Geçmişten Gelen Fısıltı ve Bir Pazar Sabahı

Pazar sabahları alarm kurmadan, uyuyabildiğin kadar uyumak tam bir huzurdur.

Dün gece uzun süre yürüdüğü için tatlı bir yorgunluk içinde olan Saito, derin uykusunun tadını çıkarırken yakınında birinin varlığını hissederek gözlerini açtı.

Güneş tamamen yükselmiş, perdelerin arkasından içeri sızan sıcak ışığıyla odayı doldurmuştu. Bu yumuşak atmosferin ortasında Akane, kollarını yatağın kenarına dayamış, sessiz bir gülümsemeyle Saito'yu izliyordu.

Bu tanrıçayı andıran gülümseme Saito'nun kalbini güm güm attırdı. Uykusu sabah çiyi gibi bir anda dağılıp gitti. Yatakta doğruldu.

— Ne... Ne yapıyorsun burada?

— Senin şu aptal uyuyan suratını izliyordum. Ağzın bir karış açık, salyaların akmış, horultun da cabası... Tam bir sefalet içindeydin.

Tanrıça gülümsemesi çoktan uçup gitmiş, yerini sabahın köründe başlayan bir hakaret bombardımanına bırakmıştı. Okulda hakkında yapılan "Ağzını açmasa tam bir model" yorumlarının ne kadar isabetli olduğu bir kez daha kanıtlanmıştı. Yine de, her zamankinin aksine ses tonunda iğneleyici bir sertlik yoktu.

— Şikayet edeceksen bakmasaydın o zaman.

— İlahi, hayvanat bahçesinde bir domuzun uyuyuşunu izlemek eğlencelidir, değil mi?

— Artık mahkemeye çıksak mı diyorum?

— Olur, hakimliği ben yaparım!

— O mahkemeden bana aleyhimde karardan başka bir şey çıkmaz!

Saito yüzünü yıkayıp oturma odasına geçti.

Kahvaltı zaten hazırlanmıştı. Akane tencereden bir kepçe lapa alıp lake kaseye doldurarak Saito'nun önüne koydu.

Yükselen buharın iştah açıcı kokusuyla Saito'nun ağzı sulandı; dayanamayıp bir kaşık dolusu ağzına attı.

İnce kıyılmış turplar şeffaflaşana kadar pişmiş, dişlerinin arasında adeta eriyordu. Ağzında dağılan yumurta ve üzerine serpilmiş maydanoz benzeri mitsuba bitkisinin ferahlatıcı acılığı harika bir uyum yakalamıştı. Sadece tuz ve dashi ile hazırlanan bu sade lezzet, yeni uyanmış bedenine hiçbir dirençle karşılaşmadan nüfuz ediyordu.

— ...Çok lezzetli olmuş.

— Sevindim. Hep ziyafet sofralarında yediğin için miden yorulmuştur diye düşündüm.

— Doğru. Dürüst olmak gerekirse kahvaltı yapmasam da olur diyordum ama bundan kaç kase olsa yerim.

— Çok yeme sakın. Ölürsün.

— İçinde öldürücü dozda zehir mi var!?

— Hayır, sadece aşırı yemek sağlığa zararlı olduğu için söyledim.

Akane benim sağlığımı mı düşünüyor yani? Saito kısa bir şaşkınlık yaşasa da aslında Akane’nin onun sağlığına her zaman dikkat ettiğini fark etti.

Ailesinin yanındayken olduğundan daha sağlıklıydı; ayrıca kız onu zorla temizlik yaptırdığı için artık daha az öksürüp hapşırıyordu. Doktor olmayı hedeflemesinde bir hikmet vardı elbet.

— Saito, bugün bir işin var mı?

— İş mi? Pek yok, kitap okurum diyordum.

— O zaman gel beraber bol bol film izleyelim. Dışarıda ikimiz birlikte vakit geçiremeyiz ama evin içinde sorun olmaz.

— Benimle vakit geçirmek mi istiyorsun?

Normalde bu soruya Akane’den sert bir reddediş gelirdi. Ancak...

— Evet. Senin sevdiğin filmlere eşlik ederim.

Akane dürüstçe başını salladı ve boşalan kaseye biraz daha lapa ekledi.

İç çeker Bugün neden bu kadar nazik davranıyor ki? Acaba öldürülecek miyim?

Saito tetikteydi ama Akane’den herhangi bir ölümcül aura yayılmıyordu. Aksine, neşesi yerinde görünüyordu ve gülümseyerek Saito'yu izliyordu. Dün gece Saito'nun eve erken gelmesi onu bu kadar mutlu etmiş olabilir miydi?

— ...Peki, anlaştık. Ama sadece benim sevdiklerim olmaz. Sırayla senin sevdiklerini de izleyelim.

— O zaman, "Yakın Takip! Yavru Kedilerin 365 Günü - Kurgusuz Versiyon"u...

— Birbirimize ayırdığımız süre eşit olsun! Yoksa film bitene kadar liseden mezun oluruz!

Saito bu konuda sınırları çizdi.

Kahvaltı bitince yan yana koltuğa kuruldular. Saito önceden aldığı patates cipsini paketi ortadan açarak masaya bıraktı.

Akane de üzerinde kedi şeklinde kurabiyeler olan bir tabakla geldi.

— Sabah kurabiye pişirmiştim. Film izlerken yeriz.

— El yapımı atıştırmalıklara kadar hazırladığına göre her şey tamam desene.

Eğer film izlemeyi reddetmiş olsaydı, muhtemelen kan dökülürdü.

— On taneden birinde "bozuk" olan var, dikkatli ol.

— Bozuk derken ne demek istiyorsun?

— Bozuk olanın içinde... Hayır, daha fazlasını söyleyemem!

— Şu an sadece korku hissediyorum.

— Can güvenliğini garanti ediyorum, merak etme.

— Bir kurabiye yerken can güvenliğinin garanti edilmesine ihtiyaç duymam bile başlı başına korkutucu.

Saito televizyonu açıp oyun konsolundan film uygulamasını çalıştırırken telefonuna bir bildirim düştü. Himari'den bir mesajdı.

"Selam selam! Saito-kun, ne yapıyorsun? Biraz konuşalım mı?"

"Şu an pek müsait değilim."

"Kitap mı okuyorsun?"

"Pek sayılmaz ama..."

Mesajlaşan Saito'ya, Akane suçlayıcı bakışlar fırlatmaya başladı.

— Yine Himari'yle mi fingirdeşiyorsun?

— Fingirdeşmiyorum. Yazdığına cevap vermemezlik edemem ya.

— Öyle diyorsun ama dün de birbirinize sürekli çıkartma gönderip duruyordunuz.

— G-Gördün mü yoksa?

Saito'nun üzerine garip bir mahcubiyet çöktü. Himari'nin enerjisine ayak uydurmak için bir sürü emoji ve çıkartma kullanmıştı ama bunların kendisine hiç yakışmadığının farkındaydı.

— Gördüm tabii! Resmen sevgili gibiydiniz!

— Sadece çıkartma gönderdik diye sevgili olacak değiliz ya.

— Neredeyse sevgilisiniz işte! Hatta birbirinize edepsiz fotoğraflar bile gönderiyordunuz!

— Ben öyle bir şey göndermedim!

— Ama Himari gönderiyordu! Sakın onları kaydetmiş olma!?

— Kim öyle bir şey yapar be!

Akane'nin yüzü öfkeden kıpkırmızı olmuştu.

— Himari'nin fotoğraflarını, ağza alınmayacak kadar iğrenç şeyler için kullanıyorsun, değil mi!?

— İğrenç şey ne demek ya!?

— Ne bileyim, şeytan çağırma ayinleri falan...

— Değerli bir sınıf arkadaşımı kurban mı edeceğim yani!?

— Senden beklerim!

Tartışma her zamanki gibi alevlenmişti. Akane'nin kurabiyeleri çiğnerken çıkardığı sesler bile öldürücü bir güç barındırıyordu. Yanlış bir cevap verirse Saito'nun kemiklerinin de o kurabiyeler gibi un ufak edilmesi işten bile değildi.

Tch... Bu kıskançlık değildir herhalde?

Akane söz konusu olduğunda böyle bir şey imkansızdı. Muhtemelen sadece en yakın arkadaşını Saito'ya kaptırmış gibi hissettiği için huzursuzlanıyordu. Akane'yi daha fazla tahrik etmek hayatını tehlikeye atacağı için Saito telefonunu masanın altına sakladı.

Dün gece duyduğu o nazik ses acaba gerçekten bir hayal miydi? O an Akane’yi "o kıza" ne kadar çok benzetmişti halbuki.

Saito her ihtimale karşı Akane'yi yoklamaya karar verdi.

— Akane, seninle ilk kez lisede tanıştık, değil mi?

— Ha...? Şey, yani... Evet...

— Öyleyse neden okulun ilk günü selam verirken "Hojo-kun, görüşmeyeli uzun zaman oldu" dedin?

Sessizlik

Akane yüzünü buruşturdu.

— Ha? Neden bahsediyorsun be. Yanlış duymuş olmayasın?

— Hayır, eminim öyle dedin. Hafızamda bir sorun yok.

— O zaman seni başkasıyla karıştırmışımdır. Senin gibi duygusuz bir herifi önceden tanıyor olsaydım, yanına bile yaklaşmazdım.

Akane koltuktan kalktı ve Saito'ya arkasını döndü.

— Nereye gidiyorsun?

— Keyfim kaçtı, biraz odamda dinleneceğim.

Akane arkasına bile bakmadan, omuzlarını dikleştirip sinirle oturma odasından çıktı.

Demek Akane değilmiş...

Öyleyse "o kız" kimdi? Şu an neredeydi?

Saito'nun buna dair en ufak bir fikri yoktu.

Çalışma odasına kendini atan Akane'nin kalbi deli gibi çarpıyordu.

"Nasıl olur da böyle bir şeyi hatırlar..."

Yüzü yanıyormuşçasına sıcaktı. Öylece salonda kalsa kıpkırmızı suratını Saito görecekmiş gibi gelmişti. Acı geçmişinin deşilmesinden korktuğu için kaçmaktan başka çaresi kalmamıştı.

"Asıl önemli olan şeyi hatırlamazsın zaten..."

Akane dudaklarını sıktı.

Hojo Saito ile ilk karşılaşması, onun mezuniyet kutlama partisindeydi.

Büyükannesi Chiyo'nun peşine takılıp geldiği, Hojo ailesine ait o villa...

Görkemli yemeklerin çeşitliliği ve parıl parıl mücevherlerle süslenmiş insanların aurası Akane’yi resmen ezmişti. Televizyonlarda görülen ünlüler öylece ortalıkta dolaşıyor, bir yerlerin başkanıyla bir aktris ellerinde şampanya kadehleriyle şakalaşıyordu.

Büyükbabasının restoranında bu tarz müşterilere rastladığı olurdu ama Akane için onlar sadece uzaktan izlediği figürlerdi; böyle bir partinin içine fırlatılmak ise hiç tatmadığı bir deneyimdi. Büyükannesinin aldığı elbiseyi giymiş, uzun saçlarını güzelce toplatmıştı ama buraya ait olmadığı hissi iliğine kadar işliyordu.

Bir ara büyükannesi gözden kaybolmuştu; nerede duracağını, ne yapacağını bilemiyordu. Öyle gerilmişti ki, diğer konuklar onunla konuşmaya çalıştığında düzgün cevap bile veremiyordu. Resmen sütten kesilmiş kediye dönmüştü.

Çabucak yorulup gürültüden kaçmak için balkona çıktığında, Saito oradaydı. Üzerindeki resmi kıyafet sanki emanet gibi duruyordu ve sıkılmış bir halde esniyordu.

Hojo Grubu'nun mirasçısı ve bu partinin asıl kahramanı... Ama partiden zerre zevk alıyor gibi görünmüyordu.

"Me-merhaba."

Göz göze geldikleri için Akane ona selam verdi.

"Merhaba. Yorgun görünüyorsun."

"E-evet. Böyle yerlere hiç gelmediğim için pek huzurlu hissedemedim. Biraz dışarının havasını solumak isteyip dışarı kaçtım..."

Gerginlikten aşırı resmi bir dil kullanıyordu.

Karşısındaki çocuk onunla aynı yaştaydı ama bambaşka bir dünyada yaşayan, ulaşılamaz bir varlıktı. Akane, salondaki ünlülerin birer birer Saito’nun yanına gelip ona selam verdiğini ve yaranmaya çalıştığını görmüştü.

"Rahatsızlık verdiysem içeri döne—"

"Bekle!"

Gitmek üzere olan Akane’nin omzunu tuttu Saito.

"N-ne oldu?"

"Ah, kusura bakma. Ben de o içeridekilerin tavırlarından bıkmıştım. Nezaket kuralları, dalkavukluklar... Sadece sinir bozucu. Boştaysan biraz konuşalım mı?"

"...Olur!"

Biraz dediği koca bir yalandı. Çünkü o andan eve dönene kadar Akane, Saito ile baş başa sohbet etmişti.

Akane’nin şimdiye kadar tanıdığı yaşıtlarından farklı olarak Saito’nun düşünceleri çok olgundu. Tarihten felsefeye, bilimden edebiyata ve güncel olaylara kadar her konuda bilgi sahibiydi; ağzından birbiri ardına ilginç hikayeler dökülüyordu. Okulda ip atlayan veya futbol peşinde koşan sınıf arkadaşlarıyla alakası bile yoktu.

Akane’nin okulda yalnız kalmasının tek sebebi insan ilişkilerinde kötü olması değildi. Sınavlarda birinciliği kimseye bırakmayan Akane’nin konuşma seviyesine yetişebilecek tek bir öğrenci bile yoktu.

Okuduğu kitaplardan öğrendiği ilginç şeyleri anlattığında, ilkokuldaki sınıf arkadaşları sadece başlarını yana eğerlerdi. Ne teşbihlerden anlarlardı ne de ironiden. Sanki dili bilinmeyen yabancı bir ülkedeydi.

Fakat Saito, Akane’nin anlattıklarını gayet iyi anlıyordu. Üstelik bununla da kalmıyor, Akane’nin hiç bilmediği pek çok şeyi ona öğretiyordu.

'Eğlenceli! Çok eğlenceli!'

Bir erkekle konuşurken kalbinin böyle yerinden çıkacakmış gibi olması hayatında bir ilkti.

Onun jestleri, duruşu, kokusu, gülerkenki yüz ifadesi, sesinin yankısı... Her şey göğsünü güm güm attırıyordu.

Zaman su gibi akıp gitmiş, dönüş yolundaki takside Akane’nin gözleri dolmuştu. Daha fazla birlikte vakit geçirmek istiyordu ama eve dönmek zorundaydı.

Utancından iletişim bilgilerini bile isteyememişti. Muhtemelen onunla bir daha asla karşılaşamayacaktı. Sıradan bir halk çocuğu için Hojo ailesinin veliahtı çok uzaktaydı.

Öyle sanıyordu ama...

Ortaokul son sınıf olup sınav için lisenin bahçesine gittiğinde Saito’yu görünce gözlerine inanamadı.

Girdiği okul öyle girilmesi çok zor, aşırı elit bir yer değildi; zenginlerin gideceği türden bir lise olmaması gerekiyordu ama birkaç sıra ötede Saito oturuyordu. Yüz hatları eskisinden daha erkeksi bir hal almıştı ama o özgüven dolu hükmedici havası diğer öğrencilerin hiçbirinde yoktu. Yaka kartında da "Hojo" yazıyordu.

'Hojo-kun bu okula mı giriyor...? O zaman aynı okulda mı okuyacağız...?'

Akane her zamankinden daha büyük bir azimle sınav sorularını çözdü.

Sonuçların açıklandığı gün Saito yine lisedeydi. Yanında kardeşi olduğu anlaşılan küçük bir kız vardı. Görünüşe bakılırsa Saito kazanmıştı ama diğer adaylar gibi bayram etmiyor, bunu zaten olması gereken bir şeymiş gibi doğal karşılıyordu.

Ve kayıt günü.

Yepyeni üniformasını üzerine geçiren Akane, kalbi küt küt atarak okula gitti.

Bundan sonra her gün onunla vakit geçirebilecekti. Birlikte ders çalışabilir, bento yiyebilir, okul çıkışı bir yerlere uğrayabilirlerdi belki.

Hatta o günkü konuşmanın devamını bile getirebilirlerdi. Kesinlikle Akane ile yeniden karşılaştığı için çok şaşıracak, eskileri yad edip ona gülümseyecekti.

Beklentiyle dolup taşan kalbiyle, sınıfta Saito’ya doğru yürüdü.

Gerginlikten dizleri titriyor, neredeyse kaçıp gidecek gibi oluyordu. Kafası zonkluyor, vücudu ısınıyordu; Saito’nun yüzüne doğrudan bakamıyordu bile.

Akane üniformasının uzun kollarını sıktı ve titreyen bir sesle seslendi.

"H-hojo-kun, uzun zaman oldu."

"...Kimsin?"

Saito, Akane’ye dair hiçbir şey hatırlamamıştı.

Kalbine keskin bir ağrı saplandı.

O günün üzerinden iki yıl geçmişti ama hatırladıkça hala canı yanıyordu.

"Gerçekten... Nefret ediyorum senden..."

Akane çalışma odasının duvarına yumruğunu vurdu.

Sonuç olarak, o partide tanıştıklarını hiçbir zaman söyleyememişti. Saito hatırlamazken sadece kendisinin hatırlıyor olması —üstelik onunla karşılaştığı için ne kadar mutlu olduğu gerçeği— gururuna dokunuyordu, bunu söylemesine imkan yoktu.

O günden sonra Akane, ne zaman Saito’nun yüzünü görse onunla kavga etmeye başlamış, bir süre sonra resmen kedi köpeğe dönmüşlerdi.

Şimdi kalkıp o zamanları Saito’ya mı açıklayacaktı? Boş bir ümitle kalbi çarparak "Hojo-kun, uzun zaman oldu" dediğini mi anlatacaktı?

Böyle bir şey kesinlikle imkansızdı. Akane’nin gururu buna asla izin vermezdi. O eğlenceli parti hatırası hiç yaşanmamıştı. Öyleymiş gibi davranmaktan başka çaresi yoktu.

"Saito aptalı..."

Akane sızlayan göğsünü tutarak halsizce mırıldandı.

Akşam olsa da Akane ikinci kattan aşağı inmedi.

Saito için bir sorun yoktu, zaten bugününü kitap okumaya ayırmayı planlıyordu. Ancak Akane’nin onca ısrarla film izlemeye davet edip sonra bunun gerçekleşmemesi biraz üzücüydü.

Saito, Akane’nin çalışma odasının kapısını tıkladı.

"...Akane? İyi misin? Eğer kötüysen doktora gidelim."

"Affedersin. Fiziksel bir şeyim yok. Sadece... Düşüncelerimi toparlayamadım."

Kapının arkasından Akane’nin cılız sesi geliyordu. Kızgın gibi de değildi; aksine alışılmadık derecede ağırbaşlı davranması Saito’yu daha da endişelendiriyordu.

"Kötü bir şey mi söyledim? Eğer öyleyse özür dilerim..."

"Senin özür dileyeceğin bir şey yok. Akşam yemeğini yapacağım, sadece biraz daha yalnız bırak beni."

"Eğer zorlanıyorsan yemeği ben yaparım."

"Ama..."

"Korkma, protein tozu falan koymam. Sen dinlenmene bak."

Enerji küpü gibi olan Akane böyle neşesiz olunca Saito’nun da dengesi bozuluyordu.

Ona güç verecek bir şeyler hazırlayayım diye düşünüp mutfağa indi ve buzdolabını açtı.

Aksilik bu ya, evde doğru düzgün malzeme kalmamış. Bir paket soya filizi, bir havuç parçası ve lahananın neredeyse sadece göbeği... Bunlarla hiçbir şey yapılmaz. İkimiz bir türlü alışverişe çıkamadığımız için evin erzak durumu iyice çıkmaza girmişti.

— Alışverişe gitsem iyi olacak...

Saito cüzdanını alıp evden çıktı.

Gökyüzü çoktan kararmış, gecenin kasveti şehri sarmalamaya başlamıştı. Dikkatsizce sürülen arabaların ve insanların arasından sıyrılıp tek başına yürüdüğü yol sıkıcı, bir o kadar da yalnız hissettiriyordu.

Hayatı boyunca hep yalnız yaşamış olan Saito’nun böyle bir duyguya kapılması, belki de Akane ile olan ortak yaşamının bir etkisiydi.

En yakındaki çarşıya doğru giderken istasyonun önünden geçti.

Turuncu sokak lambalarının aydınlattığı bir meydan...

Banklarda oturan insanlar, sırtlarını kamburlaştırıp akıllı telefonlarıyla uğraşıyorlardı. Turnikelerden dışarı kusan maaşlı çalışanlar, sanki örümcek yavruları dağılıyormuş gibi her yöne saçılarak gözden kayboluyordu.

İşte o istasyon meydanında Himari’yi gördü.

Örme bir elbise ve uzun çizmeler giymiş, öylece dalgın ve huzursuz bir halde bekliyordu. Güzel sarı saçları ve gösterişli güzelliğiyle kalabalığın içinde bile hemen fark ediliyordu.

Üzerlerinde şıngırdayan aksesuarlarla bir grup adam Himari’ye yaklaştı.

"Abla, amma güzelmişsin be." "Boşta mısın? Bizimle denize gitsene? Denize!" "Arabayla gece denize doğru gazlarız, içip içeriz, eğleniriz işte!"

"Öğrenciyim ben. Öyle vıcık vıcık şeylerden hoşlanmam."

Himari düz bir ses tonuyla onları reddetti.

"Hadi ama, bir denesen seversin belki?" "Bak gel bizimle, valla çok eğleneceğiz." "Para istiyorsan veririz de?"

"İstemez."

Himari oradan uzaklaşmaya çalıştı ama o tekinsiz adamlar kollarından yakaladı.

"Böyle giyiniyorsun bir de ilgilenmiyorum mu diyorsun! Çabuk yürü gel!"

Herkesin gözü önünde Himari’yi sürüklemeye çalışan adamlar... Yoldan geçenlerin hiçbiri onları durdurmaya çalışmıyor, aksine bakışlarını kaçırıyordu. Kimse başını belaya sokmak istemiyordu.

— Bu herifler de kim...!

Saito, Himari’nin olduğu tarafa doğru koştu.

"Bu kadarı yeter sanırım."

"Seni alakadar etmez!" "Çabuk toz ol buradan!" "Canımı sıkma lan çöp!"

Adamlar Saito’ya ters ters bakmaya başladı.

"Alakadar ediyor işte. Ben bu kızın erkek arkadaşıyım."

"Ha? Erkek arkadaşı mı?" "Sıkma lan bize!" "Dalga mı geçiyorsun sen?"

"Dalga geçmiyorum, yalan da söylemiyorum. Biz bu kızla sevgiliyiz."

Saito, Himari’yi omuzlarından tutup kendine çekti.

"Hıh..."

Himari kısık bir ses çıkararak Saito’ya sıkıca sarıldı.

"Eğer bu kadar arsızca devam ederseniz, hepinizin gözlerini oyup denize atmam gerekecek, sorun olur mu? Benim için hiç fark etmez."

Saito adamlara buz gibi bakışlar fırlattı.

"N-ne ayak bu herif..." "Manyak mı ne..." "Midem bulandı resmen, bütün havam söndü."

Adamlar arkalarından söylenerek oradan uzaklaştılar.

"Te-teşekkür ederim Saito-kun..."

Himari hala Saito’ya sarılmış bir halde teşekkür etti.

"Ama az önceki biraz fazla değil miydi? Neredeyse polisi arayacaklar gibi duruyordu."

"Öyle mi? Ben sadece Hojo ailesinin geleneksel bertaraf etme yöntemlerinden bahsettim."

"Hojo ailesi bu kadar sakat mı yani?! Mafya mısınız siz!?"

"Sadece düşmanlarına karşı sert bir aile işte. Gerçi son zamanlarda pek yapmıyorlarmış."

Hafıza manipülasyonu veya kişilik modifikasyonu gibi teknolojilerin geliştirildiğini söylememeye karar verdi. Yan etkileri çok ağır olduğu için rastgele kullanılamayan teknolojilerdi bunlar ve Hojo ailesinin normali, dışarıdan biri için fazla sarsıcı olabilirdi.

"Himari, sen ne yapıyordun burada? Biriyle mi buluşacaktın?"

"Hayır, yalnızım. Öyle dalmışım."

"Hava karardı artık, eve dönsen iyi olur. Yine az önceki gibi tipitiplerle uğraşmak zorunda kalırsın."

"...Dönemem."

"Anahtarını falan mı kaybettin?"

Himari omuz silkti.

"Ondan değil de... O kadın evdeyken eve gitmek zor geliyor."

"O kadın?"

"Babamın karısı."

Bu mesafeli ifadeden Saito durumu hemen kavradı.

"Üvey annen yani."

Himari başıyla onayladı.

"O evde olduğu zamanlarda mümkün olduğunca yarı zamanlı işlerimi ayarlayıp evden uzak kalmaya çalışıyorum ama bugün aniden işi tatil olmuş."

"Anlıyorum... Bu durumda evde olmak istemezsin tabii."

Saito’nun da benzer deneyimleri olmuştu.

"McDonald's veya internet kafelerde çok uzun süre oturunca para gidiyor, o yüzden dışarıda vakit öldürmek daha ekonomik oluyor."

"Biliyorum. Ben de parkları falan kullanırdım."

"Evet... Hatırlıyorum."

Himari nostaljik bir tavırla mırıldandı.

"Ben evde olunca o kadın huzursuz oluyor. Zaten yanlarında getirdikleri bir çocuk olarak yeterince fazlalıkken, daha fazla yük olmak istemiyorum."

"Yük falan değilsindir" gibi sorumsuz bir teselli veremezdi. Kendi öz çocukları olan Saito bile anne ve babası tarafından dışlanmıştı. Kan bağı olmadığında, aşılması gereken duvarlar daha da kalınlaşıyordu.

"Saito-kun, peki sen ne yapıyordun?"

"Alışveriş. Tam malzeme bitmişti de."

"Vay canına, erkek başına ev işlerini de düzgünce yapıyorsun yani."

"E sonuçta yapılması gereken işin kadını erkeği olmaz."

Hepsinden önemlisi, Akane çok korkunç olabiliyordu.

"Yardım ettiğin için sağ ol. Ben artık iyiyim, sen Akane’nin yanına dön."

Gülümseyen Himari’nin üzerinde, sanki her an gecenin karanlığında eriyip kaybolacakmış gibi kırılgan bir hava vardı.

İyiyim demesi koca bir yalandı. Aslında yapayalnız hissediyor, bir insanın sıcaklığına açlık duyuyor ve kendini güvende hissedeceği bir yer arıyordu. Himari’nin gülümseme maskesinin ardına sakladığı bu feryadı hissedince Saito’nun kalbi sızladı.

"...Biraz daha yanında kalacağım."

"Neden?"

"Bir nedeni yok. Ben kalmak istiyorum."

"............"

Himari’nin gözleri titredi. Yanakları yavaş yavaş kızarmaya başladı.

"Sevgili rolü yaptığın için bana teşekkür borçlu olduğunu söylemiştin, değil mi?"

"A-evet."

Himari’nin büründüğü hava her zamankinden farklıydı, Saito ne yapacağını şaşırdı.

O kusursuz yüz hatları Saito’ya iyice yaklaştı. Tatlı bir parfüm kokusu, ondan da öte kızın kendi tatlı kokusu... Islak dudakları hafifçe aralanmış, baştan çıkarıcı bir nefes süzülüyordu.

Sokak lambasının ışığında parlayan sarı saçlarıyla sadece Saito’ya bakan o kız, tek kelimeyle muazzamdı.

"Ben... Bunu istiyorum."

Himari arzularcasına fısıldadı ve dudaklarını Saito’nun dudaklarına bastırdı.

"Hey! Abi! Abi diyorum sana! Uyan artık!"

Maho tarafından sarsılan Saito kendine geldi.

Fark ettiğinde okulun bahçesindeki bir bankta oturuyordu; karşısında Maho ve Itoa duruyordu.

"...Ne var?"

"Ne var mı?! Deminden beri sana sesleniyorum ama beni resmen görmezden geliyorsun! Bir an 'duymazdan gelme fantezisi' falan mı yapıyorsun dedim! Seni gidi sapık abi!"

"Zorla her şeyi fanteziye bağlama. Sadece biraz dalmışım."

"Abi sabahtan beri dalgın duruyor. Bir şey mi oldu?"

diye sordu Itoa.

"Yoo..."

Hiçbir şey olmadığını söyleyemezdi, dün geceki anı fazla canlıydı.

O kadar ani olmuştu ki Saito sıyrılmayı başaramamıştı. Himari kıpkırmızı bir suratla oradan kaçmış, Saito ise kafa karışıklığı içinde alışverişini tamamlayıp bir şekilde eve dönmüştü. Almayı unuttuğu çok şey olmuştu ama o durumdayken kim olsa soğukkanlılığını koruyamazdı zaten.

"Aha, şu yüze bak, kesin bir şeyler olmuş! Dur tahmin edeyim... Bizim ablamla öpüştünüz mü yoksa?"

"O tarafla değil!"

Saito gayriihtiyari tepki gösterdi.

[AI CENSORSHIP BLOCKED THIS CHUNK - RAW ENGLISH RETAINED]

「そっちじゃないって、どっち!?誰とキスしたの!?まさか──うちのおばーちゃんと!?」

「年の差!」

「愛に年齢も種族も関係ないよ! ミジンコとだって愛は成立するよ!」

「さすがに成立せんだろ!」

真帆が憤慨する。

「ミジンコのことバカにしてるの!?それだけはアタシ許さないよ!?」

「お前はなんで妙にミジンコに思い入れがあるんだ」

ミジンコに命を救われたのか、金でも掴まされているのか。

「で? おにーちゃんがキスした相手は?」

「誰ともしていない」

「信じらんないよ! 名探偵の勘がビンビンしてるよ! この犯人は紫色だって!」

「どんな犯人だ!」

「兄くん? 正直に話して」

糸青がくいっと才人の顎をつまんだ。

真帆もげんこつを握り締め、二人して才人に詰め寄ってくる。

「みんな、なにしてるの?」

そこへ、本人がやって来た。

「ひまりん! ちょうど良かった、おにーちゃんを拷問しようとしてたところだから、ひまりんも手伝って!」

「拷問はイヤだなぁ」

「大丈夫だよ! おにーちゃんに気持ちよくなるお薬を飲ませて、二十時間くすぐり続けるだけだから!」

「死ぬだろ」

才人は大気圏外への脱出を検討した。

「でも、他におにーちゃんの口を割らせる方法はないし……」

「兄くん、誰とキスしたの?」

「……ああ、なるほど。それを聞いてたんだね」

陽鞠は才人の隣に腰を下ろした。前屈みで長い髪を垂らしながら、すらりとした太ももの下にスカートの裾を挟み込む。

「ひまりん、なにか知ってるの?」

「うーん、思い当たることはあるかな。ちょっと二人にしてくれる?」

「任せた! おにーちゃんから情報を引き出して!」

真帆は糸青と共に走り去っていく。

ベンチに残される、才人と陽鞠。

「………………」

「………………」

ぎこちない沈黙と、居たたまれない思いに、才人は呼吸が苦しい。

昨日の今日で、どんな顔をして会えばいいのか分からないというのに、隣り合って座っている。陽鞠の顔を見るのもためらわれ、無駄に虚空を眺めてしまう。

「……ごめんね、才人くん。昨夜は勝手なことしちゃって」

「まあ……さすがに驚いた」

「ダメだって分かってるんだけど、ガマンできなくて。頭が真っ白になって、才人くんがほしくてたまらなくて……しちゃった」

陽鞠が才人に腕を絡め、ぴったりと身を寄せてくる。穏やかな少女に見えていても、きっと本質は違う。彼女の内奥には炎が燃えたぎっている。

「才人くんは、キスしたことあった?」

「いや」

「私も。才人くんの初めてをもらえて、嬉しいな」

「やろうと思ったわけじゃないんだが……」

才人は身じろぎする。

その話題を続けられると、昨夜の感覚が蘇ってしまって落ち着かない。あの吸いつくような、やわらかい感触。陽鞠の唇に視線が誘われる。

才人の視線に気づいたのか、陽鞠が艶やかに笑う。

「……もう一回、する?」

「しない」

「一回しちゃったんだから、二回しても三回しても変わらないよ。二人でいっぱい練習しよ?」

「お前な……」

誘惑が強力すぎて、かわす言葉が見つからない。

「好きだよ、才人くん」

陽鞠は才人の肩に頭をもたせかけた。

朱音が教室に入ると、クラスメイトたちが妙にざわついていた。

いくつかのグループに分かれているが、生徒たちは揃ってスマートフォンを握り締め、興奮気味にささやき合っている。

「うわっ……」「これ、やばくない?」「すっごい綺麗に撮れてる!」「絵になってるよねー」「陽鞠の方からしてる感じ?」「陽鞠ってば、やる~!」

会話の端々に親友の名前が聞こえ、朱音は気になった。

女子生徒の一人に近づいて尋ねる。

「陽鞠がどうしたの?」

「知らないの? 昨日からクラスのチャットで回ってるよ」

女子生徒がスマートフォンを差し出す。

その画面には、写真が表示されていた。

駅前の広場で、才人と陽鞠がキスをしている写真。才人の目が陽鞠を見つめ、陽鞠の髪が才人にもつれている。

「え……」

かすれた声が、朱音の喉から漏れた。

一瞬、他の誰かと見間違えたのかと思う。けれど確かに才人と陽鞠だと分かり、実感と共に鼓動が速まっていく。耳の奥で脈がうるさく騒ぐ。

朱音の頬を、なにかが伝っていった。

手の平に落ちたそれは、熱い滴だった。

次から次へと双眸から溢れ、世界を曇らせていく。

胸が詰まるような痛みが、体の奥から込み上げてくる。

──私、どうして、泣いているの……?

分からない。ただ、その場にじっとしていられなくて、視界に二人の写真があるのが許せなくて、教室から飛び出す。

廊下を歩いてくる陽鞠と目が合い、すぐにそらして駆け抜ける。

「……ここまでして気づかないなら、ホントに私がもらっちゃうよ?」

すれ違いざまに、陽鞠がつぶやいた。

朱音はリビングのソファにへたり込んだ。

あれから授業も頭に入らず、どこを通って帰ってきたかも覚えていない。

網膜に焼きついているのは、才人と陽鞠のキスの光景。早く忘れたいのに、心臓の深いところに突き刺さって消えてくれない。

なぜ自分は泣いてしまったのかと、朱音は思い悩む。

才人と陽鞠がなにをしようと、朱音が咎めることではないはずなのだ。才人と朱音は夢のために結婚して同居しているだけで、それ以外のことに関しては自由なのだから。陽鞠は朱音の大好きな親友だし、その陽鞠が幸せになれるなら応援してあげたい。

でも……どうしても応援できない。

おめでとう、と素直に祝福してあげることができない。これは、自分の心が歪んでいるせいなのだろうか。

「朱音?」

「は、はいっ!?」

急に後ろから声をかけられ、朱音は驚いて振り返る。

才人が黙って紙袋を差し出した。

「え……? なにこれ?」

「その……おやつだ。なんか落ち込んでいるように見えたんでな。これでも食べて元気出してくれ」

朱音が紙袋を開けると、中にはシュークリームが入っていた。ふっくらと焼き上げた皮にたっぷりのクリーム、大きな苺が載っている。

また、朱音の頬に涙がこぼれた。

「ど、どうした!?苦手だったか!?苺系ならだいたい好きかと思ったんだが」

慌てる才人。

「ううん、苦手じゃないわ。大好きよ」

「じゃあ、なんで泣いて……」

「嬉しかっただけ」

才人のちょっとした気遣いが、こんなにも嬉しい。胸の中が熱くなって、ほっぺたが焼けるようで、才人の姿が輝いて見える。

そしてこの感覚は、初めてではない。卒業記念パーティのとき、朱音が才人に対して抱いた感覚と同じ。きっと、あれは……。

才人がリビングから立ち去り、残された朱音は思考の海に沈む。

──自分の気持ちを、ちゃんと整理しなきゃ。

これ以上、考えることを拒否していてはいけない。意味も分からず泣いたり、混乱したり、苦しんだりするのは、もう嫌だ。

なぜ、自分は高校に入学してから、才人に突っかかるようになったのか。

それは、才人に覚えてもらえていなかったのが悔しかったからだ。報われなかった好意が恥ずかしくて、期待していた自分が許せなかった。

Sürekli sınıf birincisi olmasına rağmen birine yenilmiş olmak da canını yakıyordu; Saito’yu mutlaka yenmek, ondan intikam almak ve kendisini ona kabul ettirmek istiyordu.

Fakat Saito’nun gözü Akane’yi hiç görmüyordu. Akane ne kadar çabalayıp notlarını yükseltse de, o hep çok uzaklardaki bir zirveden aşağıya bakıyordu.

Her konuda görmezden gelindiği hissi üzerine çöküyor, bu yüzden neredeyse her gün Saito’ya sataşıyordu. İçindeki hoşlantının üzerini düşmanlıkla örtmüş, zamanla ikisi kediyle köpek gibi olmuşlardı.

Ondan nefret etmek istiyordu.

Nefret ettiğine dair kendi kendini ikna etmeye çalışıyordu.

Ama sonuçta, kendini kandırmaya devam edemedi.

Saito ile evlenip uzun süre birlikte vakit geçirdikçe, onun nezaketine şahit oldukça, içinde uyuyan o duyguları artık bastıramaz hale gelmişti.

Partide karşılaştığı o çocuk güzelleştirilmiş bir hayaldi belki ama okulda tartıştığı o çocuk da Saito’nun sadece bir yüzüydü.

Şimdiki Akane, Saito’nun pek çok farklı yüzünü biliyordu.

Saito, Akane’nin düşündüğünden daha aptal, düşündüğünden daha güvenilir, küstah olmasına rağmen düşünceli ve pasaklı olmasına rağmen dürüst biriydi.

Saito’ya yemek yapıp onun gülümsemesini izlemek keyifliydi. Saito’nun ona teşekkür etmesi mutluluk vericiydi. Birlikte film izlemek, alışveriş yapmak, beraber uyumak... Böyle sıradan bir günlük hayat eğlenceliydi. Hala çok kavga ediyorlardı ama görmezden gelinmekten çok daha iyiydi.

Şimdi, Saito’ya karşı olan hislerini anlayabiliyordu.

Himari’ye karşı hissettiklerini de...

Tüm bunları içine atıp hiçbir şey olmamış gibi davranmak belki de en kolayıydı. Kimseyle ilişkisi bozulmaz, huzur içinde yaşayıp giderdi.

Ancak bu sadece görünüşte olurdu. Akane’nin kalbi sonsuza dek fırtınalarla boğuşmaya devam ederdi. Artık bu işin adını koymalı, siyahla beyazı ayırmalıydı.

"Böyle devam edemem..."

Akane gözyaşlarını sildi ve başını kaldırdı.

Sakin yerleşim yerindeki parkta hiç çocuk yoktu.

Akşamüstü yaklaştığı için miydi, yoksa son zamanlarda dışarıda oynayan çocuk sayısı azaldığı için mi?

Çimenler soğuktan yıpranmış, barfiks demirleri paslanmaya başlamıştı. Kimsenin binmediği salıncaklar rüzgarda beyhude bir şekilde sallanıyor, adeta bir çığlık gibi gıcırdıyordu.

"Vay canına, ne kadar nostaljik! İlkokuldayken bu parkta ne çok oynardık, değil mi?"

Parka gelen Himari, kollarını iki yana açarak etrafa bakındı.

"Hey Akane, hatırlıyor musun? Evden gizlice getirdiğim dergi su birikintisine düşüp çamura bulanmıştı. Telaşla çeşmede yıkamaya çalışınca daha da beter olmuştu. O zaman amma paniklemiştik!"

En yakın arkadaşı neşeyle o günleri anlatıyordu ama...

"Şey... Himari? Bugünkü mesele..."

"Biliyorum canım. Buraya eskisi gibi oyun oynamaya gelmedik herhalde."

Himari gülümseyerek omuz silkti.

Fakat gözleri hiç de gülmüyordu. Himari’den ilk kez böylesine soğuk bir bakış alan Akane, gayriihtiyari irkildi.

Himari farkındaydı. Akane’nin buraya savaşmaya geldiğini biliyordu.

En yakın arkadaşıyla çekişmekten ölesiye korkuyordu. Himari’yi kaybetmeye dayanamazdı. Ancak burada geri adım atıp geçiştirmeye devam edemezdi.

Akane hafifçe nefes alıp Himari’nin gözlerinin içine baktı.

"Saito’dan ayrılmanı istiyorum."

Himari’nin gözleri fal taşı gibi açıldı.

Hafifçe yumruk yaptığı elini ağzına götürüp kıkırdadı.

"Ben Saito-kun ile çıkmıyorum ki?"

"Artık sevgili rolü yapmayı bırakmanı söylüyorum!"

"Beni kullanıp kullanıp kenara mı atacaksın? Ayıp değil mi?"

"Öğğ..."

Bugünkü Himari her zamankinden daha kavgacıydı.

"Çünkü bu saçmalık! Sadece rol icabı olması gerekirken, Saito’ya yapışıp durmalar, okul çıkışı randevular, ö-ö-öpüşmeler bile..."

Bunu dile getirmek bile Akane’nin kalbinin sıkışmasına neden oluyordu.

"Şey, fotoğrafımızı çekmişler sanırım. Sen de mi gördün Akane?"

"Öyle bir şey artık sahte sevgililik falan değil! Resmen gerçek sevgilisiniz! Bu kadarı artık çok fazla!"

Himari yüzünü başka yöne çevirdi.

"Ne olmuş yani? Seni ilgilendirmez ki."

"İ-ilgilendirir!"

"Nedenmiş? Saito-kun ile sen sadece kağıt üzerinde evli değil misiniz?"

"Ama..."

"Bana geçerli bir sebep söylemezsen bırakmam. Yine randevuya çıkacağız, yine öpüşeceğiz, hatta daha ileri bile gideceğiz."

"..."

Saito ve Himari’nin o tarz şeyler yaptığını hayal edince Akane’nin başı döndü.

Böyle bir şeyi asla istemiyordu. Bunu durdurmalıydı. Kendi hislerini dürüstçe Himari’ye anlatmalıydı.

"O-o... çünkü ben..."

Akane göğsünü tuttu, kelimeleri dışarı sızdırmaya çalıştı. Kalbi patlayacakmış gibi atıyor, nefes almakta zorlanıyordu. Dizleri titriyor, ayakta durmakta güçlük çekiyordu.

Nefret ettiğini söylemek ne kadar kolaysa...

Bu kelimeyi söylemek bir o kadar zordu.

Akane ellerini sımsıkı yumruk yaptı ve titreyen, cılız bir sesle ilan etti:

"Saito’yu... seviyorum çünkü!"

Bunu söylediği an, tüm vücudunu yakan bir sıcaklık dalgası sardı.

Utancından yanakları alev alev yanıyordu.

Zihni bulanıyor, gözlerinde yaşlar birikiyordu.

Sonunda itiraf etmişti. Uzun zamandır kimseden sakladığı, hatta kendinden bile gizlediği o duyguyu...

Ve bir kez ağızdan çıkan kelimeler, bir daha geri alınamazdı.

"...Eee, yani?"

Himari gözlerini hafifçe kıstı.

"Ne demek yani?.."

"Akane, sen Saito-kun ile hep kavga etmiyor muydun? Ondan nefret ettiğini söylemiyor muydun?"

"O... öyleydi ama..."

"Ben öyle değilim! Ben birinci sınıftan beri Saito-kun’u seviyordum. Senin yanındayken bile sadece ona bakıyordum! Şimdi gelip araya girmeye çalışma! Engel olma da çekil kenara!"

Himari’den ilk kez böyle bir azar işitince Akane de öfkeyle parladı.

"Asıl engel olan sensin! Ben de onu eskiden beri seviyordum! On iki yaşındayken o partide Saito ile tanışmıştım! Onunla aynı liseye gideceğim için ne kadar heyecanlıydım haberin var mı!"

"Ha?.. O da ne demek? İlk defa duyuyorum. Ne diyorsun sen?"

"Büyükannem beni Hojo ailesinin villasındaki partiye götürmüştü. Benim büyükannem, Saito’nun büyükbabasıyla arkadaştı çünkü!"

Himari yumruklarını sıktı.

"Gerçekten... Çok sinsisin Akane."

"Sinsi mi?.. Ben mi?.."

"Büyükannen sayesinde Saito-kun ile erkenden tanış, ailenin emriyle onunla evlen! Bu haksızlık! Etrafındakiler sana böyle yardım etmese, senin gibi yalnız ve beceriksiz biri Saito-kun ile normal bir sohbet bile edemezdi!"

"Ne!.."

Can evinden vurulan Akane’nin yanakları öfkeden kıpkırmızı oldu.

"Senin de o herkese şirin görünmeye çalışan tavırların midemi bulandırıyor!"

Himari kaşlarını çattı.

"Mide bulandırıcı ha... Sahte bir gülücük bile atamayan senden daha iyiyim en azından!"

"Gidip sahte gülücükler atacağıma dilimi ısırır ölürüm daha iyi! O sığ gülümsemenin yalan olduğunu Saito’nun anlamadığını mı sanıyorsun!"

"A-anlamıyor bir kere! Hiç de sığ değil! Gayet güzel rol yapıyorum!"

"Hem asıl sinsi olan sensin! 'Sahte sevgililik rolü yaparım' dedin ama aslında bunu kullanıp Saito’yu baştan çıkarmaya çalışıyordun, değil mi!"

"Tabii ki öyleydi."

Himari omuzlarını dikleştirdi.

"Bir de üste mi çıkıyorsun!"

"Çok geç fark ettin. Bu kafayla gidersen koca elinden gider, arkadaşın da kapıverir işte."

"Hıh!"

Akane dişlerini sıktı.

Böyle olmasından nefret ediyordu. Saito’dan elini çekmesini istiyordu ama bunun için en yakın arkadaşıyla öfke patlaması yaşamayı hiç istememişti. Kendi canının yanması bir yana, Himari’nin canının yandığını görmek de kahrediciydi.

Akane, ağlamaklı bir sesle bağırdı.

"Aptal, aptal, aptal! Neden kala kala aynı kişiye âşık oluyoruz ki! Senin gibi bir kız için erkekten bol ne var, kimi istesen seçersin!"

"Asıl ben onu demeliyim! Benim istediğim şeyi çalmaya çalışma! Aptal Akane!"

"Ne demek aptal ya!"

"Aptal olduğun için aptalsın işte!"

"Senin aksine benim notlarım gayet iyi bir kere!"

"Sadece ders çalışmayı bilen bir aptalsın!"

Burun buruna gelmiş, birbirlerine öfkeyle bakıyorlardı.

İkisi de sınırına gelmişti, artık ilkokul çocukları gibi kavga ediyorlardı. Sadece Akane değil, Himari’nin de gözleri dolmuştu ve titriyordu.

Dünyadaki herkesten daha mutlu olmasını istediği kişiye neden böyle bir düşmanlık beslemek zorundaydı? Neden ikisi de aynı derecede mutlu olamıyordu?

Himari başını öne eğdi.

"...Aslında. Çok uzun zamandır Akane, senin Saito-kun'dan hoşlandığını biliyordum."

"Ha... N-ne zamandan beri?"

"Lise bire geçtiğimizden beri. Senin bir erkekle öyle konuştuğunu daha önce hiç görmemiştim. Saito-kun'un okula gelmediği günler, ne yaparsan yap moralin bozuk oluyordu zaten."

"O kadar... belli mi oluyordu...?"

Akane, utançtan cayır cayır yandığını hissetti.

"Sınıftaki herkesin ilgisini nasıl çekiyorsam, kimse fark etmeden Saito-kun'u tavlamanın yollarını da biliyordum. Onun kalbindeki boşluğu, oraya sızma yöntemini, duymak istediği kelimeleri... Hepsini görebiliyorum çünkü."

Doğruydu, Himari insanların kalbiyle oynamak konusunda herkesten daha ustaydı.

İlkokuldayken, bir noktadan sonra o gülümseyen maskeyi takmaya başlamıştı. O göz alıcı güzelliği, nazik havası ve ince düşünceli tavırlarıyla öğrenciler etrafında pervane olurdu. Sınıfın dışlanan kızı, bir anda sınıfın hakimi haline gelmişti.

"Öyleyse neden Saito’yu tavlamadın..."

"Öyle bir yöntemin dürüstçe olmayacağını düşündüm."

"Saito’ya karşı mı?"

"Saito-kun'a karşı da öyle ama her şeyden önce sana karşı, Akane. Eğer ben çaktırmadan Saito-kun'u elinden alsaydım ve sen bunu sonradan fark etseydin, ömür boyu pişmanlık duyardın. Beni asla affetmezdin, düğünüme bile gelmezin. Seninle olan dostluğumuz paramparça olurdu. Bunu... hiç istemiyorum."

"Himari..."

Affedip affetmeme meselesinden ziyade, birlikte vakit geçirmek işkenceye dönüşürdü. Karşındakine kayıtsız şartsız güvenemezsen, en yakın arkadaş kalman imkansızdı.

"Yoksa... Her şey bunun için miydi? Saito’ya karşı olan hislerimi fark etmem için mi sahte sevgililiği kabul ettin, onunla öpüştün?"

Himari güçsüzce başını iki yana salladı.

"Ben o kadar iyi bir kız değilim, biliyorsun. Bunun seni kendine getireceğini umuyordum ama aynı zamanda bu durumu kendi çıkarıma da kullandım. Artık sabrımın sonuna gelmiştim, bir fırsatını bulursam Saito-kun'u kaparım diye düşünüyordum."

"...Özür dilerim. İki yıl boyunca sabretmene neden olduğum için. Eğer en yakın arkadaş olmasaydık, bunları kafana takmana gerek kalmazdı."

Öyle olsaydı, şimdiye kadar Himari çoktan Saito’yu elde etmiş ve mutlu bir okul hayatı sürüyor olurdu. Akane, kaynağını bilmediği bir boşluk hissiyle kıvranıp dursa bile.

Alacakaranlığın çöktüğü şehri izlerken Himari mırıldandı.

"...Âşık olduğumuz kişide bile zevklerimizin uyuşması... En yakın arkadaş olmak gerçekten zormuş."

"...Evet."

İlkokuldan beri birbirlerine çekilen, uzun yıllarını beraber geçiren Akane ve Himari. Aynı şeylere gülüp aynı şeylere ağlamış, iki kız kardeş gibi birbirlerine destek olmuşlardı.

Ruhlarının frekansı bu kadar uyan iki kişinin, aynı gence gönül vermesi belki de kaçınılmazdı.

Akane bitkin bir halde banka çöktü. Himari de arkasına oturdu ve sırtını ona yasladı. Arkadaşının nefes alışını, o yumuşak sıcaklığını hissedebiliyordu.

Keşke böyle bir çatışmaya hiç gerek kalmasaydı.

"Ben ne senden, ne de Saito-kun'dan vazgeçmek istemiyorum."

"Ben de öyle. En yakın arkadaşımı kaybetmek istemiyorum. Ama Saito’yu da sana veremem."

Belki de fazla açgözlüydüler. Ancak hayal kurmadan hiçbir şey gerçekleşmezdi.

"Ne yapmayı planlıyorsun? Ben dişli bir rakibimdir, biliyorsun."

Himari meydan okuyan bir tavırla gülümsedi.

"Elimden geleni yapacağım. Sana yetişmek için, Saito’nun beni sevmesini sağlamak için."

"Artık kendimi tutmayacağım, haberin olsun."

"Eğer bana acıyıp müsamaha gösterirsen seni asla affetmem."

İkisi de sırt sırta vermiş bir halde birbirlerine savaş ilan ettiler.

Bu, Akane ve Himari’nin ilk kavgasıydı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.