Akşam yemeğinin bittiği oturma odasında zaman huzurla akıyordu.
Saito kanepede kitap okuyor, Akane ise hemen yanında ders kitaplarıyla bakışıyordu. Dün gece keyfi o kadar yerinde olmamasına rağmen kendi çalışma odasına kapanmamış, çiftlerin ortak alanında kalmayı tercih etmişti.
Yemek de sadece hazır erişte değil, her zamankinden çok daha özenilmiş bir fiks menüydü. Üstelik Saito'ya yönelik o öldürücü havadan da eser yoktu. Saito, Akane’nin ne düşündüğünü bir türlü kestiremiyordu.
Okuldaki dedikoduların odağı, beraber yaşama şüphesinden Saito ve Himari’nin sevgili olduğu iddiasına kaymıştı ama yine de temkini elden bırakmamak gerekiyordu. Akane ile birlikteyken bir sınıf arkadaşına yakalanırlarsa tüm emekleri boşa giderdi. Dışarıda dikkatsizce tek kelime bile edemezlerdi.
Saito kitabını kapatıp Akane’ye seslendi.
"Sahi, henüz iletişim bilgilerimizi birbirimize vermedik değil mi? Numaranı alabilir miyim?"
"K-kız tavlama girişimi mi bu...?"
Akane ders kitabına sarılarak resmen iğrenmiş bir ifade takındı.
"Kendi karısını tavlamaya çalışan adam mı olur!"
"Bana ne yapmayı planlıyorsun...?"
Akane korkuyla titredi.
"Hiçbir şey yapmayacağım! Sana ulaşamazsam dışarıdayken sıkıntı olur, değil mi?"
"Doğru ya... Mesela Himari’nin evinde sabahladığın zamanlarda, en azından bir haber vermen iyi olur..."
Bakışları suçlayıcıydı.
"Sabahlamayacağım. Dün gece bile vaktinde döndüm ya."
"Ama aslında dönmek istemiyordun, değil mi?! Benim yemeklerimden ziyade Himari’ninkileri daha çok seviyorsun, değil mi?!"
"Sen neyle rekabet ediyorsun böyle..."
Saito’nun akşam yemeğini yiyip de eve gelmesi onu bu kadar mı rahatsız etmişti? Son zamanlarda Akane’nin hali tavrı bir garipti.
"Bir süre beraber alışverişe bile çıkamayacağımız için bir iletişim yoluna ihtiyacımız var diye düşündüm sadece. Alınacak bir şey olduğunda falan haberleşmek kolay olur, fena mı?"
"Anlıyorum, demek böyle bir tavlama cümlesi de varmış..."
"Tavlama falan değil diyorum. Tamamen işlevsel bir mesele."
"E-elden bir şey gelmez o zaman..."
Akane çekinerek akıllı telefonunu uzattı ve ID'lerini takas ettiler.
"...Neden şimdiye kadar birbirimizin numarasını almadık ki?"
Yakın zamana kadar buna ihtiyaç duyacak bir durumun oluşmaması sebeplerden biriydi elbette.
"Böyle bir şey istesem benden tiksinirsin gibi gelmişti."
"Kesinlikle tiksinçti zaten."
"Bu kadar açık sözlü olma!"
"Polise ihbar etsem mi diye düşündüm bir an."
"Ben okula yaklaştığı anda tutuklanması gereken bir şüpheli miyim?"
Ezeli düşmanı olsa da, yaşıtı olan bir kızdan çöp muamelesi görmek Saito’yu üzüyordu.
"Ama..."
Akane akıllı telefonunun ekranına bakarken yanakları kızardı.
"İlk defa bir erkeğin numarasını kaydediyorum."
"Ö-öyle mi?"
Pek de iğrenmiş gibi durmuyordu; aksine biraz mutlu görünmesi Saito’yu nasıl tepki vereceği konusunda kararsız bıraktı. Kendi telefonunda Akane’nin adının ve fotoğrafının belirmesi tuhaf bir karıncalanma hissi veriyordu.
"Okulda telefon çaldığında Saito’dan geldiği anlaşılırsa sorun olur, o yüzden ismini değiştireceğim."
"Tamam."
Akane telefona bir şeyler yazmaya başladı.
"A, p, t, a, l... ve bitti."
"Aptal yapma şunu."
Saito bu aşağılayıcı isme itiraz etti.
"M, a, n, y, a, k... o zaman."
"Manyak da yapma."
"Seni ifade eden daha isabetli bir kelime bulamıyorum ki."
"Bir sürü seçenek var! Mesela 'Tarihin En Güçlü Dahisi' veya 'Yüce Mutlak Hükümdar' falan."
"O zaman 'Yüce ve Çağları Aşan En Güçlü Dahi Yakışıklı' yapıyorum."
"Vazgeçtim, yapma. Bu kadarı utanç verici."
Saçma sapan sözlerine iğnelemeyle karşılık vermesi, Akane’nin saldırı yeteneğinin giderek geliştiğini gösteriyordu. Basit laf sokmalarından çok daha etkili bir deliciliğe ulaşmıştı.
"Sende utanma duygusu diye bir şey varmış demek."
"Arsızmışım gibi konuşmayı bırakır mısın?"
"Çıplak halde dışarıda yürümeyi hobi edinmiş biri olduğunu sanıyordum."
"Benim hobim kitap okumak!"
Saito tam tekrar kitabına gömülecekti ki telefonundan bir bildirim sesi geldi.
Gelen mesaj Akane’dendi.
'İyi akşamlar'
Telefonuna sarılmış olan Akane, gözlerinde parıldayan bir beklentiyle Saito’ya bakıyordu.
—Mesajlaşmak mı istiyor yani...?
Görüldü atıp bırakırsa bu mesafeden anında yakalanırdı; eğer Akane bunu istiyorsa ona eşlik etmek aile huzuruna giden yoldu.
Saito cevap yazdı.
'İyi akşamlar'
'Nasılsınız?'
'İyiyim'
'Adınız nedir?'
'Saito Hojo'
Resmen bir bot gibi kalıplaşmış cümlelerdi. Ancak şaşırtıcı olan, bu tatsız tutsuz mesajları büyük bir keyifle gönderen kişinin Saito’nun karısı olmasıydı. Okul ikincisi bir dahi olduğuna inanmak güçtü.
Akane mesaj göndermeye devam etti.
'This is a pen'
'Neden aniden İngilizceye geçtin?'
Üstelik ortaokul birinci sınıfta öğretilen en temel seviyeydi.
'I am a pen'
'Sen bir kırtasiye malzemesi miydin?'
İnsan olduğunu sanarak yanılmıştı demek.
'Akşam yemeğini yedin mi?'
'Az önce beraber yedik ya. Kendine gel.'
Saito, 'İyi misin?' diye soran ters bakışlı bir kedi çıkartması gönderdi.
Akane telefonunu iki eliyle sıkıca tutmuş, eğlenerek omuzlarını sarsıyordu.
'Senin akşam yemeğin neydi?'
'Sen yaptın ya işte. Ana yemek hamburger köftesiydi.'
'Sence o ne etiydi?'
'Oha, korkutucu... Dana eti mi...?'
'Dana?'
Neden orada aniden çocuk gibi sormuştu ki? Saito bunu yapmamasını içtenlikle diledi ama Akane’nin keyfi hala yerindeydi. O lekesiz gülümsemesi de neyin nesiydi böyle?
'İpucu ver. Tahmin etmem kolaylaşsın.'
'İpucu... Elli bacağı ve doksan gözü olan bir canlı.'
'Hiç anlamadım.'
Dünya üzerinde var olan bir canlıya benzemiyordu.
Akane aniden kanepeden kalktı, koşarak gidip oturma odasının kapısının arkasına saklandı.
Saito’nun telefonu çalmaya başladı. Saito açtığında, Akane düşman bölgesinden bildirim yapan bir casus edasıyla fısıldadı.
'Alo... Sesim geliyor mu? Ben geldim.'
"Aynı evdeyiz, normal konuşsana!"
Saito’nun sabrı taşmıştı.
'Öyle olmaz. Bu bir antrenman.'
"Ne antrenmanı be!"
'Saito betona gömüldüğünde, gizlice haberleşebilmemiz için yapılan bir antrenman.'
"Fail yüzde doksan dokuz sensindir zaten."
'Öyle bir şey yapmam. Çünkü ben nazik biriyim.'
"Akane’nin nazikliği de bu kadar işte..."
Saito, onun nazikliğinin ancak kurbanını acı çektirmeden tek hamlede öldürmek olabileceğine kanaat getirdi.
"Abi-ciiiim!!"
Saito, Shiori ile okulun bahçesinde bento yerken, Maho arkasından üstüne atladı.
Saito, içindekiler dökülmesin diye bentoyu yere bırakıp kenara çekildi. Hamlesi boşa çıkan Maho, yüzünde gülümsemesiyle yerde yuvarlandı.
Yalpalamayarak ayağa kalktı ve sitem dolu gözlerle Saito’ya baktı.
"Abi, beni atlatma konusunda iyice ustalaştın..."
"Her gün bu kadar saldırıya uğrayınca normal haliyle."
Huzur içinde öğle yemeği bile yiyemiyordu. Akane’nin el yapımı yemeklerini okula getiremediği için gelirken aldığı bir bentoydu ama yine de karıncalara yem olmasına gönlü el vermiyordu.
Maho gururla zafer işareti yaptı.
"Abimin kaçınma yeteneğini geliştirmek için sana saldırıyorum işte!"
"Kesin yalandır."
"Yakalandım mı! Aslında tamamen cinsel dürtülerimden dolayıydı!"
"Biraz olsun kelimelerini seçerek konuş!"
"Yalan söylediğim için özür dilemek adına sana şöyle sıkıca sarılayım!"
"Kalsın, istemez..."
Saito kesin bir dille reddetse de Maho hiç oralı olmayıp üstüne atladı. Yanaklarını tüm gücüyle ona bastırıyor, o tatlı kokusunu üzerine sindirmek istercesine adeta yapışıyordu. Shio ise bu boşluktan istifade edip Saito’nun bentosunu iştahla mideye indiriyordu.
'Yoksa bu ikisi iş birliği mi yapıyor...?!'
Saito şüpheyle onlara baktı.
Ancak Shio, Maho’yu Saito’nun üzerinden çekip ayırdı.
"Çok yapıştın. Abi-kun’u işaretleyip durma."
"Eee, ne var bunda? Shi-chan, sen de her zaman abini işaretlemiyor musun?"
"Abiyi işaretlemek kız kardeşin görevidir."
"Öyle bir görev yok, değil mi!?"
"Bugün işaretleme sırasının bende olduğunu abi-kun söyledi bir kere!"
"O da yalan, değil mi!?"
İki yanından kız kardeşleri tarafından kıskıvrak yakalanan Saito hareket bile edemiyordu, bırakın yemek yemeyi. Zaten bentodan geriye tek bir parça bile kalmamıştı.
Shio’nun hayranı olan kızlar veya Maho’nun hayranı olan erkekler tarafından görülürse idamı kesin olan bu durumdan kurtulmak için Saito ikisini de üzerinden silkip banka oturttu.
"Shi-chan, hadi bakalım."
"Ham."
Maho nereden çıkardığı belli olmayan bir dangoyu havaya fırlattı, Shio ise havada kapıp tek lokmada yuttu. Öyle ya da böyle, bu ikisinin arasının aslında o kadar da kötü olmadığı söylenebilirdi.
"Ama yine de geldiğiniz iyi oldu. Bugün size sormak istediğim bir şey vardı."
"Eee? Benim sevdiğim kişiyi mi merak ediyorsun? Şey, sanırım abi-kun’u seviyorum! Kyaa♪"
Maho elleriyle yanaklarını kapatıp vücudunu kıvırmaya başladı. Onu ciddiye alırsa kaybedeceğini biliyordu Saito.
"Partide karşılaştığım o kızı... Maho, onun kim olduğunu biliyorsun, değil mi?"
".........!"
Shio’nun omuzları hafifçe sarsıldı.
Maho ise elini ağzına götürüp gözlerini fal taşı gibi açtı.
"Aa, o mu? Bilip bilmediğimden pek emin değilim aslında..."
Cevabı pek net olmasa da kesinlikle bir şeyler bildiği ortadaydı.
Maho’nun kaçmasına izin vermemek için Saito onun elini sıkıca tuttu.
"A-Abi-kun...?"
Maho afallamıştı.
"Lütfen bana dürüstçe anlat. Eğer bir karşılığı olacaksa, elimden gelen her şeyi yaparım."
"Eee? O zaman... ne istesem acaba? Çok acayip bir şey mi istesem?"
"Bunu şimdi öğrenip de ne yapacaksın abi-kun?"
"Bir şey yapmayacağım. Gidip onunla görüşmek gibi bir niyetim yok, ona da Maho’ya da zahmet vermeyeceğim. Sadece... hiçbir şey bilmeden öylece durmak huzursuz hissettiriyor."
Saito’nun zihninde zayıf bir hipotez vardı.
Neredeyse imkansızdı ama tamamen göz ardı edilemeyecek bir ihtimal.
Saito’nun ilkokul mezuniyet partisine Tenryu’nun tanıdıkları çağrılmıştı. Bu yüzden Tenryu ile sevgili olan Chiyo’nun torunu, yani Maho’nun o kız olabileceğini düşünmüştü.
Ancak, bu şartlar altında... Akane de bu tanıma uyuyordu.
Saito, Maho’ya baktığında o kızın silüetini görmesinin sebebi onların kardeş olmaları mıydı? O kız uzun saçlarını kestirip büyüdüğünde Akane’ye mi dönüşmüştü?
O hanım hanımcık, nazik ve melek gibi gülümsemesiyle insanın içini ısıtan o kız, Akane imajından fersah fersah uzak olsa da...
"Abi-kun... Gerçekten öğrenmek istiyorsun, değil mi?"
"Evet."
"Gerçekten ne dersen yapar mısın? Mesela bana senin sarılmanı istesem?"
"O kadarı sorun değil."
Saito, Maho’yu kendine çekip sarılmaya yeltendi.
Maho kıpkırmızı kesilip geri adım attı.
"B-Bir dakika bekle! Aniden çok cesurlaştın!"
"Normalde çekinmeden üzerime atlayan sensin ama."
"Onda sorun yok! Ama böylesi... utandırıyor işte!"
Maho ellerini telaşla sağa sola sallıyordu. Her zamanki açık sözlü ve utanmaz tavrından eser kalmamıştı ama bu hali de ayrı bir tatlıydı.
Maho derin bir nefes alıp kendini toparladı ve kararlı bir ifadeyle Saito’ya baktı.
"B-Buyur, yap!"
"Peki o zaman..."
Saito ona doğru yaklaşırken Maho gözlerini sıkıca yumup beklemeye koyuldu.
Tam o sırada Shio, Maho’nun elinden tutup çekti.
"Maho. Benimle randevuya gel."
"Ha!? Şimdi mi!?"
Maho’nun gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu.
"Evet. Hemen şimdi."
"Aaa, neler oluyor Shi-chan!? Sonunda karizmamın farkına mı vardın!? Beni o kadar çok mu seviyorsun ki benim oyuncak bebeğim mi olmak istiyorsun yoksa!?"
"Oyuncak falan olmayacağım. Sadece Maho ile baş başa konuşmak istiyorum."
"Shi-chan ile baş başa randevu! Tabii ki gelirim! Okulu falan asıyorum be!"
Maho ve Shio el ele tutuşup bir fırtına gibi oradan uzaklaştılar.
"Hey... Benim meselem ne olacak..."
Saito orada tek başına kalakalmıştı.
Shio’nun neden aniden Maho’yu alıp götürdüğü bir gizemdi ama Maho çoktan Shio’nun aurasına kapılıp gitmişti.
Saito içini çekerken akıllı telefonuna bir bildirim düştü. Ekranda Akane’den gelen bir mesaj görünüyordu.
"Salonun perdelerini açık bırakmışsın! İçerinin görünmesini istemiyorum, çıkarken mutlaka kapat dememiş miydim sana!"
"Kusura bakma, unutmuşum."
Sabah hava çok güzel olduğu için manzara izlemek istemiş ve açmıştı.
"Koridorda da bir iplik parçası buldum! Benim kıyafetlerimin rengi değil, yani sen düşürdün değil mi!?"
"Onu nasıl buldun ya!? Eve gelince temizlerim. Hadi görüşürüz."
"Bekle! Banyoda da senin saç tellerinden biri vardı! Yatağın çarşafları da darmadağındı, masanın üzerinde bardak bırakmışsın, televizyonun kumandası da yerinde değildi! Dahası, bak dinle..."
"Sen sadece dırdır etmek istiyorsun, değil mi!"
Ardı arkası kesilmeyen şikayet yağmuru karşısında Saito neye uğradığını şaşırdı. Bu kız eş değil, sanki kaynanaydı. Bildirimlerin sonu gelmiyordu; sadece cevap yazarken koca öğle tatili eriyip gitmişti.
— Kesinlikle Akane’nin o kız olma ihtimali yok.
Saito ekrana bakarak acı acı gülümsedi.
Saito eve girer girmez telefonu çaldı; arayan dedesi Tenryu’ydu.
Zaten yorgundu, bir de bu diktatörle uğraşıp daha fazla yorulmak istemiyordu. Hemen kitabına gömülmek istiyordu. Bu yüzden aramayı görmezden geldi ama bu sefer de evin telefonu çalmaya başladı.
Onu da duymazdan gelince, salonun televizyonu kendiliğinden açıldı ve dedesinin yüzü devasa bir şekilde ekrana yansıdı.
— Çabuk şu telefonu aç.
"Öğğ—!?"
Saito gayriihtiyari bir çığlık attı.
Dedesinin torunlarının evine bir şeyler yerleştirmiş olabileceğini tahmin ediyordu ama canlı kanlı karşılaşınca durumun vahametini daha iyi anladı.
"Dede... Bu televizyonda kamera mı var? Bizi sürekli izliyor musun yoksa?"
— Hahaha, hiç öyle şey yapar mıyım? Bu sadece görüntülü konuşma özelliği.
"Televizyonun böyle bir özelliği olduğunu ilk defa şimdi öğrendiğim için sana hiç güvenemiyorum!"
— Kullanma kılavuzunu oraya bırakmıştım. Gardırobun en üst rafında.
Saito kontrol ettiğinde gerçekten de görüntülü konuşma kılavuzunu orada buldu. Ancak parmak uçlarında yükselmeden ulaşılamayacak, varlığının bile fark edilemeyeceği bir yerdeydi.
Dedesinin amacı neydi gerçekten? Muhtemelen sadece torununa eşek şakası yapıp eğlenmek gibi kötü niyetli bir sebebi vardı.
"Ne istiyorsun?"
— Bir işim olmadan seni arayamaz mıyım?
"Sevgililer gibi konuşup durma."
Saito'nun tüyleri diken diken oldu.
Karşısındaki adam öyle havadan sudan sohbet edilecek biri değildi. Gardını bir an bile düşürsen ruhunu söküp alacak bir canavardı.
"Gelecek cumartesi kuzenimin yetmişinci yaş günü kutlaması var. Hojo klanının toplanacağı bir ziyafet olacak, sen de gel."
"Büyükbaba, senin kuzenin dediğin şu sülalenin işlerini çekip çeviren kişi değil mi?"
"Evet. Yönetime burnunu sokmaya çalışan o sinir bozucu tayfayı dizginleyen odur. Eğer yerime geçmek istiyorsan, sakın karşına almaman gereken bir kadın."
"Anladım. Bir hediye alıp gelirim."
Tenryu, bu tür siyasi hamleler konusunda ezelden beri planlıydı. Saito'yu varisi olarak iş ortaklarına ve nüfuzlu kişilere tanıtıyor, adım adım zemin hazırlıyordu.
Şimdi düşününce, bir zamanlar villada o mezuniyet partisini düzenlemesi de muhtemelen bu planın bir parçasıydı. Sadece canavarların yetiştiği Hojo hanesinde, Saito için bile hiçbir makamın garantisi yoktu.
Saito telefonu kapattığında Akane oturma odasına girdi.
"Bir ses duydum sanki... Yine mi kendi kendine konuşuyorsun? Desene arkadaşın yok diye iyice kafayı yedin."
"Sanki her an kendi kendine konuşan zavallı biriymişim gibi davranmayı kes. Büyükbabamla telefondaydım."
"Dedenle pek bir yakınsınız bakıyorum."
Akane, Saito'ya imalı ve alaycı bir bakış attı.
"Pek öyle iç ısıtan bir ilişki değil o."
"Anneannem beni hep ninnilerle uyuturdu. Senin deden de öyle yapıyordur herhalde, değil mi?"
"Cehennem mi dedin?"
Sadece hayal etmesi bile Saito'nun kaçıp gitme isteğini tetiklemişti. O gaddar herifin şarkı söyleyeceği tutsa, bu bir ninni değil ya death metal ya da bir ağıt olurdu.
"Yakında akrabaların bir toplantısı varmış. Büyükbabam beni çağırdı, sen de gelmek ister misin?"
"Ha? Ben niye geliyorum ki?"
"Seni akrabalarımla tanıştırmam lazım sonuçta."
Saito bunu hiçbir derin anlam yüklemeden söylemişti ama Akane'nin yüzü bir an kıpkırmızı kesildi.
"Ta-tanıştırmak mı? Sanki evliymişiz gibi!"
"Evliyiz zaten."
"Evli falan değiliz!"
"O zaman niye aynı evde yaşıyoruz?"
"O... şey... sen ne ara olduysa gelip evime yerleştin diye..."
"Bu resmen suç lan! Polisi ara o zaman!"
"Hemen!"
Akane akıllı telefonunu kulağına götürdü.
"Ciddiye alma be!"
Sadece böyle anlarda iş hızı artan Akane'nin elinden telefonu kapmaya çalıştı Saito. Akane ise inatla telefona sarılmış, homurdanarak bırakmıyordu.
"Hojo hanesinin toplantısı dediğime bakma, alt tarafı bir ziyafet. Yaşlılar kendi aralarında içip gürültü yapacaklar işte, kasılacak bir durum yok. Aptalca pahalı bir sürü lezzetli yemek olacak, bari gel de bir şeyler yersin."
Akane başını ellerinin arasına aldı.
"Öff... Kendimi zihnen hazır hissetmiyorum, imkansız..."
"Zihnen hazır olmak mı... Abartma. Shise de orada olacak."
"Yani Ito-san'ın annesi de gelecek demek...?"
"Eee, gelir herhalde."
Eğlence parkına gittikleri günü hatırladı. Transfer aracında halası Reiko ile karşılaşan Akane, kadının varlığı karşısında resmen büzüşüp kalmıştı.
Saito aslında son zamanlarda ikisi beraber alışverişe bile çıkamadıkları için Akane'nin dışarıda biraz nefes almasını istemişti; ancak bu durum ona yük olacaksa kaş yaparken göz çıkarmış olurdu.
"Zorlamıyorum ama... O gün orada yatılı kalacağız. Tek başına evde beklemekten sıkılmaz mısın?"
Akane kollarını kavuşturup kafasını başka yöne çevirdi.
"Sı-sıkılmam bir kere! Aksine, sen yoksun diye zil takıp oynarım!"
"Emin misin? Birden elektrikler kesilirse şoktan ölme de..."
"Ölmem! Sen beni ne sanıyorsun be!"
"Bayağı bir korkaksın da ondan diyorum."
"Korkak falan değilim! Hayalet çıksa bile saniyesinde icabına bakarım!"
"Şeytan kovucu muydun sen?"
Birlikte yaşamalarına rağmen hala bilmediği şeyler vardı. Ev arkadaşının yeni bir yönünü mü keşfediyordu? Saito bir an heyecanlansa da, durum muhtemelen öyle değildi. Akane'nin beti benzi atmış, göğsünü gere gere titriyordu. Bu sadece boş bir diklenmeydi.
"Gerçekten sorun yok mu? Evi bekleyebilecek misin?"
"Benimle dalga mı geçiyorsun?!"
"Endişeleniyorum işte. Sana bir koruyucu muska falan yazıp bırakayım mı?"
"Senin uyduruk muskalarına ihtiyacım yok!"
"Uyduruk değil. İnanan kurtulur, mutlaka kurtulacaktır."
"Şu an tam bir şarlatan gibi konuşuyorsun!"
Akane, Saito'nun nezaketini sonuna kadar reddetti.
"Uzun zamandır Himari ile doyasıya oynamak istiyordum zaten, isabet oldu! İster bir gün, ister bir ay kal; ne kadar istiyorsan o kadar kalabilirsin!"
Akane omuzlarını dikleştirip lafı gediğine koydu.
Evin önünde Ito'nun ailesine ait limuzin bekliyordu.
Saito aslında toplu taşıma kullanmayı, ya da en azından Tenryu'nun araçlarından birini tercih ederdi ama Ito mutlaka kendisinin alacağını iddia ederek diretmişti. Bugün de o hizmetçi şoförün çılgın sürüşüne maruz kalacağını düşününce, Saito daha binmeden araç tutması yaşıyordu.
Akane ne derse desin, yine de giriş kapısına kadar onu uğurlamaya gelmişti.
"Ben gidiyorum."
"............"
Saito'nun vedasına cevap vermedi ama yüzünde bir yerlerde hüzünlü bir ifade vardı. Galiba bu koca evde tek başına kalacak olmak onu cidden endişelendiriyordu.
"İyi misin?"
"Ne alakası var? Benim de işim gücüm var, hadi bas git!"
Sözleri hala her zamanki gibi sertti.
Saito limuzine binip Hojo ana malikanesine doğru yola çıktı.
Araçta elbiseler içindeki Ito ve takım elbisenin çok yakıştığı halası Reiko da vardı. Reiko araçtayken hizmetçi şoför de kendini dizginlediği için Saito derin bir nefes aldı.
Hojo ana malikanesi, samuray konaklarını andıran görkemli bir yapıydı.
Beyaz sıvalı duvarlar uçsuz bucaksız uzanıyor, üzerini simsiyah parlayan kiremitli bir çatı örtüyordu. Heybetli ana kapının ötesinde, estetiğin zirvesini temsil eden bir Japon bahçesi uzanıyordu.
Simsiyah çam dalları, dibi görünecek kadar berrak, içinde koilerin yüzdüğü bir gölet. Ahşap koridorlar dört bir yana ağ gibi örülmüş, taş köprülerin altından küçük bir dere şırıldayarak akıyordu.
"Hoş geldiniz Saito-sama." "Hoş geldiniz Reiko-sama." "Sizi görmek ne büyük şeref Ito-sama."
Hizmetçiler girişin önünde sıra olmuş, onları karşılıyordu.
Reiko'nun çantasını aldılar, Ito'nun ayakkabılarını hürmetle çıkardılar. Reiko ve Ito bu asilzade muamelesine alışkındı ama sıradan bir hayat yaşayan Saito hala alışamıyordu.
"Bu eve 'dönmüş' sayılmam aslında..."
Reiko omuz silkti.
"Ana aile için sen bu evin çocuğusun Saito-kun. Babam da seni defalarca evlatlık edinmeye çalışmamış mıydı?"
"Evet... Çok korkunç olduğu için reddettim ama."
Torununun hayatına bile bu kadar zorla müdahale eden Tenryu, bir de velayetini alsaydı kim bilir başına neler gelirdi.
Muhtemelen her gece partilere sürüklenir, doğum gününde helikopterden iipsiz bungee jumping yapmaya zorlanırdı. Anne babalık namına hiçbir şey yapmasalar da, en azından karışmayan ebeveynleri çok daha zararsızdı.
"Abi, abi. Hadi kayak yapalım."
Ito, pürüzsüz koridorun üzerinde zıplayıp yüzüstü yere yatarak kaymaya başladı.
Hizmetçiler, "Hanımefendi lütfen yapmayın!", "Kıyafetleriniz mahvolacak!" diye çığlık atıyordu. Ito ise onları hiç umursamadan Saito'ya bir bakış attı. Bu "çabuk sen de kay" demekti.
"Elden bir şey gelmez!"
Saito, koridorun üzerinde dizüstü bir sıçrayış yapıp kaymaya başladı. İş dünyasının devleri için bir iblis yuvası olan Hojo ana malikanesi, Saito ve Ito için sadece "dedemin evi"ydi.
[AI CENSORSHIP BLOCKED THIS CHUNK - RAW ENGLISH RETAINED]
宴の会場である大広間は豪華絢爛で、城の一室を思わせる。金箔で彩られた四方の屏風に竜や虎が描かれ、天井にも黄金の装飾。上座には、既に天竜が陣取っている。というか既に呑んでいる。
隣には天竜の従姉の静が座っていた。今年で古希──つまり七十歳を迎えるはずだが、凜とした美貌からは年齢が窺い知れない。才人が幼い頃からまったく外見が変わっていないので、才人の中で静は妖怪の類として認識されている。
「おーい、才人、糸青。こっちに来て座れ!」
上機嫌で手招きする天竜。
「酔っ払いの隣には座りたくないんだがな」
「今夜はみんな酔っ払いだ! 諦めろ」
祖父は言い出したら聞かないし、主賓の前で揉めるのも得策ではない。才人は糸青と共に天竜たちの方へ移動する。
「ご無沙汰しています。古希おめでとうございます」
「おめでとう。もっと生きるといい」
才人と糸青が祝いの品を差し出すと、静は頬を緩めた。
「ありがとう。あと千年くらいは生きると思いますよ」
「はっはっはっ。静が言うと冗談に聞こえんな」
笑う天竜だが、才人も同感だ。
「で? お前の嫁はどこだ? まだ来とらんのか?」
「朱音なら今日は欠席だ。親戚に紹介されるのが恥ずかしいらしい」
「おや、可愛らしいこと」
静が肩をそびやかす。
「夫婦仲良くやってるか? ひ孫はできたか?」
天竜が才人に訊いた。
「できていない。結婚の条件はきちんと守るが、俺たちはそういう関係じゃない」
「なにをもったいないことをしとるんだ。新婚だぞ? 今が一番楽しいときだろうが。風呂は二人で入っているのか?」
「入るわけないだろ!」
才人は首筋が熱くなるのを感じる。
宴会が始まる前からこの調子では、今夜はどれだけ根掘り葉掘りプライバシーを詮索されるか分からない。
「天竜、そのくらいにしておきなさい。若い人は繊細なんですよ」
静がたしなめる。
世界広しといえど、帝王天竜に注意できるのは静くらいだ。だからこそ魑魅魍魎の親族たちも、静を信頼して従うのだろう。
「無茶な結婚を強制させるのもやめろって、祖父を叱ってもらえませんか」
才人は静に頼んだ。
「今さらなにを色ボケしているのかって、最初は呆れましたけどね。ま、そんな天竜を一生支えると決めたのは私なのだから、仕方ありません」
「静さんは反対していないんですか?」
「五十年前は庶民だった千代も、今じゃ政官財に睨みの利く桜森の女将。北条が結んでおいて損じゃありません。しっかり嫁の機嫌を取っておきなさい」
個人的な感情で動いている天竜に対し、静は北条家の繁栄のために動いているらしい。才人はどちらにも興味はないのだが、北条家の実力者二人の意向には抗えない。
静が告げる。
「私はてっきり、いずれ才人は糸青と結婚するものとばかり思っていたんですけどね」
「そんなまさか……」
才人が苦笑して見やると。
「…………っ」
糸青の顔は真っ赤になっていた。
「どうした?」
「なにが?」
「いや、顔が赤いから……」
「どうもしていない。唐辛子を一トンほど食べただけ」
「どこに隠し持っていた」
「シセは空間の支配者。平行世界から唐辛子を好きなだけ呼び出せる」
「そんなすごい力があるならもっと有効活用しろ」
唐辛子限定では宝の持ち腐れすぎる。
「もしかして、照れてるのか?」
「照れてない」
糸青は自分の席に歩いていき、座布団に座る。平静を装おうとしているようだが、耳まで真紅に染めてぷるぷる震えている。ここまで感情が表に出ている糸青は珍しい。
才人は糸青の隣に腰を下ろした。
「あんなの冗談だろ。気にするな」
「……兄くんは、全然気にならないの?」
「じーちゃんのセクハラに比べたらマシだ」
「……そう」
糸青の小さなげんこつが、才人の口に突っ込んでくる。ダメージはないものの、口にがっつりはまり込んでしまっていて外れない。しかもぐいぐいと押し入ってくる。
「も、もが……なにを……」
糸青はげんこつを引き抜き、才人の膝に頭を載せる。
「シセは兄くんに頭撫で撫でを要求する」
「別に構わんが……」
才人は釈然としない思いで糸青の頭を撫でた。
朱音は最近、陽鞠とすれ違ってしまっている気がしていた。
陽鞠の言葉や表情は変わらないのに、なにかが違う。小学生のときからあまりネガティブな感情を見せない子で、どんなに嫌なことがあっても笑っていたけれど、近頃は本当に陽鞠の気持ちが読み取れない。
だから、才人が留守にしている機会に、朱音は陽鞠を自宅に招いた。きちんと陽鞠と話したい。また昔のように無二の親友として手を取り合いたい。
──陽鞠、来てくれるかしら……?
朱音が不安を覚えながら家で待っていると、インターホンが鳴った。
速まる鼓動に、我知らず駆け足になって、玄関の扉を開ける。
「いらっしゃい、ひま──」
言いかける朱音に、陽鞠が抱きついた。決して放すまいとするかのように抱き締め、その場から動こうとしない。
「ちょ、ちょっと……どうしたの……?」
「呼んでくれてありがとう……。朱音に嫌われちゃったかと思ってた……」
背中に回された陽鞠の腕が、小さく震えている。
「陽鞠を嫌いになんかならないわよ! なんでそう思ったの?」
嫌われたのではないかと心配していたのは、むしろ朱音の方なのに。
「私、才人くんと学校帰りに遊んだり、遅くまで家に引き留めたりしてたから……。朱音、怒ったんじゃないかって……」
「怒ってないわよ! 陽鞠が私たちのために頑張ってくれているの、ちゃんと分かってるし。才人がどこをほっつき歩いてきても、どうでもいいし!」
「ホント……?」
「本当よ!」
朱音は全力で保証する。
モヤモヤした気持ちがあったのは否めないけれど、長年の親友を失うくらいなら、そんな気持ちを呑み込むのも些細なことだ。なによりも大事なのは、陽鞠との友情なのだ。
「良かった……。朱音、大好き」
「私も大好きよ」
お互いの頬を抱えて、微笑み合う。陽鞠と寄り添っているだけで、胸の奥から温かい光が込み上げてくる。この関係だけはなくしたくない。
「大丈夫、だよね……? これからなにがあっても、私たちはずっと親友だよね……?」
「え、ええ。当然じゃない」
請け合う朱音だが、改めて訊かれると、逆に微かな不安が胸をよぎってしまう。これからなにがあっても、とはどういう意味なのだろうか。知りたいようで、知りたくない。
──大丈夫よ、私たちは親友なんだから。
忍び寄る影に蓋をして、朱音は陽鞠を自宅に招き入れる。
とりあえず、余計なことは考えたくない。せっかく陽鞠とたくさん時間を過ごせるのだから、一秒だって無駄にせず楽しみたい。
「今日はなにする?」
「新鮮な苺が売ってたから、カップケーキにしようと思って材料を揃えておいたのよ。一緒に作らない?」
「作る、作る~♪ お土産においしいダージリンも持ってきたし!」
「ケーキにすごく合いそうね」
他愛もないおしゃべりをしながら、ケーキ作りを進める。
Akane kaseye kremayı koyup çırpıcıyla çırpmaya başlar. Bu sırada Himari de başka bir kasede yumurtaları toz şekerle karıştırıp köpürtür.
Özel olarak konuşmalarına gerek kalmadan, farkında bile olmadan görev paylaşımı çoktan yapılmıştır. Bu, uzun yıllar bir arada olan yakın arkadaşların arasındaki o sarsılmaz bağın gücüdür.
"Gerçekten de en çok Himari’nin yanındayken rahat ediyorum."
"Aynı şeyi hissediyorum! Ben de en çok Akane ileyken huzurluyum! Ne yaparsam yapayım beni affedecekmişsin gibi geliyor!"
"Her ne yaparsan yap affedeceğim diye bir şey yok."
"Eeeh... Hadi ama, affet beni~♪"
"Elden bir şey gelmez, peki madem."
Yakın arkadaşının o ışıl ışıl gülümsemesine bakınca, insan gerçekten de her şeyi görmezden gelebileceğini hissediyordu; ne tuhaf bir duygu.
Akane ve Himari hazırladıkları hamuru kaplara paylaştırıp fırına verdiler.
Pişmesi yaklaşık on beş dakika sürecekti ancak gözlerini ayırırlarsa bir felaket çıkabileceği için sandalyelere oturup durumu izlemeye koyuldular.
"Tamamdır! Saito-kun'a beraber tatlı yapıyoruz diye fotoğraf göndereyim bari!"
Himari masadan akıllı telefonunu aldı. Fırını açıp henüz kek bile olamamış şeylerin fotoğrafını çekti ve parmaklarını hızla ekranda gezdirerek bir şeyler yazdı.
"Hi-Himari... Sen Saito ile numaranızı mı paylaştınız?"
"Ha? Evet, paylaştık. Epey bir zaman oldu."
"Epey bir zaman mı!?"
Akane sarsılmıştı.
Saito’nun numarasını paylaştığı tek kızın, kız kardeşi sayılan Itoa’yı saymazsa sadece kendisi olduğunu sanıyordu. Oysa Himari, Akane'den bile önce davranmıştı.
'Seni gidi aldatan herif...!'
Akane'nin aklından bir anlık bu geçti.
Hızla başını iki yana sallayarak bu düşünceyi savuşturdu. Bu kesinlikle bir aldatma değildi. Sonuçta Akane ve Saito sevgili değildi ki.
Zaten sadece numara paylaşmayı aldatma saymak da saçmaydı. Saito, Hojo hanedanının varisi olduğunda sekreterler, alt çalışanlar derki birçok kadınla iletişim kurmak zorunda kalacaktı.
'Kesin her dediğini yapan, seksi ve güzel bir sekreter tutacaktır... O tam öyle bir adam çünkü! İğrenç şey!'
Sadece hayali bile öfkelenmesine yetmişti.
"...Akane? Sence Saito-kun'un ID'sini silmeli miyim...?"
Himari’nin endişeli sorusuyla Akane kendine geldi. Farkında olmadan kaşlarını çatmış, yüzünü asmıştı. Himari'nin ona kızdığını sanmasını istemiyordu.
"H-Hayır! Hiç sorun değil! Eğer o herif sürekli mesaj atıp seni rahatsız etmiyorsa tabii..."
"Aksine, her gece benimle ilgilenen o oluyor aslında~"
"Her gece mi!?"
"Evet. Dün gece banyodan yeni çıktığım bir fotoğrafımı gönderdim de♪"
Himari’nin telefonunda Saito ile olan yazışmaları görünüyordu.
Gönderilen fotoğrafta Himari, üzerinde sadece bir bornozla dizlerini karnına çekmiş oturuyordu. Bornozun boyu kısa olduğu için uylukları tehlikeli bir sınıra kadar açılmış, göğüs dekoltesi de hafifçe ortaya çıkmıştı. Hafifçe kızarmış yanakları ona büyüleyici bir hava katıyordu.
"Eğer bir açığını yakaladıysa bana anlat, hemen bir çaresine bakalım—!!"
Akane, gözlerinde yaşlarla Himari'nin omuzlarına yapıştı.
"A-Açık mı?"
"Seni tehdit mi ediyor!? Seni zorlayıp böyle müstehcen fotoğraflar mı istiyor yoksa!?"
"Hayır ya... Saito-kun'un kalbi küt küt atsın diye kendi isteğimle gönderdim."
"O-O kadar ileri mi gidiyorsun...?"
"Tabii ki. Sevdiğim erkeği tavlamak için yol yordam seçemem. Gerçi, beni tamamen görmezden geldi ama..."
Himari mahcup bir tavırla yanağını kaşıdı.
"Benim en yakın arkadaşımı utandırmak ha... Onu asla affetmeyeceğim..."
"Sorun değil ya, bu kadarı normal. Beni engellemediği için bile mutluyum. Ah, az önce cevap geldi!"
Himari’nin telefonunda Saito’nun mesajı belirdi.
'Kek yapabiliyor muydun? Vay be.'
Himari sevinçle cevap yazdı.
'Saito-kun, senin payını da ayırıyorum. İçinde bolca sevgi var.'
'Sevgi kalsın, istemez.'
'O zaman sevgimi şimdiden gönderiyorum!'
Himari bir sürü kalp emojisi yolladı. Saito ise karşılık olarak bir yığın kurukafa emojisi gönderdi. Aralarında şaka yollu bir çıkartma savaşı başlamıştı.
'Bu da ne böyle!?'
Bu aşırı samimi diyalog karşısında Akane’nin omuzları titremeye başladı.
Numaralarını paylaşmış olmalarına rağmen Saito, Akane’ye bir kez bile mesaj atmamıştı. Akane bir şey yazdığında ise sadece kısa ve soğuk cevaplar veriyor, konuşmayı bir an önce bitirmek istediğini açıkça belli ediyordu.
Peki, bu muamele farkı da neyin nesiydi? Himari ile sohbet etmek Akane ile etmekten daha mı eğlenceliydi yani?
Akane, telefonuna gömülmüş olan Himari’yi görmezden gelerek sessizce fırındaki kekleri çıkardı. Güzelce pişmiş kekleri kalıplarından ayırıp tel ızgaranın üzerine dizdi.
Himari telefonu masaya bırakıp yanına geldi.
"Pardon Akane, her şeyi sana yaptırdım. Ben de yardım edeyim!"
"Önemli değil... Ben zaten mesajlaşmayı bile beceremeyen bir kadınım... Mesajlaşma ehliyetinden kalmış biriyim..."
"Mesajlaşma ehliyeti de ne be!?"
İkili, ellerindeki defter ve altlıklarla kekleri yelpazeleyerek soğuttular.
Akane kremayı iyice sertleşene kadar çırptı, Himari ise krema sıkma torbasıyla keklerin üzerini süsledi.
İşini yaparken bile Akane’nin gözü sürekli kendi telefonuna kayıyordu.
'Neden bana hiç yazmıyor ki... En azından eve sağ salim vardım diye bir haber verebilirdi...'
Ama kendi başına mesaj atmak, sanki onu özlemiş gibi görünmesine sebep olacağı için bundan nefret ediyordu.
'Heh heh... Bensiz kalmak seni yalnızlaştırdı değil mi? Tam dediğim gibi oldu işte.'
Zihninde Saito’nun o nefretlik gülümsemesi belirdi ve içini bir öfke dalgası kapladı.
"Hiç de yalnız falan değilim!"
Akane farkında olmadan yanındaki pelüş oyuncağa bir yumruk indirdi.
"Akane!? Ne oldu!?"
Himari şaşkınlık içindeydi.
"H-Hiç, bir şey yok..."
Akane pelüş oyuncağı kucağına alıp "özür dilerim" diye fısıldadı. Oyuncağın ağzından pamuklar dışarı fırlamıştı. Daha sonra onu tamir etmesi gerekecekti.
"Yoksa, Saito-kun'dan mesaj mı bekliyorsun?"
"N-Neden öyle bir herifin mesajını bekleyecekmişim ki!?"
Tam can evinden vurulunca Akane’nin yüzü adeta ateş püskürdü.
"...Akane, sence 'sevgi'nin zıttı nedir?"
"Tabii ki 'nefret'tir."
Akane’nin Saito’ya karşı hissettiği tam olarak buydu.
"Değil işte."
"Ne...?"
"Sevginin zıttı, 'ilgisizlik'miş. İnsan kendisi için hiçbir önemi olmayan birinden nefret bile etmezmiş çünkü."
"B-Bunun konumuzla... ne alakası var...?"
Himari’nin o huzurlu gülümsemesi, Akane’ye ilk kez korkutucu gelmişti.
Onun söylemek üzere olduğu şeyi duymaya hazır mıydı? Bunun ötesinde, hayal bile edemeyeceği kadar korkunç bir şey mi bekliyordu onu? Nedense dizleri titriyordu.
Himari hafifçe iç çekti.
"Hadi, çilekleri de üzerine dizelim."
"Peki..."
Akane pasta yapımına geri döndü. Normalde çilek görmek bile kalbini yerinden oynatırken, bugün hissettiği huzursuzluk buna engel oluyordu.
Ve Saito’dan hala hiçbir haber yoktu. Masanın üzerinde duran Akane’nin telefonu, kasvetli bir sessizliğe bürünmüştü.
'Kesin o akrabalarının arasındaki o şirin kızlarla gününü gün ediyordur!? Artık dönmese de olur!'
Akane telefonuna nefretle baktı.
"Bugün çok eğlendim! Görüşürüz!"
"Evet! Görüşürüz."
Himari neşeyle el sallayarak evden ayrılırken, Akane evin girişinde tek başına kalakalmıştı.
Evin içi aniden kararmış gibi hissettiğinde, güneş çoktan batmıştı. Himari yanında olduğu için unutmuştu ama bu gece evde yapayalnızdı.
Akane, hafiften ürpererek kollarını sıvazladı ve kendi çalışma odasına geçti.
— Saito yok, o yüzden derslerime tam odaklanabilirim! Aramızdaki farkı açarsam o adamı kesinlikle bozguna uğratabilirim!
Masasına yardımcı kitapları yığdı, kalemini sıkıca kavrayıp kendini gaza getirdi.
Fakat bir türlü odaklanamıyordu. Kalbinde devasa bir boşluk oluşmuş gibi bir his...
Himari ile Saito'nun o samimi halleri zihninde canlanıyor, ikide bir akıllı telefonuna bakıp duruyordu. Defalarca Saito ile olan mesaj ekranını açıyor, bir haber gelip gelmediğini kontrol ediyordu.
— Yalnız... değilim.
Akane bakışlarını telefondan kaçırıp çalışma odasından çıktı.
Biraz hava değişimi olsun diye alt kata inip mutfakta çay demledi. Sandalyeye eğreti bir şekilde oturup masadaki fincanını yudumladı.
Himari'nin getirdiği çay gerçekten lezzetliydi. Ama...
— Saito'ya içirsem acaba ne derdi? O gıcık tavrıyla çay yaprakları hakkında bilgiçlik mi taslardı? Yoksa çayın tadından hiç mi anlamazdı?
İstemeden de olsa bunları düşünürken buldu kendini.
Normalde, tam da şu anlarda Saito hemen şuradaki koltuğa kurulmuş kitap okuyor olurdu. Akane de yardımcı kitaplarını açar, ara sıra Saito ile laf dalaşına girer, kavga eder ya da beraber film izlerlerdi.
Ancak şu an Saito orada değildi. Akane'nin bilmediği uzak bir yerlerde, zengin bir malikanede, görkemli yemeklerin ortasındaydı. Muhtemelen Akane'yi zerre kadar umursamıyordu bile.
Ne zamandan beri sürekli Saito'yu düşünür hale gelmişti ki?
Evlendiklerinden beri mi? Hayır, muhtemelen değil.
Lise birinci sınıftan beri her gün sadece Saito'yu yenmeyi düşünmüştü. O kibirli adamın burnunu sürtmek, bir şekilde kendisini ona kabul ettirmek istiyordu.
— Yalnız değilim.
Akane çayını bitirip ikinci kata geri çıktı. Merdiven basamaklarından çıkan ayak sesleri kulağını tırmalıyordu. Evin içi korkunç derecede sessizdi; sanki tüm insanlık dünyadan silinmiş gibi geliyordu.
Çalışma odasına girer girmez gözleri yine telefona kaydı. Bildirim ışığı yanmıyordu. Uygulamayı açsa da Saito'dan gelen bir mesaj yoktu.
Göğsünün derinliklerinden bir hırs dalgası yükseldi ve telefonu yere fırlattı.
Not defterinin açık olduğu masanın üzerine kapandı, yanağını kollarına yasladı.
"Yalnız falan... değilim işte."
Akane, ağlamaklı bir sesle mırıldandı.
Hojo ana malikanesinde ise ziyafet tüm hızıyla devam ediyordu.
"Aaa, Kan-chan devrildi!", "Yaşını başına bakmadan dikersen öyle olur işte!", "Kan-chan'ın intikamını ben alacağım!", "Biriniz şuraya bir fıçı sake getirin!", "Ume-yan da gitti!"
Yaşlılar birer birer sarhoşluktan sızıyordu.
Hojo yeteneğini miras almış, yönettikleri şirketlerde korkulan birer İblis Kral gibi hüküm sürüyor olsalar da, samimi akrabaların toplandığı bu ziyafet masasında sadece birer insandılar. Sürekli karar verici olmanın baskısı altında yaşadıklarından olsa gerek, kendilerinden geçme seviyeleri muazzamdı.
Hizmetçiler sake ve yemek yetiştirmek için koşturuyor, hazırda bekletilen doktorlar müdahale ediyordu. Kaos dolu büyük salonda Saito, sarhoş olan güç sahiplerini sürükleyerek kendilerini almaya gelen şoförlere teslim ediyordu.
"Henüz gitmiyorum be, Sai-bo... Ben daha... daha çok içerim..."
"He he. Hadi evine git de biraz su iç."
Koskoca elektrik dağıtım şirketinin başkanını zorla lüks arabaya tıktı ve o dışarı geri emeklemeden kapıyı kapattı. Şoförler kendi patronlarını zorla götüremeyeceği için bu iş Saito'ya kalmıştı.
Büyük salona döndüğünde Saito bir yere çöküp soluklandı. Yemekten yorgun düşen Itoa, Saito'nun bento minderini yastık yapıp uyuyakalmıştı.
Masaya durmadan yeni sashimi tabakları, yengeçler ve envaiçeşit ziyafet yemeği ekleniyordu ama Saito artık tabağa bakmaktan bile iğrenecek kadar doymuştu. Ziyafet yemekleri midesine oturmuştu; Akane'nin yaptığı o sağlıklı ev yemeklerini özlemişti.
Saito telefonuna bir göz attı. Hazır iletişim bilgilerini almışken Akane'ye bir mesaj mı atsam diye düşündü ama...
— Yine de, şimdi mesaj atarsam darlık yapıyormuşum gibi gelir herhalde, değil mi? Boş versem daha mı iyi olur acaba...
Akane muhtemelen Himari ile oynamakla veya ders çalışmakla meşguldü; işle ilgili olmayan mesajlar atarsa kendisine kızabilirdi. Zaten Saito ve Akane mesajlaşarak havadan sudan konuşacak bir ikili de değildi.
Saito telefonla bakışırken Tenryu yanına sokuldu.
"Hadi bakayım, sen de iç!"
Kolunu Saito'nun omzuna doladı, burnunun dibinde leş gibi sake kokan bir nefes. Hanedanın diktatörü tamamen kafayı bulmuştu.
"Ben henüz on sekiz yaşındayım."
"Onu biliyoruz herhalde. Benim iç dediğim şey..."
Tenryu, içinde gizemli bir sıvı olan bardağı uzattı.
"Yeşil sebze sulu oolong çayı!"
"Neden karıştırdın ki bunu?"
Sıvı çamur rengindeydi. Mide bulandırıcı bir koku ve meşum bir aura yayıyordu.
"Sağlıklı olduğu için herhalde! Torunumun sağlıklı olmasını isteyen bir dede yüreği... Sen bundan ne anlarsın?"
"Sadece torununun acı çekişini izleyip eğlenmek istiyorsun, değil mi?"
Tenryu başparmağını kaldırdı.
"Elbette."
"Azıcık gizlemeye çalışsaydın bari."
Sağlıklı ve özel bir içecek söz konusuysa, Saito'nun geliştirdiği proteinli sebze suları çok daha etkiliydi. Akane bunu asla anlamamıştı ve son zamanlarda içmiyordu ama. Akane'nin ev yemekleri varken zaten canı bunları içmek de istemiyordu.
"Hadi acı çek bakayım, torun parçası."
"Reddediyorum!"
Saito, dedesinin sarhoş darlamasından kaçıp uyuyan Itoa'yı kucağına alarak büyük salondan tüydü. Bahçeye bakan dış koridordan yürüyüp torunlar için hazırlanan odalardan birine girdi.
Batı tarzı odada cibinlikli bir yatak ve pelüş oyuncaklar vardı; tam Itoa'nın zevkine göre döşenmişti. Beklemede olan Hizmetçi-şoför, koltukta oturmuş otomobil dergisi okuyordu.
"Teşekkür ederim. Hanımefendi de yorulmuş olmalı."
Itoa'yı Saito'dan devralıp o küçük vücudu yatağa yatırdı. Battaniyeyi nazikçe üzerine örtüşüyle bir hizmetçiden ziyade Itoa'nın ablası gibi duruyordu.
"Saito-sama, siz de burada dinlenmek istemez misiniz? Uyandığında hanımefendi buna çok sevinir."
"Ben burada kalırsam senin uyuyacak yerin kalmaz."
"Siz olacaksanız, ikimizin birlikte keyif sürmesinde bir sakınca yok benim için."
"Neyin keyfini süreceğiz acaba!"
Hizmetçi-şoförün o düzgün yüz hatlarında en ufak bir duygu kırıntısı bile yoktu.
"Harem keyfi. Bir prenses ve bir hizmetçiyi aynı anda idare etmek erkeklerin rüyası değil midir?"
Ne yazık ki Saito'nun gözünde onlar sadece bir kız kardeş ve bir trafik canavarından ibaretti.
"Sadece yatak daralmış olur, ben yan odada yatacağım."
"İşte bu yüzden bakirsin."
"Bir şey mi dedin?"
"Hayır. Sadık beyefendiler ne kadar da etkileyici. Saito-sama'ya karşı duyduğum saygı sel olup taşıyor, göğsüm titriyor. Ne muazzam bir karakteriniz var böyle."
Elektronik bir ses gibi ruhsuz konuşuyordu.
"İçinden gelmeyerek söylediğin o kadar belli ki."
"İyi uykular dilerim. Tatlı rüyalar."
Eteğinin uçlarını tutup kibarca selam verdi ve Saito'yu dışarı uğurladı. Kapanan sürgülü kapının ardından, hizmetçinin yatağa girmesiyle oluşan hışırtı sesleri duyuldu.
"Yarabbi sabır..."
Saito yan odaya geçti.
Bu oda, Tenryu’nun talimatıyla tamamen Saito’nun zevkine göre düzenlenmişti; geçmişten günümüze tüm oyun konsolları, oyun yazılımları ve devasa bir kitap koleksiyonu emrine amadeydi. Çocukken sırf bunlar için ana eve sürüklenmeyi kabul ederdi ama büyükbabası torununu bu şekilde baştan çıkararak neyi amaçlıyordu acaba?
Uyumak için henüz erken olduğundan, Saito kitaplıktaki kitapları karıştırmaya başladı.
Önceki gelişine kıyasla kitap seçkisinin değişmiş olması bile büyük bir titizlikle yapıldığının kanıtıydı. Duyduğuna göre, ana evin hizmetçileri düzenli olarak Saito’nun ilgi alanlarını ve zevklerini araştırıp ona göre kitap satın alıyorlarmış. Bu verilerin dışarıya nasıl sızdığı ise meçhuldü.
Saito gözüne kestirdiği bir kitabı alıp yatağa uzandı. Tam okumaya başlayacakken akıllı telefonu çaldı. Ekranda beliren isim Akane’ydi.
Saito hızla aramayı cevapladı.
"Ne oldu? Bir şey mi var?"
—Ş-Şey... Bir şey olduğu yok da...
"Sesimi mi duymak istedin yoksa?"
Şaka yollu takıldı.
—H-Hayır... Öyle bir şey değil!
Akane telaşla reddetti. Ardından bir Sessizlik oldu.
Hattın diğer ucundan Akane’nin sıcaklığı ve nefesi hissediliyordu. Birbirlerinden çok uzakta olmalarına rağmen onun varlığını güçlü bir şekilde duyumsuyordu.
—S-Seninle kavga etmeyince huzursuz oluyorum.
"Huzursuz mu...?"
—Öyle işte. Sen ve ben, birinci sınıftan beri sürekli kavga ediyoruz. Ortalık aniden sessizleşince tuhaf hissettirdi.
"Benim olmamam daha rahat değil mi senin için?"
—Rahat olmasına rahat ama...
Akane, sesi neredeyse yok olacak kadar kısık bir tonda fısıldadı.
—...Çabuk, eve dön artık.
"...Tamam."
Akane telefonu kapattığında Saito’nun bilinci tekrar malikanedeki odaya döndü.
Büyük salondan akrabaların gürültülü sesleri geliyordu.
Gölette sıçrayan balığın sesi, şoji kağıdının ardından sızan fener ışığı.
"Ev... ha."
Saito, raflarda dizili sayısız kitaba bakarken kelimenin tınısını zihninde tarttı.
Başlangıçta orası, birbirinden nefret eden iki sınıf arkadaşının zorla tıkıldığı bir yerden ibaretti. Ancak orası artık hem Akane hem de Saito için bir "ev" olmuştu.
Öz ailesinin evinde Saito’nun yolunu gözleyen kimse yoktu. Okuldan döndüğünde ne onu karşılayan ebeveynleri, ne Akane gibi sinir bozucu dırdırlar, ne de Akane’nin yaptığı gibi sıcak yemekler vardı. Saito, ailesindeki hiç kimse tarafından ihtiyaç duyulan biri değildi.
Fakat şimdi onu bekleyen bir Akane vardı. Sadece bunu düşünmek bile Saito’nun göğsünün derinliklerinde sıcak bir duygunun yayılmasına yetiyordu.
"...Onun hakkında bir şey daha öğrenmiş oldum."
İnatçı, azimli ve utangaç.
Ama sadece bu da değil; Akane... yalnızlıktan korkan biriydi.
Akane yatakta bir o yana bir bu yana dönüyordu.
Yastık niyetine bir peluş oyuncağa sarılmıştı, başucunda ise kendini korumak için bir tava duruyordu. Saito’nun yaptığı o uyduruk tılsım da ne olur ne olmaz diye yanındaydı.
'Uyku tutmuyor... Tek başıma uyumayalı uzun zaman olduğu için mi acaba...'
Ailesiyle yaşarken hep yalnızdı ama şimdi Saito ile uyumaya alışmıştı. Bu yatak tek kişi için fazla büyüktü ve Saito’nun vücut ısısı olmayınca insanı ürperten bir soğukluk hissediliyordu.
Güm! Tavandan bir ses geldi.
—Garip sesler de gelmeye başladı! Aman be!
Akane kulaklıklarını takıp son ses uyku müzikleri açtı.
Hayalet diye bir şey yoktu. Fare de yoktu. Duyulmayan ve görülmeyen şeyler var olamazdı. Kendi kendine bunu telkin ederek gözlerini sıkıca yumdu.
Ancak ne kadar vakit geçerse geçsin uyuyamıyordu.
Sıcak bir kakao içmek için gözlerini açtığında... pencerenin ardında bir karaltı gördü.
'Ne!? Ne oluyor!? Hırsız mı!?'
Akane yataktan fırladı. O hızla kulaklığı kafasından uçup gitti.
Dışarıdaki karaltı pencereyi tıklatıyor, açmaya çalışıyordu.
Burası ikinci kattı, oraya nasıl tırmanmıştı? Gecenin bir yarısı yatak odasına zorla girmeye çalışan biri normal olamazdı. Bir sapık mıydı, soyguncu mu, yoksa daha kötü bir suçlu mu?
Polisi aramaya vakti yoktu. Ondan önce içeri gireceği kesindi. Dışarı koşsa bile kaçabileceğine güvenemiyordu.
'Saito burada olsaydı beni kurtarırdı!'
Akane titreyerek koruma tavasını sıkıca kavradı.
Korkuyordu. Korkudan ölmek üzereydi. Tam da böyle bir zamanda evde olmayan Saito’ya içten içe lanet okudu. Kibirli ve gıcık bir tipti ama Saito olsa böyle bir suçluya asla boyun eğmezdi.
Pencere açıldı, perdelerin arasından bir adamın eli içeri uzandı.
"Seni hırsız...!"
Akane tavayı havaya kaldırdı ve tüm gücüyle adamın kafasına indirmeye yeltendi.
"Oha!?"
Hırsız şaşkınlıkla bir çığlık atıp tavadan sıyrılmaya çalışırken dengesini kaybetti.
Hayır, o yüz bir hırsıza ait değildi.
"Saito!?"
Akane, pencereden aşağı yuvarlanmak üzere olan Saito’nun eline telaşla yapıştı. Ağırlığıyla kolu kopacak gibi olsa da kendini kaybedercesine onu yukarı çekti.
Saito’yu yatak odasına çekmeyi başardığında, ikisi de nefes nefese yere çökmüştü. Saito’nun kıyafetleri yer yer kirlenmiş, bazı kısımları yırtılmıştı.
"Ne işin var senin burada!?"
Akane inanamayarak sordu. Hojo malikanesinde olması gereken Saito aniden ortaya çıkmış, üstelik ikinci kattan düşmenin eşiğine gelmişti; mantığı bunu kabul etmekte zorlanıyordu.
"Giriş kapısı zincirle kilitliydi, giremedim."
"Zile bassana be adam!"
"Birkaç kere bastım."
"Ah... Kulaklık takılıydı da..."
"Aradım ama açmadın. Uyuyorsan da seni rahatsız etmek istemedim."
Yine de ikinci kattan girmeye çalışmak tam bir çılgınlıktı.
"Bu gece orada kalacağını sanıyordum."
"Niyetim öyleydi ama... Otobüs aktarması yaparak döndüm."
"Hâlâ otobüs var mıydı ki?"
"Yolda bitti, oradan sonrasını yürüdüm."
"Yürüdün mü!? Ne kadar yürüdün peki!?"
"...İki saat kadar?"
"Geri zekalı mısın sen!?"
Saito mahcup bir ifadeyle yanağını kaşıdı.
"Şey... Seninle kavga etmeyince benim de içim rahat etmedi."
"..."
Akane’nin kalbi göğsünde sıkışıyor gibiydi.
"Terledim biraz, bir duş alıp geleceğim."
"P-Peki."
Saito alt kata inerken Akane yatak odasında kalakaldı.
Merdivenlerden hafif su sesleri geliyordu. Sadece Saito’nun varlığını hissetmek bile az önceki o ürpertici soğukluğu silip süpürmüştü; kendisini o kadar güvende hissediyordu ki. Tavandan gelen gıcırtılar bile artık umurunda değildi.
Akane de aşağı inip banyoya yöneldi.
Buzlu cam kapının arkasından Saito’nun hareket eden gölgesi görünüyordu. Saçını yıkıyor, ıslak zeminde kayacak gibi oluyor ve kendine has garip bir şarkı mırıldanıyordu.
Banyonun önündeki zeminde Saito’nun kıyafetleri öylece fırlatılmıştı. Normalde olsa Akane bu dağınıklığa öfkeyle patlardı ama bugün içinde en ufak bir kızgınlık yoktu.
'Elden bir şey gelmez...'
Kıyafetlerdeki ot ve çamurları silkeleyip çamaşır makinesine attı. Kıyafetleri bu kadar kirletecek kadar nerede yürümüştü acaba? Keskin bir ter kokusu geliyordu ama bu koku kesinlikle rahatsız edici değildi.
Akane raftan yeni yıkanmış temiz bir havlu çıkarıp banyonun önüne bıraktı. Saito tam dışarı çıkacak gibi olduğunda hızla oradan uzaklaşıp yatak odasına kaçtı.
Kısa süre sonra pijama takımıyla Saito odaya girdi.
Akane yatağın üzerine oturmuş, sanki başından beri oradaymış gibi bir yüz ifadesiyle onu karşıladı.
"Ç-Çabuk çıktın."
"Az önce banyonun önünde değil miydin sen?"
"Olacak iş mi o?! Bir de dikizliyor muydum demek istiyorsun?!"
"Mesele o değil de... Neden nefes nefesesin?"
"O... O şeyden... Dans ediyordum!"
"Gecenin bu vaktinde mi?! Ne enerji ama! Hadi, şu dansı bana da göster."
Saito'nun merakı iyice uyanmıştı.
"Reddediyorum! Senin gibisine asla göstermem!"
Akane utancından ölecek gibiydi.
Neden durup dururken banyonun kapısına kadar gittiğini kendi de bilmiyordu. Yalnız mı hissetmişti? Azıcık da olsa Saito'nun yanında mı olmak istemişti?
Yok canım, olamaz. Ama yine de...
"Ş-Şey, biraz sohbet edelim mi? Ziyafette neler oldu, kimler geldi, bana da anlat bakayım."
"Hrrr..."
Akane onu konuşmaya davet etse de Saito yatağa girer girmez uyuyakalmıştı. Üstelik üzerine doğru dürüst bir şey de örtmemişti. Akane derin bir iç çekerek Saito'nun üstüne futonu örttü.
'Bayağı yorulmuş olmalı. Tam bir aptal işte...'
Uslu uslu malikanede konaklasa çok daha rahat ederdi ama o, Akane'nin yalnızlık çeken duygularına karşılık vermişti. Kendini zorlama pahasına da olsa Akane'nin yanına dönmüştü.
Bunu bilmek, içini tarif edilemez bir sevinçle dolduruyordu.
Göğsünün derinlikleri ısınıyor, hızlanan kalp atışları bir türlü dinmek bilmiyordu; neredeyse Saito'ya sarılıverecekti.
Ancak böyle bir şey yaparsa uyanırdı. Kendine hiç yakışmayan şeyler yaparken yakalanmak utanç vericiydi, hem Saito'nun güzelce dinlenmesini istiyordu.
Akane, yüzünü Saito'nun kulağına yaklaştırdı ve yumuşak bir sesle fısıldadı.
"Hoş geldin..."
'Duydum işte...'
Saito tüm vücudunu aniden bir ateşin sardığını hissetti.
Bir anlığına gözlerini açtığında Akane'nin yaklaştığını fark etmiş, hemen ardından onun normal halinden hayal bile edilemeyecek kadar nazik sesini işitmişti.
Zamanlama iyi miydi yoksa kötü mü, orası tartışılırdı. Şurası kesindi ki; eğer uyandığı belli olursa Akane fena halde öfkelenirdi.
Tam da günü huzurlu bir şekilde bitirmek üzereyken bunu mahvetmek büyük hataydı. Şu an Akane ile kavga edecek ne hali ne de mecali kalmıştı.
Saito, var gücüyle uyuma numarası yapmaya karar verdi.
Asla fark edilmemeliydi. Nedense Akane çok yakındaydı ve saçları ensesini gıdıklıyordu ama tepki vermemesi gerekiyordu.
'Fakat Akane'nin az önceki konuşma tarzı... Bir yerden tanıdık geliyor sanki...'
Tamamdır.
Partide karşılaştığı "o kızın" sesine benziyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.