Sessiz Gecenin Fısıltıları

Gece lambasının aydınlattığı yatak odasında Akane, Saito’nun yanında yatağa girdi.

Pijama partisinin gürültülü coşkusu artık yatışmıştı. Su sebilinin hafif çalışma sesi ve çarşafın üzerinde birbirine temas eden ayaklarının çıkardığı kumaş hışırtısı hariç, yumuşak bir sessizlik bu kapalı odayı dolduruyordu.

Gözlerini kapatsa da uyku bir türlü gelmeyince Akane, Saito’ya doğru döndü.

"...Saito. Uyudun mu?"

"Hayır."

Saito’nun sesinden de uykuya dalmak üzere olduğuna dair en ufak bir emare sezilmiyordu.

Böyle baş başa konuşmayalı uzun zaman olmuş gibi hissetti. Bu anın avuçlarının arasından kayıp gitmesine gönlü razı gelmeyen Akane, Saito’yu gerçek dünyada tutmaya çalıştı.

"Senin evin... nasıldı?"

"Nasıldı derken, ne demek istiyorsun?"

Saito’nun sesi şüphe doluydu.

"Yani işte, küçükken nasıl bir çocuktun, annenle babanla nasıl bir hayatın vardı, öyle şeyler..."

"Kişisel geçmişimle mi ilgileniyorsun?"

Böyle doğrudan sorulunca Akane vucudunun ısındığını hissetti. Doğruydu ama bunu hiç direnmeden kabul etmek utanç vericiydi.

"İ-İlgilenmek falan değil! Nerede ne yaptığın hiç de umrumda değil bir kere! Sadece uykum kaçtı, canım sıkıldığı için dinleyeyim dedim, o kadar!"

Aptalca bir utangaçlıkla bunları söyleyiverdikten hemen sonra, fazla ileri gittiğini düşünüp pişman oldu.

Her zaman böyleydi. Himari veya Maho’ya karşı sevgisini rahatça ifade edebiliyorken, konu Saito olunca nedense bir türlü beceremiyordu.

"İlgilenmiyorsan anlatmama da gerek yok demektir."

"A-Ama... ben..."

Seni tanımak istiyorum.

Bu tek cümleyi bir türlü dile getiremiyordu.

"Pek eğlenceli bir hikaye değil. Zaman kaybı."

Saito sırtını Akane’ye döndü.

Tıpkı Himari’nin etrafına ördüğü gibi, sakin ama aşılmaz bir reddediş duvarı. Akane yakınlaşmayı ne kadar arzularsa arzulasın, Saito’nun özü çok uzaklardaydı.

Himari’ye... anlatır mıydın acaba...?

Akane, yanıt vermeyen Saito’nun sırtına bakarak içinden fısıldadı.

Küçüklüğünden beri Saito ile birlikte vakit geçiren Shise, onun hakkında pek çok şey biliyor olmalıydı. Akane bunu düşünüp Shise’yi tek yakalayabileceği bir anı gözlemeye başladı ama fırsat bir türlü ayağına gelmiyordu.

Okulda Shise neredeyse her an Saito’nun peşinde dolanıyordu. Saito’nun olmadığı zamanlarda ise Shise’nin hayranı olan kızlar etrafını sarıyordu. Himari kadar, hatta belki de Himari’den bile daha popülerdi Shise.

Sabrı tükenen Akane, radikal kararlar almaya karar verdi.

Yani, kaçırma yöntemine başvuracaktı.

İç bahçedeki bankta ağırdan alarak kitap okuyan Saito ve hemen yanında sere serpe uzanan Shise. Hiçbir tehlike sezmeyen ve huzurun tadını çıkaran bu ikilinin arkasına Akane, ayak seslerini bastırarak sinsice yaklaştı.

Bankın arkasından kollarını uzatıp hızlıca Shise’nin bedenini kavradı.

"A-Abi..."

Shise yardım çağırmaya yeltendi ama çok geç kalmıştı. Akane’nin önceden hazırladığı el yapımı madleni ağzına tıkıştırmasıyla Shise’nin vücudu gevşeyiverdi. Bu ani saldırıya direnmek yerine, yalnızca ağzındaki madleni çiğneyip duran bir yaratığa dönüştü. Shise’nin zayıf noktasını çoktan çözmüştü.

Akane, Shise’yi yakındaki çalıların arasına sürükledi.

"Shise-san. Senden bir ricam var."

"Çiğne çiğne... Madlen... Çiğne çiğne..."

Ağzındakini henüz bitirmemiş olmasına rağmen Shise, arzulu bir tavırla elini uzattı.

"Ödülün bolca var, merak etme."

"O zaman her şeyi anlatırım. Ne bilmek istiyorsun? Hojo Grubu’nun kasasının şifresini mi? Gizlice geliştirilen biyolojik silahın gen haritasını mı?"

"Öyle korkunç şeyleri bilmek istemiyorum!"

Akane ürperdi.

Çok şey bildiği için Hojo Grubu tarafından ortadan kaldırılan bir kadın olma geleceğinden kaçınmak istiyordu. Yine de evlendiği an zaten Hojo Grubu’nun bir üyesi sayılabilirdi belki.

"Neyi bilmek istiyorsun o zaman?"

Shise başını hafifçe yana eğdi.

Akane işaret parmaklarını birbirine bastırıp utançtan kıvranarak konuştu.

"Ş-Şey... Hani... Saito hakkında detaylı bilgi verebilir misin bana?"

"Abimin iç organlarının kesit resmini mi istiyorsun?"

"Öyle değil! Saito’nun ailesi, küçüklüğü falan... Onları duymak istiyorum."

"Anladım. Akane’nin abimi tanımaya çalışması beni mutlu etti."

Shise, Akane’den bir madlen daha alıp afiyetle tıkındı. Tüketim hızı öngörülenin çok ötesindeydi; Akane stoktaki ödüllerin yetip yetmeyeceği konusunda endişelenmeye başladı.

"Neden mutlu oldun ki?"

"Abimle ilgilenmeyen birinin onunla ömür boyu birlikte kalması abim için yazık olur. Abimle evlendiğine göre, Akane’nin onu mutlu etme sorumluluğu var."

"Mutlu etme sorumluluğu..."

Bunu daha önce hiç düşünmemişti. Kedi köpek gibi kavga ettiği sınıf arkadaşıyla zorla evlendirilmişti ve tek yaptığı, aralarındaki anlaşmazlıkları törpülemeye çalışmaktan ibaretti.

Ancak bu tür şeyleri de ciddiyetle düşünmesi gerekiyordu belki de. Nitekim Saito daha önce 'Akane’nin mutlu olmasını istiyorum' demişti. İlgisiz görünse de o adam, Akane ile olan ilişkisini gerçekten ciddiye alıyordu.

"Abimin rezil bir anısını mı yoksa havalı bir anısını mı duymak istersin?"

"Rezil olanı, sanırım."

Havalı bir hikaye dinlerse Saito’ya karşı soğukkanlılığını koruması daha da zorlaşabilirdi. Saito’ya karşı bir şeyler hissettiğini fark ettiğinden beri evdeki hava zaten gergindi.

Shise bacaklarını çimlerin üzerine uzatıp anlatmaya başladı.

"Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, gök ile yerin ayrıldığı o ilk çağlarda, abim yaşarmış..."

"O kadar eski zamanlardan beri mi var?!"

Evrenin yaratılışından bahsediyordu resmen. Onunla aynı lise son sınıf öğrencisi olduğunu sanan Akane dehşete düştü.

"Eskiden abim sık sık Shise’nin evine yemek yemeye gelirdi ya da dedem abimi şık restoranlara götürürdü. Ama bir ara Shise, babasının ülkesine dönmek zorunda kaldı ve uzun süre evde yoktu. Dedemin de işleri çok yoğundu, abimle ilgilenemedi."

Akane hikayenin sonunu az çok tahmin etmişti.

"Shise geri döndüğünde Saito besinsizlikten bayılmıştı, değil mi?"

"Bayılmamıştı. Abim kilolarca şeker stoklayıp her gün sadece şeker yemişti. 'Bak Shise, sadece kalori almak istiyorsan en verimli yöntem bu' diyerek gururla gülen abim, bir deri bir kemik kalmıştı."

"Bu rezil bir anı değil, bayağı korku hikayesi!"

Akane’nin sırtından soğuk terler boşaldı.

"Shise’nin annesi 'Daha besleyici şeyler yemelisin' diye ona uzun uzun azarlar savurdu. O günden sonra abim şekeri öğün niyetine yemeyi bıraktı."

"O adam neden yiyeceklere karşı bu kadar umursamaz ki... Sebze suyu, hazır erişte, protein tozu gibi şeylere bayılıyor zaten..."

"Bayıldığı için değil. Abimin anne babası ona düzgün yemek hazırlamazdı. Bu yüzden abimin normal yemek yeme gibi bir alışkanlığı pek yok."

"Bu..."

Saito’ya ilk kez kendi eliyle yaptığı yemeği ikram ettiği anı hatırladı.

O zaman Saito yemeğe 'Normal' değerini biçmiş ve Akane buna çok öfkelenmişti. Ama belki de Saito’nun yemeği aşağılamak gibi bir niyeti yoktu. 'Normal' kelimesi, Saito için sandığından çok daha özel bir anlam taşıyor olabilir miydi?

"...Saito’nun ebeveynleri nasıl insanlar ki?"

Akane sorduğunda Shise’nin kaşları çatıldı. Çok küçük bir değişimdi ama Shise’nin yüzünde nadiren görülen bir ifade belirmişti. Yüzündeki ifşadan çok daha derin bir nefret, Shise’nin omuzlarından dışarı sızıyordu.

"Sıradan mahluklar. İğrenç mahluklar. Hasetle dolu mahluklar. Öyle yaratıklar anne baba olamaz. Shise bunu kabul etmiyor. Saito-nii izin verirse, onları her an ortadan kaldırabilirim."

"Ö-öyle mi..."

Akane’nin sırtından bir ürperti geçti.

Normalde duygularını dışa vurmayan, sadece tatlı görünen bir kız çocuğuydu ama Shise’nin içinde korkunç derecede yoğun ve nefret dolu bir his girdabı dönüyor olabilirdi. Kolay kolay gün yüzüne çıkarmadığı için daha da bilenmiş, bilençlenmiş bir tutkuydu bu.

"Shise’nin Akane’den beklentisi var. Saito-nii’ye bir 'yuva' verebilecek kişi Shise, anne ya da dede değil, belki de sensindir."

"Ne demek istiyorsun...?"

Shise, Akane’nin sorusunu cevapsız bıraktı.

"Eğer bunu başaramazsan elenirsin. Saito-nii’nin yanında durmayı hak eden biri olarak Shise seni kabul etmez. Öyle bir durumda Saito-nii’yi geri alırım."

Doğrudan Akane’nin gözlerinin içine bakan Shise, küçücük bedenine tezat oluşturan korkutucu bir heybet saçıyordu etrafa.

Kimsenin iradesini umursamayan, doğuştan bir kraliçenin heybeti. Tıpkı Saito gibi bu küçük kız da insanların tepesinde durmaya alışkın bir hükümdardı.

"Shiseee? Neredesin?"

Onları arayan Saito’nun sesi duyulunca Shise çalılıktan dışarı fırladı. Akane de peşinden koştu.

"Siz ikiniz ne yapıyorsunuz orada?"

Saito şüpheyle baktı.

"Akane senin hakkında—"

Shise’nin durumu anında ötmeye kalkışması üzerine Akane panikle lafa atıldı.

"Bir şey yapmıyorduk! Sadece ikimiz taş kağıt makas oynuyorduk!"

"Taş kağıt makas oynamayı seviyor musunuz...?"

"Sevdiğimden değil! Şimdiki liseli kızlar arasında taş kağıt makas çok moda bir kere! Boş vakit bulduk mu hemen oynamak istiyoruz!"

"Kızlar gerçekten anlaşılmaz yaratıklar..."

İçi rahat olsun, Akane de ne saçmaladığının farkında değildi. Saito hakkında bilgi toplamak için Shise’yi sorguladığını itiraf etme utancını yaşamaktansa, tuhaf biri olarak görülmeyi yeğlerdi.

Üçü sınıfa doğru yürürken koridorun diğer ucundan sınıf öğretmenleri göründü.

"Sizler Ishikura ile yakındınız, değil mi?"

Öğretmenin seslenmesiyle Akane duraksadı.

"Himari’ye bir şey mi oldu?"

"Evvelki günden beri okula gelmiyor. İlk gün hastayım diye haber verdi ama sonrasında hiç ses çıkmadı."

Himari hiç habersiz devamsızlık yapacak bir tip değildi oysa.

"Ailesini aradınız mı?"

"Aradım ama işte olduklarından mıdır nedir, ulaşamadım. Bir şeyler biliyorsunuzdur belki diye düşündüm..."

Öğretmen hepsinin yüzünü tek tek süzdü.

"Benim haberim yok."

"Benim de."

"Shise de bilmiyor."

Üçü de başını iki yana salladı.

"Anladım... Bir şey öğrenirseniz bana haber verin."

Öğretmen yanlarından ayrıldı.

Himari’nin kimseye haber vermeden okula gelmemesi Akane’yi içten içe endişelendirdi. Himari’nin onun evinden ayrılmasının üzerinden üç gün geçmişti. Ve ertesi günden beri ortalıklarda yoktu.

"Himari’ye ne oldu ki acaba..."

"Arasan daha iyi olmaz mı?"

"Aradım ama ulaşamadım. Mesaj da attım, evvelki günden beri görüldü bile olmadı..."

"Bu işte bir gariplik var... Ben de bir mesaj atayım."

Düşününce, Akane’nin evinde geçirdikleri son geceden beri Himari zaten tuhaftı. Garip bir şekilde hüzünlüydü, sanki her an bir buhar olup uçup gidecekmiş gibi çaresiz bir hali vardı.

──Himari, ne yapıyorsun sen...?

Saito’nun telefonunu kurcalamasını izlerken Akane’nin göğsüne amansız bir sıkıntı oturdu.

Eve dönen Saito kapıyı açtığında, karşısında Himari’nin babası olduğunu tahmin ettiği bir adamla Rieko duruyordu.

Saito olduğu yerde kalakaldı.

Girişte onlarla ilgilenen Akane’nin de yüzü kireç gibi olmuştu, eliyle işaret ederek Saito’yu oradan uzaklaştırmaya çalışıyordu.

Birlikte yaşadıklarının öğrenilmesi büyük felaket olurdu ama artık kaçmak için çok geçti.

"Sen sanki... Bize oturmaya gelen çocuksun..."

Rieko kaşlarını çattı.

Saito vazgeçip kendini tanıttı.

"Aynı sınıftan Hojo Saito. O zaman oturmaya değil, ders çalışmaya gelmiştim. Bugün de Akane’nin evinde çalışacaktık ama... Hayırdır, siz niye buradasınız?"

Saito’nun sorusu üzerine adamın yüzü asıldı.

"Himari hâlâ eve dönmedi, artık alıp götüreyim dedim. Sakuramori’nin evinde kaldığını duymuştum."

"Ne!? Himari daha eve dönmedi mi?!"

Akane’nin gözleri yuvalarından fırladı.

"Ben de onu almaya geldim işte. Nerede Himari?"

"Üç gün önce ayrıldı bizden... Eve döneceğini söylemişti... Günlerdir okula da gelmiyor üstelik..."

Rieko başını ellerinin arasına aldı.

"Yani Himari okuldan kaçıp sokaklarda sürtüyor, öyle mi? Hep sorun, hep sorun, gerçekten bıktım bu kızdan."

Saito duyduğu üslup karşısında rahatsız oldu. Bu kadar da söylenmezdi.

Aralarında kan bağı olmasa bile bir ebeveyn olarak önce kızın sağlığından endişe etmeleri gerekmez miydi? Saito’ya ebeveynlik yapan halası, her daim onun üzerine titrerdi oysa.

"Nerede acaba bu kız..."

"Akane, senin aklına gelen bir yer var mı?"

Saito’nun sorusuyla Akane bakışlarını yere indirdi.

"Himari başkalarına pek sığınmaz. Sığınsa sığınsa ancak yarı zamanlı çalıştığı kafeye gider..."

Rieko omuz silkerek lafa girdi.

"Orayı çoktan aradık. Bir haftadır işe de gitmiyormuş."

"Aklıma başka bir yer gelmiyor..."

En yakın arkadaşı Akane bile bilmiyorsa elden bir şey gelmezdi. İnternet kafeleri tek tek gezip kabinleri kontrol etseler bile Himari’yi bulmak imkansıza yakındı. Zaten bu civarda olup olmadığı bile meçhuldü.

Himari’nin babası mırıldandı.

"Nerede olabileceğini... tahmin edebiliyorum."

"Nerede?"

"Henüz Rieko ile tanışmadan önce, Himari’nin annesiyle yaşadığımız şehirde. Mezarı da orada. ...Bugün annesinin ölüm yıldönümü."

"O zaman hemen o şehre gidip—"

"Olmaz. Ben o şehre gidemem."

Saito’nun sözünü kesen baba, başını iki yana salladı.

"Nedenmiş o?"

"Rieko ile evlendiğimde geçmişe sünger çektim. Biz yeni bir aile kurduk ve ileriye bakıyoruz. Hepimizin mutlu olması için geçmişteki birine çakılı kalmamak gerek. Ben de, Himari de..."

"Böyle saçmalık mı olur..."

Saito inanılmaz bir öfkeye kapıldı.

Adamın ne demek istediğini anlamıyor değildi. Evde sürekli başka bir kadının gölgesi gezinirse Rieko boğulurdu tabii. Yaşayan bir insan, ölmüş birine karşı galip gelemezdi.

Ama yine de...

"Himari’nin... annesinin yasını tutmasına bile izin yok mu yani?"

"Ha?"

Adam şaşkınlıkla baktı.

"Geleceğe bakmak sizin arzunuz olabilir. Ama geçmişe bakmak isteyen insanlar da var. Himari için rahmetli annesi öyle ha deyince unutulacak biri değil!"

"Himari çoktan unuttu onu. Bu on yıl boyunca öz annesinden bir kez bile bahsetmedi."

"O Himari’nin inceliğiydi! Unutmuş gibi yaparsa her şey yolunda gidecek sanıyordu çünkü! Gerçekte Himari annesinin hatırasına herkesten çok değer veriyor. Okulda o kadar akran zorbalığına uğramasına rağmen o saçları kestirmemesinin sebebi de bu!"

Saito bakışlarını dikip doğrudan Rieko’ya baktı.

"Himari’nin neden evden kaçtığını biliyor musunuz? Dış görünüşü yüzünden onu suçladınız, o da artık annesinin hatırasını koruyamayacağını anlayıp vazgeçti. Annesinden mirasa kalan saçlarını siyaha boyatacak kadar kendini size kabul ettirmeye çalışıyordu."

"Ben ona saçlarını boyatmasını söylemedim! Sadece öyle gösterişli kıyafetler giymesin diye azarladım, hepsi bu."

"Himari’nin o kıyafetleri, Japonya’da altın rengi saçlarının dikkat çekmesini engellemek içindi. Peki bundan haberiniz var mıydı?"

Himari’nin üvey annesiyle öz babası, ağızları açık öylece kalakaldılar.

Hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. Bilmeye çalışmamışlardı bile.

"Herkesin yaralarını sarma, hayata devam etme hızı farklıdır. Ebeveynseniz, çocuğunuzun adımlarına ayak uydurmak zorundasınız. Himari’yi geride bırakıp düşürmeyin. Siz... buraya kadar gelip onu arayacak kadar Himari’yi önemsiyorsunuz sonuçta."

Saito’nun kendi ailesinin aksine.

Saito ortadan kaybolsa, kendi ana babasının ruhu bile duymazdı. Fark ettiklerinde ise muhtemelen sevinçten havalara uçarlardı. O ikisi için Saito, midelerini bulandıran gereksiz bir yabancıdan farksızdı.

"Himari-san bize böyle hissettiğini hiç anlatmadı ki! Kabahat onda!"

"Sizden korkuyor çünkü! Düşüncesizce içini döker de sizi kızdırırsa evden kovulacağından korkuyor. Gidecek başka hiçbir yeri olmadığını düşündüğü için sustu!"

Babası donakaldı.

"Saçmalık... Ben Himari’yi asla evden atmam. O benim öz kızım."

"Benim için de kızım sayılır. Elin adamının çocuğuna niye sert davranayım?"

"Öyleyse bunu lafta bırakmayın, davranışlarınızla gösterin! O kızın gözlerindeki o yalnızlığı... artık daha fazla görmek istemiyorum."

Saito, sanki bir mucize bekliyormuşçasına içtenlikle diledi bunu.

Himari’nin ailesi çekip gittiğinde, girişte sadece Akane ile Saito kaldı.

Saito, kapanan kapının ardından bakışlarını dikmiş, yumruklarını sıkıyordu. Akane, onun yüzünde en son ne zaman böyle ciddi, böyle kararlı bir ifade gördüğünü hatırlayamıyordu bile.

Saito, Akane’nin hiç bilmediği o Himari’yi tanıyordu. Kızın içinde taşıdığı o zifiri yalnızlığı, dişlerini sıkarak katlandığı o amansız acıyı biliyordu.

Akane, Himari’nin en yakın arkadaşı olmasına, çocukluktan beri her anında yanında bulunmasına rağmen... Saito’nun onda gördüğü o parçayı hiçbir zaman görememişti.

Çünkü Saito ile Himari birbirine benziyordu.

İkisi de ruhlarında aynı derin yarayı taşıyordu. Akane’nin asla aralarına giremeyeceği kadar ortak bir yara...

Bu kabulleniş, Akane’nin göğsüne ağır bir bıçak gibi saplandı.

"Himari’yi bulmaya gidelim."

Saito arkasını dönüp Akane’ye baktı.

Akane onun böyle diyeceğini zaten tahmin ediyordu. Dışarıdan bakıldığında kibirli, soğuk biri gibi görünse de aslında acı verici derecede merhametli biriydi. Aynı çatının altında yaşayınca insan bunu ister istemez anlıyordu.

"Ben... gelmesem daha iyi. Sen tek başına git."

"Nedenmiş o? Onun en yakın arkadaşı sensin. Tek başıma gitmemin bir anlamı yok."

Saito, Akane’nin elini tutmak için uzandı.

Akane o eli tutmayı, hiçbir şey düşünmeden sadece o anın dürtüsüyle onun sıcaklığını teninde hissetmeyi her şeyden çok isterdi. Fakat şu an, Saito’ya Akane’den çok daha fazla ihtiyacı olan biri vardı.

"Ben... Himari’nin kalbindeki o boşluğu dolduramam."

Akane başını öne eğerek Saito’nun elini geri çevirdi.

Himari’nin çektiği acıları fark edememiş bir arkadaş, dost olmayı hak etmiyordu. Madem öyle, Himari’nin muhtaç olduğu şeyi ona sunmak Akane’nin boynunun borcuydu.

"Özür dilerim... Himari."

Saito gittikten sonra evde tek başına kalan Akane, fısıltıyla mırıldandı.

Sessizlikte yankılanıp yok olan kendi sesini dinledi. Tavandaki havalandırma penceresinden süzülen güneş ışığına elini uzattı ama yetişemedi. Ruhunu donduran o hafif ürperti, bu gıcır gıcır yeni evin köşelerinden sinsice üzerine tırmanıyordu.

Aklına çocukluğuna dair anılar hücum etti.

Maho’nun bakımı ve iş güç arasında mekik dokuyan, yorgunluktan bitap düşmüş ebeveynlerine yük olmamak için elinden geleni yapardı küçük Akane. Okuldaki veli toplantılarına gelmelerini hiç istememişti, onu gezdirmelerini veya ona bir şey satın almalarını da. Velilerin katılması gereken etkinlik broşürlerini, anne babası görmesin diye gizlice yırtıp çöpe atardı.

'Ben iyiyim, siz Maho’yla ilgilenin.'

Sürekli söylediği laf buydu. Hem parasızlıkla hem zamansızlıkla boğuşan anne babasına şımarıklık yapıp bir yük daha bindirmek istememişti.

Anne babası da bu haline karşılık onu hep överdi.

'Akane o kadar uslu bir çocuk ki bizi hiç üzmüyor.'

Laf dinleyen, derslerinde başarılı olan, ailesini her şeyden çok düşünen 'hayırlı' bir evlattı.

Oysa gerçekte... O da şımarıklık yapmak, içini dökmek istiyordu.

Ancak Akane kendi duygularını bastırıp uslu bir çocuk gibi davrandığı sürece herkes mutlu oluyordu. Anne babası az da olsa nefes alacak vakit buluyor, Maho da ihtiyaç duyduğu sevgiyi eksiksiz alıyordu.

En hakiki hislerini dile getiremez oluşu, kesinlikle o günlerde başlamıştı.

Yaralanmış birini göz göre göre görmezden gelip kendi bencil arzularını dayatamazdı.

"...Ben biraz daha sabretsem yeter."

Alacakaranlığa gömülmüş yatak odasında Akane, yüzünü yastığa gömdü.

Kasabada keskin bir deniz kokusu esiyordu.

Dağların kucağına kurulmuş, denize nazır bir mezarlık... Turkuaz rengi gökyüzünün altında, özenle cilalanmış mezar taşları kusursuz bir intizamla sıralanmıştı. Yaşarken gürültü ve karmaşayla dolu olan o insanlar, şimdi bu derin sessizliğin kucağında uyuyordu.

Batı tarzı beyaz bir mezar taşının önünde Himari çökmüştü. Tutunacak tek bir dalı kalmamış gibi dizlerine sarılmış, boş bakışlarla mezar taşını seyrediyordu. Gözlerinde en ufak bir yaşam belirtisi yoktu.

Saito yanına gelip durduğunda Himari ancak fark edebildi onu.

"Neden... Saito-kun, senin ne işin var burada?"

"Öyle geçerken uğradım."

Saito öylesine söylenmiş bir yalan attı ortaya.

"...Anladım. Ne büyük tesadüf."

Himari bitkin bir halde gülümsedi. Saito’dan kaçmaya çalışmadı ama ona bakmadı da. Kim bilir ne kadar zamandır burada böylece oturuyordu.

"Sen... neden aileni zihin kontrolüyle yönetmiyorsun?"

"Ha?"

"Sınıftakileri parmağında oynatan sen, istesen ailenin zihnini de tereyağından kıl çeker gibi kontrol edersin. Onlarla kavga edip evden kaçmak gibi acemice bir şey yapmak sana hiç uymuyor."

"O... o başka..."

Himari cevap vermekte tereddüt etti.

"Çünkü onları zihnini kontrol etsen de umurunda olmayacak sıradan insanlar olarak görmüyorsun, değil mi? Bu yüzden beceremiyorsun. Onları yalanlarla süslenmiş laflarla tatmin edemiyorsun."

Bir insanla çatışmak, ancak onu bir birey olarak kabul ediyorsan mümkündür. Sevilmeyi arzulamıyorsan, nefret de etmezsin.

"Saito-kun... Gerçekten inanılmazsın. Bunu bile anlayabiliyorsun demek."

"Şansıma tuttu. Öylesine salladım, tutturdum."

Aslında anlamak istemezdi. Anladığı an, kendi göğsü de daralıyordu çünkü.

"Haklısın. Babam da Rieko-san da benim için önemsiz kişiler değil. Onlardan nefret etmiyorum. Birlikte gülebilsek ne güzel olurdu diye düşünüyorum. Ama... yine de nefret ediyorum işte."

Himari dizlerini kendine doğru daha da sıktı.

Nerede olursa olsun bakışları üzerine çeken o altın sarısı saçları, denizden esen rüzgarda dalgalanıyordu. Saito, tek başına bir yaprak gibi titreyen bu kızın yanına, toprağa oturdu. Etrafı mezar taşlarıyla sarılınca, insan kendini sanki bir ölüymüş gibi garip bir sessizliğin içinde buluyordu.

"...En çok canımı yakan şey, artık babamla baş başa buraya gelip ziyaret edememek oldu."

Himari fısıltıyla konuştu.

"Ben... Aslında babamın sonsuza kadar yas tutmasını istiyordum. Bunun ne kadar zalimce bir şey olduğunu biliyorum ama hayata devam etmesini, kabullenmesini istemiyordum."

"...Anlıyorum."

"Çünkü annem hâlâ burada! Bizim için hiçbir şey değişmedi ki. Üçümüz... Sonsuza kadar bu kasabada, hep birlikte yaşamaya devam etseydik ya..."

Boğazı düğümlenerek, kelimeleri adeta zihninden sökerek söylüyordu bunları.

Hiçbir şeyin sonsuza kadar aynı kalamayacağını Himari de biliyordu. Fakat duygular bir anda değiştirilemezdi. Özellikle de zamanında yüzleşilmesine bile izin verilmemiş hislerse bunlar...

"Rieko-san'ın kötü biri olmadığını biliyorum. Babamın seçtiği kadın sonuçta. Ama... benim annem tek bir kişi."

Himari alt dudağını ısırdı.

Kimsenin yanaşmadığı kabir ziyaretine Saito eşlik ediyordu. Himari'nin yanında ellerini birleştirip gözlerini kapattı. Onun kederine az da olsa ortak olabilmeyi diledi.

Ağaç yapraklarının hışırtısı, alacakaranlığın serinliği... Saito, bakmasa bile Himari'nin titrediğini hissedebiliyordu. Kızın yalnızlığı, kendisininkiyle aynı frekansta yankılanıyordu.

"Özür dilerim... Birazcık sarılabilir miyim?"

Himari, Saito'nun göğsüne sığındı.

Saito, kulağına gelen hıçkırık sesleri arasında ona sıkıca sarıldı.

Himari'nin yüreğindeki yükü henüz tamamen sırtlayamıyordu belki ama en azından o yaraları sarmak istiyordu. Kendi desteği sayesinde kızın yıkılmasını engelleyebilecekse, bu kadarı bile yeterdi.

Derken gökyüzünün maviliği yerini turuncuya bıraktı. Bu huzurlu mezarlığa bile zifiri gölgeler uzanmaya başlamıştı.

Ağlamaktan bitap düşen Himari, dermanı kalmamış halde yere çökmüştü. Üzerindeki ince kıyafetle, üşüyormuş gibi kollarını kendine sarmıştı.

"Artık dönelim mi?"

"Hım... Özür dilerim. Böyle zavallı bir halimi gördün."

Himari, Saito'nun elinden tutarak ayağa kalktı. Gözleri ağlamaktan kıpkırmızı olmuş, şişmişti. O her zamanki kusursuzca işlenmiş maskesinden eser yoktu.

"Zavallıca falan değil. Ben senin maskesiz halini daha çok seviyorum."

"Hâlâ maskeliyim ki ama..."

"Öyle mi?"

"Bir kız, sevdiği erkeğe asla tamamen makyajsız, en doğal halini göstermez."

Himari hafifçe dilini çıkardı.

Saito, kızın takılacak kadar kendine gelmiş olmasına içten içe sevindi. Himari'nin bu şımarık hallerini görmek içini rahatlatmıştı.

Gece çökmeden yetişmek ister gibi, mezarlık çıkışına doğru yokuş yukarı yürümeye başladılar.

"Ah..."

Himari şaşkınlıkla durakladı.

Babası ve Rieko, ellerinde çiçeklerle otopark tarafından buraya doğru yürüyordu.

"Yalan... Yeniden evlendiğinden beri bir kez bile gelmemişti..."

Himari inanamıyormuş gibi mırıldandı.

"Tesadüfen geçiyorlardı herhalde. Hazır gelmişken git, onlarla birlikte dua et."

"Şey... ama..."

Himari tereddüt etti. Şimdiye dek hep kaçtığı insanlarla aradaki mesafeyi nasıl ayarlayacağını bilemiyor, utangaç bir çocuk gibi çaresiz gözlerle Saito'ya bakıyordu.

"Ben burada bekliyorum. Gitmişken biraz sitem etmeyi de ihmal etme."

Saito, Himari'yi sırtından hafifçe itekledi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.