Okul çıkışı Sajin, çarşıdaki kitabevine uğramış gizemli polisiye romanları karıştırırken akıllı telefonuna Akane'den bir mesaj geldi.
'Sajin! Eve fare girdi!'
Koridorun kenarına çekilen Sajin hemen yanıt yazdı.
'Ooo, ne güzel. Bir fotoğrafını çekip atsana.'
'Saçmalama! Tehlikeli diyorum!'
'Sen daha güçlüsün ama. Uzaylılar saldırsa bile tek başına milyonluk orduyu yok edersin herhalde.'
'Yok edemem! Ben öyle bir canavar değilim!'
'Yani fareden korktuğun için çabucak eve dönmemi mi istiyorsun? Korkak şey seni. Vay be...'
Sajin onu biraz kışkırtmaya çalışıyordu.
'Beni küçümseme! Hiç de korkmuyorum! Fare dediğin alt tarafı bir memeli!'
Tam tahmin ettiği gibi Akane inadını konuşturmuştu. Sajin, kitabevinin kuytu bir köşesinde kıkırdamaktan kendini alamadı.
Karı koca olarak yaşamaya devam ettikçe öğrendiği bir şey vardı: Bu kızla dalga geçmek oldukça eğlenceliydi. Hemen parlıyor, kontrolünü kaybedince anlamsız şeyler saçmalıyor ve yüzü kıpkırmızı bir şekilde mesaj yazdığı an gözünün önüne geliyordu.
Yüz yüze takılmak hayati tehlike arz etse de iletişim ağı üzerinden böyle takılmak, lunaparktaki bir hız treni kadar güvenli bir heyecandı.
'Ama yine de bana güvenmek istiyorsun, değil mi? O yüzden özellikle SOS mesajı attın.'
Bayağı sinirlenmiş olmalı ki Akane hemen aradı. Sajin'in yüreği ağzına geldi, reddet düğmesine dokundu.
Fakat Akane tekrar aradı.
Sajin yine reddetti.
Yine arama.
Anında reddediş.
Sürekli titreyen bir telefon. Ve korkudan titreyen Sajin.
Anlaşılan ejderhanın kuyruğuna basmıştı. Güvenli bir heyecan olduğunu düşünmek büyük bir yanılgıydı. Bu gidişle iletişim ağı üzerinden bile lanetlenip öldürülme riski vardı. Akane'nin gazabı zamanı ve mekânı aşıyordu.
Nihayet telefon fırtınası dindiğinde Sajin derin bir "Oh be" çekip rahatladı, fakat bu kez Akane'den yeni bir mesaj geldi.
'Tamam işte, korkuyorum! Çabuk eve dön!'
"..."
Sajin gayriihtiyari bir ses çıkardı. İnatçı Akane'nin arada bir sergilediği bu dürüst duygular, tüm o hakaretlerden on bin kat daha yıkıcı bir etkiye sahipti.
'Anladım. Geliyorum.'
'Teşekkür ederim!'
Teşekkür mesajının görüntülendiği telefonu pantolonunun cebine soktu. Telefondan yayılan sıcaklık içini gıdıkladı.
Alacakaranlığın çöktüğü çarşıda hızlı adımlarla yürürken gözüne Himari takıldı. Seyahat tipi bir spor çanta ile okul çantasını tutmuş, çaresizce yol kenarında başını öne eğmiş duruyordu.
"Himari? Bir yere mi seyahat ediyorsun?"
"A... Sajin-kun."
Sajin'in seslenmesiyle Himari başını kaldırdı.
"Seyahat değil de... Evde işler biraz karıştı. O kadın çok kızgın, bu yüzden bir süre eve dönemem sanırım."
"Yine mi..."
Kırgın bir edayla gülümseyen Himari'yi görünce Sajin'in göğsü sıkıştı. Tek başına mı ağlamıştı acaba, gözleri şişmişti.
"Şimdilik gidip özür dilesen nasıl olur? Senin bir suçun olmadığını biliyorum ama öylesine pişmanmış gibi yapıp gönlünü alsan?"
"Özür dilesem de beni affetmiyor ki. Geçen gün de öyle olmamış mıydı?"
"Doğru ya..."
Sajin'in Himari'nin odasında çalışma kampı yaptığı gün, üvey anne Rieko özür dilemelere hiç kulak asmamıştı. Aksine daha da köpürmüş, kavga ederek ayrılmak zorunda kalmışlardı.
"O kadın için, önceki evlilikten kalan bir çocuk olan ben sadece bir yükten ibaretim. Ben olmasam babamla baş başa yaşayabilecek çünkü."
"Öyle mi..."
Himari başını salladı.
"Onu daha fazla kızdırırsam bu sefer gerçekten evden atabilir. Öfkesi geçene kadar dışarıda vakit geçireyim diyorum. O kadına babamla baş başa kalacağı bir zaman verirsem neşesi yerine gelir, belki beni affeder."
İnsan psikolojisini yönlendirmekte usta olan Himari'ye yakışır, mantıklı bir karardı ama bu karar fazlasıyla acıklıydı. Normalde ebeveynleriyle vakit geçirme hakkı çocuğa ait olmalı değil miydi? Sıradan bir ailede büyümemiş olan Sajin, sıradanlığın ne demek olduğunu tam olarak bilemiyordu tabii.
"Ne kadar süre eve dönemeyeceksin?"
Himari gökyüzüne bakıp düşüncelere daldı.
"Hmm, bu sefer o kadın acayip sinirli, bir hafta falan?"
"Bayağı uzunmuş. O sürede internet kafede mi kalacaksın?"
"Bir hafta internet kafeye para dayandıramam herhalde, sokakta yatarım artık."
Sajin dehşete düştü.
"Sokakta mı?! Arkadaşlarında kalamaz mısın? Bayağı popülersin sonuçta."
"Arkadaşlarıma sığınmak... pek mümkün değil."
"Ricanı geri çevirecek biri yoktur ki."
"Evdeki durumları anlatmam gerekir o zaman. Neşeli imajım zedelenirse yine zorbalığa uğramaya başlayabilirim."
Sessizlik
Sajin susakaldı.
Sınıfın popüler kızı konumunu Himari, binbir çabayla inşa etmişti. Dengenin ne zaman bozulup en dibe yuvarlanacağını kimse bilemezdi. Onun için eski dehşet dolu günlere dönmek kesinlikle kaçınması gereken bir şeydi.
Himari, ortamdaki ciddi havayı dağıtmak istercesine güldü.
"Sorun değil ya. Sokakta kalsam bile benim gibi birine kimse saldırmaz."
"Saldıracak bir sürü kişi çıkar!"
Okul üniforması içinde olsa bile Himari'nin karizması ve çekiciliği bastırılamayıp dışarı taşıyordu. Aynı lise öğrencisi olduğuna inanmak zordu. Dışarıda tek bir gece bile geçirse, arzularına yenik düşmüş ahlaksızlar yüzünden telafisi imkânsız şeyler yaşanabilirdi.
Sajin, değerli bir arkadaşının böyle bir şey yaşamasına göz yumamazdı.
"Şey... O zaman bizim eve gelsene?"
Himari şaşkınlıkla baka kaldı.
"Bizim ev derken, senin evine mi?"
"Evet. Boş oda var, yedek futon da bulunuyor."
Dedesi Tenryu çocuk odası falan demişti ama aileye yeni bir çocuğun katılma ihtimali sıfırdı. Sajin ve Akane'nin öyle bir duruma gelme geleceği yoktu.
Himari endişelendi.
"Sorun olmasın? Akane rahatsız olmasın sonra?"
"Neden olsun ki? Akane aksine sevinir bile."
Ezelden beri kedi köpek gibi olduğu Sajin ile baş başa kalmaktansa, çok sevdiği en yakın arkadaşıyla yaşamak Akane'yi kesinlikle daha mutlu ederdi.
Himari çekingen bir şekilde başını kaldırıp gözlerini Sajin'e dikti.
"Sajin-kun... Senin için yük olmaz mıyım?"
Sajin omuz silkti.
"Ne alakası var. Shise ile Maho da sık sık kalmaya geliyor zaten. Onların aksine sen sabahtan akşama kadar gürültü patırtı çıkarmazsın hem, değil mi?"
"Evet... Çıkarmam. Senin evinde kalmak istiyorum, Sajin-kun."
Himari spor çantasının kayışını sıkıca kavradı.
Eve doğru yürüyen Sajin'in arkasından Himari de geliyordu. Sajin'in keyfini kaçırıp sığınacak tek yerinden de olmak istemiyormuş gibi tek kelime etmeden, sessizce yürüyordu. Bu hali o kadar iç acıtıcıydı ki Sajin, Himari'nin evinde biraz olsun huzur bulmasını yürekten diledi.
Eve vardıklarında Sajin kapının kilidini açtı. Kapıyı açıp içeri girdiğinde mutfak tarafından Akane koşarak geldi. Yüzü nedense ışıl ışıldı.
"Hoş geldin! Banyo suyu hazır, yemeği de hemen yapıyorum!"
"Şey, Akane evde bayağı bildiğin 'ev hanımlığı' yapıyormuş meğer~"
Sajin'in arkasından Himari seslendi.
"Aaa, Himari? Senin ne işin var burada?"
Akane'nin gözleri fal taşı gibi açıldı.
Olayı kendisinin anlatmasının zor olacağını düşünen Sajin, Himari'nin yerine cevap verdi:
"Şey, evden kaçmış galiba. Kalacak başka yeri de yokmuş, bizde kalmasına izin var mı?"
"Ne..."
Akane bocalayarak geriledi.
Himari telaşla ellerini salladı.
"Biliyordum, yük oluyorum değil mi! Özür dilerim, çok yüzsüzlük ettim. Ben sokakta bir şekilde başımın çaresine bakarım, hiç dert etmeyin!"
"Sokakta kalmak falan yok!"
"Ama Akane, sana zahmet olacak..."
"Ben... Zahmet olacağından değil de..."
Akane ve Himari huzursuzca gözlerini birbirlerinden kaçırdı.
──Ne oluyor yahu? Bu hava da ne böyle?
Sajin bu duruma akıl sır erdiremedi. Sevgililerden bile daha yakın olan bu iki kız, neden birbirlerine karşı birdenbire böyle çekingen davranmaya başlamıştı ki? Akane'nin normalde onu coşkuyla karşılaması gerekmez miydi?
"Gerçekten çok üzgünüm! Hadi bana eyvallah, okulda görüşürüz!"
Himari mahcup bir ifadeyle kapıdan çıkmaya yeltendi.
"Bekle! Kalabilirsin dedim ya!"
Akane hızla uzanıp Himari'nin kolunu yakaladı.
Himari endişeli gözlerle Akane'nin yüzünü süzdü.
"Gerçekten mi...? Yük olmayayım...?"
"Kal diyorum işte! En yakın arkadaşımın korku dolu anlar yaşamasını istemem! Hem burada tek yük olan Sajin! İster birkaç yıl kal, ister birkaç yüzyıl!"
Akane adeta pes etmiş bir edayla kestirip attı.
Mutfak tezgahının önünde yan yana dizilen Akane ve Himari, akşam yemeğini hazırlıyordu.
"Akane ile yemek yapmayalı o kadar uzun zaman oldu ki~ Çocukken ne çok birlikte yapardık, değil mi?"
"Eskiden beri ikide bir evden kaçardın zaten."
Cıvıl cıvıl sohbet ederek yemek yapan ikiliye Sajin koltuktan seslendi:
"Benim de yardım edebileceğim bir şey var mı?"
"Yok ki~ Mutfak daralır hem. Sajin-kun, sen bize tezahürat et yeter♪"
"Tezahürat mı..."
Bu, yardım etmekten bile daha zor bir talepti. Sajin ikisinin motivasyonunu nasıl en üst seviyeye çıkarabileceğini karakara düşünmeye başladı.
"Himari, sen de kurulup keyfine bakabilirsin biliyorsun değil mi? Misafirsin sonuçta."
"Sadece yatacak yer otlakçılığı yapmak olmaz. Çorbada benim de bir tuzum bulunsun."
"Bir elin nesi var, iki elin sesi var tabii. Şuradaki sebzeleri doğrayabilir misin?"
"Emredersiniz komutanım!"
Himari asker selamı verip alışkın hareketlerle lahanayı kıymaya başladı. Yılların kadim dostları oldukları her hallerinden belliydi, uyumları mükemmeldi. Sajin bu sıcak ve samimi atmosfere kendini kaptırmak isteyerek salonda kitabını okuyup bekledi.
Sıcak ve samimi bir atmosfer... Olması gerekiyordu, en azından öyle sanıyordu.
Aspiratör kapatılmış, yemeklerin dizildiği masaya ecel teri döktüren bir gerginlik çökmüştü. Deniz ürünleri salatası ve domates çorbası son derece sıradan, bir o kadar da leziz görünen seçimlerdi.
Asıl sorun, ana yemek olarak masanın ortasına kurulmuş menüdeydi.
Biftek ve köfte.
"Neden iki tane et yemeği var ki...?"
Sajin bu soru işaretini dile getirmekten kendini alamadı.
Akane ellerini sertçe masaya vurdu.
"Canım köfte yapmak istedi! Bir sakıncası mı var?!"
"Sakıncası yok da..."
"Benim de canım biftek çekmişti. Malzemeleri yakındaki süpermarketten aldım."
Himari gülümsüyordu.
Sajin, proje ekibi içinde bir fikir birliğine varılamadığını hissetti. Hani bazen çıkmasını iple çektiğin bir oyunun çaktırmadan iki farklı sürüme bölündüğünü, hikayenin neredeyse birebir aynı kalıp sadece karakterlerin değiştiğini fark edersin ya... Tam olarak öyle bir histi.
Akane ile Himari arasında nasıl bir fikir çatışması yaşanmıştı acaba? Evrendeki her şeyi yerle bir etmek isteyen Akane'nin vahşeti köfteyi doğurmuş, olabildiğince nazik davranmaya çalışan Himari ise biftek sonucuna mı ulaşmıştı?
"Çabuk ye hadi." "Ye lütfen, Sajin-kun."
"A-Ah, pekala..."
İkisinin de sıkıştırmasıyla Sajin çatal ve bıçağı eline aldı.
Önce biftekten bir parça kesip ağzına attı. Dişini hafifçe değdirmesiyle et lif lif ayrıldı. İçinden süzülen tatlımsı et suyu damaklarında dağılırken, insanı kendinden geçiren bir haz verdi. Alışverişin ne kadara patladığını düşünmek bile tüyler ürperticiydi, buram buram kalite kokuyordu.
Ardından köfteden de bir dilim kesip ağzına tıkıştırdı. Bu da enfesti. Yerli besi kıymasından yapıldığı belliydi; üstelik içine katılan fındık parçacıkları ile karabiber, lezzete bambaşka bir derinlik katmıştı. Köftenin üzerine gezdirilen brokoli sosu da tek kelimeyle kusursuzdu.
Sajin'in attığı her adımı, yaptığı her hareketi Akane ve Himari gözlerini pörtleterek izliyordu. Dünyanın kıskanacağı iki güzel kız tarafından böyle pürdikkat süzülmek belki lüks bir ayrıcalıktı ama Sajin'in huzuru kaçmıştı.
Çünkü birazdan başından aşağı nelerin döküleceğini tahmin etmek hiç de zor değildi.
""Hangisi daha lezzetli?""
Güzel dostlar, tek bir ses olup Sajin'in üzerinde devasa bir baskı kurdu. Himari masanın üzerinde yumruklarını sıkmış, Akane ise elindeki bıçağı kenetlemişti.
Hangisini seçerse seçsin, bu masadan tek bir çizik bile almadan kalkması imkansız görünüyordu. Gidişata göre Sajin'in kendisinin bifteğe ya da köfteye dönüştürülme riski bile vardı.
"Deminden beri neden sürekli beni bir seçim yapmaya zorluyorsunuz...?"
Sajin her an sandalyeden fırlayıp kaçabilecek şekilde pozisyon alarak sordu. Havuzdayken de en güzelin kim olduğu konusunda çapraz sorguya çekilip akla karayı seçmişti zaten.
"Şey... Yani..." "Şey işte..."
Akane ve Himari'nin bakışıp kendi aralarında sessizce anlaşması Sajin'i ürkütüyordu. Durumdan tek bir zırnık bile anlamadığı için iliklerine kadar korkuyordu.
"Çabuk birini seç sene! Ben mi daha lezzetliyim, Himari mi?!"
"Bu soru her anlamda çok sakat değil mi?!"
"Sakat mı?! Yemeğim berbat mı demek istiyorsun?! Öldürürüm seni!"
"Öyle demedim! Kurban olayım öldürme!"
Akşam yemeğinin ortasında can havliyle yalvaran bir Sajin.
Yemeklerin tadını kıyaslamak bir yana, lokmaların boğazından geçip geçmeyeceği bile mepçuldü artık. Aklında tek bir düşünce vardı: Buradan paçayı nasıl kurtaracaktı?
Ölümcül bir gerilimin eşiğinde titreyerek yemeğini bitiren Sajin, tabağını kaptığı gibi eviye koştu.
"Bulaşıkları ben hallederim! Siz gidin duşunuzu alın!"
Bu, kararı ertelemek zorunda kalışına karşılık sunduğu minik bir tövbeydi en azından. Bundan sonra sadece Akane değil, Himari de bu evde yaşayacağına göre, düşman sayısını iki katına çıkaracak hamlelerden kaçınması gerekiyordu.
"Himari, önce sen mi girersin?"
"Gelmişken beraber girelim işte. Birbirimizin saçını yıkarız!"
"Harika olur. Saçlarımı kurutmana bayılıyorum zaten."
"Ben de senin saçlarıma dokunmanı çok seviyorum♪ Çok iyi hissettiriyor ya."
Arka planda Akane ve Himari'nin cilveleşmesini dinleyen Sajin, gıkını çıkarmadan kasesini yıkamaya devam etti. İkisinin aşırıya kaçan bu yakınlığını lise birinci sınıftan beri biliyordu bilmesine ama burnunun dibinde böyle şeylere şahit olmak insanı huzursuz ediyordu.
Hafiften dışlanmışlık hissi yaşayan Sajin'in arkasından Himari fısıldadı:
"Sajin-kun... Sen de gelsene bizimle?"
"Bizimle mi?!"
Sajin şaşkınlıktan donakaldı.
"Sajin gelemez!"
"Biraz önce baktım da, üç kişinin rahatça sığabileceği kadar genişti?"
"Genişlik meselesi değil bu! Böyle edepsizce bir şey yapamayız diyorum!"
"Neresi edepsiz ki? Akane onun karısı olduğuna göre zaten her zaman Sajin-kun ile birlikte giriyordur, değil mi? Yoksa... Ayrı ayrı mı giriyorsunuz?"
Himari'nin şüpheci gözlerle kendisini süzmesi üzerine Akane bocaladı.
"Ne?! E-Evet, tabii ki! Her zaman birlikte giriyoruz!"
"Akane?! Sana ne oldu birden?! Devrelerin mi yandı?!"
Sajin endişelenmişti. Fazla ders çalışmaktan hafıza kapasitesi dolmuş, belleğinde ciddi bir sistem hatası meydana gelmiş olabilirdi.
"Eee, Akane ile ben en yakın arkadaş olduğumuza göre birlikte giriyoruz, değil mi? O zaman üçümüzün girmesinde ne sakınca var?"
"Çok sakınca var! Mantığın yarı yolda çuvalladı bir kere!"
"Sadece mantıkla hareket edersen hiç eğlenceli olmaz ki. Kendi duygularına karşı biraz daha dürüst olsan her şey çok daha eğlenceli hale gelir, bilmiyor musun? Gel, çırılçıplak kaynaşalım işte!"
"O-l-m-a-z!"
Dudaklarını büküp itiraz eden Himari'yi sırtından zorla iten Akane, onu mutfaktan dışarı çıkardı. Eşikte duran Himari arkasını dönüp Sajin'e sordu:
"Değil mi? Sajin-kun, sen de herkesle birlikte girmek istiyorsun, değil mi? Dışlanmak istemezsin."
"Ben..."
Dürüst olmak gerekirse, bu fikrin cazibesine hiç kapılmadığını söyleyemezdi.
Ama böyle bir şeyi itiraf etmesi mümkün değildi. Akane'nin gözlerinden saçılan ölümcül bakışlar vücudunu delip geçiyordu; yanlış tek bir kelime etmesi halinde can güvenliğinin kalmayacağı aşikardı.
"Hadi ama, gidiyoruz Himari!"
"Aah~ Sajin-kuuun!"
Himari sürüklene sürüklene götürüldü.
Giderken Akane, Sajin'e son bir kez daha ters ters baktı ve kapıyı sertçe çarptı.
Bu, banyoya zerre kadar yaklaşırsa onu yok edeceğine dair açık bir mesajdı. Normalde Akane'nin ne hissettiğini anlamakta zorlanan Sajin, bu gece sadece göz temasıyla her şeyi kavramıştı.
Banyoda hafif, beyaz bir buhar süzülüyordu. Ağzına kadar dolu küvetten, çiçek kokulu banyo tuzlarının esansı yükseliyordu.
Himari ile tabureleri yan yana koyan Akane, musluktan leğene sıcak su doldurdu.
"Banyoya... gerçekten Sajin'le mi girmek istiyordun?"
"Tabii ki! Sadece senin onunla birlikte girmene öyle özeniyordum ki."
"B-Ben de onunla birlikte girmiyorum ki! Biraz önce sadece... gaza geldim diyelim..."
Himari, havlusunu duş jeliyle köpürtürken kıkırdadı.
"Evet, biliyorum♪"
"Biliyor muydun?!"
"Akane'nin ne düşündüğünü anlayabiliyorum~ Ne kadar zamandır arkadaş olduğumuzu sanıyorsun?"
"Uğğ..."
Anlaşılmak güzeldi ama kendini onun avucunun içinde oynatılıyormuş gibi hissetmek Akane'nin gururunu kırıyordu. Bu en yakın arkadaşını asla yenemeyecekmiş gibi hissediyordu.
"Ama Sajin-kun'la girmiyorsan, neden iki tane tabure var?"
"Taşındığımızdan beri buradaydılar... Babaannemle Sajin'in dedesinin bir komplosu bence..."
"Anladım. Demek seni destekliyorlar, ne güzel."
"Özür dilerim..."
Akane başını öne eğdi.
Himari panikle ellerini salladı.
"Ah, şikayet ettiğimden değil, yanlış anlama! Ben de var gücümle Sajin-kun'u baştan çıkarmaya çalışacağım! Böylesi daha iyi, değil mi?"
"Evet. Bizde kalıyorsun diye çekinme sakın. Tabii ben de var gücümle sana engel olacağım!"
En yakın arkadaşıyla mertçe savaşmak istiyordu. Sadece kendisinin aynı evde yaşıyor olması gerçeği Akane'de bir suçluluk duygusu yaratıyordu; bu yüzden belki de böylesi daha iyiydi.
Zaten evinde huzuru kalmadığı için moralce çöken Himari'nin sokakta kalmasına gönlü elvermezdi. Sajin'e aşık olmasından çok daha önceleri de Akane, Himari'yi çok ama çok seviyordu.
"Engel olmaya çalışmaktansa, sen de Sajin-kun'u baştan çıkarsana Akane?"
"B-Ben yapamam! Seninki gibi seksi bir vücudum yok bir kere..."
Akane, gıpta eden gözlerle Himari'nin göğüslerine baktı.
Aynı sınıfta olduklarına inanması zordu. O kadar dolgunlardı ki, Himari onları olduğu gibi yıkayamıyor, ağırlıklarını kaldırıp altlarına havluyu öyle kaydırıyordu.
"Hiiç de bile. Sen de acayip serpilmişsin Akane."
Himari arkadan Akane'ye sarıldı ve onun göğüslerini avuçladı.
"B-Bir dakika, Himari?!"
"Sajin-kun çok popüler, sadece bana karşı değil diğer kızlara karşı da tetikte olmazsan onu elinden kaçırıverirsin."
"Öyle... mi diyorsun?"
"Öyle tabii. O yüzden, yol yakınken Sajin-kun'u da banyoya çağıralım..."
" İmkanı yok!"
"Vap?!"
Akane duş başlığıyla Himari'nin kafasından aşağı su döktü. Banyodan kaçamasın diye bolca şampuan döküp uzun saçlarını köpürtmeye başladı.
Himari rahatlamış bir edayla nefes verip kendini Akane'ye bıraktı.
"Hah~ Kendi saçımı yıkamaktansa senin yıkamanı daha çok seviyorum ya. Ah, orası, orası! Biraz daha sert lütfen."
"Saç derisini çok sert yıkamak hem deriye hem saça zarar verir, bilmiyor musun?"
Diplerine kadar ışıldayan altın sarısı saçları Akane özenle yıkadı. İlkokuldayken Himari'nin bu saçları tıpkı bir prensesinkine benzerdi; Akane ona imrenmeden edemezdi.
"Ne yapayım~ Bir daha ne zaman saçımı yıkarsın kim bilir..."
"İçin rahat olsun. Bizde kaldığın sürece her gece yıkayacağım. Seni iyi kollamam lazım, yoksa Sajin'i banyoya çekmeye çalışırsın."
Himari gözleri kapalı bir halde muzipçe gülümsedi.
"Eee? Öyle bir şey yapmam ki~ Bana güvenmiyor musun?"
"En yakın arkadaşıma güvenmek isterim ama bu seferlik güvenemeyeceğim."
Aşk savaşında kural yoktu.
Akane, Himari'nin saçındaki köpükleri duşla duruladı ve saç kremiyle özenli bir bakım yaptı. Sıra değişince Himari de Akane'nin saçını yıkadı, ardından ikisi birlikte küvete girdi.
Akane ve Himari karşı karşıya geçip bacaklarını uzattılar. Hafifçe arkalarına yaslansalar bile küvet ikisine de fazlasıyla yetiyordu.
Himari'nin uzun saçları suyun yüzeyinde salınıyor, etrafa altın sarısı parıltılar saçıyordu. Sudaki saçları toplayan bembeyaz parmaklar... Heykel gibi pürüzsüz ve sütun gibi bacaklar... Suyun üzerinde yüzen iki olgun meyve, hemcinsi olan Akane'nin bile gözlerini alamayacağı kadar büyüleyiciydi.
"Himari... Sen gerçekten çok güzelsin..."
"Aniden ne oldu böyle? Bana kur mu yapıyorsun?"
Kıkırdayan ifadesi bile yaz güneşi gibi göz kamaştırıcıydı.
"Kur yapmıyorum ama..."
"Sen de çok güzelsin Akane. Ben erkek olsaydım, Sajin-kun'un elinden seni kapardım kesin."
"T-Teşekkür ederim...?"
Böyle mükemmel bir kıza karşı kazanıp kazanamayacağı konusunda Akane endişeye kapıldı. Kişiliği de dış görünüşü de kusursuzdu; üstelik yaklaşımı da oldukça cesurdu. Böyle biri tarafından sevilmek Sajin'i de mutlu ederdi kuşkusuz.
──Hayır, kazanmak zorundayım!
Akane başını iki yana sallayarak içindeki zayıflığı söküp attı.
Savaşmadan pes etmek onun harcı değildi. Karşısındaki rakip ne kadar güçlü olursa olsun meydan okumak Akane'nin doğasında vardı. Zaten bu yüzden okul birinciliğini kimseye kaptırmayan Sajin ile rekabet edip durmamış mıydı?
"Ben elimden geleni yapacağım."
"Ben de. Banyodan çıkınca mücadele kaldığı yerden devam edecek."
Akane ile Himari yüzlerini birbirine yaklaştırdı ve suyun üzerinde ant içtiler.
Sajin bulaşıkları bitirip kanepede kitap okurken, Akane ve Himari salona geldi.
"Beklettiğimiz için üzgünüz Sajin-kun, banyo boşaldı."
"Tamam. Ben yatmadan önce girerim, sorun değil."
Okumaya devam etmeye çalışan Sajin'e, Akane bir Blu-ray kutusu uzattı.
"O-O zaman bir film izleyelim mi? Çok güzel bir aşk filmi buldum!"
"Aşk filmi mi?! Ne oldu sana Akane?! Ateşin falan mı var?!"
Normalde sadece kedilerin olduğu filmleri izlemek isteyen Akane'nin, dünyada en az ilgisini çeken tür olan aşk filmini önermesi akıl almaz bir durumdu.
"Ateşim falan yok, gayet iyiyim! Bu kadar şaşırmana gerek yoktu."
"...Neden aşk filmi peki?"
Akane gözlerini kırpıştırdı, başını hafifçe yana eğdi.
"Çünkü... romantik?"
'Romantik' kelimesini söylerken dili bile duraksamıştı.
Bu kızın aşkı gerçekten anlayıp anlamadığını merak ediyordu ama kendisi de gönül işlerinden pek anlamadığı için laf etmeye hakkı yoktu.
Ayrıca kutuya bakılırsa, bu bir aşk filmi bile değildi. Kapağın üzerinde Demir Surat'ın Aşkı yazıyordu ancak Demir Surat, ünlü bir korku filmi serisinin baş kötü adamıydı.
Akane korku filmlerinden o kadar uzaktı ki kesinlikle durumu yanlış anlıyordu. Yine de Saito, korku filmlerini romantik olanlara kıyasla daha eğlenceli bulduğu için sesini çıkarmadı.
"Eğlenceliye benziyor. İzleyelim bakalım."
"Evet!"
Akane'nin yüzü ışıldadı. Blu-ray diskini televizyonun altındaki oynatıcıya yerleştirip Saito'nun soluna oturdu.
"Ben de yanına oturabilir miyim, Saito-kun?"
"Benim için sorun değil."
"Yaşasın♪"
Himari de Saito'nun sağına kuruldu.
Sorun değildi tabii ama aralarındaki mesafe fazla yakındı. Omuzları, dirsekleri ve kalçaları tamamen birbirine yapışmıştı; bu hiç de sağlıklı iki sınıf arkadaşının arasında olması gereken bir mesafe değildi.
"B-Bir dakika, Himari! Çok fazla yapıştın!"
"Romantik film izliyoruz ya, bu kadar yakın olmak normal değil mi?"
Himari hafifçe güldü.
Akane ise öfkeyle dişlerini gıcırdattı.
"Romantik film bile olsa bu kadar yapışmaya gerek yok bence..."
Hava yine bulutlanmaya başladığı için Saito fikrini belirtti ama...
"A-Kurallar böyleyse yapacak bir şey yok! Kurallara uymak gerek!"
Akane nedense aradaki mesafeyi daha da kapatıp omuzunu Saito'ya bastırdı.
Yüzü kıpkırmızı bir hâlde bastırması, sanki Saito'yu kanepeden aşağı düşürüp öldürmeye çalışıyormuş gibiydi. Ancak diğer tarafta Himari olduğu için Saito iki kızın arasında sıkışıp kalmıştı.
İkisinin de saçları hâlâ ıslaktı, nemli uçlarından damlalar süzülüyordu. Okulda asla göstermedikleri bu savunmasız hâlleri, ev ortamının getirdiği o doyumsuz doğallıkla birleşince epey çekici duruyordu. Bu evde bu kızlarla birlikte yaşadığı gerçeği zihnine yeni yeni kazınıyordu.
Banyodan yeni çıkmış kızlardan yükselen sıcaklıkla birlikte tatlı bir koku yayılıyordu. Aynı şampuanı kullanıyor olmalarına rağmen Akane ve Himari'nin farklı kokması cidden garipti.
'Ten kokuları mı farklı acaba?' diye düşünmeye başlayan Saito, hemen ardından kendine geldi. 'Ben ne saçmalıyorum böyle?'
──Sakin ol oğlum! Bu işin içinde kesin bir bit yeniği var! Bunların planını bozmam lazım!
Saito o üstün zekasını tam kapasite çalıştırıp anında bir sonuca vardı.
Kızlar kesinlikle sağını ve solunu tutarak kaçış yolunu tıkamışlardı. Birazdan dünyadaki en korkunç işkence ya da sorgulama başlayacaktı. Hangi yemeğin daha lezzetli olduğuna cevap vermediği için onu cezalandırıyor olmalıydılar.
Bir yolunu bulup bu tuzaktan kaçamazsa Saito için bir gelecek yoktu.
"Şey... Tuvalete gitmeme izin verir misiniz?"
"Kaçmana izin vereceğimizi mi sanıyorsun?"
"Bir yere kaçamazsın, Saito-kun."
İki yanından gelen tatlı gülücükleri gören Saito, ölümü kabullendi.
Tam da tahmin ettiği gibiydi. Film izleme bahanesiyle onu köşeye sıkıştırıyorlardı. Akıllı telefonundan yardım çağıracaktı ama cihazı çalışma odasında bıraktığı için elinin altında değildi.
Umutsuzluğa kapılmış bir hâlde filmi başlattı.
Hikaye başta yakışıklı erkek başrol ile güzel bir kadının saf aşkını anlatıyordu. Ancak ikisinin içinde bulunduğu araba, adamın ticari rakibi tarafından patlatılıp kadın ölünce gidişat değişti.
Vücudunun her yeri yanan erkek karakter yüzüne demir bir maske takıp rakibinin tüm ailesini ve yakınlarını tek tek avlamaya başladı. Sopayla döverek, keserek, ezerek, yakarak, patlatarak, zehirleyerek, boğarak ve bıçaklayarak öldürme... Çeşit çeşit cinayetten oluşan tam bir menü.
Dahi bir mucit olan başrolün tasarladığı cinayet düzenekleri türlü mekanizmalarla doluydu. "Acaba sırada nasıl bir cinayet var?" diyerek entelektüel merakı gıdıkladığı için bu vahşet filmi serisi bu kadar popülerdi.
"Saito-kun! Çok korkunç!"
Sağ tarafındaki Himari bir çığlık atıp Saito'nun koluna sarıldı.
"Hiç de korkmuşa benzemiyorsun. Bayağı gülüyorsun işte."
"Çok korkutucu ama~ Bu filmi çekmek için kaç tane oyuncunun öldüğünü düşündükçe..."
"Hepsi turp gibi yaşıyordur be! O kadar da gerçekçi bir çekim seti değil!"
Saito, Himari'nin kafa yapısından korkmaya başladı.
Akane ise az önce beri çıtını çıkarmıyordu, hiç korkmuş gibi bir hâli de yoktu. Doğaüstü korku filmlerinde kötü olsa da vahşet filmlerinde iyiydi galiba. Saito solundaki Akane'ye baktı.
"İyi misin? Korkmuyorsun, değil mi?"
"Hiç korkmuyorum bir kere."
Akane gözlerini var gücüyle yummuştu.
"Korkmuyorsan aç gözlerini! Filmi kiralayan sensin bir de!"
"Gönül gözümü açtım ben! Kulağımla pürdikkat dinliyorum!"
Bir yandan böyle iddia ederken, diğer yandan iki eliyle kulaklarını tıkıyor, üstüne bir de Saito'nun koluna sarılmak gibi üstün bir yetenek sergiliyordu.
Himari hafifçe kıkırdadı.
"Akane, kendini zorlamana gerek yok biliyorsun değil mi? Saito-kun ile ikimiz izleriz."
"Olmaz öyle şey! Sorumluluğumu bilip sonuna kadar izleyeceğim!"
Akane'nin kapalı göz kapakları zerre kıpırdamıyordu.
"İzlemiyorsun ki ama! Neden burada oturmakta bu kadar ısrar ediyorsun!"
"I-Israr ettiğim falan yok! Ben kiraladım, o yüzden sonuna kadar izlemezsem kira parasına yazık olur!"
"Kira parasını ben veririm, yeter ki..."
"Senin o pis paranı kabul edecek değilim──!!"
"Çok ayıp ediyorsun ama!"
İçini kaplayan aşırı korku yüzünden mantığını mı kaybetmişti ne, Akane'nin sarıldığı kollar Saito'nun kolunu o kadar sert sıkıyordu ki kemikleri kırılacak gibiydi.
Belki de dışarıdan bakıldığında Cennet'i yaşıyor gibi görünüyordu ama Saito'nun bundan keyif alacak hali kalmamıştı. Kaçmak istiyordu. Kurtarılmak istiyordu. Yarın da güler yüzle yeni bir güne uyanmak istiyordu.
Bu hislerin altında ezilen Saito, kanepenin üzerinde tir tir titriyordu.
Ertesi sabah Saito, futonunun çekim kuvvetine esir düşmüştü.
Dün gece film bittikten sonra da Akane ve Himari onu bırakmamış; pişti, video oyunları ve gece kuşağı televizyon programları derken sabahı etmişlerdi. Son zamanların yorgunluğu da eklenince enerjisini toplayamamıştı. Çalan alarımı kapatıp derin bir uykuya daldı.
Fakat Saito'nun bu tembel uykusunu bölen biri oldu.
"Saito-kun... Saito-kun..."
Kulağının dibinde yumuşak bir ses yankılandı, yanağına hafifçe dokunuldu. Serin saç telleri boynunu huylandırıyor, etrafa zarif bir parfüm kokusu yayılıyordu.
"Biraz daha... uyuyayım..."
Saito gözlerini açmadan, yarı açık bilinciyle cevap verdi.
Kulağının dibinde muzip bir ses fısıldadı:
"Olur. Ama karşılığında bir günaydın öpücüğü alırım."
"!? Tamam, kalkıyorum!"
Saito telaşla gözlerini açtı.
Himari tam üzerine eğilmiş durumdaydı. Sarı uzun saçlarını tek eliyle geriye atmış, diğer eliyle Saito'nun yüzünü tutmuş, dudaklarını yanağına yaklaştırmıştı.
"Ah ya, uyandın mı? Keşke uyumaya devam etseydin."
"Sabah sabah yüreğime indirme benim..."
Himari üzgün bir edayla omuz silkerken, Saito güm güm çarpan kalbini sakinleştiremiyordu. Uykusu falan kalmamıştı.
"Aaa? Saito-kun, kalbin mi hızlandı senin?"
"Normal olarak hızlanır yani..."
"Ehehe... Sevindim."
Himari masumca gülümsedi. Perdenin aralığından süzülen ışık sarı saçlarını parlatıyor, ona hareli bir melek havası katıyordu. Daha önce Akane onu kızgın tavayla uyandırmakla tehdit etmişti ama Himari'nin uyandırma tarzı başka anlamda kalbe zararlıydı.
Saito'nun hemen yanında Akane hâlâ uyuyordu. Kötü bir rüya görüyor olmalıydı ki dudaklarını ısırmış, sert bir ifadeye bürünmüştü. Ne ara konduğu bilinmez, Akane'nin yastığının etrafına kötü ruhları kovan muskalar, sofra tuzu ve yakın dövüş silahları dizilmişti. Saito'nun içi ürperdi.
Kendisi uyurken burada ne tür bir ayin düzenlenmişti acaba? Bir ejderhanın uykusunu bölen kişinin başına nasıl bir felaket geleceğini kim bilebilirdi ki?
"Himari... Sen olsaydın bir ejderhanın gazabına uğramadan onu uyandırabilirdin herhalde... Sana emanet ediyorum..."
Saito, sorumluluğu kahramana atan bir kral gibi hissediyordu kendini.
"Akane sanırım uykusunu alamadı. Dün gece korkudan bir türlü uyuyamamış sanırım."
"Öyle mi?"
"Gece yarısı kalktığımda oturma odasında kedi filmi izliyordu. Tatlı kedilerle hafızasını tazelemeye çalışıyordu, ben de ona biraz eşlik ettim. Son dakikaya kadar uyumasına izin versek daha iyi olur."
Himari, Akane'nin saçlarını şefkatle okşadı ve alnına hafif bir öpücük kondurdu. Rahatlamış olacak ki Akane'nin uykudaki yüzü sakinleşti.
Saito, başkalarının arasına giremeyeceği bu iki kişilik samimiyete izinsiz tanık olmuş gibi hissederek garip bir suçluluk duydu.
"Öyleyse kendi kendine uyanana kadar kendi haline bırakayım. Kahvaltıda idareten hazır noodle falan yerim artık."
"Ah, kahvaltı hazırladım bile!"
"Kahvaltı mı... dedin?"
Böyle şık bir kültüre alışkın olmayan Saito kaşlarını çattı.
Mutfağa yöneldiğinde masada çoktan yemeklerin dizilmiş olduğunu gördü.
Krep, çıtır pastırma, salata ve cafe au lait... Adeta bir kafedeymiş hissi veren çeşit çeşit lezzetler vardı. Tabakların altına çiçek desenli servis örtüleri bile serilmişti.
"Bu... Gerçekten tam bir kahvaltıymış."
Öyle alelade bir sabah yemeği denilip geçilecek bir şey değildi. Saito mahcup bir şekilde masaya oturdu.
Yemek çubukları konmadığı için krepi bıçak ve çatal kullanarak yedi, aralarda da salatadan tattı.
Salatanın üzerine çıtır krutonlar ile sarımsak cipsleri serpiştirilmişti; toz peynir ve bin ada sosunun harmankandığı katmanlı tat son derece keyif vericiydi.
Himari, endişeli bir yüz ifadesiyle Saito'yu izliyordu.
"Nasıl olmuş Saito-kun? Damak tadına uydu mu?"
"Çok lezzetli. Özellikle şu kıtır kıtır olan şey."
Saito onaylarcasına başını salladı.
Mümkünse sabahları miso çorbası içmek isterdi ve etin az olması üzücüydü ama fikrini belirtip Himari'nin keyfini kaçırmak istemedi.
"Çok şükür... Çok sevdiğim Saito-kun mutlu olsun diye bir sürü tarif araştırdım."
Himari mutlu bir şekilde gülümsedi, krepinden küçük bir parça kesip yedi. Saito'nun fincanı boşalır boşalmaz hemen cafe au lait ilave etti.
"Az önce dışarıda biraz yürüyüş yaptım da gökyüzü o kadar güzeldi ki..."
"Bugün de mi hava güzel?"
"Evet. Beden eğitimi dersini iple çekiyorum."
"Ben pek koşturup durmayı sevmem ama."
"Ona rağmen bayağı bir can puanın var ama değil mi Saito-kun?"
Sakin, öylesine bir sohbet. Ejderhanın gazabını üstüne çekip körfezin dibine boylama korkusu yoktu. Ortam o kadar huzurluydu ki Saito pastırmasını kemirirken neredeyse kestirecekti.
Sakin havada geçen kahvaltı bitti ve Saito banyoya geçti. Dişlerini fırçalayıp yüzünü yıkadıktan sonra duvarda havlu olmadığını fark etti.
Almak için çamaşır odasına dönmeye yeltendiğinde Himari ona bir havlu uzattı.
"Buyur. Havlu lazımdı değil mi?"
"Ah, sağ ol."
Saito havluyu alıp yüzünü kuruladı. Himari gülümseyerek onu izliyordu. Saito'ya bakıcılık yapmaktan inanılmaz bir keyif alıyor gibiydi.
Saito çalışma odasında üniformasını giydi, okul çantasını alıp mutfağa geçti. Gaz vanasının kapalı olup olmadığını kontrol etti.
"Saito-kun, çıkıyor musun?"
Tıpkı onun gibi okula hazırlanmayı bitiren Himari mutfağa gelmişti.
"Evet. Sen?"
"Ben de. Ah, bir dakika bekle."
"Ne oldu?"
Duraklayan Saito'ya doğru Himari tam karşıdan yaklaştı. Esnek kolları Saito'nun boynuna doğru uzandı.
-- Boynumu mu sıkacak?! Yoksa yakamdan tutup fırlatacak mı?!
Saito'nun vücudu kaskatı kesildi.
Fakat Himari ona saldırmak yerine boynundaki kravatı eline aldı.
"Kravatın gevşemiş. Çok dikkatsizsin Saito-kun♪"
Kıs kıs gülerek kravatını yeniden bağladı.
Burun buruna geldikleri bir mesafe. Uzun parmakları Saito'nun boynunun etrafında beceriyle dolaşıyordu. Üniforma eteğinin altından uzanan pürüzsüz uylukları Saito'nun pantolonuna sürtünüyordu. Himari kravatı bağlarken utangaç bir tavırla Saito'nun gözlerine kaçamak bakışlar atıyordu.
"İşte oldu♪ Akane'yi uyandırıp okula gidelim mi?"
Himari gülümseyerek Saito'dan uzaklaştı.
-- Hiç mi kavga çıkmadı yani?!
Saito şaşkınlıktan donakaldı.
Normal bir sabah olsaydı uyanır uyanmaz en az iki üç kere tartışırlardı. Ev işlerinin yapılışından tutun uyuma şeklinin bozukluğuna, hatta televizyondaki burç yorumlarında Akane'nin burcunun Saito'nunkine yenilmesine kadar savaş kıvılcımı her yerden sıçrayabilirdi.
Buna rağmen bu huzur da neyin nesiydi? Dünyanın kuralları mı bozulmuştu?
"Kavga... etmemiz gerekmiyor mu?"
Saito teyit etmek zorunda hissetti.
"Kavga mı? Neden ki?"
"Şey... Bu eve geldiğimden beri ilk defa... bu kadar sakin bir sabah geçiriyorum da..."
Saito'nun normallik algısı epeyce bozulmuştu.
"Aah. Akane ile evde bile sürekli kavga ediyorsunuz değil mi? Ben Saito-kun ile asla kavga etmem ki."
"Asla mı...?"
Himari güçlü bir şekilde başını salladı.
"Evet! Eğer karın olsaydım, Saito-kun binlerce kızla beni aldatsa bile tek kelime etmezdim!"
"O kadarına da bir şey de yani!"
Kurduğu senaryo o kadar pislik bir adam profiliydi ki Saito geri adım attı.
"Yani her şeyde sana uyum sağlayabilirim demek istiyorum. Akane'nin aksine ben Saito-kun'a kızmam, hoşlanmadığın şeyleri yapmam, sana ev işi yaptırmam... Senin için kelimenin tam anlamıyla mükemmel bir eş olabilirim...?"
Himari, Saito'ya sokulup arzulu bir fısıltıyla konuştu. Islak dudaklarından gizemli bir büyü gücü yayılıyor, davetkar sözleri son derece etkileyici geliyordu fakat...
-- Böyle bir ilişkide ikisi de gerçekten mutlu olabilir miydi ki...?
Saito'nun içine bir şüphe düştü.
"Uyuya kalmışım!!"
Uyanan Akane akıllı telefonunun saatine bakınca dehşete düştü.
Alarmların çalmış olması gerekiyordu ama hiç duymamıştı. Bir yere kadar kâbus görmüştü fakat birinin başını okşadığını hissedince içi rahatlamış, ardından deliksiz bir uykuya dalmıştı.
Doğal olarak yanında Saito yoktu. Her zaman Saito'yu tembel diye azarladığı için kendisinin disiplinli olması gerektiğini düşünüyordu ama bu büyük bir başarısızlıktı.
Akane alelacele üniformasını giyip merdivenlerden aşağı koştu. Gömleğinin birkaç düğmesini iliklemeyi unutmuştu ama bunu umursayacak vakti yoktu.
"Çok özür dilerim! Hemen tost falan yaparım!"
Mutfağa daldığında içerideki Himari ve Saito hızla birbirlerinden ayrıldılar. İkisi de üniformalarını giymişti, ayaklarının dibinde okul çantaları duruyordu.
"Siz... az önce ne yapıyordunuz?"
"Yok bir şey yapmıyorduk."
Saito ışık hızıyla başını iki yana salladı.
"Öyle mi... Sanki birbirinize yapışmış gibi görünüyordunuz ama..."
Akane'nin göğsüne bir huzursuzluk oturdu. Gözünün ulaşamadığı bir yerde bu ikisinin ilişkisi ilerliyor olabilir miydi? Kendisi çoktan geride mi bırakılmıştı?
Himari neşeyle gülümsedi.
"Kahvaltıyı zaten hazırlayıp yedirdim, o yüzden sorun yok. Akane uykusuz gibi görünüyordu, biz de geç saatlere kadar uyumasına izin verelim diye konuştuk. Değil mi, Saito-kun?"
"Aha."
İkisi birbirine samimi bir şekilde baş salladı.
"Ö-öyle mi... Teşekkürler."
Akane minnetini dile getirse de içinden sevinmek gelmiyordu. Saito ve Himari'yi baş başa bırakmaktansa, uykusunu ne kadar alamamış olursa olsun uyandırılmayı tercih ederdi.
"Biz artık okula gidiyoruz. Akane, sen aheste aheste gelebilirsin."
"İkiniz birlikte mi okula gideceksiniz yani!? Sınıftakiler görürse ne yapacağız!?"
"Sorun değil. Saito-kun ile sevgiliymişiz gibi davranıyoruz nasıl olsa. Birlikte yatıya kalıp oradan doğrudan okula geldiğimizi düşünürler."
"O zaman... Sorun yok, değil mi..."
Bir problem olmaması gerekiyordu aslında. Yine de Akane'nin içinde tatmin olmayan bir duygu girdabı çalkalanıyordu. Zaten bu ikisi daha ne kadar sınıfa karşı sahte sevgililik oyununu sürdürmek zorundaydı ki?
"Hadi gidelim, Saito-kun."
Himari, Saito'nun koluna girerek mutfaktan çıktı.
Akane'nin yalnız kaldığı evde, dış kapının kapanma sesi yankılandı. Yeni uyanmış zihni olayları kavramakta yetersiz kalırken, Akane bir süre öylece bön bön dikildi.
──Bir dakika, bu durum tam tersi olması gerekmiyor muydu!? Himari sanki evin hanımıymış gibi davranmıyor mu!?
İçini kaplayan panik hissiyle okul çantasını kaptığı gibi dışarı fırladı.
Sabahın yolunda var gücüyle koştu. Nefes nefese üç sokak ilerledikten sonra nihayet Saito ve Himari'nin arkadan görünen siluetlerine yetişebildi.
Himari, Saito'nun elini tutmaya çalışıyor, Saito ise elini geri çekiyordu. Himari bu kez diğer tarafa dolaşıp Saito'nun elini yakalayarak gülümsemekteydi. Dışarıdan bakıldığında tam bir çifte kumru gibi görünüyorlardı.
"Çok yapış yapışsınız be!"
Akane, Saito ile Himari'nin arasına dalarak ikisini iki yana savurdu.
Himari gözlerini açtı.
"Ne oldu Akane? Aheste aheste gelsen de olurdu."
"O numarayı yemezler! Ben de sizinle geleceğim!"
Akane unutmuştu──Himari'nin insan zihnini yönlendirme konusunda bir uzman olduğunu. Normalde en yakın arkadaşına karşı kurnazlıklarını sergilemeyen Himari, iş aşk savaşına geldiğinde acımasızlaşıyordu.
"Akane, seninle Saito-kun'un aynı evde yaşadığı ortaya çıkarsa başımız belaya girmez mi?"
"Üçümüz birlikte gidersek yakalanmayız!"
"Akane ile Saito-kun'un yaşadığı evde benim kaldığım ortaya çıkarsa peki?"
"Kimse o kadar derine inip dedektiflik yapmaz herhalde! Dedektif misin sen!? Sınıfta dedektif mi var?!"
Sakin sakin gülümsese de Himari'nin göz ardı edilemeyecek bir etkisi vardı. Bu sabahki gibi bir anlık dikkatsizlik, insanın ayağını anında kaydırabilirdi.
Akane kararlı bir şekilde Saito ve Himari'ye eşlik etti.
Araya bir arabulucu olarak Himari'nin katılmasıyla ortak yaşamın daha sakin geçeceğini umuyordu Saito. Fakat beklentisi tamamen boşa çıkmış, günler daha da patırtılı geçmeye başlamıştı.
Akane ve Himari sürekli birbirleriyle çekişiyor, hemen ardından birlikte gülüşüyorlardı. Aralarının iyi mi yoksa kötü mü olduğunu anlamak imkansızdı. Kızların arasındaki bu karmaşık ilişki Saito'nun kavrayışını aşıyordu.
Ve günlerden bir gün.
Bir tıkırtı duyduğunu sanarak gözlerini açtı Saito.
Sabahın körüydü henüz. Yeniden uyumaya çalışsa da içini bir huzursuzluk kaplamıştı.
Havasını değiştirmek için protein tozu içmeyi düşünerek merdivenlerden aşağı indi. Birinci katın koridoruna ışık sızıyordu.
Banyoda dikilen Himari, aynadaki yansımasına dikmişti gözlerini. Yüzünde her zamanki neşeli ifadeden eser yoktu. Gözlerinde yakıcı bir karanlık barınıyor, iki eliyle lavabonun kenarına tutunuyordu.
"...Himari?"
Saito, ortamdaki tuhaflık karşısında istemeden seslendi.
"Ah, Saito-kun!"
Arkasını dönen Himari, yine o bildik parlak gülümsemesini takınmıştı. Ancak az önceki ifadeye şahit olan Saito için bu gülümsemenin bir maskeden ibaret olduğu açıktı.
"Gecenin bu saatinde ne yapıyorsun?"
"Şey, saçlarımı siyaha boyayayım diyordum. Saç boyası aldım da."
Yerde duran eczane poşetinden bir saç boyası kutusu çıkarıp gösterdi Himari.
"Rengini siyaha mı döndüreceksin?"
"Ah, şey... Ailem dışında bunu bir tek Akane biliyor ama... Benim saçlarım doğuştan böyle."
Omuzlarından süzülen gür sarı saçlarını parmaklarının arasından geçirdi.
"Öyle mi?"
"Tepkin çok cılız oldu ama!? Birazcık olsun şaşırmaz mısın!?"
"Shise'nin de babası Rus zaten. Uyruğunun ne olduğunun bir önemi yok ki."
Saito için Itoao Itoao'ydu, Himari de Himari'ydi. Ne eksik, ne fazla. Geçmişi ya da kökeni ne olursa olsun, karşısındaki kişinin kendisi her şeyden önemliydi.
Himari bıkkınlıkla omuz silkip hafifçe güldü.
"Saito-kun, çok umursamazsın... Ama senin bu halini seviyorum."
"O kadar da umursamaz sayılmam."
Saito yanağını kaşıdı.
"Ben küçükken vefat etti ama annem Amerikalıydı. Saçlarımı da yüzümü de annemden almışım. İlkokuldayken bu yüzden çok fena akran zorbalığına uğrardım."
"Aptallar kendilerinden farklı olanı dışlamaya meyillidir."
İlkokul çağındayken bile yetişkinlerden daha üstün bir zekaya sahip olan Saito için bu tanıdık bir durumdu. Özellikle Japonlar, grubun uyumunu bozan aykırı unsurlardan nefret etme hususunda güçlü bir eğilime sahipti.
"O zamanlar babam, okulda dikkat çekmek istemiyorsam saçlarımı siyaha boyamam gerektiğini söylerdi. Ama..."
"Ama bunu yapmak istemedin, değil mi?"
"Nereden bildin?"
Himari'nin gözleri açıldı.
"Çünkü senin için değerli bir insandı, değil mi? Ondan sana kalan bir izi silip atmak istememen çok doğal."
"Saito-kun... Anlayışsız mısın yoksa çok mu hassassın, gerçekten çözemiyorum seni..."
Himari başını öne eğdi. Yumruğunu hafifçe Saito'nun göğsüne vurdu. Mızmızlanan bir çocuğu andıran bu hareketi görünce, Saito onun küçüklük halini hayal etmekten kendini alamadı.
"Ben de bir çare düşündüm. Sarı saçlarımla kalsam bile zorbalığa uğramayacağım bir yol aradım. Derken moda dergilerinde bir sürü sarışın gyaru fotoğrafı gördüm. 'Tamamdır,' dedim. 'Gyaru gibi giyinirsem insanlar tarz olsun diye boyattığımı sanır, ben de kurtulurum.'"
"Sen... Çakma bir gyaru muydun yani?!"
Saito şaşkınlığa uğramıştı.
"'Çakma' demek biraz ağır olmadı mı!? Bayağı dersime çalışıp dört dörtlük bir gyaru olmak için çok çabaladım bir kere! Dergiler okudum, kütüphanede araştırma yaptım, liseli gyarularla konuşup kombin tavsiyeleri aldım, videolardan makyaj öğrendim!"
"Bayağı azimliymişsin aslında..."
Himari'nin sadece gyaru modasını taklit ettiği gerçeği oturan bir şeydi. Cıvıl cıvıl bir kişiliği vardı, açık saçık giyinse de okul kurallarını çiğnediği pek görülmezdi. Temizlik işlerine ve etkinliklere hevesle katılırdı. Özünde son derece ciddi bir kızdı.
"Bu sahte gyaru rolünü bunca zaman sorunsuz götürüyordun da, şimdi neden siyaha boyamaya çalışıyorsun?"
"O adam kızdı bana. 'Sonsuza dek böyle süslü püslü gezersen adam olamazsın' dedi. 'Şüpheli işlere bulaşır, suça sürüklenir, hayatını çürütürsün' dedi... Benim hiç öyle bir niyetim yoktu oysa."
"Bu yüzden mi evden kaçtın?"
Himari başıyla onayladı.
"O adam, anneme birebir benzediğim için beni görmeye tahammül edemiyor. Babamın başka bir kadını olduğunu hatırlatıp duruyorum ona. Bu yüzden en azından saçlarımı siyaha boyayıp suyuna gitmem gerekiyor."
Himari alt dudağını ısırdı.
[AI CENSORSHIP BLOCKED THIS CHUNK - RAW ENGLISH RETAINED]
その思い詰めた表情に、才人は胸が苦しくなるのを感じる。彼女は、どうしようもなく自分を粗末にしている。もっと彼女の価値は、重いはずなのに。
「やめておけ」
才人は陽鞠の手から染毛剤の箱を取り上げた。
「なんで……」
「本当に大事なものは、手放しちゃいけない」
「ただの髪だよ」
「違う。それは、陽鞠が陽鞠であるという証だ。母親との絆だ」
「だけど、あの人が怒るから……」
「そんな理不尽なヤツには、勝手に怒らせておけばいい。無理解な人間のために、せっかくの綺麗な金髪をなくすなんてもったいない」
「き、綺麗……?」
陽鞠が気後れがちに目を瞬いた。
誰が見ても彼女は美しいのに、根本的なところで自信がない。それは、幼少期にいじめられていたせいなのか、家族との関係が不安定なせいなのか。陽鞠が胸を張って生きるには、何者にも侵されない自信が必要だ。
才人は陽鞠の金髪を手に取り、その瞳を正面から見つめて保証する。
「ああ、綺麗だ。太陽の光を集めたみたいで、見ているだけで気持ちが明るくなる。俺はお前の金髪が好きだ」
「っ!」
陽鞠の顔が真っ赤に染まった。
うつむいてげんこつを握り締め、肩を震わせる。
「陽鞠? なんか嫌なこと言ったか……?」
才人が心配すると、陽鞠が全力で飛びついてきた。その勢いで尻餅をつく才人。それでも陽鞠は才人を放さず、才人の胸に顔を擦りつける。
「ずるい。ずるいよ、才人くん。そういうの、反則だよ」
言葉では非難しつつ、鼻にかかった甘い声。
陽鞠は才人の腰に馬乗りになり、潤んだ瞳で見下ろす。
薄暗い廊下で、白い肌に浮かぶ唇の紅が眩しかった。
耳元の金髪を掻き上げる仕草が、妖しい色香を漂わせている。
「才人くんが悪いんだよ。そんな格好いいこと言って、私をキュンキュンさせるから」
陽鞠の唇が才人に迫ってくる。
「なにをする!?」
「キスマークをつけるの。才人くんが私のだって印をつけちゃうの。首がいい? 腕がいい? 誰にも見えない胸がいい?」
「どこもダメだ!」
才人は起き上がろうとするが、陽鞠が躰を押しつけて封じ込め、才人の首筋に歯を立てる。
「んっ♪」
ちゅーちゅーと肌に吸いつく陽鞠。
のしかかってくる少女の重みと、胸元で潰れている双丘のやわらかさ、首筋を侵食される微かな痛み。気温は高くないはずなのに蒸し暑く、頭がぼんやりとして、これは現実なのかと才人は疑う。
「あんたたち!!」
そのとき、凄まじい殺気と共に朱音が現れた。寝間着姿でスリッパを踏み鳴らし、鬼の形相で才人たちを睨み据えている。
「あー、朱音ー。起きちゃったんだ」
陽鞠は捕食を終えた肉食獣のように、ちろりと唇の端を舐める。
「この変態! 万年発情わんこ! 夜中に盛ってるんじゃないわよ!」
朱音は陽鞠の下から無理やり才人を引きずり出す。
陽鞠は頬に人差し指を添えて首を傾げる。
「夜中に盛るのが普通じゃない? 才人くんがえっちなこと言うから、ガマンできなくなっちゃったんだよ」
「才人!?」
「言ってねえ!」
朱音から殺意の視線を向けられ、才人は即座に否定する。この家では濡れ衣を放置することは死に直結する。
朱音が悲鳴を漏らす。
「ちょっと! 才人の首に思いっきりキスマークついちゃってるじゃない!」
「そんなにか!?」
才人はぎょっとして鏡で確かめようとするが、死角になっているのか見えない。
なんとか消しておかないとクラスで邪推を呼びそうだ。邪推でもなんでもなく、本物のキスマークなのだが。
「朱音もつけたらいいんじゃないかな? まだつけるとこ、いっぱいあるよ?」
「人を寄せ書きの色紙扱いするのはやめてくれるか!?」
「む、無理よ!才人の首なんかに口をくっつけたら、食中毒になるわ!」
「バイ菌扱いするのもやめてくれるか!?」
自分の人権はどこに行ったのかと、才人は絶望に暮れた。
昼休み。学校の中庭で、真帆が才人の首に触った。
「あれ? おにーちゃん、首に怪我でもしたの?」
「怪我? してないぞ」
「でも、絆創膏貼ってあるよ? しーちゃんにかじられた?」
「シセは兄くんにそんな野蛮なことはしない」
「日常的にやってるだろ」
今も才人の指をかじろうとしている糸青を、才人は抱きすくめて鎮圧する。弁当の量が足りなかったのかもしれないが、昼食の足しにされるのは困る。
陽鞠が照れくさそうに告げる。
「それ、私がキスマークつけたところなんだよね」
目を丸くする真帆。
「どゆこと!?ひまりんがおにーちゃんにキスマーク!?二人のあいだになにがあったの!?二人はもうオトナの関係なの!?」
陽鞠は頬を染めて身をよじる。
「やー、オトナってほどじゃないけど~。まあ、そんな感じかな!」
「ひまりん、ずるーい! アタシもキスマークつけるーっ!」
真帆が才人にむしゃぶりついてくる。どさくさに紛れてシャツを脱がそうとする真帆の頭を、才人は両手で左右から挟んで固定する。真帆は前に進めずジタバタしている。
「俺は絆創膏を貼った覚えはないんだが、誰が貼ったんだ?」
陽鞠が才人に近づいて首を観察する。
「これ、朱音が好きな猫のキャラクターの絆創膏だよね。朱音が貼ったんじゃない?」
びくりとする朱音。
「だ、だって、そんなえっちなもの見せびらかして歩いてたら逮捕されるでしょ! だから才人が寝ているあいだに貼っておいたの! 文句ある!?」
「まったくないが……」
いったいなぜ朱音はそこまでケンカ腰なのか。
「でも、絆創膏なんて貼ってると、余計にえっちな感じがするよね。才人くんと私の一晩のヒミツがこの下に隠れてる、みたいな?」
「いやらしすぎるわ!」
「あと、質問なんだけど、どうして絆創膏は二箇所に貼ってあるのかな……? 私がキスマークつけたのは、一箇所だけのはずなんだけど。不思議だな~?」
陽鞠が朱音に顔を寄せ、からかうように尋ねる。
「し、知らないわ! 絆創膏が余っていたから在庫処理しただけよ!」
朱音は真っ赤な顔を背けて腕組みする。
「俺は在庫処理の道具なのか……」
才人は微妙な気持ちだ。どうしても貼りたいなら、その辺の電柱にでも貼っておいてほしい。
「陽鞠、兄くんの家に泊まってるの?」
「うん。家出して街をうろうろしてたら、才人くんが拾ってくれたんだ」
「いいないいなー。アタシも泊まりたい!」
「シセも泊まる」
「みんなでお泊まり会しよーよ! またおにーちゃんと一緒にお風呂入りたーい!」
「ちょっ……」
真帆の爆弾発言に、才人は心臓が凍るのを感じた。
辺りの空気も凍りつき、陽鞠、朱音、糸青が、ギギギと首を動かして才人を見据える。
「才人くん……?」
「またって、どういうことかしら……?」
「兄くんには説明責任がある」
生存率一パーセントの空気。殺意の視線が才人に突き刺さる。
才人の背筋に冷や汗が流れた。
「い、いや、言い間違えたんだよなぁ! 真帆!?」
真帆は無邪気にピースサインを突き出す。
「間違えてないよー。忘れたの? アタシが裸でおにーちゃんに抱きついモゴゴ!」
Saito hemen Maho'nun ağzını eliyle kapattı. Böyle giderse öğle arası sonsuz bir uykuya dönüşecekti. Ne pahasına olursa olsun bu bilgi kaynağını susturması gerekiyordu.
O sırada Himari'nin yüzü aniden bulutlandı.
"……Özür dilerim. Ben gidiyorum. Burada olmadığımı söylersiniz."
"Burada olmadığını mı? Kime?"
Akane şaşkınlıkla sordu ama Himari cevap vermedi. Biri tarafından kovalanıyormuşçasına alelacele okul binasına doğru uzaklaştı.
Neye uğradığını şaşıran grubun yanına otuzlu yaşlarında bir kadın yaklaştı. Himari'nin üvey annesi Rieko'ydu bu. Gözlükleri, arkada sıkıca toplanmış siyah saçları ve sert yüz ifadesiyle tam bir öğretmen havası taşıyordu; okulun içinde hiç sırıtıyordu.
"A, Himarin'in annesi! Uzun zaman oldu!"
Yaklaşılması zor bir havası olan Rieko'ya karşı bile Maho hiç çekinmiyordu. Bu içten ve neşeli gülümseme karşısında Rieko'nun sert ifadesi de biraz yumuşadı.
"Uzun zaman oldu Maho-chan. Buralarda Himari'yi gördün mü?"
"Yoo, buralarda yok ki?"
Maho, Himari'nin tembihlediği gibi cevap verdi ama o kadar ruhsuz bir sesle söylemişti ki rol yaptığı kilometrelerce öteden belli oluyordu.
Rieko derin bir iç çekti.
"Himari bana sadece sizde kaldığına dair bir mesaj attı ama…… Okula düzgünce devam ediyor mu?"
"Himarin bizim evde kalmıyor ki, abimlerin evinde—"
"Okula geliyor tabii! Hiçbir sorun yok!"
Akane panikle Maho'nun ağzını kapattı. İki eliyle yüzünün alt yarısını kenetlemişti, tam bir profesyonel hamlesiydi. Maho'nun nefesi kesilmiş, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi olmuştu.
Saito ile Akane'nin evli olduğu ve Himari'nin de o evde kaldığı öğrenilirse, işlerin içinden çıkılmaz bir hal alacağı kesindi.
"Himari iyi mi peki?" diye sordu Rieko, Akane'ye dönerek.
"Şey, yani……"
"Geceleri sokaklarda sürtmüyor ya da kötü şeylere bulaşmıyor, değil mi?"
"Himari asla öyle şey yapmaz! Okul biter bitmez eve dönüyor. Kötü şeylere gelince……"
Akane, Saito'nun boynundaki yara bandına kısa bir bakış fırlattı.
"……Hiç öyle şeyler yapmıyor!"
"Öyle mi…… O kız duygularını asla dışa vurmaz, ne düşündüğünü bir türlü anlayamıyorum…… Bu sefer de neden evi terk ettiğini hiç anlamadım."
Rieko çaresizlik içinde başını öne eğdi. Bu hali, Saito'nun Himari'nin evinde ilk karşılaştığı o baskıcı kadından oldukça farklıydı.
"Endişelenmenize gerek yok, Himari'yle biz gayet iyi ilgileniyoruz. Yakında eve de döner herhalde."
"Size de yük olduk, çok üzgünüm. Şey, rica etsem adresinizi verebilir misiniz? Akane-san, yakın zamanda taşınmıştınız değil mi?"
"Şey……"
Rieko'nun sorusu üzerine Akane bakışlarını Saito'ya çevirdi. Ev adresini vermelerinde bir sakınca olup olmadığını sessizce teyit etmek istiyordu.
Dışarıya sızdırmak istemedikleri bir bilgiydi ama polise haber verilip işlerin büyümesini engellemek için veliyi rahatlatmak şarttı. Saito başıyla onaylayarak Akane'ye izin verdi.
Rieko adresi not defterine kaydetti, hafifçe eğilerek selam verdi ve oradan ayrıldı.
Evdeki salonun kanepesinde oturan Saito'nun kucağına Maho atladı.
"Abi, hadi silah oyunu oynayalım! Benim ekipmanım gatling olsun, seninki de sadece beyzbol sopası!"
"Dezavantajım fazla abartı değil mi? Hem bu şartlarda benim oynadığım şey silah oyunu bile olmuyor."
"Abim olduğuna göre küçük kardeşine iltimas geçmen çok normal değil mi?"
Oyun kolunu sıkıca kavrayıp bacaklarını havada salladı Maho. Saito rahatsız olmuş gibi bir surat ifadesi takınsa da onu kucağından kovmaya yeltenmedi.
"Orası Sise'nin yeri."
İtoa durumdan şikayetçiydi.
"Aaman, ne var yani? Arada sırada bana devret işte."
"Olmaz. Abimin kız kardeşi olma ayrıcalığı sadece Sise'ye ait."
"Ben de abimin kız kardeşiyim! Benim de hakkım var!"
Saito'nun kucağının hakimiyeti için kavgaya tutuşan İtoa ve Maho, birbirlerini itip kakmaya başladılar.
Çok geçmeden birbirlerine sarılıp halının üzerinde yuvarlanmaya, bir üste bir alta geçmeye başladılar. Yavru aslanların oynaşmasını andıran bu hallerinde en ufak bir gerginlik yoktu.
Saito ikisini durdurmaya bile çalışmadı; bunu fırsat bilip tek başına oyunun tadını çıkarmaya baktı.
──Her zamanki umursamaz herif işte……
Akane içinden böyle geçirerek Himari'yle iş bölümü yapıp akşam yemeğini hazırlamaya koyuldu.
Adı pijama partisi olsa da Maho ve İtoa zaten sürekli bu eve girip çıktığı için ortamda ekstra bir tuhaflık yoktu. Tek fark pişen yemeğin miktarıydı, onu da topluca halledince fazladan bir zahmet çıkarmıyordu.
Sebzeleri doğrayan Akane, bir yandan da Himari'yle konuşmaya başladı.
"Annen senin için çok endişeleniyordu. Artık arayı düzeltseniz mi?"
"Aramızda bir kavga yok ki. O kadın kendi kendine gelin güvey olup kızıyor. Ben sadece evi darmadağın etmemek için mesafe koydum."
Himari eskiden beri böyleydi. Hoşlanmadığı biriyle bodoslama çatışmaya giren Akane'nin aksine, olabildiğince kavgadan kaçınmaya çalışırdı.
"Ama üvey annen öyle demiyordu……"
"O kadın benim annem değil. Babamla evlenen, tanımadığım bir kadın sadece. Sevecen ebeveynlere sahip olan sen, benim ne hissettiğimi anlayamazsın Akane."
Himari alt dudağını ısırdı.
Sakin ama aşılmaz bir reddediş duvarına çarpan Akane, içten içe bir çaresizlik hissetti.
"Hemen anlayamasam bile anlamak için çabalayabilirim. En yakın arkadaşın olarak sana yardım edememek ağrıma gidiyor."
"Bana çok yardımın dokundu Akane. Ama böyle şeyleri, mutlu bir hayatı olan sen anlayamazsın. Beni anlayabilecek tek kişi, tıpkı benim gibi normal bir aile nedir bilmeyen Saito-kun."
Himari salonda oturan Saito'ya sevgi dolu bir tebessüm gönderdi. O gülüşte, aynı acıyı paylaşmanın getirdiği gizli bir üstünlük duygusu gizliydi.
Akane'nin göğsünün derinliklerinde kıskançlık benzeri bir sızı belirdi.
"Saito'nun ailesinin normal olmadığını ben de biliyorum. Hojyo Grubu'nun mirasçısı sonuçta."
"Mesele o değil. Saito-kun'un neden sürekli kitap okuduğunu biliyor musun? Neden hazır erişteye ya da protein tozlarına bu kadar düşkün biliyor musun? Ben biliyorum."
"N-ne alakası var…… Sadece kendi zevki değil mi onlar……?"
Himari hüznünü gizleyemeyen bir edayla omuz silkti.
"İnsanın zevkleri dedikleri şey, yürüdüğü yolun bir sonucudur Akane. Saito-kun'un kendi ailesi hakkında konuştuğunu hiç duydun mu? Onun hakkında gerçekten ne biliyorsun?"
"O……"
Akane kekeledi.
Düşünce, Saito gerçekten de kendi ailesinden hiç bahsetmezdi. Dedesinden sık sık dert yanar, bu dert yanışların ardında nefretle karışık bir sevgi kırıntısı sezilirdi ama anne babasına dair tek kelime etmezdi. Saito'da bir aile sıcaklığının kokusu bile yoktu.
Sadece özel hayatını anlatmayı sevmeyen bir yapısı olduğunu sanıyordu ama acaba durum farklı mıydı? O umursamaz, gevşek tavırları, yoğun bir sis perdesinin üzerine takılmış bir maskeden mi ibaretti?
Akane, büyülenmişçesine oyuna dalmış olan Saito'nun sırtına karmaşık duygularla baktı.
Salon halısının üzerinde Maho sızıp kalmıştı. İtoa ise Maho'ya sarılma yastığı olmuştu; bir süre kurtulmak için çabalasa da sonunda pes edip o da uykuya yenik düşmüştü.
Masanın üzerinde oyun kolları, yarım kalmış atıştırmalıklar, eriyen buzlarla sulanmış meyve suları ve dolabın dibinden çıkarılmış kutu oyunları duruyordu. Pijama partisinin tadını ölesiye çıkardıktan sonra geriye kalan enkazdı bu. Yarın okul olmasına rağmen kimse sonrasını düşünmemişti.
"Artık yatsak iyi olacak. Ben Sise'yi odasına götüreyim."
Saito, Shise'yi Maho'nun kollarından kurtarıp kucağına aldı. Shise uykusunda bir şeyler mırıldanarak bir bebek gibi Saito'ya sarıldı.
"Ben de Maho'yu götüreyim. Haydi Maho, birazcık uyan bakalım."
Akane, Maho'nun bedenini hafifçe sarstı.
"Hayır... Uykum var... Abla, senin göğsünde uyuyacağım..."
Maho mızmızlanarak yüzünü Akane'nin göğsüne gömdü.
"Ben de yardım edeyim."
Himari, Maho'nun koluna girdi ve Akane ile birlikte onu taşımaya başladılar.
Misafir odasındaki yatağa yatırıldığında Maho, hiç vakit kaybetmeden Shise'yi yine sarılma yastığı yaptı. Birbirlerine sarılıp küçücük kalan ve mışıl mışıl uyuyan bu ikili, masal kitabından fırlamış prensesler kadar sevimli görünüyordu.
Saito üzerlerine ince bir battaniye örttü, ışığı kapatıp misafir odasından çıktı.
Oturma odasını toparlayıp yatak odasına çekilmeye hazırlanırlarken Himari seslendi.
"...Şey. Yarın eve dönmeyi düşünüyorum."
"Emin misin?"
"Evet. Size daha fazla yük olmak istemiyorum."
"Yük olduğun yok da... Kendini zorlamıyorsun, değil mi?"
Saito endişelenmişti. Gündüz vakti Rieko ile göz göze gelmekten bile kaçınan Himari, eve dönünce durumu idare edebilecek miydi?
"Sonuçta bir gün dönmem gerekiyordu, elden bir şey gelmez. Kusura bakma Akane. Baş başa düzeninizi bozduğum için."
Akane dudaklarını büktü.
"B-Ben zaten baş başa yaşamak falan istemiyorum! Bu mahlukla tek başıma kalmak çok tehlikeli, gözüme uyku girmez bir kere!"
"Himari'nin burada kalması benim de işime geliyor. Yanımda bir eğitmen olmadan bu ejderhayla aynı evde yaşarsam kaç canım olursa olsun yetmez."
"Ejderha da kimmiş?!"
"Sensin!"
Birbirine dik dik bakan ikiliyi izleyen Himari hafifçe güldü.
"Siz ikiniz gerçekten çok iyi anlaşıyorsunuz."
"Hiç de bile!" "Hiç alakası yok!"
Akane ve Saito aynı anda itiraz etti.
"En sevdiğim iki insanla birlikte yaşamak çok eğlenceliydi. ...İyi geceler."
Himari buruk bir tebessümle kendi odasına çekilip gözden kayboldu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.