Okulda Patlayan Bomba Haber

3-A sınıfının dersliği, sanki bir arı kovanı havaya uçurulmuşçasına çalkalanıyordu.

"Akane-chan ve Saito-kun aynı evde mi yaşıyor?!" "Ciddi misin lan?!" "İneklerin zirvesindeki ikiliye bak hele, yapmışlar yapacaklarını!" "Derslerde iyilerdi ama belli ki 'başka' konularda da hızlılarmış!"

Gökten zembille inen bu dev haberle tüm sınıf arkadaşları heyecana kapılmıştı.

Kalabalığın merkezinde kıpkırmızı kesilmiş, titreyen Akane'yi gören Saito, büyük bir tehdit altında olduğunu hissetti.

Köşeye sıkışan Akane'nin ne zaman kontrolden çıkacağı belli olmazdı. Duygularını kontrol edip karşı tarafı ustaca geçiştirmek, onun en beceremediği şeydi.

"B-b-b-benim Saito ile birlikte yaşamam imkansız! Böyle lağım faaresi gibi bir tiple kalsam, ben de lağıma dönerim herhalde!"

'Lağım faaresi de biraz ağır oldu be...' diye içinden geçiren Saito, hüzünlense de yangına körükle gitmemek için kendini tuttu. Şu an yapılacak en mantıklı şey, fırtınanın dinmesini beklemekti.

"Ama ben geçen gün görmüştüm ya. İkisi çarşıda beraber yürüyorlardı." "Oha, randevu mu yani?" "O zaman olay kesinleşti!"

Kızların bu heyecanlı halleri karşısında Akane feryat etti.

"Randevu falan değildi! Saito beni takip ediyordu! Tam ben de polise şikayet etmeye gidiyordum zaten!"

"Houjou-kun bir sapık mı?"

"Evet! Evime kadar beni izleyen, fark etmediğim anlarda buzdolabımı karıştıran bir tip o!"

"Houjou-kun harbi sakatmış..."

"Bir bakıyorum, yer tahtalarının arasındaki boşluktan dik dik beni süzüyor!"

"Houjou-kun bildiğin canavar..."

'Hey,' dedi Saito içinden, bu suçlamalara itiraz ederek.

Bu geçiştirme çabası Saito'ya çok ağır hasar veriyordu. Sınıftaki kızlarla arasındaki duygusal mesafe başka bir galaksiye kadar açılmıştı. Kız öğrencilerin yarısı şimdiden akıllı telefonlarını çıkarmış, ihbar etmeye hazırlanıyordu.

O sırada erkek öğrencilerden biri başını yana eğdi.

"Houjou'nun sapık olması imkansız değil mi? Ben de ikisini arka kapıda buluşurken görmüştüm."

"Şey..."

Akane nutku tutulmuş halde kaldı.

Saito'nun da kanı dondu. Etrafı kolladıklarından emindiler ama kim bilir nereden yakalanmışlardı.

"Buluşma dediyse bu resmen randevu!" "Bayağı çıkıyorlar işte!" "E kesin birlikte yaşıyorlar o zaman!"

Öğrenciler iyice coşarak üzerlerine çullandı.

"Çıkmıyoruz!"

"Ama Akane-chan, Saito-kun ile aran çok iyi."

"İyi falan değil! Biz her an birbirimizi öldürebilecek tipleriz! Değil mi Saito?!"

"En azından benim seni öldürmek gibi bir niyetim yok!"

"Ben her zaman ciddiyim!"

"Onu biliyorum zaten."

Şu an hayatta olması bile bir mucizeydi.

Öğrenciler birbirlerine bakıştılar.

"Şu olay herhalde, hani çok kavga edenler aslında çok yakındır ya?" "Aynen aynen. Ne derlerse desinler sürekli ikisi baş başa konuşuyor." "Dürüst olmak gerekirse birbirlerine çok yakışıyorlar."

"Y-yakışmak... falan..."

Gösterge sınırları aşmış olacak ki, Akane artık düzgünce itiraz bile edemiyordu. Yumruklarını sıkmış, başını öne eğmiş tir tir titriyordu.

Saito soğukkanlılığını korumaya çalışarak araya girdi.

"Sakin olun çocuklar. Benim böyle bir kızla çıkmam kesinlikle imkansız."

"Haa?! 'Böyle' derken ne demek istiyorsun?!"

Akane kafasını kaldırıp Saito'ya ters ters baktı.

"Yani bu kadar dengesiz bir kadına aşık olmam söz konusu bile olamaz diyorum."

"Dengesiz olan sensin asıl! Evi her zaman darmadağın bırakıyorsun ve mo-ga-ga!"

Saito eliyle Akane'nin ağzını kapattı. Diğerlerinin duymayacağı bir sesle fısıldadı.

"Sen neler saçmalıyorsun böyle..."

"Çünkü beni aşağılıyorsun!"

"Aşağılamıyorum. Sadece bana ayak uydur."

"Hayır! Beni daha çok övmelisin! 'Bana fazla gelecek kadar harika bir kadın' demelisin!"

"O zaman daha çok şüphelenirler gerizekalı!"

İkisi burun buruna tartışırken, sınıf arkadaşları sinsice sırıtmaya başladı.

"Valla bunlar bayağı yakınlar ya!"

Sınıftakiler tek bir ağızdan aynı şeyi söylüyordu.

"─!!"

Dayanma sınırına ulaşan Akane, arkasına bakmadan sınıftan fırlayıp kaçtı.

Kaçmakta geç kalan Saito'nun etrafını sınıf arkadaşları sardı.

"Houjou-kun...? Bize her şeyi detaylıca anlatacaksın, değil mi...?" "Akane-chan'ın anlatmadıklarını da dahil ederek hem de...?" "Siz ikiniz işi nereye kadar götürdünüz bakayım?"

Tüm kaçış yolları kapanan Saito, ölümü kabullendi.

Saito sessiz kalma hakkını sonuna kadar kullansa da durumun yatışacağı yoktu.

Okula girdiklerinden beri dönem birinciliğini kimseye kaptırmayan Saito ve Akane, zaten her zaman ilgi odağıydı. Bu ikilinin adının karıştığı bir skandal patlak verince, aşk dedikodusuna aç öğrencilerin üzerine atlaması kaçınılmazdı.

Sınıfta sürekli uzaktan uzağa süzülüyor, fısıldaşmalar kesilmek bilmiyordu. Saito kitaba bile odaklanamıyordu. Bıkkın bir halde bahçeye sığındığında, kendisiyle aynı bezgin ifadeye sahip Akane ile burun buruna geldi.

"Senin ne işin var burada? Defol git sınıfa, huzurumu kaçırma."

"Sınıfta kafa dinleyemiyorum."

"Ben de aynı durumdayım. Senin yüzünden herkesin diline düştük."

"Ağzından kaçıran sendin ama? Okulun ortasında 'eve dön' diye bağıran kimdi?"

Akane omuzlarını dikleştirip parladı.

"Haa?! Suçu bana mı atıyorsun?! Öyleyse bir daha eve falan gelme!"

"Olay buraya nasıl geldi lan?!"

"Git ormanda yaban domuzu falan avlayarak yaşa! Yaparsın sen, değil mi?!"

"Yapamam!"

"Yaparsın yaparsın! Her yerinden ilkel insan enerjisi fışkırıyor zaten!"

"İlkel insan enerjisi ne be!"

Hırlayan Akane ile burun buruna gelmiş, birbirlerine dik dik bakıyorlardı.

Evden kovulup daha yeni barışmışlardı ama bu kızla hiçbir şekilde frekansları tutmuyordu. Saito, 'Bizim yıldızımız gerçekten hiç barışmayacak' diye iç çekerek hayıflandı.

O sırada koridor tarafındaki pencerelerden bir öğrencinin sesi yükseldi.

"Aaa! Bak bak, Saito-kun ile Akane-chan gizli gizli oynaşıyorlar!"

"─?!"

İkisi de buz kesti.

"E hani nerede?!" "Valla doğru! Gizli randevu dedikleri bu olsa gerek, değil mi hanımefendi?" "Kesinlikle öyle, hanımefendi. Eve gidene kadar sabredememişler herhalde, amma da ateşlilermiş!" "Bayağı yakıyorlar ortalığı."

Bütün pencerelerden başlar sarkmış, öğrenciler salkım saçak olmuştu. Islıklar havada uçuşuyor, meraklı gözler üzerlerinde parlıyordu. Herkesin içindeki magazin canavarı uyanmıştı.

Hatta saçma sapan tezahüratlar bile yükseliyordu.

"Yürüyün be! Kim tutar sizi!"

"Neye yürüyoruz be?!"

Saito'nun böyle tanımadığı bir kalabalıktan destek görmeye hiç ihtiyacı yoktu.

Yanındaki Akane'den yayılan öldürme niyeti ise bu yüzyılın zirvesine ulaşmıştı.

"Hepiniz orada bekleyin... Hepinizi geberteceğim..."

"Sakın yok etme harekatına başlama!"

Saito, fırlamak üzere olan Akane'nin elini yakaladı.

"Bırak beni! Eğer onların tarafını tutacaksan sen de düşmanımsın! Seni, ellerini ömür boyu cebinden çıkaramayacağın bir lanetle lanetlerim bak!"

"Bayağı dandik ama sinir bozucu bir lanetmiş o!"

"O zaman çoraplarının sağını solunu ömür boyu hep karıştırmanı sağlayacak bir lanet mi istersin?!"

"İkisini de istemiyorum!"

Pencerelerdeki öğrenciler iyice galeyana geldi.

"Okulun ortasında el ele tutuşuyorlar!" "Houjou-kun, çok cesursun be!" "Resmen aşk yaşıyorlar!" "Şu hallerine bak, tam bir aptal aşık çift!" "Bunlar bildiğin evli gibi!"

"Evli falan değiliz!!"

Akane tüm gücüyle bağırdı ama ne yazık ki zaten evliydiler.

Meraklı kalabalık tarafından kovalanan Saito, okul çıkışı geldiğinde yorgunluktan bitap düşmüştü.

Akane ile koridorda sadece birbirlerinin yanından geçseler bile "Gizli buluşma mı!?" veya "Kaderin karşılaşması mı!?" diye ortalık ayağa kalkıyordu; artık bu durumla başa çıkılamaz hale gelmişti. İlişkileri hakkında ağız aramaya çalışanların sayısı o kadar artmıştı ki, okulda huzur bulabilecekleri tek bir yer bile kalmamıştı.

"Hadi gidelim."

Okul çantasını sırtına asmış olan Shise, Saito'nun masasının önünde durdu.

"Ah..."

"Abiciğim, bitkin mi görünüyorsun?"

"Bitkin düşerim tabii... Bu kadar paparazzinin arasında kalsan sen de öyle olurdun..."

Dersler çoktan bitmiş olmasına rağmen birçok sınıf arkadaşı hala sınıfta bekliyor, umut dolu gözlerle Saito ve Akane'yi süzüyordu. Hatta bazıları, o eşsiz anı yakalamak istercesine akıllı telefonlarını hazırda tutuyordu.

'Bekleseniz de bir şey çıkacağı yok! Hadi, basın gidin artık!'

Magazin haberlerine zerre ilgi duymayan Saito için, insanların neden başkalarının dedikodularına bu kadar meraklı olduğunu anlamak imkansızdı.

Shise başparmağını kaldırdı.

"Sorun yok. İnsanların dedikodusu yetmiş beş bin gün sürer diye bir atasözü vardır."

"O iki yüz yıl eder yalnız. Dedikoduyu geçip efsaneye dönüşür o."

"Abiciğim ve Akane, dilden dile aktarılarak gökyüzünde birer takımyıldızı oldunuz bile."

"Olmaz olalım."

Doğrusu 'İnsanların dedikodusu yetmiş beş gün sürer' olmalıydı. Öyle olsa bile çok uzundu.

Saito ve diğerleri okulun girişinden dışarı çıktılar.

Ilık bir öğleden sonra, çiçek kokularını taşıyan rüzgar okul yolunda hafifçe esiyordu.

Shise, Saito'nun elini tutmuş, gayet sakin bir tavırla yürüyordu. Durum ne olursa olsun, kız kardeşinin tavrı hiç değişmiyordu. Eğer bu dünyada sığınılacak son bir kale varsa, o da kesinlikle Shise'nin yanıydı.

Saito, okulun dışına kadar paparazzilerin gelmeyeceğini düşünmüştü ama bu beklentisi fazla iyimser çıktı.

Her yerden ayak sesleri ve çalılıkların hışırtısı geliyordu. Arada bir duyulan deklanşör seslerine fısıltılar eşlik ediyordu. Saito durduğunda arkadaki ayak sesleri de kesiliyor, yürümeye başladığında yeniden duyuluyordu.

"Shise... Farkında mısın?"

Saito, önüne bakmaya devam ederek fısıldadı.

"Hı-hı. Üç kişi bizi takip ediyor."

"Ben sadece iki kişiyi fark edebildim ama..."

"Shise anlar. Takip edilme konusunda profesyonelim çünkü."

Shise göğsünü kabarttı.

"Bu, gurur duyulacak bir şey değil."

"Güvenlik ekibi bazen şöyle karar veriyor: 'Sıradan takipçiler peşindeyken bir nevi gözcü görevi görüyorlar, bu yüzden aslında daha güvenli.'"

"O güvenlik ekibi iyi mi peki?"

"İyiler. Shise'yi takip etme konusundaki tekniği ve tutkusu takdir edilen bazı sapıklar, bazen güvenlik ekibine bile seçilebiliyor."

İçinde 'iyi' olan hiçbir yan yoktu bu durumun. Saito, değerli kız kardeşinin daha güvenli bir hayat yaşamasını istiyordu. Gerçi bu kadar güzel bir kız olunca, çevresindeki insanların akıl sağlığını yitirmesini bir nebze anlayabiliyordu.

Shise sordu:

"Bizi takip edenleri ne yapalım? Ana evdeki keskin nişancı birliğini çağırayım mı?"

"Sınıf arkadaşlarımı öyle her fırsatta vurdurma."

"Festivaldeki atış poligonunda istediğim bir ödül olduğunda da onları çağırıyorum."

"Fazla rahat davranmıyor musun!?"

Profesyoneller gelip tüm ödülleri silip süpürürken dükkan sahibinin haline acımamak elde değildi.

"Keskin nişancı birliğindekiler de seviniyor. 'Hanımefendi bizi çağırdığı sürece, ne zaman isterseniz kimi isterseniz vururuz' diye sadakat yemini ettiler."

"Onlar ana evin değil, resmen senin özel ordun olmuşlar."

Aile liderliği koltuğuna oturduktan sonra bile, sadece Shise'yi düşman bellememek gerekiyordu. Shise'nin keyfini kaçıracak olursanız, anında bir darbe patlak vereceği ve askerler tarafından kuşatılacağınız kesindi.

"Bizi takip edenlerin amacı evimi bulup beraber yaşadığımıza dair kanıt toplamak herhalde. Peşimizden böyle gelirlerse işimiz zor ama..."

"Bir süre Shise'nin evinde kalmak ister misin? Öylesi daha iyi olur. Şu an gidersen üç öğün yemek ve Shise ile öğle uykusu dahil. İstersen birkaç tane güzel hizmetçi de ödünç verebilirim."

Shise, ifadesini hiç bozmadan ama büyük bir hevesle teklifini sundu.

"Daha fazla dışarıda yatmasam iyi olur."

"Hizmetçi istemiyor musun? Eski yarışçı, eski paralı asker, eski suikastçı... Her çeşit hizmetçimiz mevcut."

"Sizin evin işe alım kriterleri tam olarak ne üzerine kurulu?"

Eski yarışçı olan hizmetçi yüzünden daha önce defalarca perişan olduğunu hatırlıyordu Saito. Eğer eski bir suikastçı ona bakmaya başlarsa, huzurlu bir uykunun hayali bile evrenin derinliklerinde kaybolup giderdi.

"Abiciğim... Shise ile yaşamak istemiyor mu?"

"İstemediğimden değil. Ama artık kendi evime dönmem lazım, yoksa büyükbabamlar falan beraber yaşamadığımızı anlayacak."

Evlilik şartlarını yerine getirmedikleri fark edilirse işler sarpa sarardı. Öyle bir durumda Saito'nun Houjou Grubu'nun başına geçme şansı yok olurdu, Akane de tıp fakültesi için gereken okul masraflarını alamazdı.

"O zaman peşimizdekileri ekmekten başka çare yok. Takip edilme profesyoneli olan Shise'ye bırak."

Shise güven dolu bir tavırla göğsüne vurdu.

"Bir planın mı var?"

Houjou ailesi içinde bile üstün hesaplama yeteneğiyle bilinen Shise, mutlaka sarsılmaz bir strateji önerecekti. Saito umutla bekledi.

"Abiciğim, Shise'yi kucağına alıp var gücüyle koşmalı."

"Bu bir strateji değil."

"Basit olduğu için etkili. Bastır."

"...Elden bir şey gelmez."

Saito koşmaya başladı. Shise çoktan Saito'ya yapışmış, adeta tek vücut olmuşlardı bile. Buna 'kucağa almak' denir miydi, orası şüpheliydi.

Takipçiler paniklemiş olmalıydı ki, arkadaki ayak sesleri sıklaştı. Saito yakalanmamak için hızını artırdı ama mesafeyi bir türlü açamıyordu.

"Seni kucağıma almadan koşsam daha hızlı olmaz mıyım!?"

"Ağırlık olmazsa abiciğim için antrenman olmaz."

"Derdim antrenman yapmak değil ama!"

"Antrenman şart. Houjou ailesinin lideri olacak kişi, bir ejderhayı çıplak elleriyle alt edebilecek güce sahip olmalı."

"Beklentileriniz de çok fazla!"

Saito ne bir kahramandı ne de bir ejderha avcısı.

Shise, yol kenarında çalışan çöp kamyonunu işaret etti.

"Şunun içine saklanalım. Çöplerin arasına karışıp gidebiliriz."

"Leş gibi oluruz ama!"

"Abiciğinin vücudunu Shise sorumluluk alarak tamir eder."

"Güven verici bir cümle ama bu senin yapabileceğin bir şey değil."

"Yapabilirim. Referans kitaplarından zombi yapmayı öğrendim."

"Zombi olarak geri dönmek istemiyorum!"

Saito, Shise'yi koltuğunun altına alıp köşeyi hızla döndü.

İlerideki durakta bir otobüs tam kalkmak üzereydi. Çöp kamyonuna atlamak tehlikeli olabilirdi ama bir araca binmek iyi fikirdi.

Saito otobüse daldığı anda kapılar arkasından kapandı. Tutunacak bir yere yapışıp nefes nefese kaldı. Camin dışındaki sınıf arkadaşları sinirden yerlerinde tepiniyordu.

Yere bırakılan Shise, etrafa meraklı gözlerle bakındı.

"Oo. Otobüse binmeyeli uzun zaman olmuştu. New York'a gitmek istiyorum."

"Arada Pasifik Okyanusu var, gidemeyiz."

"O zaman Shise okyanusu buharlaştırır."

"Ekosistem çöker be. Bir sonraki durakta iniyoruz."

"Hayır."

"Ne demek hayır... Mızmızlık etme."

"Mızmızlık değil. New York olmuyorsa en azından son durağa kadar gitmek istiyorum."

Shise inatla yere çömeldi. Artık şekerleme alınmadığı için huysuzluk eden bir çocuktan farkı yoktu. Diğer yolcuların bakışları üzerlerinde toplanmıştı.

"Pekâlâ, elden bir şey gelmez..."

Saito, Shise'yi çekerek ayağa kaldırdı ve düzgünce koltuğa oturttu.

"Fufu... Bugün de Shise kazandı."

"Kazanmak falan değil bu."

Gururla yanına sokulan Shise'nin alnına hafifçe vurdu Saito. Acelesi olan bir işi yoktu zaten, biraz dolanmak takipçileri tamamen atlatmak için daha mantıklı olabilirdi.

...Diye düşünmesi büyük bir hataydı.

Otobüsün onları bıraktığı son durak, dağların arasında, ne olduğu belirsiz gizemli bir yerdi. Ne bir insan evladı görünüyordu ne de tek bir ev. Sadece orman ve bir baraj vardı. Üstelik otobüs garaja çekilmişti ve bir sonraki seferin yarın öğle vakti olduğu yazıyordu.

"Burası... neresi be?!"

"New York mu?"

İtoao başını hafifçe yana eğdi.

"En azından New York olmadığı kesin."

"Gerçekten mi...? Bu kadar emin mi konuşuyorsun...?"

"Emin konuşuyorum."

Saito'nun denizi aştığına dair hiçbir hatırası yoktu. Bindikleri otobüste de ne bir pervane ne de bir boyutlar arası ışınlanma cihazı vardı. Sadece günde üç kez seferi olan, son derece sıradan, yerel bir hattı.

"Sise, senin telefon çekiyor mu?"

"Çekmiyor."

"Yürüyerek dönmekten başka çaremiz yok... demek ki..."

Saito yutkundu.

Otobüsle üç saatlik bir yoldu, üstelik yolun ortası dik iniş çıkışlı dağ yollarından ibaretti. İnsan gücüyle kim bilir ne kadar sürerdi.

İtoao yumruğunu havaya kaldırdı.

"Fayto-!"

"Sen de yürüyeceksin, ona göre!"

"Sise yürüyemez. Çünkü abiciğini korumak için kalbine bir kurşun yedi."

"Öldüysen seni burada bırakmamda bir sakınca yok o zaman."

"Abiciğim çok insafsız. Bari kemiklerimi topla."

Yürümeye başlayan Saito'nun tişörtünün eteğini kavrayan İtoao, kendini yerde sürükletmeye başladı. Kıyafetlerinin kirlenmesi umurunda bile değildi.

"Tam tersine daha çok enerji harcatıyorsun. Düzgün yürü."

"Sise sadece abiciğine şımarmak istiyor. ...Olmaz mı?"

Gözlerini kırpıştırarak, bir peri kızı kadar tatlı bir ifadeyle yukarı baktı. Böyle bir canlıyı kendi haline bırakabilecek bir insan evladı olamazdı herhalde.

"Of, tamam be..."

Saito yere doğru eğildi ve İtoao onun sırtına atladı.

"Ne dersen de, abiciğim aslında Sise'ye karşı koyamıyor."

"Seni dağın başında terk ederim bak."

"Abiciğim öyle bir şey yapmaz. Çünkü Sise'yi çok seviyor."

İtoao keyifli bir şekilde Saito'nun boynuna sarıldı. Bu doğru olduğu için Saito'nun verecek bir cevabı yoktu. Uzun gümüş saçları Saito'nun omuzlarına dökülüyor, süt gibi tatlı nefesi kulağının dibinde esiyordu.

Saito, İtoao'yu sırtında taşıyarak dağ yolundan aşağı inmeye başladı.

Yol asfaltla kaplıydı ama her iki yan gür ormanlarla çevriliydi. Güneş yavaş yavaş batıyor, fark edilmeden gölgeler yeryüzünü kaplıyordu.

Çöken derin sessizliğin içinde, ağaç kovuklarından ara sıra hatırlarmışçasına kuş sesleri geliyordu. Bunun dışında ne bir araba geçiyordu ne de başka bir ses vardı; sadece Saito'nun ayak sesleri ve İtoao'nun nefes alış verişi duyuluyordu.

Bir süre yürüdükten sonra karşılarına iki metre uzunluğunda küçük bir köprü çıktı.

Dağ suyu kaya yüzeylerinden süzülerek köprünün altından akıyordu. Çıplak dağ yamacından dışarı fırlamış gibi duran budaklı bir ağaç dallarını uzatmıştı.

Eski bir sokak lambasının ışığı ağacın gövdesini aydınlatıyor; etrafına güveler, kın kanatlılar ve geyik böcekleri toplanıyordu. Bir ilkokul çocuğu olsa sevinçten havalara uçacağı bir hazine noktasıydı.

Saito'nun sırtındaki İtoao parmağıyla işaret etti:

"Abiciğim, bana geyik böceği yakala."

"Tamamdır."

Saito dik yamaca tırmandı ve ağaç gövdesine yapışmış geyik böceğini yakaladı.

Simsiyah, parıl parıl parlayan bir gövde ve görkemli boynuzlar. Artık o yaşlarda olmasa da, bu heybetli görünüş Saito'nun bile kalbini heyecanlandırmıştı.

"Sen geyik böceklerini sever miydin ki?"

"Bilmem. Galiba sevebilirim."

İtoao geyik böceğini kavradı ve ağzını kocaman açtı.

Saito anında böceği elinden çekip alarak serbest bıraktı. Geyik böceği özgürlüğe doğru güçlü kanat çırpışlarıyla süzüldü.

"Neden bıraktın? Sise'nin karnı çok aç."

"İşte bu yüzden! Onu yiyeceğin aklımın ucundan geçmemişti!"

"Geyik böceğinin yemekten başka bir işlevi mi var?"

"Var tabii! İster sergile, ister besle, ister büyüt; geyik böcekleri çok havalıdır!"

"Sise bu hissi anlayamıyor. Senden tiksiniyorum."

"Asıl ben senin hislerini anlayamıyorum ve senden tiksiniyorum!"

Geyik böceğini kıtır kıtır yiyen bir canlıyı sırtında taşıyarak gece vakti ormanda yürüyecek kadar çelik gibi sinirlere sahip değildi Saito. Dürüst olmak gerekirse, şu an bile arkasındaki İtoao'nun kafasını ısıracağından korkmuyor değildi.

"Her ihtimale karşı söylüyorum... Sakın beni yemeye kalkma, tamam mı?"

"Elimden geleni yaparım."

"Elimden geleni yapma, kesinlikle yeme diyorum!"

"Neden?"

"Neden mi...? Ne demek neden?"

Sorunun amacını anlayamamıştı. İtoao açlıktan iradesini kaybetmeden önce bir yerleşke bulamazlarsa, bugün gerçekten canından olabilirdi.

Saito, kriz anının verdiği dürtüyle adımlarını hızlandırdı. İtoao'nun salyası boynuna akıyordu ama bunun sadece uyuduğu için olduğuna kendini ikna etmeye çalıştı. Kesinlikle iştahından kaynaklanmıyordu. Karanlıktan korkmazdı ama İtoao ile baş başayken durum bir korku filmine dönüşüyordu.

Nihayet dağın eteklerine indiklerinde ve bir benzin istasyonunun parlak ışıklarını gördüklerinde, rahatlamayla derin bir iç çekti. Etrafta terk edilmiş evlerden başka bir şey olmasa da, medeniyetin bir kırıntısını görmek bile güven vericiydi.

Sonunda telefon çekmeye başlayınca harita uygulamasını kontrol etti.

"Dağın tam ters tarafına çıkmışız..."

Saito'nun bütün enerjisi çekildi, olduğu yere çöktü.

"Brezilya'ya mı çıktık yani?"

"Magmayı ne ara geçtik be? Bizim mahallenin tam tersi yöne çıkmışız. Geri dönmek için yine dağı tırmanıp inmemiz gerekecek."

"Taksi?"

"Çok para tutar gibi ama başka çare yok herhalde..."

Saito telefon etmeye çalıştı ama sinyal bir türlü sabitlenmiyordu. Bu halde taksi çağırması imkansızdı.

"Lanet olsun, olmuyor!"

Saito telefonunu cebine tıkıştırdı. Boşu boşuna vakit kaybedip şarjı biterse durum iyice kötüleşirdi.

İtoao, Saito'nun pantolonunu çekiştirdi.

"Abiciğim, dayan. Sise yanında."

"Sağ ol ya..."

"Bu yaban ellerde can versek bile Sise için hiç sorun değil."

"Sorun olsun bir zahmet!"

"İkimiz beraber vahşileşelim mi? Sise ayı olmak istiyor."

Ellerini ayı pençesi gibi havaya kaldırıp "Gaoo" diye ses çıkaran İtoao çok tatlıydı. Ancak bir abi olarak, ne pahasına olursa olsun kız kardeşini medeniyete ulaştırmalıydı.

"Yürüyelim bari..."

"Sise otostop çekecek. Karşıdan bir araba geliyor."

"Durur mu ki...?"

Gecenin bu saatinde, böyle kırsal bir yerde yabancı birini arabaya almak çok tehlikeliydi. Ortalık tekinsizdi, büyük ihtimalle görmezden gelip geçerlerdi.

İtoao yol kenarında zıp zıp zıplayarak, ellerini sallayıp dikkat çekmeye çalıştı.

Bir abi olarak insanı anında durmaya itecek kadar sevimliydi ama araba yavaşlayacak gibi durmuyordu. Aksine hızlanarak, motor gürültüsüyle üzerlerine doğru atıldı.

Saito, İtoao'yu kucağına alıp kenara sıçradı.

Araba, tam İtoao'nun olduğu yerin önünde ani bir frenle durdu.

"Ne yapıyorsun sen! Tehlikeli değil mi?!"

Yüreği ağzına gelen Saito haykırdığında, arabanın içinden kadın bir sürücü indi. Tanıdık bir yüz, tanıdık kıyafetler; bu, Hizmetçi Şoför'dü.

"Sizi almaya geldim, Hanımefendi. Geciktiğim için lütfen kusuruma bakmayın."

"Sen miydin be!"

"Ooo. Selam."

Hizmetçi Şoför, İtoao'yu Saito'nun kucağından alıp arabaya bindirdi.

"Burada olduğumuzu nereden anladın?"

"Hanımefendi'nin üzerinde bir verici var. Eve dönmeyince konumunuzu araştırıyordum, az önce tam olarak tespit etmeyi başardım."

"Verici mi...?"

İtoao şaşkınlıkla bluzunun yakasına bakıyor, eteğini kaldırıp vericiyi arıyordu. Görünüşe göre ona da söylenmemişti.

"Yine de kurtulduk. Öylece dağda dolansaydık başımıza bir iş gelebilirdi."

"Yardımcı olabildiğim için onur duydum. O halde müsaadenizle."

Hizmetçi Şoför kapıyı kapattı ve araba hareket etti. Daha Saito binmemişti bile ama araba müthiş bir hızlanma ve harika bir manevrayla virajı aldı. Onu orada bırakmaya kararlı gibiydi.

"Hayır, hayır! Hazır gidiyorken beni de bindirsenize!"

Saito var gücüyle arabanın peşinden koştu.

Saito ve Akane’nin birlikte yaşadığına dair şüphelerin patlak vermesinin üzerinden tam üç gün geçmişti.

İkilinin evi yemek kriziyle karşı karşıyaydı. Sınıf arkadaşlarının gözünün nerede olduğu bilinmediği için evli bir çift olarak alışverişe çıkamıyorlar, tek başlarına dışarı çıkarken bile aşırı geriliyorlardı.

Yolda biriyle aniden karşılaşırlarsa yaşam alanları deşifre olabilirdi; bu yüzden bir yürüyüşe çıkmak bile çekinceli hale gelmişti, resmen hayat felç olmuştu. Akane ile barışıp eve dönmesine dönmüştü ama Saito için huzur dolu tek bir an bile yoktu.

"Yakında... pirinç bitecek... Bu gidişle açlıktan öleceğiz!"

Mutfakta pirinç kutusuna dikkatle bakan Akane’nin gözleri derin bir umutsuzluğa bürünmüştü.

"Açlıktan ölmeyiz herhalde."

"Saito, hayatında hiç çeltik yetiştirdin mi...?"

"Çeltik yetiştirmeyeceğim. Şimdi ekmeye başlasak bile yetişmez zaten."

"Yani her şey için çok geç... Dünyanın sonu geldi..."

Akane pirinç kutusuna sarılarak titremeye başladı.

"Kendine gel. Pirinci ben yakındaki marketten gizlice alıp gelirim."

"Market fiyatları süpermarketin bir buçuk katı! İflas ederiz!"

"İflas etmeyiz herhalde..."

Geçim masrafları, büyükbabası Tenryu tarafından fazlasıyla yatırılıyordu.

"Pirinç yoksa pasta yesinler mırıl mırıl."

Masada Shise, bir kase dolusu beyaz pirinci ağzına tıkıştırıyordu. Yüzünün her yerine pirinç taneleri yapışmış, pervasızca turşuları çiğniyor, acımasız bir iştahla yemeğini gömüyordu.

"Pirinç stoğunun bu kadar hızlı erimesi asıl senin suçun, Shise!"

"Haklısın... Gece geç saatte gizlice beş kilo kadar çiğ pirinç yediğim için pişmanım."

"Senin nasıl bir sindirim sistemin var?"

"Shise bir tankı bile bütün yutup sindirebilir."

"Dev canavar mısın nesin?"

"Shise sorumluluk alacak. Eğer abiciğimin eti kemiği olabileceksem, bu benim en büyük arzumdur."

Shise yere uzandı, ellerini göğsünde birleştirip büyük bir ciddiyetle beklemeye başladı.

Akane’nin gözleri fal taşı gibi açıldı.

"Yoksa Hojo ailesinde yamyamlık geleneği mi var?!"

"Tabii ki yok!"

"Abiciğim... Shise'yi ye...?"

Shise davetkar bir sesle fısıldadı ve Saito’nun gömleğini çekiştirdi.

"Yemeyeceğim."

"Üstümü kremayla kaplayabilirsin, sorun değil. Abiciğim, arzuların doğrultusunda beni mideye indir."

"Saito...? Sen her zaman kız kardeşini kremaya bulayıp yiyor musun...? Kafayı yemişsin sen!"

"Abiciğim kafayı yemiş."

Akane geri sıçrarken, Shise onaylarcasına kafasını salladı. Bu saçma yanlış anlaşılma yüzünden Saito’nun itibarı yerle bir olmuştu.

Tam o sırada, ikinci kattan zeminin gıcırdama sesi geldi.

"İrkilir"

Akane’nin vücudu kaskatı kesildi. Yüzü kireç gibi bembeyaz oldu ve korkuyla tavana baktı.

"Ş-Şimdi... bir ses geldi, değil mi...?"

"Evet. Fare falan vardır."

"İstila! Sınıftakiler evi basıyor!"

"Kimse öyle yağmacı gibi eve dalmaz be!"

Saito bunu söylese de, mantığını yitirmiş olan Akane'ye laf anlatmak imkansızdı.

"Onları ortadan kaldırmalıyım... Sınıftaki herkesi yok etmeliyim...!"

"Kimseyi yok etme!"

Mutfaktan fırlayan Akane'nin peşinden Saito da koştu. Kendi haline bırakılırsa ne yapacağı belli olmazdı, bu da korkutucuydu.

"Nerede...? Neredeler...? Kaçamayacaksınız..."

Akane merdivenleri tırmandı; kendi çalışma odasını, Saito’nun odasını, boş odayı... bütün kapıları birer birer açıp kontrol etmeye başladı. Gözleri kan çanağına dönmüş, yüzü bir iblisi andırıyordu. Eğer içeride gerçekten bir istilacı olsaydı, herhalde hüngür hüngür ağlayarak af dilerdi.

Yatak odasına daldığında, yatağın üzerindeki futon hafifçe şişik duruyordu.

"Onun içinde... biri var, değil mi...?"

Akane, kendini korumak için mi nedir, elinde bir metal beyzbol sopasını sıkıca tutuyordu.

"Hayır... Sanmıyorum..."

"Biliyorum! Saklanman boşuna, dışarı çık!"

Akane var gücüyle sopayı futonun üzerine indirdi. Havadaki ıslık sesini takiben yatak feci şekilde çöktü. Akane sopanın ucuyla futonu sıyırdı, içini kontrol etti ve sonra "Oh be" diyerek tatmin olmuş bir şekilde nefes verdi.

"Eğer gerçekten içeride biri olsaydı ne yapacaktın?!"

"Onlar beni vurmadan ben onları vururum! Burası Sengoku Çağı!"

Öfkeyle iddiasını savunan Akane’yi, Saito sakinleştirmeye çalıştı.

"O iç savaş dönemi bitti artık. Üzerinden dört yüz yıl geçti."

"Benim Sengoku Çağım henüz bitmedi!"

"Sakin ol! Önce o sopayı bir indir!"

Sopayı çim biçme makinesi gibi sallayıp dururken, kazara kendi kafasını da uçuracak diye Saito'nun ödü kopuyordu.

Akane sopayla yatağı iyice dövdükten sonra pencereye yaklaştı. Son günlerde hep kapalı duran perdeleri hafifçe aralayıp dışarıyı süzdü.

"S-Saito! Bak!"

"Şimdi ne oldu?"

Saito yanına gittiğinde, Akane dışarıdaki bir yayayı işaret etti.

"Şu adam, buraya bakıyor! Sınıf arkadaşlarının adamı bu!"

"Sınıf arkadaşlarının adamı ne demek? Aramızda para toplayıp suikastçı mı tuttular?"

"Kesinlikle öyle olmalı..."

"Hiç de öyle değil. İyi düşün bir, o yaştaki bir kadının suikast yapabilmesi imkansız."

Kadın seksen yaşını geçmiş gibi görünüyordu. Elektrikli bir engelli aracına binmiş, saatte iki kilometre hızla aşırı güvenli bir şekilde ilerliyordu.

Akane kollarını kavuşturup kaşlarını çattı.

"...Kesinlikle bir suikastçı!"

"İyi düşün demiştim!"

"İyi düşündüm ve bu sonuca vardım!"

"Eğer öyleyse durum harbi sakat..."

Saito ürperdi.

"O kesinlikle özel makyajlı biri. Yaşlı kadın taklidi yapsa da, aslında beş yaşında..."

"Beş yaşındaysa bir tehdit oluşturmaz ki."

"Klon bir beş yaşında olduğu için vücudu yirmi yaşında falandır. Hükümetin gizlice ürettiği bir biyolojik silah bu. Kaydı kuydu da yoktur, izi sürülemez. Bizi öldürecekler. Evet, her şeyi hükümet planladı."

"Kendine gel!!"

Saito, komplo teorilerine hapsolmuş karısının omuzlarını sarstı. Ancak Akane’nin gözleri çoktan fırıl fırıl dönmeye başlamıştı; kendine gelecek gibi durmuyordu. Korku ve aşırı duygusallık, insanın sağlıklı düşünme yetisini elinden alıyordu.

"Hem bizi öldürmek sınıftakilerin ne işine yarayacak?"

"Doğru... Herkes sadece birlikte yaşadığımızın kanıtını bulmak istiyor..."

"Değil mi?"

Akane'nin mantığı biraz yerine gelmiş gibiydi, Saito rahatladı.

"Yani evin her yerine dinleme cihazı ve gizli kamera yerleştirdiler, öyle mi?!"

"Öyle bir şey demedim!"

Görünen o ki, mantığı falan yerine gelmemişti.

"Eğer eve yerleştirmedilerse... o zaman birine mi...? Saito, senden radyo dalgaları yayıldığını hissediyorum...?"

"Sana öyle geliyor!"

"Hayır, öyle gelmiyor! Sen düşmanın casusuydun, değil mi?! Kıyafetlerinin içine dinleme cihazı sakladın, değil mi?!"

Akane gözyaşları içinde Saito’ya saldırdı. Zorla Saito’nun gömleğini çekip çıkarmaya çalışıyordu.

Boğuşurken Saito’nun ayağı kaydı ve Akane onun üzerine bindi. Üst bacaklarıyla Saito’yu bastırırken, nefes nefese gömleğinin düğmelerine uzandı.

"Teslim ol... senin o sahte maskeni aşağı indireceğim..."

"Hani cinsel tacize asla taviz vermeyen kadınlık gururuna ne oldu?!"

"Benim cinsel taciz yapacak halim mi var?! Bu başlayacak olan şey bir işkence!"

"İşkenceyi bırak!"

[AI CENSORSHIP BLOCKED THIS CHUNK - RAW ENGLISH RETAINED]

才人がなんとか朱音を平和裏に押しのけようとしていると、シャッター音が鳴り響いた。部屋の入り口に真帆が立っていて、スマートフォンのカメラを連写している。

「おねーちゃんとおにーちゃんが昼間からえっちなことしてる! インスタに投稿しなきゃ!」

「きゃー!?」

才人の上から飛び退く朱音。

「ち、違うの! これはえっちなことじゃなくてっ、才人の皮を剥がそうとしていただけなの!」

「皮を剥がすのは残酷すぎるだろ!」

真帆がうんうんとうなずく。

「大丈夫、分かってるよ。でもおにーちゃんのドーテーはアタシのモノだからね!」

「分かってないじゃない!」

乱暴狼藉の現場を押さえられ、朱音の顔は真っ赤だ。

「いつの間に家に来てたんだ? インターホンは聞こえなかったが……」

「インターホンなんて鳴らさないよ! アタシの家なんだから!」

「お前の家ではないよな……?」

合鍵を持っている糸青といい、この家の敷居は低すぎる。才人も朱音と二人きりで過ごしたいわけではないのだが、最低限のプライバシーはほしい。

「ひまりんも来てるよー」

「お邪魔してまーす」

真帆の後ろから、陽鞠が顔を覗かせる。

「あっ……」

朱音は気まずそうな表情をした。

「おねーちゃんたちが同棲してるって噂で、すごい騒ぎになってるんでしょ? アタシたちが解決してあげようと思って来たんだよ」

「真帆……お前……」

なかなか親切なところもあるじゃないかと、才人は見直す。

「こんな面白……こんな大変なこと、放っておけないよ!」

「おいお前」

才人にこめかみをぐりぐりされ、うきゃーと悲鳴を上げる真帆。才人はだいぶ力を入れてツボを殺しにかかっているのに、余計に楽しそうなのが腹立たしい。

才人は陽鞠に深々と頭を下げる。

「その……すまなかった」

「えっ、どうして謝るの?」

目をぱちくりさせる陽鞠。

「俺と朱音が同居しているってこと、黙っていて。結果的に陽鞠を騙すような形になってしまった。申し訳ない」

陽鞠は慌てて手を振る。

「才人くんは悪くないよー! 前からなんとなく、二人暮らしなんじゃないかなって思ってたし」

「そうなのか?」

「うん! お弁当の中身が一緒だったりとか、シャンプーの匂いが一緒だったりとか、才人くんがやけにこの家のことに詳しかったりとか、結構バレバレだったよ?」

「ああ……」

隠し通せていると思っていたのは、才人の勘違いだったのだ。そもそも勘の良い陽鞠相手に、適当な誤魔化しは通用しない。

「それに、二人が同居してるのって、別に好きだからとかじゃなくて、どうしても逆らえない事情があるせいなんでしょ?」

「なんで分かるんだ?」

そんなところまで見抜かれているとは。

「『家の命令で、好きでもない相手と結婚させられることになったら、どうする?』って、朱音から相談されたことあるし」

「朱音……」

才人が非難の視線を向けると、朱音はうろたえる。

「ちゃ、ちゃんと、もしもの話って断って相談したわよ!」

「まず相談をするな!」

当事者から情報が漏洩していたらどうしようもない。

「才人くんのおうちって、あの北条グループだし、政略結婚とかなのかなって。家の事情なら、家族以外には話せないのは仕方ないよ」

陽鞠に理解がありすぎて、才人は逆に罪悪感を掻き立てられてしまう。こうなったら、すべて打ち明けるのが誠実な対応だろう。

「政略結婚ではないんだ。俺の祖父と朱音の祖母が、昔恋仲でな。結ばれなかった自分たちの想いを叶えるため、孫に結婚を強制している」

「なるほどー。要するに、恋愛感情はまったくない結婚なんだよね?」

「……ああ」

陽鞠が才人の方に身を乗り出してくる。唇が触れそうなくらいの迫った距離。彼女の甘い熱気が、才人を包み込むようにして漂ってくる。

「つまり……私にもチャンスあるってことだよね?」

「それは……」

答えようとする才人だが、朱音が両手を叩く。

「ちょ、ちょっと下に降りない!?こんなとこで話していても仕方ないし、お茶でもいれるわ!」

「ケーキもあるよー! ひまりんとお土産に買ってきたの!」

真帆が軽やかな足取りで階段を駆け下りていき、朱音も後に続く。

一階にケーキを置いていたのなら、とっくに糸青に完食されているのではないかと思う才人である。とはいえ、寝室にいつまでもいるのは落ち着かない。

「俺たちも行くか」

「……うん」

陽鞠は夫婦のベッドをじっと眺めていた。

朱音は急いで紅茶をいれ、テーブルにお茶菓子を用意した。

テーブルの周りには、才人、陽鞠、真帆、糸青の四人が座っている。既に糸青は自分のケーキを食べ終え、才人のケーキにも手を出そうとしている。

陽鞠がすまなそうに眉尻を下げる。

「ごめんね、朱音……。私のせいで騒ぎになっちゃって。私が思ったことそのまま教室で言わなかったら、こんなことにはならなかったのに」

「陽鞠のせいじゃないわ! そもそも私たちが陽鞠に黙ってたのが悪かったのよ」

「『私たち』……?」

陽鞠の眉がぴくりと動いた。

「え? な、なにか変なこと言ったかしら?」

「ううん。とにかく私の責任だから、騒ぎが収まるよう協力するよ! 私にできることがあるなら、なんでもやるから!」

朱音は恐る恐る尋ねる。

「どうして……怒ってないの……?」

「怒る理由なんてある?」

「だって、私はずっとウソをついてたのに……」

「あはは、そのくらいで怒ったりしないよー」

陽鞠は朗らかに笑うが、朱音は落ち着かない。

──本当に、怒ってないの……?

もし自分が同じ立場だったら、もっと激怒するはずだ。親友なのに大事なことを話してくれなかった、信用してくれなかったと失望するに違いない。真実を告げて嫌われるのが怖かったというのが最大の理由だとしてもだ。

思い返してみれば、陽鞠が怒っているところなど、ほとんど見たことがない。昔から陽鞠の本音にはなかなか触れられず、するりと逃げられてしまう。こんなに長く共に過ごしているのに、陽鞠とは一度もケンカしたことがない。

真帆がげんこつを突き上げる。

「よーし、それじゃ、始めよー! 第五十二回・どうしたらおねーちゃんとおにーちゃんの噂をなくせるのか作戦会議ーっ!」

「もう五十一回も会議したのか。それで結論出てないのはグダグダすぎる」

「ん」

糸青が手を挙げる。

「はい、しーちゃん! なにかアイディアある?」

「噂をしている生徒全員を捕まえて、脳を消去する」

「記憶じゃなくて脳を!?死ぬだろ!」

「死なない。脳の代わりに電子頭脳を入れておく」

「本人は死んでるだろ!」

「じゃあ、代わりにスポンジを入れておく」

「なんの意味もない! 身動きもしない!」

糸青に脳を抽出されるのを恐れているのか、才人が糸青と距離を置く。しかし糸青は構わずぐいぐい距離を詰め、才人の膝に居座る。この兄妹は相変わらず仲睦まじい。

「脳を取るのはなるべく避けたいけど、方向性は間違っていないと思うわ」

「方向性もおかしいと思うが……」

才人は朱音とも距離を置く。

"Tüm öğrencilerin masasına, 'Eğer daha fazla gürültü çıkarırsanız işler çirkinleşir' mesajını içeren birer... beyin bırakalım."

"Neyin beynini?!"

"Bir sürü seçenek var. Bazı ülke ve bölgelerde hayvan beyninden yapılan yemekler bile mevcut."

"Biliyorum ama bu tehdit fazla korkunç. Bundan vazgeçelim."

Akane hırsla atıldı.

"Nedenmiş o?! Bir düşmanı vuracaksan, bir daha ayağa kalkamayacak kadar kökten ezmelisin, yoksa kaybedersin!"

"Ben tüm okulu ezmek istemiyorum. Ayrıca suçlu olduğumuz ortaya çıkarsa fırçayı biz yeriz."

"Öyle ama..."

Saito tarafından ikna edilmek canını sıkıyordu. Bir şekilde yenilmiş gibi hissediyordu.

"Bir şikayetin varsa sen de bir fikir sun o zaman! Sadece eleştirmeyi herkes yapar!"

"Halkın tepki göstermesini istemedikleri bir yasayı çaktırmadan geçirmek ya da önemli birinin skandalını örtbas etmek istediklerinde genelde daha gösterişli bir haber yayarak dikkat dağıtırlar."

"İşte beyin tam da buna uyar."

"Beyin işin içine girince olay adli vakaya dönüşür."

Akane derin düşüncelere daldı.

"O zaman böbrek...? Ya da karaciğer...?"

"Organ işini bırak artık."

"Haklısın, kırmızı et az yağlı olduğu için daha sağlıklı olur."

"Konumuz yemek değil, değil mi? Daha huzurlu bir yöntem yok mu..."

Herkes "Hmm" diyerek kafasını patlatmaya başladı.

Bu gidişle söylentiler öğretmenlere kadar ulaşacak, kanaat notlarını etkileyecek ya da okuldan uzaklaştırılmalarına sebep olacaktı. Tıp fakültesine girişine bir engel çıkarsa bunun geri dönüşü olmazdı. Ne pahasına olursa olsun bu kargaşayı dindirmeleri gerekiyordu.

Himari ellerini birleştirdi.

"Buldum! Belki biraz farklı gelebilir ama şuna ne dersiniz?"

"Ne, neymiş?" diye sordu Maho.

"Şu an Akane ve Saito-kun'un sevgili olup birlikte yaşadığı söyleniyor ya... İşte o söylentinin tam tersi bir şeyi herkese gösterirsek olur biter."

"Yani söylentiyle çelişen bir kanıt sunacağız. Benimle Saito'nun sevgili olmadığını kanıtlayacak kesin bir delil... Mesela Saito'nun ölümü?!"

"Fırsatını bulduğun her an beni ortadan kaldırmaya çalışmaktan vazgeç."

Saito koltuğun arkasına sığındı. Henüz plan aşamasında olmalarına rağmen ne kadar da temkinli bir adamdı.

Himari acı acı gülümsedi.

"O kadar ileri gitmeye gerek yok. Saito-kun başka bir sevgili yaparsa sorun çözülür."

"Sa-Saito'nun sevgilisi mi...?"

'Bu aldatmak sayılmaz mı?!' diye düşündü Akane ama hemen bu düşünceyi kafasından attı. Kendisiyle Saito'nun evliliği sadece formaliteden ibaretti, bu yüzden aldatma falan söz konusu olamazdı.

Himari ekledi:

"Ah, sevgili derken gerçek bir sevgili değil tabii ki. Sadece rol yapacak."

"Tamamdır! Eğer okulda Abiciğimle başka bir kız vıcık vıcık olursa herkesin kafası karışır ve söylentilerin yalan olduğunu anlarlar! Himarin, çok zekisin!"

"Fena değil."

Maho ve Saito'nun hayranlık dolu bakışları karşısında Himari yanağını kaşıdı.

"Ehehe. Bu tür şeylerde aslında iyiyimdir. 'Operasyon' mu deniyordu buna?"

"Şimdi hatırladım da, ortaokuldayken de sınıf arkadaşlarının hakkındaki kötü dedikoduları siler, zorbalıkları bitirirdin."

"Vay be, tam bir gizli lider!"

"Gizli lider mi? O ne demek?"

Himari saf saf baktı.

"Çok tatlısın, Himarin seni seviyorum! demek."

Maho tamamen sallama bir bilgi verdi.

"Aman, öyle dersen utanırım ama... Saito-kun, sende yani..."

Himari kızararak yerinde kıpırdandı, bacaklarını birbirine sürttü.

"Asla o anlama gelmiyor ama... Neyse, boş ver."

Saito artık pes etmiş durumdaydı.

"Peki, Saito'nun sevgilisi rolünü kim üstlenecek?"

"Ben, ben! Ben yaparım!"

"Shise yapacak."

"Şey, ben de yapabilirim aslında?"

Maho, Shise ve Himari aynı anda ellerini kaldırdı.

"Sizler..."

Böylesine kibirli ve uyuşuk bir adam için neden kendilerini feda ediyorlardı ki? Akane olsa asla sahte sevgili olmayı kabul etmezdi.

Akane, Saito'ya ters ters baktı.

"Gördün mü, ne kadar da popülersin. Ama sadece 'rol' icabı! Unutma, 'rol'!"

"Garip bir iğneleme seziyorum sanki..."

"Herkesin bu iyiliğine şükretmelisin! Ama sakın en yakın arkadaşıma veya kardeşime gerçekten el sürmeye kalkma, yoksa seni asla affetmem!"

"Benim için sorun değil, el sürebilir!"

"Benim için de... Hatta memnuniyetle karşılarım..."

En yakın arkadaşı ve kardeşi fazla tehlikeli sularda yüzüyordu. Kendi hallerine bırakırsa Saito'nun bencil arzularına kurban gidecekler ve bir daha geri dönemeyeceklerdi.

"Şey... Shise, sana güvenebilir miyim?"

"Hmm. Bana bırakabilirsin."

Sahte sevgili rolü en masum seçenek olan Shise'ye kalınca Akane rahat bir nefes aldı.

Salonda kahvaltısının tadını çıkaran Saito, aniden arkasında olağanüstü bir öldürme niyeti hissetti.

Refleksle sandalyeden kalkmaya çalıştı ama buna izin vermeyecek bir hızla omuzlarından yakalandı. Her iki omzunu da mengene gibi sıkan devasa bir güç... Kemiklerinin gıcırdama sesini duyabiliyordu.

"Ne... Ne oluyor...?"

Saito başını güç bela yana çevirip arkasına baktığında, hizmetçi şoförün yüzüyle karşılaştı. Kusursuz ama insani duygulardan yoksun, ifadesiz bir yüz. Buz gibi bir sesle ilan etti:

"Saito-sama. Sizi almaya geldim."

"...Öbür dünyaya mı?"

Bu karşılanma şekliyle başka bir şey düşünmek imkansızdı. Saito bu dünyaya veda etmeye hazırlandı.

"Okula götürmek için. Bugünden itibaren hanımefendiyle sevgili rolü yapacağınız için, okula birlikte gitmeniz en doğrusu olacaktır."

"Bunu anlıyorum da, neden omuzlarımı kırmaya çalışıyorsun?"

"Kırmaya çalışmıyorum. Tozla buz etmeye çalışıyorum."

"Etme şunu! Bana karşı ne garezin var?!"

Hizmetçi şoförün ölümcül arzusu daha da keskinleşti.

"Size karşı bir nefretim yok. Sadece, hanımefendiye sevgili rolü yaptıracak kadar Tanrı'dan korkmayan küstah bir insanın yok edilmesi gerekmez mi...? Şu an bunu değerlendiriyorum."

"Senin için Shise bir Tanrı mı yani...?"

"Tanrıdır. Yaşayan her varlık sadece hanımefendiye tapmalıdır."

"Ona rağmen Shise'nin pudingini gizlice yiyip onu kızdırıyorsun ama?"

"O bir sevgi gösterisidir. Hanımefendinin fazla tatlı olması onun suçudur."

Ona saygı mı duyuyordu yoksa onu bir evcil hayvan gibi mi seviyordu belli değildi.

Karşıdaki sandalyede oturan Akane sıkıntılı bir ifadeyle araya girdi:

"Saito'yu yok edeceksen bunu dışarıda yaparsan sevinirim. Temizliği çok uğraştırıyor..."

"Emredersiniz."

"Emretme şuna! Akane, sen de aileni böyle kolayca satma!"

"Ai-Aile mi...?"

Akane, "Neden bahsediyorsun sen?" dercesine gözlerini fal taşı gibi açtı.

En azından evli bir çiftin aile olduğunu sanan Saito, büyük bir hayal kırıklığı içinde hizmetçi şoför tarafından salondan sürüklenerek çıkarıldı. Shise'nin koruması olarak sayısız şüpheli tipi etkisiz hale getirmiş olan bu kadına karşı gelmemeliydi. Bu, doğrudan ölüm demekti.

Giriş kapısının önünde beyaz, lüks bir araba duruyordu.

Geniş iç mekanda Shise tek başına oturmuş, akıllı telefonunu sıkıca tutuyordu.

"O kadar mesaj attım, neden cevap vermedin?"

"Efendim?"

Saito arabaya binip telefonunu kontrol etti. Shise'den; "Seni almaya geliyorum", "Geldik", "Ne yapıyorsun?" gibi bir sürü mesaj gelmişti.

"Kusura bakma. Kahvaltıya o kadar odaklanmıştım ki fark etmemişim."

"Geçiştirmene gerek yok. Abiciğimin Akane ile sabahtan ikinci tura başladığını, bu yüzden mesajlara bakamadığını biliyorum."

"Ne ikinci turu be!"

"İç Organ İstilası'nın vs modu."

"Sabah sabah oyun oynayacak halim mi var..."

Sabahın köründe uyanıp tek başına oynadığı olurdu ama bugün hem Saito hem de Akane alarm çalana kadar mışıl mışıl uyumuşlardı. Magazin muhabirleri peşlerinde dolandığı için yorgunluk birikmiş olmalıydı.

Hizmetçi şoför ellerini direksiyona koydu ve dikiz aynasından Saito’ya bir bakış fırlattı.

"Saito-sama. Hazır mısınız?"

"Hazır falan değilim, o yüzden lütfen insaf et!"

Saito, sabahın köründe lunaparktaki hız trenlerine binecek kadar dayanıklı biri değildi.

Tam gaz köklenen pedalla birlikte araba sanki arkadan çekiliyormuşçasına fırladı. Normalin üç katı daha agresif olan bu sürüş tarzı, midesini altüst ediyordu.

Araba okulun kapısının önüne süzüldü ve tiz bir fren sesiyle durdu.

Shise kapıdan dışarı adımını atarken Saito’ya döndü.

"Buradan sonrası savaş alanı. Abiciğim, rol yapmaya hazır mısın?"

"Evet. Önce el ele tutuşmayı deneyelim mi?"

"Mantıklı. Sevgili tutuşu olsun."

"Sevgili tutuşu?"

Kulağına yabancı gelen bir kelimeydi. Sözlükteki pek çok kelimeyi ezbere bilen Saito için bile hala bilmediği ifadelerin olması şaşırtıcıydı.

"İnsanlık literatürüne göre şöyle yapılıyormuş."

Sanki bir uzaylıymış gibi konuşan Shise, Saito’nun elini kavradı. Bembeyaz, serin parmakları araya sızdı ve Saito’nun parmaklarıyla kenetlendi. Normal tutuşmaya göre parmak aralarındaki temas daha güçlüydü ve bu durum hafifçe gıdıklanmasına neden oluyordu.

Shise boşta kalan eliyle devasa okul binasını işaret etti.

"Hadi, sefere çıkıyoruz."

"Tamamdır."

Saito ve yanındaki, cesurca göğüslerini kabartıp girişe doğru yöneldiler. Okul ayakkabılarını giyip, sevgiliymişçesine el ele tutuşarak sınıfa doğru ilerlediler. Yanlarından geçen kız öğrenciler Shise’ye sesleniyordu.

"Shise-chan, günaydın!", "Bugün de çok tatlısın!", "Kurutulmuş balık yer misin?", "Ton balığı ister misin?", "Bütün pasta bile var!", "Başını okşamama izin ver~"

Her zamanki gibi aşırı popülerdi. Shise’nin ceplerine, çantasına, hatta kucağına birbiri ardına yiyecek tıkıştırılıyordu. Sanki bir kutsanma yaşıyorlarmış gibi, Shise’nin başını okşamayı başaran kızlar "Şükürler olsun, şükürler olsun" diyerek mutluluk içinde uzaklaşıyorlardı.

Burası iyi hoştu da...

"............Tık yok mu?!"

Saito’nun Shise ile el ele tutuşmasına dair tek bir kişi bile ağzını açmıyordu. "Siz ikiniz çıkıyor musunuz?!" gibisinden bir kargaşa falan koptuğu yoktu.

"Belki de Shise’nin yanında olduğun fark edilmiyordur bile... Abiciğimin varlığının çok sönük olmasından kaynaklanıyor olabilir..."

"Bu sebep çok üzücü be! O kadar mı görünmezim?!"

"Abiciğim sonsuz bir şeffaflığa sahip... Bu yüzden şimdiye kadar kadınlar hamamına sızdığında bile hiç yakalanmadın..."

"Öyle bir şey yapmadım!"

Sıradışı bir güzelliğe sahip olan Shise’ye kıyasla sıradan biri olduğunun farkındaydı ama bir ninja gibi varlığını gizleyebiliyor olması imkansızdı.

"Yoksa abiciğim çoktan öldü mü? Hayalet olduğu için mi görünmüyor?"

"Bugün de aslanlar gibi kahvaltımı yaptım ama. Gerçi zorla masadan kaldırıldım."

"Bugün de aslanlar gibi kahvaltıda insan mı yedin? Masadan kalkarken iç organların mı dışarı fırladı? Yani abiciğim bir zombi, o yüzden kesinlikle ölü."

"Olayları kafana göre işine gelen yöne çekme."

Vücudunda herhangi bir değişiklik hissetmiyordu ve ölü olduğuna dair bir belirti de yoktu. Nefesi de nabzı da normaldi.

Saito ve Shise el ele tutuşarak 3-A sınıfına girdiler. Sınıfa çoktan gelmiş olan arkadaşları selam veriyordu ancak ikilinin arasındaki ilişkiye dair tepki sıfırdı.

"...Nasıl yani?"

Saito sırasına oturup başını yana eğdi.

"Sadece el ele tutuşmak yeterli etkiyi yaratmadı. Daha yakın olduğumuzu göstermeliyiz."

"Daha yakın mı? Shise’ye 'aaa yap bakayım' diyerek bir şeyler yedirmek gibi mi?"

Shise az önce ona hediye edilen kurabiyeyi cebinden çıkarıp Saito’ya uzattı.

"'Aaa' yapmak samimiyet için yetersiz, ağızdan ağıza verelim. Abiciğim kurabiyeyi çiğnesin, sonra Shise’ye yedirsin."

"Bu artık ağızdan ağıza vermeyi geçti, başka bir seviye."

"Utanmana gerek yok. Penguenler bile yapıyor."

"Ben penguen değilim."

"Shise, abiciğinin kursağından beslenmeye karşı değil."

"Benim çok büyük itirazım var, ayrıca insan olduğum için bende kursak diye bir organ yok!"

Bu arada kuş türleri arasında penguenler, kursağı olmayan nadir türlerdendi.

Normal bir şekilde ağızdan ağıza vermenin bir sorunu olmayacağını düşündü —zaten Shise sık sık onun yarım kalmış atıştırmalıklarını kapıyordu, dolaylı öpücük günlük bir olaydı— ve Saito kurabiyeyi ağzına aldı.

Shise, Saito’nun dizlerine tırmandı ve yüz yüze gelerek ellerini omuzlarına koydu.

"Abiciğim... Yemek için teşekkürler."

Hafif bir tatlılık barındıran fısıltı.

"Ta-tamam."

Temas etmeye alışık olsa da, bir abi-kardeş için fazla cüretkar olan bu pozisyon Saito’nun kafasını karıştırmıştı.

Safir gibi masmavi gözler Saito’ya dikildi, kusursuz yüzü yavaşça yaklaştı. Shise’nin küçük avuç içi Saito’nun yanağına yaslandı, aralanmış dudaklarından davetkar bir nefes süzüldü.

——Hemen ardından.

ÇAAAT! Saito’nun tam gözünün önünde Shise’nin dişleri birbirine çarptı.

"Höh!?"

Saito, kafasını son anda seksen derecelik bir açıyla yana kıvırarak kurtuldu. Kurabiye tek bir parça kalmayacak şekilde ufalanmıştı; eğer biraz geç kalsa muhtemelen Saito’nun dudakları da parçalanacaktı. Bu resmen bir piranayla öpüşmek gibiydi. Romantiklikten eser yoktu.

"Neden kaçtın?"

"Ölmek istemediğim için!"

"O kadarcıktan ölmezsin. Abiciğimin dudakları her seferinde yeniden çıkar."

"Yeniden falan çıkmaz!"

"Abiciğim deniz yıldızları ve kertenkelelerin akrabası. Rejenerasyon yapabilir."

"Senin akraban olduğum içindir o!"

"Shise kertenkele akrabası."

"Ah... Şimdi anlaşıldı..."

İnsanlık normlarının ona işlememesinin sebebi buydu.

Bu sefer sınıfın kızları tepkisiz kalamamış olacaklar ki bir gürültü koptu.

"Shise-chan piranalar gibi çok tatlı~", "Ben de dudaklarımın Shise-chan tarafından yenmesini istiyorum!", "Ne şanslısın Hojo-kun", "Abiliğin ayrıcalığı işte~"

Buna mı özeniyorsunuz be! Saito, Shise hayranlarının akıl sağlığından şüphe etmeye başladı.

Saito’nun kalbi hala küt küt atıyordu ve Shise’nin dişleri dibinde tıkırdıyordu. Bir an önce Shise’nin ağzına bir susturucu takıp geri çekilmek istiyordu ama Shise onun dizlerinden inmemekte kararlıydı.

"Yine de bu tepkiyle asıl sorunu anladım. Herkesin neden bizim ilişkimize şaşırmadığını... Çünkü aramızdaki mesafe zaten her zaman çok yakındı!"

"Shise bunu en başından biliyordu."

"Öyleyse söylesene!"

Saito’nun omuzları çöktü.

"Bizzat denemeden abiciğim ikna olmazdı. Bir sonraki aşamaya da geçemezdik."

"Bir sonraki aşama... derken?"

"Daha radikal bir yöntemle herkese göstermekten başka çare yok. Abiciğim öpmeli. Shise’nin tam burasını."

Shise, "Hm" diyerek parmağını dudaklarına koydu ve yüzünü yaklaştırdı.

"Hop, hop! O kadarı artık fazla gelir!"

"Shise’nin dudakları lezzetlidir."

"Mevzu tadı değil! Ne kadar kardeş olsak da dudak dudağa öpüşmek çok aşırı."

"Aşırı olması etkili olmasını sağlar. Saçma sapan dedikodular kesilecekse ve abiciğimin hayatı rahatlayacaksa, Shise dudaklarını feda etmeye hazır."

Berrak gözlerini kırpıştırarak, hiçbir sakınma belirtisi göstermeden Saito'ya bakıyordu. Bu kız kardeşi ya çok fedakârdı ya da fazla masum.

Saito bir iç çekerek elini Shise'nin omzuna koydu.

"O öpücüğü değerli biri için sakla."

"Saklamak mı? Ne için?"

"Seni gönül rahatlığıyla emanet edebileceğim bir adam ortaya çıktığında, eğer ilk öpücüğünü abinle paylaştığını öğrenirse hem o hem de sen kötü hissetmez misiniz?"

"Shise'yi emanet etmek mi? Emanet edersen abiciğim ne yapacak? Artık Shise'yle ilgilenmeyecek mi?"

"Elbette. Abin sonsuza dek işine burnunu sokmaya devam ederse o adama ayıp olur, bu yüzden gyaaaa!?"

Shise, adeta bir pirana hırsıyla Saito'nun kulağını ısırdı. Saito acıdan kıvranırken, Shise dizinden aşağı atladı. Arkasını dönük bir halde fısıldadı.

"...Zaten her şey için çok geç olmasına rağmen."

"Ne dedin?"

"Shise kimseye emanet edilemez ve abiciğimden daha iyi bir bakıcı olamaz. Yüz yıl sonra da iki yüz yıl sonra da Shise, abiciğinin dizinin dibinde olacak."

"İki yüz yıl mı... Ölümsüz mü olmayı planlıyorsun?"

"Shise için bu kadarı çocuk oyuncağı."

Nadir görülen bir öfkeyle, Saito'nun tarafına dönüp bakmadan bile oradan uzaklaştı. Hayranı olan kızlar neşeyle Shise'nin etrafını sarıp ona atıştırmalıklar vermeye başladılar.

"Ölümsüzlük, ha..."

İnsanüstü işlem yeteneğine sahip olan Shise, böyle bir rüyayı gerçekten gerçekleştirebilir gibi duruyordu. Benzer şekilde uzak ve erişilmez bir hayale sahip olan Saito, bunun saçma olduğunu söyleyip gülemezdi.

Saito ve arkadaşları öğle arasında çatıda toplandılar.

Mevcut durumda Saito'nun Akane ile baş başa görülmesi yangına körükle gitmek demekti, bu yüzden diğer öğrencilerin kulak misafiri olamayacağı bir yer seçmişlerdi. Shise, Himari ve Maho da oradaydı.

"Shise ile çeşitli şeyler denedik ama..."

"Ne 'şeyler' yaptınız abiciğim!? Shise-chan artık geri dönemeyecek bir vücuda mı sahip oldu!?"

Burun delikleri genişlemiş bir halde üzerine çullanan Maho'nun alnını, Saito eliyle durdurdu.

"Muhtemelen Maho, senin hayal ettiğin gibi bir şey değil."

"Abiciğim bana çeşitli şeyler yaptı. Sertti."

Shise yanaklarını elleriyle kapatıp utanmış bir poz verdi. Yüzü ise ifadesizdi.

"Saito!?"

"Saito-kun!?"

Akane ve Himari'den suçlayıcı bakışlar yükseldi.

"Garip bir şey yapmadık! Siz de aynı sınıftasınız, her şeyi gördünüz ya!"

Birbirlerine bento yedirmek, kucakta taşımak, omuzlara almak, Shise'ye dizinde yatırıp var gücüyle ninni söylemek gibi her yolu denemişti ama sınıf arkadaşlarının tepkisi pek iç açıcı değildi.

"Hm, yani, gördük ama... Değil mi?"

"Evet..."

Himari ve Akane tuhaf bir ifadeyle birbirlerine bakıp onayladılar. Görünüşe göre akıllarında bir fikir vardı.

"Dürüst görüşünüzü duymak istiyorum. Bizde eksik olan neydi?"

"Şey, sanırım mesafeli olamamanız?"

"Mesafeli olamamak mı?"

"Saito-kun ve Shise-chan zaten en başından beri çok yakınlar, bu yüzden el ele tutuşsanız bile bu çok normal görünüyor. Abi-kardeş imajınız çok güçlü olduğu için bir türlü sevgili gibi görünmüyorsunuz."

"Yine mi o mesele... Demek Shise ile işe birbirimize yabancıymışız gibi başlamalıydık..."

Shise, Saito'nun ellerine yapışarak başını iki yana salladı.

"İmkânsız. Shise, abiciğiyle yabancı olmaya dayanamaz."

"Ben de..."

"Abiciğim..."

Birbirlerine bakışan ikiliyi gören Himari'nin yüzü yumuşadı.

"Siz gerçekten çok yakındınız, Saito-kun."

"Bu kadar yakın olmanız da biraz şey ama..." dedi Akane dudak bükerek.

"Her neyse, Shise-chan sevgili rolü için uygun değilse, o zaman ben yaparım!"

Maho enerjik bir şekilde elini kaldırdı.

"Kalsın, istemem."

Saito kesin bir dille reddetti.

"Neden ya!?"

"Çünkü senin ne yapacağın hiç belli olmaz."

"Alt tarafı biraz edepsiz şeyler yapacağım o kadar!"

"İşi sonuna kadar götürmeye niyetlisin resmen!"

"Sonuna kadar derken, nereye kadar gitmemi istersin? Abiciğim, benden neler bekliyorsun acaba?"

Maho kıkırdayarak Saito'nun koluna girdi ve güldü.

"Seni gidi..."

"Aaa, söylenemeyecek şeyler mi bunlar? Bana müthiş şeyler mi yaptıracaktın?"

Maho, Saito'nun yanağını mıncıkladı. O muzip gülümsemesiyle tıpkı bir succubus gibiydi.

"Senden hiçbir beklentim yok. Cehennemine geri dön!"

"Hiiç de bile!"

Saito, Maho'yu yakalayıp çatıdan dışarı atmaya çalıştı ama Maho neşeyle kaçıp duruyor, kuyruğunu ele vermiyordu. Kız resmen 'bela' kelimesinin vücut bulmuş haliydi.

Akane, Himari'ye doğru baktı.

"Ama... Shise-san ve Maho-san olmuyorsa..."

"Be-ben mi oluyorum...?"

Himari tereddütle kendi yüzünü işaret etti.

"İstemiyorsan başka bir yol düşünürüz."

Sana gerçekten aşkını itiraf etmiş bir kıza sahte sevgili rolü teklif etmek, fazla düşüncesizce bir hareket değil miydi? Saito tereddüt etti ama;

"Hayır! Saito-kun'a yardımım dokunacaksa çok mutlu olurum! Lütfen yapmama izin ver!"

Himari, neredeyse üzerine atlayacakmış gibi Saito'nun elini tuttu.

"Emin misin...?"

"Evet! Yarından itibaren Saito-kun ve ben sevgiliyiz! Ruhumla ve bedenimle bu role bürüneceğim, o yüzden sen de en iyi performansını sergile!"

"Şey, peki..."

Saito, hevesli Himari'ye karşılık verirken beceriksizce başını salladı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.