaten 'sevgili' olmak, hatta 'aile' olmak tam da bu demekti.
Gerçekçi meseleler, ondan sonra da yavaş yavaş düşünülürdü.
Tabii böyle ahkam kesecek bir konumda henüz değildim, bu yüzden en azından hareketlerimle bunu göstermeye karar verdim.
Kafamda buna karar verdiğim o beş kişilik içki gecesinin ardından, dönüş yolunda Umi ile baş başa kaldığımızda cesaretimi toplayıp ona söyledim.
──Umi ile 'arkadaş' olarak ilk tanıştığımız o yerde, uzun zaman sonra yeniden buluşalım, diye.
Böylece, Eylül ayındaki o gün nihayet gelip çattı.
Umi ile tanışalı kaçıncı sonbaharımız oluyordu acaba? Yaz tatili sonrası üzerime çöken o melankolik hisle, her zamanki gibi tek başıma, okula yakın o küçük kiralık film dükkanında B-tipi film avına çıkmışken seslenmişti bana.
O gün Umi’nin bana uzattığı tanıtım kartındaki her bir kelimeyi bugün bile ezbere biliyorum. Aramızdaki ilişkinin başlangıç hatırası olarak, ondan aldığım albümün ilk sayfasında bir fotoğrafla birlikte özenle saklıyorum.
☆ Tanıtım Kartı
İsim: Asanagi Umi
Mezun Olduğu Ortaokul: Tachibana Kız Ortaokulu
Yetenekler/Hobiler: Sinema, oyunlar, kitap okuma vb. Evde yapılabilecek her şey. B-tipi filmlere bayılırım.
Sevdiği Şeyler: Kola falan. Gazlı içecekleri ölesiye severim.
Kısa Not: Kendi kafamdan birini buldum sonunda. Benimle arkadaş olursan sevinirim. Şaka şaka.
Utangaç bir tavırla bana uzattığı o küçük kağıt parçasıyla başlamıştı 'arkadaşlığımız'. Sınıftaki herkesten, hatta en yakın arkadaşı Amami-san’dan bile gizli; sadece hafta sonu okul çıkışlarında buluşan oyun arkadaşları olarak...
"Buraya gelmeyeli de uzun zaman oldu... Kapanmış mıdır diye korkmuştum ama bir şekilde ayakta kalmayı başarmış."
Üniversiteye başladığımdan beri hiç uğramadığım bu yer, lise yıllarımdaki haliyle beni karşıladı. Aradan geçen yıllar içinde tesisat eskimiş, yan taraftaki oyuncak makineleri ve oyun köşesi kısmen devre dışı kalmıştı ama kiralama bölümü sanki daha da genişlemişti.
"Kung-Fu Köpekbalığı... A, ne ara 4'ü çıkmış bunun? Yönetmen yorumlarında serinin 3 ile biteceğini söylediklerini hatırlıyorum sanki── Ne? Bu sefer Isekai'ye transfer olup ortalığı mı birbirine katıyor? Adamlar popüler akımları bile işin içine katmışlar...!"
K-Üniversitesi yakınlarında bu tarz dükkanlar pek yoktu. B-tipi bir şey izleyeceksem genelde dijital platformlarda dolanıyordum. Bu yüzden tam aradığım o niş filmleri görmek, kapaklarına bakıp arkasındaki özetleri okumak bile heyecanımı artırıyordu.
Sadece köpekbalığı filmleri de değil, diğer türlerde de epey iddialıydılar... Görünüşe göre dükkanın sahibi yıllar geçse de değişmemişti, bu beni rahatlattı. Genelde dükkanın arkasında durur, kasayı yarı zamanlı çalışanlara bırakırdı; ben de yüzünü sadece birkaç kez görmüştüm zaten.
"Neyse, bugünkü asıl meselem bu değil... Ama yine de şunları bir ayırayım."
Daha sonra kiralamak üzere birkaç tanesini sepete attım ve dükkanın içine şöyle bir göz gezdirdim.
Yıllar içinde reyonların yerleri değişmişti ama nerede olduğunu çok iyi hatırlıyordum.
Eskiden B-tipi köpekbalığı filmlerinin olduğu o raf── Şimdilerde yeni çıkanlar köşesi olmuştu ama burası şüphesiz Umi ile bizim başlangıç noktamızdı.
Ve bugün, her zamankinden farklı olarak, benden önce gelmiş olan Umi orada bekliyordu.
"──Umi, beklettim mi? Kusura bakma, buluşacağız dedik ama 'Bu seferlik önce sen bekle' diye tuhaf bir ricada bulundum."
"Hafifçe güler Sorun değil. Ben de lise yıllarımı uzun uzun yâd etme şansı buldum."
"...Neler yaşadık değil mi? Bugüne kadar."
"Evet. Eğlenceli şeyler, biraz üzücü şeyler... Gerçekten çok şey."
Yeni çıkan bir anime filminin paketine elimi uzatırken Umi’nin hemen yanına sokuldum.
Vaktiyle Umi ile odasında okuduğumuz bir romantik komedi mangasının film versiyonuydu bu. Televizyon animesi çok sevilince, hikayeyi tamamlamak için bir final filmi çekmişlerdi. Bunu da daha sonra Umi ile izlemek üzere sepete fırlattım.
"Biliyor musun Maki, madem bugündeyiz söyleyeyim; sana hep kur yaptığımın farkında mıydın? O ilk tanışmamızdan kısa süre sonra, okul çantama Kung-Fu Köpekbalığı anahtarlığı takıp okula gitmiştim. Duymanı isteyerek bilerek bazı konulardan bahsetmiştim."
"Öyle miydi? Kusura bakma, o zamanlar etrafıma dikkat edecek halim yoktu, hiç fark etmemiştim."
"Tahmin etmiştim zaten. Gerçi, tam da bu yüzden bir adım daha ileriye atılacak fırsatı buldum ya."
Eğer o an Umi'nin beni etkilemeye çalıştığını fark edip onunla konuşsaydım ne olurdu acaba?
En azından arkadaş olacağımız kesindi. Sınıfta en sevdiğimiz filmler, oyunlar ve mangalar hakkında heyecanla konuşurduk, sonra aramıza Amami-san ve Nitta-san da katılırdı. Yaşanması muhtemel olan alternatif bir dünyanın hikayesi işte.
O dünyayı da birazcık olsun görmek isterdim aslında ama şimdi, böylece Umi ile sevgili olabildim. Üstelik Amami-san, Nitta-san ve Nozomu gibi yeri doldurulamaz üç dosta sahip oldum. Bu yüzden en ufak bir pişmanlığım bile yok.
Umi'nin çabalarını görmezden gelmem, sonuç olarak benim böylesine güzel ve tatlı bir kızla karşılıklı bir aşka yelken açmamı sağladı. O zamanlar kendimi tanıtırken batırdığımı düşünüp berbat hissetmiştim ama aradan geçen yıllardan sonra şimdi, geçmişteki kendimin sırtını sıvazlayıp onu takdir etmek istiyorum.
"Eee? Beni neden buraya çağırdın ki? Maki'lerin evine gidip uzun zaman sonra film falan mı izlesek yoksa? Sepete de bir sürü şey atmışsın zaten."
"Yok, bunları görünce eski günler aklıma geldi de ondan... Gerçi evimin anahtarı yanımda, istersen gerçekten gidebiliriz. Annem de bugün çalışmıyor, evdeymiş."
"Aa, gidelim o zaman! Uzun zamandır Masaki Teyze'yi görmemiştim, bir selam vermeliyim."
Görünüşe göre nişanlandığımızı herkesten önce öğrenecek kişi bizim annem olacak.
Anneme haber verdikten hemen sonra Asanagi ailesinin evine geçip Sora-san'a da selam veririz.
Hayatımı kimseye muhtaç olmadan yaşayabilmem için her gün geç saatlere kadar canını dişine takıp çalışan annem.
Ve bizim Umi ile olan ilişkimizi her zaman sevgiyle gözeten, beni sanki kendi ailelerinden biriymiş gibi aralarına kabul eden Sora-san ile Daichi-san.
Onları her durumdan haberdar etsem de bugüne kadar bana kattıkları her şey için minnettarlığımı gözlerinin içine bakarak, samimiyetle dile getirmek istiyorum.
İşte tam da bu yüzden, şimdi Umi'ye duygularımı açıkça ifade etmeliyim.
Bu yerde ilk karşılaştığımızda cesaret gösteren kişi Umi'ydi.
Şimdi ise cesur olma sırası bende.
"Umi, al bakalım bunu."
"Hı? Bu da ne... Aaa!"
"Hiçbir şey söylemeden, önce bunu okursan çok sevinirim."
"Tamam..."
Umi'ye uzattığım şey küçük bir kağıt parçasıydı.
Bugün için lise dönemindeki sınıf öğretmenimiz Yagisawa Sensei'den rica edip bana şablonu göndermesini istemiştim (hâlâ aktif olarak kullanılıyormuş). O dönemkiyle birebir aynı olan bu kağıt üzerinde ufak değişiklikler yapıp çıktısını almıştım.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.