Bölüm

[AI CENSORSHIP BLOCKED THIS CHUNK - RAW ENGLISH RETAINED]

才人が家を出ようとしていると、朱音がすごい勢いで正面に回り込んできた。才人の真ん前に立ち塞がり、じっと睨み上げている。

「な、なんだ?茶碗ならちゃんと洗ったし、ゴミも分別して出したぞ?」

他になにか朱音の機嫌を損ねることがあっただろうかと、才人は頭を高速で回転させる。これから長い一日が始まる登校前に、無駄な争いで体力を消耗したくはない。

「家事のことで怒っているわけじゃないわ。あんたに注意しておきたいことがあって」

「夜道に気をつけろとか、そういう注意か……?」

「違うわよ!」

才人が身構えてしまうくらい、朱音から伝わってくる空気は緊張を孕んでいる。

朱音はスカートの布を握り締めて告げる。

「そ、その……えっと、ね?陽鞠と恋人のフリするのは仕方ないけど、飽くまでフリだということは忘れないでって、言いたかったの」

「俺は忘れることができない。なんでわざわざ、そんなこと……」

才人が訝ると、朱音は頬を紅潮させる。

「あ、あんたがバカだからに決まってるでしょ!陽鞠といい雰囲気になりすぎて、我を忘れちゃって、そのまま~なんてことになったら大変だから!」

「そのままってなんだ?」

才人は具体的な説明を求めた。

「い、言わせないでよ! 嫌がらせなの!?」

後じさる朱音。赤面して恥ずかしがっている彼女は、珍しく可愛らしい。

今ならこちらが有利。いつものお返しに、才人はさらなる攻撃を加えてみる。

「先に線引きをしてもらっておかないと困る。フリで許されるのはどこまでだ? ハグなのか、キスなのか、それ以上なのか……」

「っ!」

朱音は唇を噛み締めて震える。

才人は間近から朱音の顔を覗き込む。

「ほら、言ってみろよ。お前が始めた話し合いだろ?」

たまらず朱音が才人を突き飛ばした。拳を握り締め、肩を怒らせる。

「全部……」

「え……?」

「全部……許すわ……。その代わり……あんたの体で償ってもらうから……」

処刑! 処刑! 処刑!

そんなメッセージが、燃え盛った朱音の瞳から放たれる。陽鞠を少しでも泣かせたら親友の私が許さない、灰になるまで焼き尽くす、と目が口ほどに語っている。

「いってきます!!」

からかいすぎてしまったらしい。朱音が爆発しないうちに、才人は玄関から飛び出す。有利な立場にあっても、朱音をやり込めるのは難しい。きっとあの少女は生まれながらの戦闘種族なのだ。

途中でクラスメイトに出くわしたら厄介なので、才人は遠回りして学校を目指す。近頃は最短距離の通学路を使えないのも、疲労が溜まる原因だ。

早くクラスの連中の疑惑を解いて、この状況をなんとかしたい。そのためにも、恋人の演技をしっかりこなさなければならない。

学校に着いた才人は、廊下で陽鞠が生徒たちに囲まれているところに通りかかった。

教室の片隅で読書に耽る日々の才人とは正反対に、陽鞠は皆の中心だ。男女問わず笑顔を振りまき、皆からも最高の笑顔を向けられている。

もし陽鞠が朱音の親友でなかったら、そして朱音が才人に一年のときからケンカを売ってきていなかったら、才人は陽鞠と話すこともなかっただろう。

今日だって、同じ空間にいるのにまるで別世界のような感覚で、才人は陽鞠とその仲間たちの隣を通りすぎようとする。

だが、才人の耳元に、陽鞠がそっと顔を寄せた。

「……才人くん。もう始まってるから、ね?」

どこか艶を帯びた、密やかなささやき。体幹の奥に忍び込むような声音に、才人はぞくりとした。

いつも通りの朗らかな笑顔も、完全にいつも通りではなく、熱に浮かされたような色を宿している。

陽鞠は既に、友人ではなく恋人になりきっているのだ。眼差し一つで立場のすべてが変わって見えるのは、とてつもない演技力だ。

「ちょっと陽鞠~、なに才人くんと内緒話してるの~?」

女子生徒たちが沸き立つ。

「えー、なんでもないよー♪」

「ウソばっか! すっごい怪しい感じ出てたじゃーん!」

「なんでもないってば~」

照れくさそうに肩をよじる陽鞠。適当な答えを与えれば相手は満足するだろうに、あえてはぐらかしてみせることで、余計に興味を掻き立てている。

「ひ、陽鞠! 才人となんの話をしてたのよ?」

教室から朱音がやって来て、陽鞠の袖を引っ張る。

「たいした話じゃないよ~」

「言いなさいよ! なにか脅されてるの!?口封じされてるの!?陽鞠にひどいことしたら絶対許さないんだから!」

「お、落ち着いて、朱音。本当に大丈夫だから」

困り顔の陽鞠。

朱音まで気になってどうする! と才人は内心で突っ込んだ。

演出を見抜けない辺り、朱音は陽鞠とは正反対の猪突猛進タイプだ。どうしてあの二人が親友同士なのか、謎は深まるばかりだった。

昼休みになると、陽鞠が才人の机に駆け寄ってきた。

「才人くん、才人くんっ! 学食行かない?」

「昼メシはいつも朱音と食べてるんじゃないか?」

「んー、そうだけど。今日は才人くんと二人きりがいいかなって。……ダメかな?」

「ダメではないが……」

お前の親友が凄い目で睨んできているんだが……との言葉を才人は呑み込む。

朱音は参考書を噛み締めて引きちぎりそうな勢い。全身から噴き出しているのは、「よくも私の親友を奪ったわね」という怒りの波動だ。誘われているのは才人の方なのに。

「良かった! じゃあ、行こっ!」

陽鞠が才人の手を引いて歩き出す。

ごく自然な感じで手を繋いできているが、陽鞠の手は震えていた。才人が横目で見やると、彼女の笑顔がこわばっているのが分かる。本当は緊張しているのだ。

それもそうだろう。陽鞠は才人のことが好きで、才人の役に立とうと思って協力してくれているのだから。

そんな彼女の誠意には、全力で応えなければならない。せっかく噂を消そうと頑張ってくれているのに、その努力を無駄にしてはいけない。

才人は突き刺さる周囲の視線を黙殺し、陽鞠の手を強く握り返した。

「さ、才人くん……?」

陽鞠が戸惑ったように才人を見てくる。

「……ありがとう」

その一言で、才人の気持ちが伝わったのか。

「ううん」

陽鞠は頬を赤くして、学生食堂の方へと進んでいく。

二人が連れ立って食堂に入ると、中にいた生徒たちがざわついた。

三年生はもちろんのこと、下級生にも陽鞠は顔が広い。その朗らかな性格と華やかな外見は、いつも皆の注目の的だ。

一応は真面目なこの高校では、金髪の生徒は陽鞠ぐらいしかいない。かといって陽鞠が不真面目なわけでもなく、教師からも髪色を注意されないから、不思議なものだ。

そんな陽鞠が親友の朱音ではなく、男子と共に学生食堂へやって来たとなれば、生徒たちが好奇心を掻き立てられるのは当然だ。

才人はステーキ丼、陽鞠はオムライスを注文し、食堂の真ん中のテーブルに向かい合って座った。

窓際の方が落ち着いて食べられるのだけれど、今はそうも言っていられない。できる限り多くの生徒に、二人の様子を見せつける必要がある。

「陽鞠ってオムライス好きだよな」

「えっ、なんで知ってるの?」

「学食で見かけたときとか、しょっちゅう食べてるから」

"……"

Himari yerinde huzursuzca kıpırdandı.

"Yanlış bir şey mi söyledim?"

"Hakkımda her şeyi ne kadar da iyi bildiğini düşünüyordum da..."

"Ş-Şey, tamamen elde olmayan sebeplerden. Sadece gözüme çarpıyor, o kadar."

"Eee, gerçekten mi dersin?"

"Gerçekten!"

Saito, ensesinin alev alev yandığını hissetti. Birinci sınıftan beri Himari öğrenci yemekhanesinde sık sık onunla konuşmaya gelirdi ve o anlarda görüş alanına giren şeyler hafızasından silinmiyordu.

Himari ağzını eliyle kapatıp kıkırdadı.

"Anlıyorum. Ama böyle şeyleri kızlara pek söylememelisin, tamam mı? Yanlış anlayabilirler çünkü."

"Dikkat ederim."

"Arkadaşlarım arasında durumu bayağı yanlış anlayanlar var aslında. 'Saito-kun acaba benden mi hoşlanıyor?' diye sık sık bana danışıyorlar."

"Hadi canım..."

Saito masanın üzerinde başını ellerinin arasına aldı.

Kendisinden habersiz kızlar tarafından "itici" ya da "sapık" damgası yemiş olma ihtimalini düşünmek ağırdı. Bu yanlış anlaşılmayı acilen düzeltmesi gerekiyordu.

"Sana bunu danışanlar kim? Bizim sınıftan birileri mi?"

"Sır. Rakibim daha fazla artarsa başım belaya girer, değil mi?"

"Rakip mi? Ne demek istiyorsun?"

"Saito-kun, senin bunu anlamana gerek yok."

"Anlayamadığım bir şey mi var... demek...?"

Saito aşağılanmış hissederek dudaklarını ısırdı.

Kendini bildi bileli, ne kadar ağır bilimsel kitaplar olursa olsun anlayamadığı bir şey olmamıştı. Durum böyleyken, sıradan bir lise öğrencisinin tek bir cümlesini çözememek beklediği bir şey değildi.

"Buradaki omletli pilav o kadar lezzetli mi?"

"Bağımlılık yapan bir tadı var. Bir süre yemezsem ellerim titremeye başlıyor."

"İçine yasadışı bir ot falan mı katıyorlar?"

"Maydanoz var, sayılır mı?"

"O güvenli bir ot."

"Saito-kun, sen de tatmak ister misin?"

Himari kaşığıyla omletin yumurtasından ve pilavdan bir parça alıp Saito’ya uzattı.

"Yok, o kadarı..."

"Ah, pardon! Ben çoktan ağzımı sürdüm, iğrenç geliyordur değil mi? Ahaha, ne yapıyorum ben böyle. Çok yanlış anladım sanırım."

Himari gülerek durumu geçiştirmeye çalışsa da, Saito onun biraz kırıldığını fark etti ve kalbinde bir sızı hissetti. Bunu düzeltmezse ona karşı ayıp etmiş olacaktı.

"İğrenç olduğundan değil. ...Şey, dolaylı öpücük falan olunca, geriliyor insan."

Himari donup kaldı.

"Ha...? Saito-kun, sen bile geriliyor musun...?"

"Normal değil mi? Daha önce kimseyle çıkmadım sonuçta."

"Hehe... Sevindim."

"Neye?"

Himari kızaran yanaklarını avuçlarının arasına alıp utangaçça gülümsedi.

"Benim için de kalbinin güm güm attığını bilmeye."

"Höh..."

Söylediği doğruydu ama bunun açıkça dile getirilmesi utancını iki katına çıkarıyordu.

Himari, alttan bir bakışla Saito’nun yüz ifadesini süzdü.

"O zaman... yapalım mı? Dolaylı öpücüğü."

"Dalga geçme."

"Dalga geçmiyorum ki. Ben istiyorum... Saito-kun ile."

"Sana da..."

Saito, vücudunun ısındığını hissederken kendi biftekli tabağına yumuldu.

Huzurlu hayatını geri kazanmak için bile olsa, Himari ile bu sevgili rolünü uzun süre sürdürmek tehlikeli olabilirdi. Dikkati elden bırakırsa, insanı içine çekiveren bir cazibesi vardı bu kızın.

Yemeğin tadını bile tam anlamadan öğle yemeğini bitirdiler ve Saito, Himari ile birlikte yemekhaneden çıktı.

Sırtında diğer öğrencilerin meraklı bakışlarını ve Akane’nin öldürme niyetini hissediyordu ama dedikoduları bir an önce bitirmek için geri adım atamazdı.

"Şimdi ne yapıyoruz?" diye fısıldadı Saito.

"Bakalım... Sevgilinle yemekhanede öğle yemeği yedikten sonra, ders başlayana kadar bir yerde vıcık vıcık takılmak... sanırım yapmak istediğim şey buydu."

"...Yapmak istediğin şey mi?"

"Ah, hayır hayır! Öyle demek istemedim! Yani, madem sevgiliyiz, öğle arasında da baş başa vakit geçirmeliyiz, değil mi!"

Himari yumruklarını göğsünde sıkıp hararetle açıkladı. Gözleri bir yıldız gibi parlıyordu. Kısacası arzularının peşinden gidiyordu.

Söylediği mantıklı olduğu için Saito itiraz edemedi.

"Baş başa kalabileceğimiz bir yer... Biyoloji hazırlık odası falan boş olabilir, kimse gelmez."

"Orada çok fazla örnek var, korkutucu!"

"İşte o yüzden iyi ya. Yoksa sen örnekleri görünce acıkan tiplerden misin?"

"Shisetsu-chan değilim ki ben, neden acıkayım!"

"O zaman sorun yok demektir."

Shisetsu’yu bir biyoloji odasına götürdüğü gün, girerken ve çıkarken örneklerin sayısının değişip değişmediğini kontrol etmekten sinirleri yıpranırdı.

"Sorun... yok da aslında. Şey..."

Sözleri havada kaldı.

"Vahşetten mi hoşlanmıyorsun? Shisetsu ile korku oyunları oynuyordun ya."

"Hoşlanmadığımdan değil de, madem baş başayız, biraz daha romantik bir yer olsun isterim. Kavanozdaki gözler bize bakarken pek rahat edemem."

"Öyle mi diyorsun..."

Genç kızların romantizm anlayışı hakkında pek bir bilgisi olmayan Saito, yine de iyi bir atmosfer olmazsa sevgili rolünün etkisinin azalabileceğini düşündü.

Himari bir öneride bulundu:

"Bizim sınıfın yakınındaki boş sınıfa ne dersin?"

"Sınıftakiler hemen fark etmez mi?"

"İşte bu yüzden orası iyi ya! Baş başa olduğumuzu herkesin görmesi gerek, yoksa anlamı kalmaz."

"Haklısın..."

Merdivenlerden yukarı çıktılar. Popüler bir kız olan Himari, yanından geçtiği neredeyse her öğrenciden selam alıyor, geçit törenindeki bir kraliçe gibi meşgul görünüyordu.

Dördüncü katın koridoruna geldiklerinde Saito boş bir sınıfın kapısını açtı ve içeride kimse olmadığını kontrol etti.

Saito içeri girdi, arkasından da Himari sessizce süzüldü. Kapıyı tamamen kapatmadılar, aralık bıraktılar. Muhtemelen sınıf arkadaşlarının onları gözetlemesine izin vermek içindi.

Dağınık halde duran masa ve sandalyelerin gölgesine çömelen Himari’nin yanına Saito da gizlendi.

Himari kıkırdadı.

"Sanki yasak bir şey yapıyormuşuz gibi hissettirdi."

"Söyleme şunu."

Bunun bilincinde olmak durumu daha da huzursuz kılıyordu.

"Şu vıcık vıcık takılma işinde tam olarak ne yapmamız gerekiyor?"

"Ne yapsak acaba?"

Himari ciddi bir suratla soruyu ona geri yöneltti.

"Bunu ortaya atan sensin, senin bilmemen ne demek!"

"Biliyorum tabii ki! Biliyorum ama! Yapmak istediğim o kadar çok şey var ki kafam karışıyor! Böyle bir fırsat bir daha gelmez, pişman olmayacağım bir şey seçmeliyim!"

Panik içinde sağa sola el kol hareketi yapan Himari’yi görünce Saito kahkahayı patlattı.

"N-Neden gülüyorsun?"

"Her zaman kendinden emin olan Himari’nin, arzularına karşı bu kadar dürüst olduğunu ilk kez görüyorum da."

Normalde Himari, Akane’nin taşkınlıklarını durduran, sınıftaki anlaşmazlıkları çözen, arabulucu bir tipti. Gösterişli görünümüne rağmen asla öne çıkmaz, herkesin mutluluğu için çabalardı; bu yüzden de herkes tarafından sevilirdi.

Ancak Saito, o kusursuz Himari’den ziyade, şu anki bu sakar haline daha çok kanı ısınmıştı.

"...Kendinden emin falan kalamıyorum ki. Seni gerçekten seviyorum çünkü."

Dudak büken Himari’ye bakınca Saito’nun göğsünde hafif bir kıpırtı oldu.

"Ne yapmak istiyorsun? Yapmak istediğin ne varsa eşlik ederim."

"Ne varsa mı?!"

Himari o kadar büyük bir şevkle atıldı ki, Saito ürpererek geri çekildi.

"Yani, arkadaşlık sınırlarını aşmadan tabii..."

"O zaman.................. Beni kucağına almanı istiyorum sanırım."

"...Kucak mı?"

Saito ile boyları pek farklı olmayan, bir kız için oldukça uzun boylu ve kusursuz bir fiziğe sahip olan Himari’den beklenmedik, çocuksu bir istek gelmişti. Yanlış mı duymuştu acaba?

Himari utangaç bir tavırla işaret parmaklarını birbirine değdirdi.

"Ş-şey... Yani, biliyorsun değil mi? Itoa-chan’ın sık sık Saito-kun tarafından kucağa alınmasını hep kıskanmıştım. Saito-kun ile en çok yakınlaşabildiğin pozisyon buymuş gibi geliyor, hem de sevildiğini hissediyorsun... Çok güzel bir şey bence..."

"Ö-öyle mi?"

Ancak ilkokul çocuğu kadar minyon olan Itoa ile Himari arasında durum oldukça farklı olmaz mıydı? Birçok şey birbirine çarpar, oradan buradan taşmaz mıydı?

Bu endişesi Saito’nun yüzüne yansımış olmalıydı ki;

"B-benim gibi koca bir kız neler söylüyor diye düşünüyorsun, değil mi?! Çok ağır olduğum için Saito-kun ezilir gider kesin! Özür dilerim, az önce söylediklerimi unut!"

Himari utancından ne yapacağını bilemez halde yüzünü kapattı.

"Hayır... İstediğini yapabilirsin. En azından ezilmem."

"G-gerçekten mi? 'Çıt' diye kırılıp gitmez misin?"

"Lütfen bir erkeğin güç değerini bu kadar hafife alma."

Saito’nun gururu incinmişti.

"O zaman... Müsaadenle."

Himari ayağa kalktı ve yerde oturan Saito’nun tam önüne geçti.

Kısa eteğinin ucundan uyluklarının iç kısmı görünüverince Saito bakışlarını kaçırdı. Bir anlığına gördüğü bembeyaz uyluklar ve daha derinlerdeki o davetkar bölge zihnine kazınmıştı.

Himari, Saito’nun dizlerinin üzerine, ona dönük bir şekilde oturdu. Yumuşacık uylukların dokusu... Himari’nin göğüsleri Saito’nun yüzüne bastırıyor, öldürücü bir esneklikle baskı uyguluyordu.

Himari endişeyle sordu:

"A-ağır mıyım...?"

"Ağır değil ama..."

Göğüslerin saldırı gücü yüzünden havasızlıktan ölecek gibiydi.

Kafasını ne kadar geriye çekmeye çalışsa da kaçamıyor, güçlü bir tuzağın içine iyice batıyordu. Kaynatılmış bal gibi tatlı ve yoğun bir koku burun deliklerinden sızarak Saito’yu sarhoş ediyordu.

Himari titreyen bir sesle mırıldandı.

"Bu pozisyon... Çok müstehcen hissettiriyor. Neden acaba..."

"Bilmem..."

Himari’nin tüm vücudundan yayılan o büyüleyici koku mantığını elinden alacak gibiydi. Saito bilincini önündeki bedenden uzaklaştırmaya çalışsa da beş duyusu istikrarlı bir şekilde aşınıyor, kızın nefesiyle doluyordu.

"Yine de bu kadarı gerçekten..."

Saito onu dizlerinden indirmeye yeltenince Himari kulağına fısıldadı.

"Herkes izliyor... Düzgünce yapmalıyız."

Dediği gibi, koridor tarafından bir hareketlilik seziyordu. Öğrencilerin sesleri de geliyordu. Seslerini kıssalar da heyecanlarını bastıramıyorlardı. Meraklılar toplanmaya başlamıştı.

Sergilenen bir nesne durumuna düşmek can sıkıcı olsa da, tantanayı yatıştırmak için onların beklediği sahneyi oynamak gerekiyordu.

"Düzgünce derken, ne yapmam lazım?"

"Ngh..."

Saito fısıldayarak sorunca Himari huylanmış gibi boynunu büktü.

"N-ne oldu?"

"Saito-kun, nefesin... değiyor da..."

"Ö-özür dilerim."

"Yok... İyi hissettirdi, sorun değil..."

İyi hissettirmek de ne demekti? Bunun anlamını düşünürse kaybedeceğini hisseden Saito düşünmeyi bıraktı. Zaten cazibe fışkıran Himari ile bu kadar bitişik olmak yeterince uyarıcıydı.

"Daha yakınmışız gibi görünmesi için... Bana sıkıca sarılmanı istiyorum."

"Böyle mi...?"

"Ah..."

Saito hafifçe sarılınca Himari’nin boğazından kederli bir iç çekiş döküldü. Kollarının arasındaki o ince vücut şaşırtıcı derecede esneklikle büküldü. Balkon penceresinden sızan güneş ışığında, şeffaf sarı saçları ışık parçacıklarıyla parlıyordu.

Tatlı bir sessizlik Saito’nun beynini uyuşturuyordu. Azıcık hareket etse dokunmaması gereken yerlere değecekmiş gibi hissediyor, bu yüzden kıpırdayamıyordu bile.

Himari’nin sıcacık nefes alışverişi, yaşamının nabzı, üzerine bastırılan göğüslerinden ona ulaşıyordu.

"Yeterli mi artık...?"

"H-henüz olmaz. Hala izleyenler var..."

Himari, Saito’yu göğsüne bastırarak sarıldı.

Saito’nun kulakları artık meraklıların sesini duymuyordu ama Himari bulunduğu konumdan o güruhu görebiliyor olmalıydı.

"Daha ne kadar böyle kalacağız?"

"Bilmiyorum... Biraz daha, sadece birazcık daha..."

Himari, nazlanan bir çocuk gibi Saito’ya sıkıca tutundu.

Saito ve Himari 3-A sınıfına döndüklerinde sınıf arkadaşlarının merakı patlak verdi.

"Himari-chan! Bu da ne demek oluyor?!"

En önde hücum eden, biraz gösterişli bir kızdı. Himari’nin etrafında sık sık neşeyle dolandığını gördüğü için yakın olduklarını tahmin ediyordu.

"E-ne demek ne demek?"

Himari şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.

"Houjou-kun ile olan durumdan bahsediyorum! Sizi boş bir sınıfta cilveleşirken görenler olmuş! Birbirinize sarılmışsınız, hava resmen tehlike kokuyormuş!"

"Aa, yakalanmış mıyız? Tüh ya, ahaha..."

Himari huzursuzca kıpırdandı.

Kendi isteğiyle bu manzarayı izletip şimdi bu tepkiyi vermesi... Gerçekten müthiş bir oyuncuydu. Düz mantık Akane, bir milyon kez yeniden doğsa bile bunu taklit edemezdi.

"Öğle yemeğini de birlikte yemişsiniz!", "Ne iş?!", "Ishikura-san?!", "Bize düzgünce açıklayacaksın!"

Sınıf arkadaşları etraflarını sardı.

Koridordaki gizli konuşmalar, yemekhanedeki öğle yemeği ve boş sınıftaki gizli buluşma derken merakları kademeli olarak körüklenmiş, artık sabırlarının sonuna gelmişlerdi.

Himari, Saito’ya kaçamak bir bakış attı.

"Saito-kun... Ne yapsak? Bizim hakkımızda konuşmalı mıyız?"

Bu şekilde meraklandırması bile çok ustacaydı. Aralarındaki samimiyeti ima eden "bizim" ifadesiyle sınıf arkadaşlarının heyecanı iyice arttı. Buradaki atmosfer tamamen Himari tarafından ele geçirilmişti; bu artık resmen bir kitle provokasyonuydu.

"Yani... Olur herhalde?"

Saito yarı hayranlık, yarı korkuyla karışık bir hisle kafa salladı. Bu sınıfta düşman edinilmesi en tehlikeli kişi muhtemelen Himari’ydi.

Himari, Saito’nun yanına sokuldu ve çekinerek ilan etti:

"Ş-şey... Aslında Saito-kun ile ben çıkıyoruz."

"""Neeeeee?!"""

Sınıf arkadaşlarının şaşkınlık çığlıkları sınıfı titretti.

"Nasıl yani?!", "Houjou-kun, Akane-chan ile birlikte yaşamıyor muydu?!", "Sakamori-san’dan ayrıldı mı?!", "Yoksa aynı anda iki kişiyi mi idare ediyor?!", "Houjou... Gebermeli!", "Bu herif bir iblis! Öldürün onu! Hemen!", "Biri Houjou’nun kıçına sokmak için acı biber getirsin!"

Kızların kafa karışıklığı, erkeklerin öldürme niyeti... Kaosa sürüklenen sınıfta Saito neredeyse bir tarikat ayinindeki kurban gibi harcanacakken Himari onun önüne geçip kalabalığı durdurdu.

"Yanlış anlattığım için özür dilerim. Saito-kun ve Akane’nin birlikte yaşadığına dair söylediklerim sadece şakaydı."

"Şaka mı...?"

Kız öğrenci başını yana eğdi.

"Aslında bir süredir Saito-kun ile çıkıyorduk ama o, Akane ile o kadar samimi konuşuyordu ki kıskandım. Ben de şaka yollu 'Siz ikiniz beraber yaşamıyor musunuz?' deyiverdim."

Himari ellerini göğsünün önünde birleştirdi ve zayıf bir şekilde omuzlarını büktü.

"Keşke herkese daha önce açıklasaydım ama olaylar bir anda büyüyünce ne yapacağımı bilemedim. Saito-kun, Houjou Grubu’nun mirasçısı olduğu için ilişkimizi açıklamanın ona yük olacağını düşündüm. O yüzden... Özür dilerim arkadaşlar."

Himari derin bir şekilde başını eğdiğinde, kötü niyetli dedikoduların oyuncağı olmuş, acı çeken bir genç kız gibi görünüyordu. Rolüne öyle bir bürünmüştü ki, Saito bile bir an için her şeyin gerçek olduğu yanılsamasına kapılabilirdi.

Gerçeği bilmeyen ve Himari'nin avucunun içinde oynattığı öğrenciler içinse bu durum çok daha inandırıcıydı.

"Himari-chan, özür dilemene gerek yok!", "Asıl biz özür dileriz, tamam mı?", "Sonunda Houjou-kun'la kavuşmanıza çok sevindik!", "Tebrikler!", "Ishikura'yı ağlatmaya kalkma sakın, Houjou!"

Dört bir yandan tebrik sözleri yağıyor, bir anda birlikte yaşadıklarına dair dedikoduların yerini bu yeni "resmi" hikâye alıyordu.

Himari gözleri nemli bir halde Saito'ya baktı ve rahatlamışçasına gülümsedi.

"Çok şükür... Artık kimseye yalan söylemek zorunda kalmayacağım. Artık sınıfça onaylanmış bir çiftiz, değil mi?"

"...Evet."

Saito içinden hayranlık duymadan edemedi.

Gerek kusursuz açıklaması, gerek yüz ifadesi ve ses tonundaki kontrolü, gerekse sınıf arkadaşlarının psikolojisini yönetme biçimi olsun; Himari’nin becerileri her anlamda sınırları zorluyordu. Houjou Grubu’nun halkla ilişkiler departmanında bile insanları bu denli manipüle edebilecek bir yetenek bulmak zordu.

"Herkes, bundan sonra desteğinizi bekliyoruz, tamam mı?"

Himari etrafına bakınıp bunu vurguladığında, öğrenciler büyük bir şevkle onaylayarak başlarını salladılar.

"Saaa-i-to-kun♪"

Beşinci ders bitmiş, Saito kitaplarını sırasına yerleştirirken Himari arkadan ona sarıldı. İnce kolları Saito'nun göğsüne dolanırken, yumuşak yanağını çocuğun boynuna sürttü.

"Hey... Durup dururken sarılmasana."

"Eee, neden? Erkek arkadaşına sarılmak bir kız arkadaşın ayrıcalığıdır, değil mi?"

"Öyle olabilir ama biz seninle..."

'Gerçek sevgili değiliz' demek üzere olan Saito'nun kulağına Himari fısıldadı:

"...Olmaz. Sakın gardını düşürme."

"..."

Saito göz ucuyla etrafı süzdüğünde, sınıf arkadaşlarının onları izlediğini fark etti. Himari'den çekindikleri için açıkça dik dik bakan azdı ama herkesin gözü kulağı onlardaydı.

Himari onca çabayla dedikoduları susturmuşken, şimdi yapılacak bir hata her şeyi mahvederdi. Tıpkı Himari gibi Saito da bir oyunculuk canavarına dönüşmek zorundaydı.

"Şey... İnsanların içinde yapılacak iş değil bu."

"İlişkimizi ilan ettik ya, sorun yok. Hem, herkese hava atmak istiyorum desem?"

"Hava atmak mı?.."

Diğer kız öğrencilere bakarken gururla kısılan gözleri ve rol icabı olmasına rağmen sıkıca dolanan kolları, bunun aslında genç kızın gerçek hissi olduğunu fısıldıyordu.

"Himari, sen beklenmedik derecede sahiplenici bir tip misin?"

"Öyleyim, tabii ki. Saito-kun'u kimseye vermem."

Himari'nin kolları daha da sıkılaştı. Ciddiydi.

Bir genç kız tarafından sahiplenilme hissi Saito'nun göğsünde bir kıpırtıya neden oldu. Şimdiye kadar hep uysal yönüyle ön plana çıkan Himari, konu aşk olunca tutkulu biri olabiliyordu belki de.

"Sıradaki sınıfa beraber gidelim."

"Tamam."

Saito ayağa kalktığında, Himari koluna yapıştı.

"Yürümek zor oluyor."

"Bir şey olmaz♪"

"Bana oluyor ama."

"Yoksa göğüslerim değiyor diye utanıyor musun?"

Dalga geçercesine sordu.

"Madem biliyorsun, neden bastırıyorsun!"

"Bu da kız arkadaşlık ayrıcalığı."

"Bu kız arkadaşlık ayrıcalıklarının sonu yok mu?"

"Yüz sekiz tane falan vardır herhalde?"

"Budizm’deki dünyevi arzuların sayısı kadar mı?!"

Atışarak koridorda ilerlediler. Himari, Saito'nun tepkileriyle eğleniyor gibi vücudunu daha da ona yapıştırıyordu.

Sıradan bir okul arkadaşlığının çok ötesindeki bu yakınlık, koridordaki öğrencilerin dikkatini çekti. Başka sınıftan bir kız merakla yanlarına yaklaştı.

"Himari, Houjou-kun'la çıktığın doğruymuş demek!"

"Evet yaa. Çok mutluyuz, sorma!"

"Bakınca belli oluyor zaten! Ay, ne güzel ya, çok özendim."

"Özenilecek bir şey yok canım, sadece şanslıyım diyelim."

Kızlar kendi aralarında neşeyle kıkırdaşıyordu.

Olayın asıl kahramanlarından biri olmasına rağmen Saito, kendini bir yabancı gibi hissediyordu. Randevudayken kız arkadaşının arkadaşlarıyla karşılaşan bir erkeğin ruh hali herhalde böyle bir şeydi.

"Ee Himari, Houjou-kun'la ne kadar ileri gittiniz? Öpüştünüz mü?"

"Şey... Sahi, nasıl olmuştu Saito-kun...?"

Himari, utangaç ve beklenti dolu bir bakışla ona sordu.

Saito, 'Sen benden daha iyi biliyorsun' deme isteğini zorla bastırdı.

"Şey... Henüz değil ama."

"Hâlâ mı? Yazık kıza, Houjou-kun."

"Artık yavaş yavaş istiyorum aslında... Ben öyle düşünüyorum yani. Değil mi Saito-kun?"

"He, he..."

Saito, ruhsuz bir sesle kızların bu muhabbetine ayak uydurmaya çalıştı. Yüz kaslarının kaskatı kesildiğini hissediyordu.

"Hadi ama, yap bir şeyler Houjou-kun!"

"Zamanı gelince..."

"Hadi, tam burada öp onu!"

"Bu nasıl bir teşhircilik baskısıdır ya!"

Sadece ismen tanıdığı bir kızın ısrarları karşısında Saito iyice köşeye sıkıştı.

Rol icabı bile olsa, bir ilişki yürütmek bu kadar yorucu muydu? Aşk meşk işlerinden uzak biri olan Saito için şu an tek istek, bir an önce tek başına kitaplarına gömülmekti.

Nihayet kızların elinden kurtulduklarında, dersin başlamasına çok az vakit kalmıştı. Saito ve Himari nefes nefese koridorda koşmaya başladılar.

"Özür dilerim Saito-kun! Çok uzadı konu!"

"Koşarken konuşma, dilini ısıracaksın!"

"Ah, dur! Bir dakika!"

Himari, Saito'nun kolundan yakalayıp onu durdurdu. Saito'nun hızı kesilmeyince ikisi de neredeyse yere kapaklanıyordu.

"Acele etmezsek geç kalacağız."

"Böylesi daha iyi. Biraz geç gidelim."

"Neden durup dururken..."

"Boş ver şimdi. Bana güven♪"

Himari'nin kesin bir planı olmalıydı. İnsanların algısını yönetme konusunda onun yeteneklerine güvenilebilirdi.

Merdiven boşluğunda zaman öldürdüler.

Zil çaldı. Kimsenin kalmadığı pencere kenarında Himari durgun bir halde bekliyordu. Uzun saçlarını parmağına dolarken, mahcup bir ifadeyle Saito'ya bakıyordu. Arkasından gelen güneş ışığıyla birlikte, sanki etrafında kutsal bir ışık huzmesi varmış gibi görünüyordu.

"...Şey. Bu dersi assak mı?"

Himari, gizli bir iş çevirir gibi sesini alçalttı.

"Sen de mi ders asan tiplerdendin?"

Dışarıdan bir 'gyaru' gibi görünse de Saito onun aslında ciddi biri olduğunu düşünüyordu.

"Normalde yapmam. Ama Saito-kun'la olursa eğlenceli olabilir diye düşündüm. Hadi, yapalım mı?"

Himari, Saito'nun yanında duvara yaslandı; eteğinin ucu rüzgârla dalgalandı.

"Asıp da ne yapacağız?"

"Ne olsa acaba... Rastgele bir trene binip, kimsenin beni tanımadığı bir ülkeye gitsek? Sonra da bir daha hiç dönmesek."

Himari, sanki bir gündüz düşü anlatıyor gibiydi.

"Çok mu streslisin sen?"

"Değilim. Güney Kutbu falan da güzel olurdu, kimseyle karşılaşmazdık. Penguenlerin, fokların bile olmadığı bir yerde, bir kar mağarasına girip ikimiz yüz yıl boyunca öylece beklesek."

"Kesinlikle üzerinde çok baskı var senin."

Saito, Himari için endişelenmeye başlamıştı. Başkalarına karşı hep bu kadar düşünceli olduğu için belki de kimselere belli etmediği ağır bir yük taşıyordu.

"O zaman... Şehirde biraz boş boş gezsek mi?"

"Onu okul çıkışında da yapabiliriz."

"Yapar mıyız gerçekten?"

Himari'nin gözleri parladı.

"Şey..."

"Sevgiliysek okul çıkışı beraber dönmemiz lazım, değil mi? Herkesi tamamen inandırmak için okul dışında da sevgili gibi görünmeliyiz."

"Yani, öyle ama..."

Saito tereddüt ederken Himari onun elini iki elinin arasına aldı ve heyecanla konuşmaya devam etti.

"Lütfen, olmaz mı? Okul çıkışı randevuya çıkalım. Sadece numara olsa da olur! Her şeyi ben ısmarlayacağım, Saito-kun nereye gitmek isterse oraya gideriz! Hatta çantalarını falan da taşırım!"

Bu kadar canla başla yalvarmasına karşılık onu acımasızca geri çevirmek zordu. Eskiden Himari ile randevuya çıkmayı reddetmiş olmanın suçluluk duygusu, Saito'nun göğsüne hala bir bıçak gibi saplanıyordu. Onu daha fazla incitmek istemiyordu. Himari'yi bir insan olarak seviyordu sonuçta.

"...Tamam. Sadece numaraysa kabul."

"Yaşasın!♪ Saito-kun çok naziksin!"

"Hey, dur bir..."

Himari büyük bir sevinçle üzerine atılınca Saito ne yapacağını şaşırdı. Onu itmek kabalık olurdu, öte yandan ona sarılmak konusunda da tereddüt ediyordu.

"Hadi gidelim artık. Çok gecikirsen okul puanın düşecek."

"Saito-kun gerçekten çok düşüncelisin. Benim için endişeleniyor musun?"

"Tabii ki endişeleniyorum. Eğer okul puanın da yerlerde sürünürse, elimden hiçbir şey gelmez."

Himari dudak büktü.

"Aaa! 'Okul puanın da' derken ne demek istiyorsun şimdi?"

"Tam olarak ne duyduysan o."

"Ama Saito-kun benim notlarımı on katına çıkaracağı için sorun yok, değil mi? Sana güveniyorum usta!"

"Ben ne ara senin ustan oldum?"

Merdivenlerden inen ikilinin ayak sesleri, sessizliğe gömülmüş okul binasında yankılanıyordu. Himari halinden son derece memnun, adımları kuş gibi hafifti.

Saito ve beraberindekiler kimya sınıfına girdiklerinde, öğrenciler arasında bir uğultu koptu.

"İkisi beraber geç kalmış, helal olsun!", "Bu saate kadar ikiniz ne yapıyordunuz?!", "Belli değil mi ne yaptıkları...", "Kahretsin, şu Hojo herifi...", "Çok ateşli değil mi ya!"

Üzerlerine dikilen heyecanlı bakışlar ve yükselen hayranlık çığlıkları...

"Siz ikiniz, ders saati içindeyiz. Sessiz olun bakayım."

Öğretmen azarlasa da gürültü kesilmek bilmedi.

'Anladım, Himari'nin hedefi buydu demek...'

Sınıfa varış zamanlarını sadece beş dakika kaydırarak, sevgili olduklarına dair izlenimi perçinlemişti. Müthiş bir stratejiydi.

Saito, öğretmenden geç kaldığı için özür dileyip sırasına oturdu.

Tam kitabının sayfasını açacakken ensesinde buz gibi bir ürperti hissetti.

Refleksle o yöne baktığında, Akane'nin ona dik dik baktığını gördü. Genç kızdan yükselen ölümcül niyet adeta alev alev yanıyor, ağır bir baskı olarak Saito'nun üzerine çöküyüordu. Akane'nin elleri arasında tuttuğu kalem, çatır çutur paramparça olmuştu.

Saito, eve gittiğinde öleceğini o an kabullendi.

Ders zili çalmadan önce bile Akane, Saito ve Himari'nin ortalıkta olmadığını fark etmişti.

Ne yapıyorlar diye için için kemirilerek beklemiş, akıllı telefonundan Himari'ye mesajlar atmıştı.

Ancak yanıt gelmemişti. Mesajlar okunmadı bile.

Saito ile birlikte sınıfa daldığında Himari'nin yanakları, sanki başka birine dönüşmüş gibi tutkuyla kızarmıştı.

En yakın arkadaşı olan Akane'nin bile hiç bilmediği bir yüz ifadesi. Şehvetle dağılmış saçlar. Saito'ya kur yapar gibi bakıyor, aralarındaki samimiyeti sergilercesine koluna giriyordu.

'Gerçekten... ne yapıyordunuz siz...'

İkisinin elinin ulaşamayacağı kadar uzaklara gittiğini hissetmek Akane'yi korkuttu. Olduğu yerde sandalyeden düşecekmiş gibi hissettiği için masanın kenarına sıkıca tutundu.

Neden kalbinin bu kadar gürültülü çarptığını anlamıyordu. Saito ve Himari'nin sadece sevgili rolü yaptığını biliyordu, bilmesine rağmen...

Ders boyunca ikisinin defalarca göz göze gelip gülüştüğünü gördükçe, kalbine küçük iğneler batıyor gibi hissediyordu. Ders bittiğinde Himari, Saito'nun kravatını düzeltirken, koşup ikisini birbirinden ayırmak istiyordu.

Ama yapamazdı.

Böyle bir şey yaparsa, sınıf arkadaşları yine Saito ile Akane'nin ilişkisinden şüphelenecekti. Himari o kadar çabalarken, tüm bu emeği boşa çıkaramazdı.

Akane, Saito'ya yaklaşamazdı bile. Okulun ilk gününden beri günlük rutini haline gelen o atışmaları bile başlatamıyordu.

Himari'nin etrafını saran öğrenci kalabalığı biraz dağıldığında, Akane en yakın arkadaşının yanına sokuldu.

"Şey... Himari? Sence de biraz aşırıya kaçmıyor musun?"

"Aşırıya kaçmak mı, ne konuda?"

Himari saf bir ifadeyle başını yana eğdi.

Durumu somut bir şekilde açıklamak utanç verici olduğu için Akane lafı geveledi.

"Y-yani Saito ile ilgili. O kadar ileri gitmene gerek yok bence. Ne bileyim... aptal aşıklar gibi görünüyorsunuz."

"Aptal aşıklar gibi mi görünüyoruz?!"

Himari'nin sesi heyecanla yükseldi.

"Neden seviniyorsun ki!"

"Çünkü Saito-kun ile aptal aşıklar gibi görünmek hayal gibi bir şey! Vay canına, demek öyle ha~♪ Aptal aşıklar ha, ehehe~♪"

Himari mutlulukla gülümsedi.

En yakın arkadaşı mutlu olduğu için Akane de mutlu olmalıydı... ama olamıyordu. İçinden gelerek onun adına sevinemiyordu. Akane, kitabını göğsüne sıkıca bastırdı.

"Her neyse, bu kadar vıcık vıcık olmanın doğru olduğunu düşünmüyorum."

"Aşırıya kaçmak en iyisi. Ancak bu şekilde birlikte yaşadığımız dedikodularını tamamen silebiliriz. Yarım yamalak iş yapmak iyi değildir."

"Ama, ama..."

Himari'nin haklı olduğu o kadar barizdi ki, Akane verecek cevap bulamadı.

Zaten kendisi neden Himari'yi durdurmaya çalışıyordu ki? Sahte sevgili planı bu kadar iyi giderken, bu harika bir şey olmalıydı.

Akane'nin kafası karışmışken, Himari tekrar öğrencilerin çemberi içinde kaldı. Bu durumda düzgünce konuşmaları imkansızdı.

Akane sessizce Himari'nin yanından uzaklaştı.

Okul dağıldığında, Himari ve Saito beraber sınıftan çıktılar. Kol kola girmiş halleriyle tam bir sevgili çift görüntüsüne bürünmüşlerdi.

'Randevuya mı çıkacaklar acaba...'

Geride kalan Akane, içinde garip bir sıkıntıyla eve dönmek için hazırlandı.

Son zamanlarda Saito ile yemek alışverişine bile gidememişken, neden hep Himari...

'Yani, Saito ile bir yere gitmek istediğimden falan değil! Hiç alakası yok!'

Akane kafasını iki yana sallayarak bu düşünceleri reddederken, Maho sınıfa daldı.

"Abla! Dünyalar tatlısı kız kardeşin seni almaya geldi! Beraber dönelim!"

"Peki. Dönelim bakalım."

Her zamanki gibi enerji dolu olan Maho'yu görmek Akane'ye iyi gelmişti. Kendini en yakın hissettiği kardeşiyle yan yana olmanın huzuru... Aynı aileden olsalar da, Maho, Saito'dan bin kat daha iyiydi.

Akane ve Maho el ele tutuşup okulun girişinden çıktılar.

"Az önce koridorda abimle Himarin'i gördüm de, araları acayip iyiydi. Yani bildiğin tam bir çift gibiydiler değil mi?"

"Sevgili numarası o! Sevgili falan değiller!"

Akane ayakkabısının tabanını sertçe yere vurdu.

"Aman, öyle mi dersin? Himarin zaten abimi en baştan beri seviyor, pek numara gibi durmuyor ama? Abim de durumdan şikayetçi değil gibiydi sanki?"

"Numara diyorum! O sadece bir numara! Rol yapıyorlar!"

"Neden bu kadar üsteledin ki?"

"Üstelemiyorum!"

Üsteliyordu. Kendisi de bunun farkındaydı. Kız kardeşinin önünde bu hallere düşmek utanç vericiydi ama kendini durduramıyordu. Duygularına hakim olamıyordu.

Küçüklüğünden beri duygularının kontrolden çıkma huyu vardı ama konu Saito olunca bu durum iyice kötüleşiyordu. O adamla muhatap olunca sinirlenmekten kendini alamıyor, ona nazik davranıldığında ise nedense içi içine sığmıyordu; bugün ise tamamen kafası karışmıştı.

Şu bir gerçekti ki, Saito ile uyumları yerlerde sürünüyordu. İşte tam da bu yüzden, o adam duygularını bu kadar altüst etmeyi başarıyordu.

"...Abla, bence biraz stres atman lazım."

Maho endişeyle yüzüne bakınca Akane kendine geldi.

"İyiyim ben, bir şeyim yok."

"Hadi canım sen de, kesin bir şeyler yapmalısın. Kendi haline bırakırsam her an yoldan geçen birini yumruklayacak gibisin."

"Ben öyle kanunsuz biri değilim!"

"Rahat ol! Canım ablam için kanıtları yok etmek gerekiyorsa onu bile seve seve yaparım!"

"Kanıtları yok etmemi gerektirecek bir şey yapmayacağım diyorum!"

Kız kardeşinin gözündeki imajı Akane’yi hüzünlendirmişti.

"Hadi atari salonuna gidelim! Silah oyununda zombileri delik deşik edince stresin falan kalmaz!"

"Zombiler kalsın, istemez!"

"Tamamdır, ablamla randevuya çıkıyoruz o zaman! ♪"

Maho, şiddetle reddeden Akane’yi itiraz kabul etmeden sürüklemeye başladı.

Akane grotesk oyunlardan nefret ederdi ama evde tek başına kalırsa içinin iyice kararacağını düşündü. Bu yüzden Maho’ya ayak uydurmaya karar verdi.

Okul yolundan biraz sapan alışveriş caddesi, bugün de öğrencilerle dolup taşıyordu.

Sınıf arkadaşlarından birine yakalanırlarsa sıkıntı çıkacağı için Saito ile buraya hiç gelmemişti. Arada sırada Himari ile okul çıkışı uğrasalar da son zamanlarda bu da azalmıştı. Akane ev işlerine yetişmeye çalışıyor, Himari’nin ise yarı zamanlı işi çıkıyordu; bir türlü programları uyuşmuyordu.

Büyük caddede Akane’nin elini tutarak yürüyen Maho aniden konuştu.

"Sahi ya... Eskiden bir keresinde sen bir partiye gitmiştin, hatırlıyor musun?"

"Parti mi...?"

"Hani şu ilkokuldan mezun olduğun zamanlar. Yanlış hatırlamıyorsam büyükannem götürmüştü seni. Ben de gitmek istemiştim ama biraz halsizdim. Büyükannemin bir tanıdığının... villasında yapılan partiydi değil mi o?"

"..."

Akane’nin vücudu kaskatı kesildi. Zaten hayatı boyunca neredeyse hiç partiye gitmemişti ama o villa partisinin hatırası zihnine kazınmıştı.

Sanki bir kraliyet sarayını andıran, Houjou Grubu'na ait o görkemli villa... Işıltılı kıyafetler içindeki konuklar ve daha önce hiç görmediği çeşit çeşit ziyafet sofraları... İmparator Tenryu tarafından himaye edilen ve bir prens edasıyla herkesin ilgi odağı olan kişi, mirasçı Saito’ydu.

"O partiden döndüğünde acayip keyifliydin."

"Keyifli miydim... Acaba?"

"Evet. Bir süre kendi kendine sırıtmalar, dalıp gitmeler, yerinde duramamalar... Normal halinden çok farklıydın. O zaman ne olmuştu ki?"

"O şey..."

O günleri hatırlamaya çalıştığında Akane vücudunun ısındığını hissetti.

Zihninde uyanan duygular; yakıcı bir utanç ve ardından gelen büyük bir hırs... Açılmaması gereken o hatıra kapısı aralanmaya başlayınca, Akane aceleyle kapıyı geri kapattı.

"Önemli bir şey değildi!"

"Hadi canım, kesin bir şeyler oldu. Açık konuşmak gerekirse, senin o abiyle ilk karşılaşman lisede değil de o partideydi, değil mi?"

Maho, sorgulayan bir tavırla Akane’nin gözlerinin içine baktı.

"Bilmiyorum! Hatırlamak istemiyorum!"

"Hatırlamak istemiyorum mu? Ne oldu ki orada?"

"Hiçbir şey olmadı! En azından o partide!"

"Peki ya sonra o abiyle aranızda ne geçti?"

Akane kollarını kavuşturup kafasını çevirdi.

"Yok diyorum işte! Bu konu kapandı! Eğer daha fazla üzerine gelirsen eve gidince sana sadece lapa yediririm!"

"Lapa ile tehdit etmek de çok zalimce değil mi?!"

"Sağlığın için tuzu da iyice azaltılmış, sadece su ve pirinçten yapılan saf bir lapa hem de!"

"Yapma! Sosu bol bir hamburger falan yap bari!"

Maho’nun gözleri dolmuştu. Akane biraz acıdığını hissetse de, kız kardeşinin bu amansız sorgulamasından kurtulmanın başka bir yolunu bulamıyordu.

Maho omuzlarını düşürdü.

"Aman, tamam be, anlatma. Kafamda şöyle kuracağım: Partiden sonra siz o abiyle büyük bir aşk yaşadınız ve sonra ayrıldınız."

"Gerçekten, hiçbir şey olmadı..."

Akane dudaklarını ısırdı.

O partideki karşılaşmadan sonra, lise giriş sınavının yapıldığı yere kadar Saito ile bir kez bile yüz yüze gelmemişlerdi.

'İşte bu yüzden, o herife karşı...'

Okula başladığı dönemdeki o hırs dolu duygular tekrar göğsünde kabarmaya başlayınca, Akane elleriyle yanaklarını tokatlar gibi sıkıştırdı.

Son zamanlarda bir garipti. Bugün de içi daralıyordu ama bu durum muhtemelen daha öncesinden başlamıştı. Hastanede Saito’nun Maho ile konuştuğu şeyleri duyduğundan beri iyice kötüleşmişti.

Akane, Maho ile birlikte atari salonuna girdi.

Normalde Himari ile sadece oyuncak yakalama makineleriyle oynar, fotoğraf kabininde çekinir veya davul oyununa katılırdı; ancak Maho, doğrudan ağır oyun makinelerinin olduğu tarafa doğru ilerledi.

"Hadi bu silah oyununu oynayalım abla!"

Maho’nun önünde durduğu oyunun üzerinde 'Gun Battle Crisis' yazıyordu.

Devasa ekranda aksiyon filmlerini aratmayan görüntüler dönüyor, pedallı bir mekanizmanın üzerinde iki tane tabanca duruyordu.

"Zombi istemem dememiş miydim?!"

Akane gözlerini kapattı.

"Bunda zombi yok ki! Düşmanlar ya asker ya da robot!"

"G-Gerçek mi...?"

"Tabii ki! Korkmana gerek yok!"

"K-Korktuğum falan yok!"

Tereddütle ellerini gözlerinden çekip makineyi inceledi.

Makinenin üzerindeki görsellerde zombi falan yoktu. Ekrandaki tanıtım videosunda da görünmüyorlardı. Telefonundan hemen ismini arattı; resmi sitesinde bile zombiden eser yoktu.

Maho şaşkınlıkla iç çekti.

"Biraz fazla temkinli davranmıyor musun?"

"İ-İşimizi garantiye alalım dedim sadece!"

Akane telefonunu okul çantasına geri koydu.

Bu kız kardeşi aslında iyi biriydi ve kötü bir niyeti yoktu ama bazen ablasına bilerek korkunç şeyler izletmek gibi eşek şakaları yapabiliyordu. Tedbiri elden bırakmamak lazımdı.

Akane iki kişilik ücreti makineye attı ve silahı kavradı. Sahte olmasına rağmen saldırgan bir formu ve sert bir dokusu vardı. Akane’nin şu anki ruh haline tam oturuyordu.

Maho nasıl oynanacağını anlatmaya başladı.

"Silahı baskın elinle tut, parmağını da şuraya koy. Silah değiştirmek için bu düğme, şarjör yenilemek için de bu."

"...Bunda gerçek mermi çıkıyor mu?"

"Çıksa seken mermilerle herkes ölürdü herhalde!"

"Öyle mi... Eğer gerçek mermi olsaydı Saito’yu buraya getirirdim..."

"O abiyi gerçek mermiyle ne yapacaktın?! Kavga mı ettiniz yine?"

"Kavga etmedik de... Saito’yu vurma isteğim içimden taşıyor, engel olamıyorum."

"Korkunç! Ablamın dürüst duyguları çok korkunç!"

Onlar konuşurken sinematik bitti ve oyun başladı. Akane ekrana tam bakmadığı için hikayeyi hiç anlamamıştı ama herhalde önüne geleni yok etmesi gerekiyordu.

Düşman askerleri dört bir yandan fırlayıp silahlarını Akane ve Maho’ya doğrulttular.

Her ateş sesinde ekranda mermi izleri beliriyor ve kırmızı çatlaklar oluşuyordu. Akane karşılık vermeye çalışınca askerler hemen siper alıyor, mermisi bittiği anda tekrar ateşe başlıyorlardı.

"Ah, yeter ama! Pat pat kafam şişti! Bir rahat durun be!"

Sinir bozucu hareketler yapan o askerler bir an gözüne Saito gibi göründü.

Akane tüm stresini mermilere yükleyip tetiğe asıldı. Karşısındakinin Saito olduğunu hayal edince, nedense nişan alması inanılmaz kolaylaşmıştı. Düşman askerlerinin kafaları birer birer patlıyordu.

Üzerinde 'Weapon' yazan bir kutuyu alınca mermilerin tahrip gücü arttı. Akane, çığlıkların havada uçuştuğu savaş alanında fırtına gibi esti, düşmanları yaylım ateşine tutarak biçip geçti.

Kendine geldiğinde ekranda parıl parıl parlayan "Bölüm Geçildi! En Yüksek Skor!" yazısını gördü.

Bir alkış koptu. Ne ara olduğunu anlamadan, çevresinde bir kalabalık toplanmıştı.

Maho gözleri parlayarak zıpladı.

"Müthiş, müthiş! Abla, en yüksek skoru yaptın! Ulusal sıralamada üçüncüsün! Yoksa sen gizliden gizliye bu oyunu deli gibi oynuyor musun!?"

"İlk kez oynuyorum."

"O zaman neden bu kadar iyisin!?"

"Düşmanın Saito olduğunu hayal edince vücudum kendiliğinden hareket etti... Onu bir an önce öldürmem gerekiyormuş gibi..."

"Abimden bu kadar mı nefret ediyorsun!?"

"Silah satın almanın o kadar kolay olmadığı bir ülkede yaşadığımız için şanslıyız."

"Kolay olsaydı abim şimdiye yüz kere ölmüştü!"

Etraftaki kalabalık artmaya başlayınca Akane oyunu erkenden bitirip oradan uzaklaştı.

Maho, ablasıyla beraber "ulusal şampiyonluğu hedefleyeceğiz!" diye gaza gelmişti ama Akane boş yere dikkat çekmek istemiyordu. Zaten okulda istemediği olayların merkezi haline gelmekten yorulmuştu.

"Hey, hey, şimdi de bunu yapalım! Daha doğrusu, lütfen yap!"

Maho, Akane'nin koluna yapışıp boks makinesini işaret etti. Kutu şeklinde bir makinenin üzerinde kırmızı bir kum torbası duruyor, hemen yanında ise boks eldivenleri asılı duruyordu.

"Maho... Sen beni kiralık katil falan mı sanıyorsun? Oyun neyse de, böyle bir şeyi yapabilmem imkansız."

"Sen yaparsın abla! Kum torbasını abimmiş gibi düşün!"

"Saito... Bir kum torbası mı...?"

Öyle denince, bir anda içine büyük bir şevk doğdu.

Akane eldivenleri taktı ve kum torbasına dik dik baktı. Makineden kum torbası değil de Saito'nun kafası fırlamış gibi geliyordu. Üstelik o nefretlik suratıyla Akane'ye gülüyordu. "Heh heh, beni ömrün boyunca yenemezsin," diye böbürleniyordu sanki.

"Görürsün sen... O küstah suratını şimdi paramparça edeceğim..."

"Surat mı!? Nerede surat var!? Benim suratım değil, değil mi!?"

Maho endişeyle sordu.

Akane derin bir nefes alıp kolunu geriye çekti ve tüm gücüyle yumruğunu indirdi.

BAM! diye kulak tırmalayan, keskin bir patlama sesi duyuldu. Bir kutlama müziği yankılandı ve boks makinesinin ekranında "En Yüksek Skor!" yazısı belirdi.

Maho sevinçle Akane'nin üzerine atıldı.

"Abla harikasın! Salon ikincisi oldun!"

"Bu gidişle Saito'nun kafasını da sorunsuzca parçalayabilirim herhalde..."

"Abim hiç de sorunsuz olmayacak ama! Ama yine de harikaydı! İşte öfkenin gücü! Salon birinciliğini bile zorlarsın!"

"Haklısın... Saito'yu devirmek için en üstün güce ihtiyacım var..."

Akane ciddiyetle başını salladı.

Alışveriş caddesinde yürüyen Saito, oyun salonunun içini görünce dehşete düştü.

Sıradan bir oyun salonu olsa hiçbir sorun yoktu. Ancak orada Akane, iblisvari bir ifadeyle boks makinesini yumrukluyordu... Hayır, adeta katlediyordu.

Coşan bir kalabalık, neşeyle zıplayan Maho. Ve Saito, Akane'nin dudaklarının "Saito aptalııı!" diye bağırdığını gördü.

Sanki kum torbası değil de kendisi yumruklanıyormuş gibi bir illüzyona kapıldı. Emin ki Akane de kum torbasını değil, Saito'yu patakladığını hayal ediyordu.

"Ne oldu Saito-kun?"

Yan yana yürüdükleri Himari, gövdesini yana eğerek Saito'nun yüzüne dikkatle baktı.

"Şey, biraz şu taraftan gidelim mi?"

Saito, Himari'nin elinden tutup hızla oyun salonunun yakınından uzaklaştı.

"S-Saito-kun, ilk defa... kendiliğinden elimi tutuyorsun..."

Himari'nin yanakları kızardı.

Dünyalar tatlısı görünüyordu ama bu aslında romantik bir eylem değildi. Yaklaşan bir tehditten kaçış operasyonuydu. Eğer şu anki haliyle Akane, Himari ile alışveriş caddesinde randevulaştığını —her ne kadar rol icabı olsa da— görürse, kafatasının tuzla buz edileceğini sezmişti. Akane'nin saldırı gücündeki keskinlik o derece korkutucuydu.

Alışveriş caddesinde Saito'larla aynı okul üniformasını giyenler göze çarpıyordu. Okul çıkışı arkadaşların veya çiftlerin uğraması için biçilmiş kaftandı burası.

Himari'nin dediği gibi, burada randevu halini iyice sergilerlerse, sevgili olduklarına dair dedikodular iyice pekişirdi.

"Randevuda ne yapılması gerekir?"

"Bunu bir kıza mı soruyorsun sahiden?"

"Bu konularda pek bilgim yok. Senin daha tecrübeli ve bilgili olduğunu düşünmüştüm."

"Tecrübeli falan değilim! Bir erkekle randevuya çıkmak... bugün benim için de bir ilk."

Himari, biraz darılmış gibi bir ifadeyle dudaklarını büzdü.

Gali tarzı dış görünüşü ile iç dünyası gerçekten de farklıydı. Eğer Himari siyah saçlı olsaydı ve üniformasını bu kadar salaş giymeseydi, Saito onun bir gali olduğunu muhtemelen düşünmezdi bile.

"Kusura bakma. İlk randevun böyle yarım yamalak, sahte bir randevu olduğu için."

Himari telaşla ellerini salladı.

"H-Hayır! Hiç sorun değil! Çok sevdiğim Saito-kun ile birlikte eve dönebiliyor olmak bile beni inanılmaz mutlu ediyor!"

Bu fedakar tavrı, Saito'nun daha da suçlu hissetmesine neden oldu. Sahte bir randevu olsa bile, onu gerçekten eğlendirmeliydi. Bu ona olan dürüstlüğü ve Saito'nun yapabileceği en küçük karşılıktı.

"Himari, sen nereye gitmek istersin?"

"Ben seninle olduğum sürece her yer olur, biliyorsun değil mi?"

"Ben senin isteğini bilmek istiyorum."

Himari işaret parmağını dudağına götürüp düşüncelere daldı.

"Hımm... O zaman... Otele gitmeye ne dersin?"

"İlk randevuda mı!?"

"Ahaha, biraz erken oldu değil mi? Ama ben... yine de kabulüm?"

Gözlerinde bir sıcaklıkla, dikkatle Saito'nun yüzüne baktı. Tepkisini mi ölçüyordu yoksa ciddi miydi? Himari'nin vücudu, o ince beli Saito'ya temas ediyordu.

Saito boğazının kuruduğunu hissetti. Tükürüğünü yutmakta bile zorlanacak kadar hızlı çarpıyordu kalbi.

"...Böyle düşüncesizce bir şey yapamam."

"Neden? Saito-kun'un her emrini dinleyecek kadar sana vurulmuş bir kız var karşında. Beni kullanıp kenara atsan bile umurumda olmaz."

"Seni incitmek istemiyorum. Eğer öyle bir şey yapacak olursak, bu ancak gerçekten sevgili olduktan sonra olur."

"Saito-kun..."

Himari gözlerini kırpıştırdı. Hafifçe kıkırdayıp omuzlarını silkti.

"Aptalsın Saito-kun. Biraz daha bencil ve kötü biri olsaydın, senden nefret edebilirdim. Ama bana böyle değer verirsen, seni daha da çok severim."

"Üzgünüm."

"Özür dileme. Bu beni mutlu etti."

Himari, Saito'nun koluna girdi.

"Beni senin sevdiğin bir yere götür. Seni daha yakından tanımak istiyorum."

"Anlaşıldı."

Eğer istediği buysa, Saito elinden gelenin en iyisini yapacaktı.

Onu, her okul çıkışı yeni çıkan kitapları aldığı arka sokaktaki kitapçıya götürdü.

Küçük, şirin bir şahıs kitapçısıydı. Bu devirde nadir rastlanan bir şekilde dükkanın önünde manga dergileri yığılıydı ve çocuklar için resimli kitaplar dönen raflarda sergileniyordu. Cam duvara her yerini kaplayacak şekilde el yazısıyla hazırlanmış tanıtım kartları yapıştırılmıştı, her yanından el emeği akıyordu.

Dükkanın alanı çok büyük değildi ama kitap seçimindeki zevkleri o kadar iyiydi ki, Saito'nun tam zevkine hitap eden pek çok kitap bulunuyordu. İçerideki hafif mürekkep kokusu, yaşlı dükkan sahibinin aksi tavırları gibi unsurlar, mekandaki o sessiz ve huzurlu havayı tamamlıyordu.

Himari dükkana göz gezdirip derin bir nefes aldı.

"Sanki... çok güzel bir atmosferi var buranın."

"O, anladın mı?"

"Evet. Mütevazı ama güzel olan da bu zaten. Dış dünyadan kopuk, başka bir evren gibi hissettiriyor."

Saito güçlü bir şekilde başını salladı.

"Aynen öyle. Bu kadar gözden uzak olunca tuhaf müşteriler içeri girmiyor. İnsan kendini mühürlenmiş antik bir arşivde kaybolmuş gibi hissediyor. Gürültücü tipler olmadığı için de kitapları sindire sindire seçebiliyorsun. İnternetten bilgi toplamak da pratik ama kitabı eline alıp harfleri takip etmenin hissi çok başka. Okumanın asıl keyfi sadece görmekte değil; dokunma, koklama ve işitme gibi duyularla, yani beş duyunla kitabı tatmaktadır."

Himari kıkırdadı.

"Saito-kun, senin böyle tutkuyla konuştuğunu belki de ilk kez görüyorum."

"Tutkuyla konuşma niyetim yoktu ama..."

Saito utandı. Başkalarına geçmeyeceğini düşünerek vazgeçtiği bir şeyin anlaşıldığını hissettiği için, hiç tarzı olmadığı halde kendini kaptırmıştı.

"Normaldeki havalı Saito-kun da çok karizmatik ama böyle tutkulu halin de harika. Senin hakkında bilmediğim her şeyi bana öğretmeni istiyorum."

"...Peki."

Dalga geçilmiyordu ama bu durum onu daha da huzursuz ediyordu. Hiçbir şeyi kaçırmamak istercesine kendine bakan Himari'nin gözlerinin içine bakmakta zorlanıyordu.

"Saito-kun, sen ne tür kitaplar seversin?"

"Tür ayırt etmem. Bir keresinde rafın en başından başlayıp sırayla hepsini satın almışlığım bile var."

"En baştan mı!? İnanılmaz!"

"Verimsiz bir yöntemdi, param da yetmeyince bıraktım."

Saito, Hojo Grubu'nun mirasçısıydı ama anne ve babası sıradan insanlardı. Serbest yetiştirme tarzını benimseyen ailesinin verdiği mutfak masraflarından kıssa bile, canının istediği gibi kitap alabilecek durumda değildi.

"Ben senin sevdiğin kitapları okumak istiyorum. Tavsiye edeceğin bir şey var mı?"

"Hmm, kitap okuyunca kafası patlayan birine önerebileceğim bir şey yok..."

"Patlamıyor ya!? Sen önerirsen her şeyi okurum!"

"Öyleyse sana bir tane alayım. Bu seferki yardımının teşekkürü olsun."

Himari'nin gözleri parladı.

"Gerçekten mi!? O zaman kesin okuyacağım! Ezberleyene kadar onlarca kez okuyacağım! Yaşasın, Saito-kun'dan bir hediye!"

Saito, sevinçten havalara uçan Himari'yi yanına alarak dükkanın içinde yürümeye başladı.

Madem Himari bu kadar hevesliydi, ona mümkün olduğunca faydası dokunacak bir kitap seçmek istiyordu. Geleceği için zekasını geliştirecek bir şey iyi olurdu.

Böyle düşünen Saito, kitap rafından 'Altı Temel Kanun' kitabını çekip çıkardı.

"E-ee, o ne öyle... Tuğla mı?"

Bu devasa kitap kütlesi karşısında Himari'nin gözü korkmuştu.

"Japon yasalarının toplandığı bir külliyat. Şimdilik Anayasa, Medeni Kanun, Ceza Kanunu ve Ticaret Kanunu'nu ezberlesen iyi olur. Çok işine yarar."

"Ben avukat falan olmayacağım ki!?"

"Avukat olmasan bile hukuk bilgisi gereklidir. Toplum sistemi, bilenlerin kazandığı bir düzene dayanır. Hiçbir şey bilmezsen kendini bir anda hapiste bulursun."

"Toplum o kadar korkunç bir yer mi!? Ben ömür boyu mezun olmayacağım!"

"Zaten mezun olup olamayacağın şu an bile şüpheli değil mi?"

"Ah, çok kötüsün! Devamsızlık konusunda mükemmelim bir kere!"

Saito, Himari'nin itirazlarına kulak asmadan kitabı kucaklayıp kasaya yöneldi. Bu boyuttaki bir kitap cüzdanı için epey tuzlu bir harcamaydı ama ona olan borcunu ödemek için elden bir şey gelmezdi.

"Dur, bir dakika! Vazgeçtim, başka bir hediye istiyorum!"

"Kanun kitabını... sevmedin mi? Ben bayağı severim oysa..."

Saito'nun içi burkuldu.

"Sevip sevmediğimi bile bilmiyorum ki! Ama bunu ezberlemem imkansız, yarı yolda pes edip sana karşı mahcup olmak istemiyorum!"

Himari korkudan titriyordu.

Vücudu bu denli tepki veren birine bir şeyi zorla yaptırmak olmazdı. Bilgi, ancak kişi onu kabul etmeye hazırsa emilirdi.

"Pekala. İstediğin başka bir şey olursa haber ver, o zaman düşünürüz."

"İlla bir eşya olması gerekmiyor, değil mi? Mesela... Saito-kun'a beş bin şınav çektirmek ya da her gün çukur kazdırıp sonra içini doldurtmak gibi şeyler de olur mu?"

"Sen benim bedenimi ve ruhumu mu çökertmek istiyorsun?"

Söyledikleri ancak bu anlama geliyordu.

"Mesela dedim canım! Nereye kadar ileri gidebileceğimi bilmek istedim sadece!"

"Yani... Çoğu şeyi yapabilirim herhalde."

Himari iyi bir kızdı, saçma sapan isteklerde bulunmazdı. Fırsatını bulsa Saito'yu dünyadan sürmeyi planlayan Akane ya da bekaretini çalmaya çalışan Maho ile kıyaslandığında verdiği huzur bambaşkaydı.

İkili dükkanı bir süre daha gezdikten sonra kitapçıdan ayrıldı. Saito, her zaman takip ettiği yazarın yeni kitabı çıktığı için onu da aradan çıkarmıştı.

Ticaret bölgesinin ana caddesinde yürürlerken, ön taraftan tatlı bir koku yayıldı. Pastel renkli çatısı olan bir krepçinin önünde öğrenciler kuyruğa girmişti.

"Saito-kun, krepleri sever misin?"

"Kreması çok fazla gelince bitiremiyorum. Tatlı olmayanlardan olursa bazen Shise'ye eşlik edip yiyorum."

"Ben hiç tatlı olmayan krep yemedim. Birer tane alalım da birbirimize tattıralım, olur mu?"

"Böyle sevgili gibi..."

"Şu an sevgiliyiz ya zaten?"

Bunu şirin bir göz kırpışıyla söyleyince Saito'nun söyleyecek sözü kalmadı.

Öğrencilerin arasına karışıp sıraya girdiler ve tezgahtan siparişlerini verdiler.

Saito; ton balığı ve peynirli, yemek niyetine yenecek bir krep aldı. Himari ise 'Muzlu Çikolatalı Kastarlı Kestaneli Vanilyalı Üçlü Dondurmalı' gibi büyü sözüne benzeyen bir ismi olan krep seçmişti.

Gelen krep de ismi gibi ağzına kadar doluydu. Dağılıp dökülmemesi mucizevi, pamuk ipliğine bağlı bir dengede duruyordu. Sanki her an devrilecekmiş gibi sallanması Saito'yu endişelendiriyordu.

Himari kendi krebinden bir ısırık aldı.

"Hmm, çok lezzetli! Buranın krepleri bir başka oluyor."

"Dükkandan dükkana fark ediyor mu?"

"Tabii ki fark eder. Al bak, Saito-kun."

"Öh..."

Birdenbire ağzına dayanan krep karşısında Saito refleks olarak bir ısırık aldı.

──Tatlıydı.

Şimdiye kadar yediği her türlü tatlıdan daha tatlıydı. Dili uyuşacak kadar şekerliydi ve o tatlılık vücudunun içine ağır ağır sızarken başı döndü.

"Saito-kun'un dolaylı öpücüğünü kaptım!"

"Kapan benim ama..."

Ensesi yanıyormuş gibi ısınıyordu.

Az önceki durumdan kaçış yoktu, yani tamamen irade dışı gelişmişti... Ama neden gidip de özellikle Himari'nin ısırdığı yerden yemişti ki? Sanki doğrudan Himari'nin dudaklarını tatmış gibi bir utanç dalgası tüm benliğini sardı.

Himari ise gülümseyerek kremini yemeye devam etti.

"Hep böyle bir şeyin hayalini kurmuştum."

"Neyin?"

"Harika bir sevgiliyle okul çıkışı randevuya çıkmak, beraber alışveriş yapmak, lezzetli şeyler yemek, öylesine dolaşmak... İlkokuldan beri hep buna özenmiştim."

"Bayağı erken başlamışsın bu işlere."

"Erken değil, normal bu!"

"Ben böyle bir şeyi hiç düşünmemiştim bile."

Sadece ilkokulda değil, lisede bile hayal dünyasının dışındaydı bu olanlar.

Saito için ilgi odağı her zaman kitapların içindeydi. Kendisine heyecan verici bilgiler sunmayan insanlarla ilişki kurmak sadece can sıkıcı bir yüktü. Şimdi ise kendisi, Himari gibi popüler bir kızla sevgiliymiş gibi yapıyordu; buna inanması zordu.

"...Bir şeyi merak ediyorum, bu yaptığımız sadece 'sevgili rolü' değil mi?"

"Ha? Evet, öyle."

"Yaptıklarımızın gerçek bir randevudan pek farkı yok gibi... Gerçek bir randevu ile rol yapmak arasındaki fark nedir tam olarak?"

"Ah..."

Himari irkilerek geri çekildi.

"Neden 'Eyvah yakalandım!' der gibi bir yüz ifaden var?"

"Henüz yakalanmadım bir kere!"

"Neye yakalanmadın ya!"

[AI CENSORSHIP BLOCKED THIS CHUNK - RAW ENGLISH RETAINED]

陽鞠が泡を食ってまくし立てる。

「え、えっとね、全然違うよ!?本当のデートなら、今頃才人くんは死んでるし!」

「デートって命懸けなんだな」

もっと平和なアクティビティだと誤解していた才人である。とはいえ恋愛の知識については陽鞠の方が詳しいだろう。

「本当のデートなら、キスだってしちゃうし! 偽物だから間接キスぐらいで済んでるんだよ!?それでも才人くんは生き残れるの!?」

「生き残れんな……」

言葉の意味は分からないが、言わんとするところは分かる。偽装デートだからこそ、陽鞠も手加減してくれているのだ。

「ねっ、才人くんのクレープもちょうだい!」

話題をそらすように、陽鞠が身を乗り出してくる。

才人のクレープを頬張ると、直後。

「っ!?かかかっ……辛────っ!?」

陽鞠の顔が赤に染まった。

「そんなに辛くないだろ。『地獄の激辛爆炎悶絶チリペッパーツナチーズクレープ』だ」

「すごく辛そうな名前だよ!」

「これでもノーマルタイプだ。隠しメニューに辛さ五千倍タイプもある」

「なんでクレープやさんに辛い系の隠しメニューがあるの!?水っ、水ーっ!」

駆け出す陽鞠。

自動販売機を探すが、こういうときに限ってなかなか見つからない。陽鞠は唇を噛み締めて震え、理性の限界に達そうとしている。

「こっちだ!」

才人は近くに公園があるのを思い出して走った。

陽鞠が水飲み場に駆け寄り、体を乗り出して蛇口を開ける。勢いよく噴き出す水が、顔に激突して飛び散る。濡れるのを気にする余裕もないのか、陽鞠は夢中で水を飲む。

しばらくして人心地ついたらしく、ベンチにへたり込んだ。

「はあ……辛かったぁ……。舌が吹き飛ぶかと思ったよ……」

「オーバーだな。あれで弱音を吐いていたら、この先戦っていけないぞ」

「なにと戦うの!?私、フードファイターとかも目指してないよ!?」

「激辛のカップ焼きソバばかり五十個くらい調子に乗って買いすぎてしまって、家にそれしかないときに、困るだろうと言っているんだ」

才人は実体験から話した。

「なるほど……?」

首を傾げる陽鞠は、髪も制服もびしょ濡れだ。

ボリュームたっぷりの胸にブラウスの布が貼りつき、下着と肌が透けている。スカートまで濡れてしまっていて、太ももを伝っていく水滴が艶美な輝きを帯びている。

「今日はもう帰った方がいい。風邪引くだろ」

「大丈夫だよ! まだまだ行けるよ!」

「無理をするな」

「無理じゃないよ! せっかく才人くんとデートできるんだから、帰りたくない!」

陽鞠が子供のようにワガママを言う姿を、才人は初めて見た気がした。いつも彼女は大人の余裕に満ちていて、自分の願いをそのままさらけ出すことはなかった。

「ほれ」

才人は制服の上着を脱いで、陽鞠の肩にかけてやる。

「えっ……」

「そんな格好じゃ歩きづらいだろ。家まで送るから、帰ろう」

「う、うん……」

陽鞠は頬を赤らめ、才人の上着を抱き締めるようにして縮こまった。

陽鞠の自宅は、七階建てのマンションの三階だった。

管理人がいない管理人室の前を通り、小さめのエレベーターに乗る。中の壁には、ゴミ出しの注意事項とか、近所で出没した不審者の情報とか、事務的な貼り紙が無造作に貼られている。

ゆっくりと昇っていく箱の中で、才人はどこを見たらよいのか分からず困った。才人の上着を羽織っていても、その隙間から陽鞠の濡れた胸元が覗いていて、直視は躊躇われる。いつも朗らかな陽鞠が、今は一言も発さずにうつむいている。

ベルが鳴って扉が開くと、才人は詰めていた息を吐いた。

通路にはエアコンの室外機が並び、所々に子供の玩具が放置されていた。「石倉」とプレートのつけられたドアの前で、陽鞠が立ち止まり、学生鞄から鍵を取り出す。ジャラジャラとストラップの鳴る音、ひんやりとした鍵の回る音。

「じゃあ、俺はこれで……」

上着を返してもらおうと才人の差し出した手を、陽鞠が握った。

「……才人くん。ちょっとだけ、寄っていかない?」

聴いているのが切なくなるぐらい、緊張した声だった。触れ合った手の平から、陽鞠の震えが伝わってくる。

「いや……」

「わ、私のせいで、才人くんの上着濡れちゃったし! 乾かさなきゃ才人くんが風邪引いちゃうし! そのあいだお茶でも飲んでたらいいんじゃないかなって! バイト先の喫茶店のマスターから、すっごくおいしいダージリンもらったんだ!」

懸命に言い募る陽鞠を、才人は突き放すことができない。

ただでさえ、陽鞠に対しては負い目がある。それだけではなく偽装恋人まで引き受けてもらって、北条家の事情に巻き込んでしまっている。

「……分かった。あまり長くはいられないが」

「うんっ!」

陽鞠は才人の手を引いて、踊るように玄関に飛び込んだ。

フローリングの廊下沿いのドアを開け、才人を案内する。

ピンクとマスコットで埋め尽くされたギャルの部屋を予想していた才人だったが、予想は外れた。白を基調とする落ち着いた内装に、大きな衣装ダンス。毛足の長いラグマットの上に、ガラスのテーブルが置かれている。

室内は綺麗に整理整頓されていて、塵一つ落ちていなかった。学習机の上には、香水の瓶や写真立てが並んでいる。写真の片方は陽鞠と朱音のツーショット、もう片方は才人の写真だった。

「これ……」

才人が自分の写真に気づくと、陽鞠は慌てる。

「あっ、ご、ごめんっ! 盗撮とかじゃないから! 修学旅行のときの写真、つい買っちゃっただけだから! こんなの飾ってるなんて気持ち悪いよね! ちゃんと返すから!」

「別に返さなくてもいい」

単純に気恥ずかしいだけだ。

「い、いいの?」

「俺が買ったわけでもないしな。飾りたいなら好きにしてくれ」

「じゃあ今追加で写真を撮らせてもらって部屋に飾りまくってもいい!?」

「それは普通に怖いからやめてくれ」

「ちゃんと買うから! バイトの貯金あるし、一枚十万円くらいなら出せるから!」

「俺の写真にそんな価値はない!」

なぜ皆が写真を大事にするのか、才人にはよく分からない。才人にとっては、過去の光景は嫌でも脳裏に焼きついて、消そうとしても消えないものだ。

だから修学旅行の写真も買わなかった。両親も息子の成長を記録に残そうとはしなかったから、実家には才人の写真がない。

「着替えてくるから、ちょっと待っててね」

陽鞠が廊下に出て行き、才人は彼女の部屋に取り残された。座る場所に迷い、手持ち無沙汰に立ち尽くして室内を眺める。

学習机の本棚には、女性向けの雑誌やヘアスタイル、ネイルアートなどの本に混じって、専門書が並んでいた。『欲望と願望のメカニズム』『集団心理総論』『感情の誘導プロセス』といった、心理学系の本が多い。だいぶ読み込まれて、角が磨り減っている。

──これを……アイツが読んでいるのか? もしかして陽鞠って、実は結構頭いいんじゃないのか……?

才人は本を手に取ってみる。

Sayfaları çevirdiğinde, her yerde fosforlu kalemle çizilmiş satırlar ve kızlara özgü yuvarlak hatlı harflerle alınmış notlar gördü. Sadece okumakla kalmamış, besbelli sıkı bir şekilde dersine de çalışmıştı. Okul derslerinde berbat olsa da, ilgisini çeken bir şey olduğunda tüm gücünü ortaya koyabiliyordu demek.

— Beklettiğim için üzgünüm!

Himari odaya geri döndüğünde, Saito elindeki kitabı rafa geri koydu.

Kız, bir elindeki tepside çaydanlık ve fincan takımı taşıyordu. Belki de kafedeki yarı zamanlı işinin bir sonucuydu; bu haliyle oldukça profesyonel görünüyordu... Görünüşü iyiydi hoş ama Himari'nin kıyafeti Saito'yu dehşete düşürdü.

Omuzları açıkta bırakan örgü bir ev kıyafeti giymişti. Uzun üst parça kalçalarına kadar iniyor, altından ise çıplak uylukları uzanıyordu. Altında ne bir şort ne de bir etek vardı.

— Bir dakika, altın! Altına bir şey giymeyi unutmuşsun!

— Ha!? İç çamaşırım var ya işte!

— İç çamaşırını demiyorum! Onun üstüne giymen gereken şeyi giymemişsin!

— Aaa. Sorun yok, bunun tasarımı böyle. Elbise gibi bir şey yani.

Himari eğlenerek güldü ve fincanları masaya bıraktı. Yere diz çöktüğü için kıyafetin eteği daha da yukarı sıyrıldı; dolgun uylukları şehvetli bir büyü yayıyordu.

— Neresi sorun yok bunun...

— Kalbin mi küt küt etti yoksa?

— ...Yani, biraz.

— Yaşasın♪

Himari’nin kulakları kızardı, çaydanlıktan fincanlara çay doldurdu. Buharla birlikte yükselen hoş koku odayı sarmaya başladı.

— Ayakta dikilme, otursana. Buraya!

Himari, Saito’yu kolundan çekerek yatağın kenarına oturttu.

Saito, ivmenin etkisiyle onun yanına çöküverdi. Bir kızın yatağında yan yana oturmanın biraz sakıncalı olduğunu düşünse de bu saatten sonra kalkıp gitmek kabalık olurdu.

Elden bir şey gelmez diyerek çay fincanını kaldırdı ve bir yudum aldı. Zengin aroma ağzının içinde dağılıp dilinin en derinlerine kadar işledi.

— Güzelmiş.

— Değil mi? Normal marketlerde satılmayan özel yapraklar bunlar.

Himari de çayından bir yudum alıp Haa~ diye memnuniyetle iç çekti. Bembeyaz bacaklarını hiç sakınmadan uzatmış, ellerini yatağa dayayıp arkasına yaslanmıştı.

Himari akıllı telefonundan mesaj uygulamasını açıp Saito'ya doğru uzattı.

— Bak, bizim sınıfın grup sohbetine.

— Böyle bir şey mi vardı? Ben dahil değilim.

— Akane de dahil değil. Ben onu davet ettim ama zahmetli bulduğu için reddetti.

— Beni kimse davet bile etmedi ama...

— Sen de pek ilgilenmezmişsin gibi duruyorsun zaten Saito-kun.

— İlgilendiğimden değil de...

Yine de kimsenin tek kelime bile etmemiş olması insana kendini garip hissettiriyordu. Itoao’nun sohbette normal normal takılıp tuhaf çıkartmalar paylaştığını görmek bu hissi ikiye katlıyordu.

— Ondan ziyade, bak. Herkes bizim hakkımızda konuşuyor.

Himari ekranı kaydırdı. Mesajlar ardı ardına akıyordu.

"Ishikura ve Houjou-kun'un arası bayağı iyiydi, değil mi?", "Az önce çarşıda da gördüm onları", "Ciddi misin? Randevu mu?", "Bayağı flörtleşiyorlardı", "Himari, randevu raporu nerede kaldı~?", "Aptal, Himari şu an meşgul ya", "Ah...", "Doğru ya~", "İnanılmaz♪"

Bunun gibi bir sürü magazin kılıklı dedikodu dönüyordu. Saito ve Akane'nin birlikte yaşadığına dair şüpheler herkesin aklından tamamen silinmiş gibiydi.

Saito hayranlık içinde kaldı.

— Vay canına... Senin planın mükemmel bir şekilde işe yaramış.

— Ahaha, tamamen şans, tamamen şans.

— Şans değildir o. Şu rafta bir sürü psikoloji kitabı vardı. Onlara mı çalıştın?

— Ah... Evet.

— Himari, insanları kontrol etmekte gerçekten ustasın.

— Usta olduğumdan değil de... Hayatta kalabilmek için çabalamam gerekiyordu diyelim.

— O ne demek?

Himari, örgü kıyafetinin uzun kollarıyla çay fincanını kavradı, dalgalanan su yüzeyini seyretti.

— İlkokuldayken zorbalığa uğradığımı anlatmıştım ya.

— Evet.

Gösterişli dış görünüşü ve sarı saçları yüzünden kötü anlamda dikkat çektiğinden bahsetmişti. İnsan yığınları genellikle kendilerinden farklı olanlara ya da kendilerinden üstün olanlara saldırmaya meyilliydi.

— Akane beni kurtardığı için zorbalık bitmişti ama sınıflar değişince yine hedef olacak gibiydim. Akane beni savundukça herkes ondan nefret etmeye başlıyordu. Bunun böyle gitmeyeceğini anladım. Akane'ye daha fazla yük olmak istemiyordum.

Sesi güçlüydü. Akane’nin aksine dışarıdan yumuşak başlı görünse de içinde en az onunki kadar sağlam bir irade taşıdığını Saito hissedebiliyordu.

— Bu yüzden pratik yaptım. Kimsenin bana ve Akane’ye saldırmaması için. Herkesin bizi sevmesi için. Bunun için de herkesin kalbini yönlendirmekten başka çarem yoktu.

— ...Anlıyorum.

O hırçın karakterli Akane'nin sınıfta bir şekilde barınabilmesi, Himari'nin desteği sayesindeydi muhtemelen. "Okulun popüleri" olan Himari'nin en yakın arkadaşına bulaşmaya cesaret edecek öğrenci pek çıkmazdı.

Himari endişeli bir ifadeyle Saito'nun yüzüne baktı.

— ...Pek sevimli bir kız değilim, değil mi?

— Hayır. En yakın arkadaşın için bu kadar ileri gidebilmene saygı duyuyorum.

Zaten Houjou ailesi, amaca giden yolda her türlü aracı mübah gören bir soydur. Tenryu'nun yaptıklarının yanında Himari'ninkiler devede kulak kalırdı; üstelik motivasyonu kıyaslanamayacak kadar safçaydı.

Saito acı acı gülümsedi.

— Bu teknikleri benim üzerimde de kullanmandan korkmuyor değilim ama.

Himari'nin gözleri fal taşı gibi açıldı.

— Değer verdiğim insanlara kullanmam ki! Bu hile olur! Yönlendirerek elde ettiğim bir kalbin sadece boşluktan ibaret olacağını düşünüyorum!

— Yani, haklısın.

Fakat insan ilişkileri, az ya da çok, bir teknik meselesi değil miydi? Saito da Akane’nin en sevdiği yemekleri yapıyor, hediyeler hazırlıyor ve evin huzurlu olması için çabalıyordu. Kalbe müdahale etmek anlamında Himari'nin yaptığından pek farkı yoktu.

— Her neyse, çok yardımcı oldun. Senin sayende bu beladan kurtulabildim. Seni böyle bir işe alet ettiğim için üzgünüm.

Saito, Himari'nin önünde eğildi.

— Hayır, sorun değil. Benim için de faydaları var.

— Fayda mı?

— Çünkü böyle bir şey olmasaydı, Saito-kun asla benim evime gelmezdi. Başta sadece sevgili rolü olsa da... "Yalanla başlayan şey gerçeğe dönüşür" diye bir söz vardır, değil mi?

Yatak gıcırtıyla sarsıldı. Himari ellerini yatağa dayayıp Saito'ya doğru eğildi. Özenle bakılmış, ışıl ışıl parlayan omuzlarından tatlı bir koku yayılıyordu.

— Ben evliyim...

— Evlisin ama bu daha çok siyasi bir evlilik gibi değil mi? Ailelerin kararı sonuçta. Yoksa senin Akane'ye karşı romantik duyguların mı var?

— Romantik duygularım... yok.

Olmaması gerekiyordu. Bazen Akane’nin sevimli halleri karşısında kalbi teklese de bu sadece gençliğin verdiği bir heyecandı. Öyle güzel bir kızla aynı evde yaşarken dış görünüşüne aldanmamak elde değildi. Ama Akane’nin içi kontrolden çıkmış bir ejderhaydı ve Saito bir ejderhaya aşık olacak kadar gözü pek biri değildi.

Himari elini Saito'nun dizine koydu ve yüzünü yaklaştırdı.

— O zaman... benim de bir şansım var demektir. Ben senin metresin olmaya da... razıyım.

Hafif bir ateşin etkisindeymiş gibi tatlı tatlı fısıldadı. Arzuyla dolup taşan gözleri Saito'ya kilitlenmişti.

Saito kalbinin canını yakacak kadar hızlı çarptığını hissediyordu. Himari’nin söylediklerinde ciddi olduğunu, onu her an kabul etmeye hazır olduğunu anlayınca tüm vücudu alev aldı.

"Kendini bu kadar ucuza satma."

Saito onu azarlasa da Himari bakışlarını ayırmadı.

"Ucuz değilim. Eğer seni elde edebileceksem, bunun hangi şekilde olduğu umurumda değil."

"Metresim olsan bile mi?"

"Zaten senin yanında çok daha 'özel' bir konumda olan biri var, değil mi?"

"Ha...?"

"Ah..."

Saito kaşlarını çatınca Himari hemen elini ağzına kapattı.

"Kimin hakkında konuşuyorsun?"

"Ö-Özür dilerim. Unut gitsin."

"Unutamam. Neyden bahsediyorsun?"

"Gerçekten özür dilerim. Az önce söylediklerim benim hatamdı. Söylesem de kimse mutlu olmayacak çünkü."

Himari sessizliğe gömüldü. Üzerine ne kadar giderse gitsin, daha fazla bilgi almak zor görünüyordu.

Saito iç çeker.

"Pekala, duymamış gibi yapacağım."

"Tamam..."

Himari başını öne eğdi.

Boğucu havayı dağıtmak istercesine neşeli bir ses çıkardı.

"Tamam o zaman! Saito-kun, karnın acıkmadı mı? Fırsatın varken akşam yemeğini burada ye. Akane kadar olmasa da yemek konusunda ben de oldukça iyiyimdir!"

"Akşam yemeğine kalmak sana yük olur."

"Sorun değil. Babam da o kadın da bugün eve gelmeyecek."

"Geziye falan mı gittiler?"

Anne demek yerine "o kadın" demesi Saito’nun dikkatinden kaçmamıştı.

"Gezi değil. Sadece ben evdeyken... ikisi de eve gelmiyor, o kadar."

Himari dizlerinin üzerindeki ellerini sıktı. Okulun o her zamanki popüler kızından eser kalmamıştı; karşısında yapayalnız, kimsesiz bir duruş vardı. Teninden dışarı taşan o yalnızlık hissi insanın içini parçalıyordu.

"...Bize benziyorsun."

"Efendim?"

"Benim ailem de benden nefret eder. İkisi de pek evde durmazdı. Spor bayramlarına ya da veli toplantılarına geldiklerini hiç hatırlamam. Gülünç bir durum aslında."

"...Gülünç değil."

Haklıydı, değildi. Saito içinden onayladı.

"Ama... seninle aynı durumda olduğum için mutluyum."

Himari gülümsedi. Böyle bir şeyin aynı olması aslında hiçbir işe yaramıyordu. Acaba onun için birbirinin aynısı olan yara izleri bile, sevgi dolu birer tasma mıydı?

Bu nazik, acı verici ve tatlı atmosferde kalmaya devam ederse aklını yitirecekmiş gibi hisseden Saito yataktan kalktı.

"Artık gitsem iyi olacak."

"Olmaz."

Himari, Saito’nun beline sarıldı. Bu yumuşak kucaklaşma, aralarındaki mesafeyi eriterek onları kuşattı. Pürüzsüz kolları, Saito’yu kaçırmamak istercesine dolandı.

"Hey..."

"Kendimi yalnız hissediyorum, birazcık daha kal. Lütfen... yanımda dur."

Saito, hıçkırır gibi çıkan bu yakarışı geri çeviremedi.

Gece geç saat olmasına rağmen Saito eve dönmemişti.

Akane, sınıftan Himari ile birlikte çıktıklarını gördüğü için randevularının uzadığını tahmin ediyordu. Kim bilir neredeydiler? Düşünmek bile istemiyordu ama acaba bu geceyi beraber mi geçireceklerdi?

Böyle şeyler düşündükçe Akane yerinde duramıyor, derslerine odaklanamıyordu. Bir saat uğraşıp bir sayfa test çözdükten sonra, çalıştığı konunun sınav kapsamında olmadığını fark edince bütün enerjisi çekildi.

"Olmıyor, yapamıyorum... Hepsi Saito’nun suçu..."

Himari’ye mesaj atıp Saito’nun nerede olduğunu sormalı mıydı? Ama böyle yaparak yerini hemen öğrenirse, sanki pes etmiş gibi hissedecekti ve bu canını sıkıyordu.

Çalışma odasına kapanırsa Saito’nun eve geldiğini duyamayabilirdi. Bunu düşünen Akane, ders kitaplarını alıp alt kata indi.

Salondaki kanepeye oturup kitaplardakileri ezberlemeye çalıştı ama zihni almıyordu. Televizyonu açtı, izlenecek hiçbir şey yoktu. Telefonundan kedi videoları izleyip sakinleşmeye çalıştı ama o da pek işe yaramadı.

Kendi kendine kuruntu yaparken giriş kapısının açılma sesini duydu.

— Saito geldi!

Akane refleks olarak ayağa fırladı ama hemen geri oturdu.

Eğer onu kapıda karşılarsa, yolunu gözlediğini sanabilirdi. Efendisi eve geldi diye sevinen bir köpek muamelesi görmek, onun için dayanılmaz bir aşağılanma olurdu.

Akane kanepede oturmaya devam etti ve sanki ders çalışıyormuş gibi yaptı.

Üniformalı haliyle Saito salona girdi. Ceketi kırışmış, kendisi de tuhaf bir şekilde yorgun görünüyordu.

"Ben geldim."

".........."

Akane, Saito’nun bu mahcup selamını cevapsız bıraktı.

"Ne oldu?"

"Bir şey olduğu yok. Akşam yemeğin masanın üzerinde, çabuk ye ve uyu."

"Akşam yemeği mi...?"

Masadaki bardak makarnaya Saito uzun uzun baktı.

"Sen bardak makarnadan, sağlığa zararlı diye nefret etmez miydin? Kavgalı olduğumuzda bile bana yemek hazırlardın oysa."

"Bilmiyorum! Senin en sevdiğin şey değil miydi? Madem sağlığa zararlı, ye de gör gününü! Hatta sağlığın bozulsun da kurtulayım!"

"Neden kızgınsın?"

"Kızgın falan değilim!!"

Akane dizlerinin üzerindeki yumruklarını sıkarak bağırdı.

Aslında gerçekten kızgın değildi. Ortak hayatlarını korumak için sahte sevgili planının işe yaradığını biliyordu, Saito’nun bunun için çabaladığını da anlıyordu.

Saito suçlu değildi. Onu suçlamaması gerekiyordu. Zaten Saito’nun Himari ile randevuya çıkması ya da geceyi orada geçirmesi Akane’yi zerre ilgilendirmemeliydi.

Yine de elinde olmadan merak ediyordu. Düşünceleri ve duyguları o kadar karışmıştı ki, kendini kontrol edemiyordu.

"Şimdiye kadar... Himari ile miydin?"

"Şey, evet. Çarşıda biraz dolaştıktan sonra onun evine uğradık."

"E-Evine mi...? Peki Himari’nin ailesi?"

"Bugün evde yoklardı."

"...!"

Akane, Saito’nun yüzüne bakmaya daha fazla dayanamayarak salondan fırladı. Merdivenleri koşarak çıktı ve kendini çalışma odasına attı.

Kapıyı kapayıp sırtını yasladı, nefes nefeseydi. Nabzı kulaklarında güm güm atıyordu.

Bu his de neydi böyle? Bilmiyordu. Göğsündeki o tatsız, kara girdaptan nasıl kurtulacağını bir türlü kestiremiyordu.

Akane titreyen elleriyle Himari’yi aradı.

"Alo..."

"Ah, Akane? Saito-kun sağ salim eve döndü mü?"

Kulağına dayadığı soğuk telefondan, Himari’nin her zamanki neşeli sesi geliyordu. Hayır, bu gece Himari normalden daha heyecanlı, daha keyifli gibiydi.

"...Evet."

"Harika! Akşam yemeğini bizim evde yedi, o yüzden senin uğraşmana gerek yok!"

"Zaten uğraşmadım. Hazırlamaya niyetim de yoktu."

"O zaman tam isabet olmuş! Bak ne diyeceğim Akane, ona bizde duş almasını teklif ettim de, bir görsen nasıl utandı anlatamam~"

"Duymak istemiyorum!"

Akane diye bağırdı.

Himari şaşırmıştı.

"A-Akane? Ne oldu? Aniden böyle bağırırsan kulaklarım çınlar ama."

"Ö-Özür dilerim..."

Akane omuzlarını büktü.

Himari’nin hiçbir suçu yoktu. Bu en yakın arkadaşı, sadece Saito ve Akane’ye yardım etmek için elinden geleni yapıyordu.

"Ş-Şey, Himari? Sahte sevgili işi çok yorucu olmalı, değil mi? İstemiyorsan bırakabilirsin..."

"İstemiyor değilim ki, hiç de yorucu değil. Sahte olsa bile Saito-kun’un sevgilisi olabiliyorsam, bu bana yeter."

"Ama dedikodular çoktan kesilmiştir artık..."

"Henüz yetmez. Daha fazlasını yapmalıyız."

"Ne zamana kadar devam etmemiz gerekiyor...?"

'Ömür boyu, sanırım.'

Himari, ahaha diye güler.

──Ömür boyu mu...

Bu durumda hâlâ sahte mi sayılır? Gerçeğinden daha gerçek bir şey olmaz mıydı bu?

Himari'nin sesindeki neşe biraz çekilir, tonu ciddileşir.

'......Akane, yoksa istemiyor musun? Saito-kun ile benim bu tür bir ilişki içinde olmamızı. Eğer kıskandığını söylersen, bırakırım.'

"Kı-Kıskanmak mı? Ne alakası var! Benim ona karşı en ufak bir duygum yok bir kere!"

Akane, ensesinin alev alev yandığını hisseder.

'O zaman sorun yok demektir! Sen ve Saito-kun huzur içinde yaşarsınız, bu mutlu son. Ben de Saito-kun ile vıcık vıcık aşk yaşarım, bu da benim mutlu sonum♪ Hiçbir sorun yok, değil mi?'

"Öyle, evet... Bir sorun yok, haklısın..."

Öyle olması gerekiyordu.

Yine de göğsünün derinliklerindeki o huzursuz uğultu bir türlü dinmiyordu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.