“Şey, affedersiniz... Bayan Taru siz misiniz acaba?” diye sordum, doğrulup.
Kız başını yana eğdi ve uykulu gözlerle bana baktı. “Evet, benim. Ne var?”
Genel tavrı adeta, “Seninle uğraşmak yorucu. İşin yoksa evine git,” diyordu.
Bazıları bu noktada alınabilirdi, ama Genia gibi insanlarla uğraşmaya alışkın olduğumdan, pek üstünde durmadım.
Nazikçe eğildim, ardından kendimi tanıttım. “Noblebeppu’dan bir hanımefendinin referansıyla geldim. Adım Kazuma Souya.”
Doğal olarak sahte bir isim kullandım. Çünkü adım duyulursa, grubumuzdaki diğer üyelerden bahsetmeye bile gerek yok, başımıza bela açacaktı.
Ardından diğerlerini tanıttım. “Bu eşim Juna, küçük kız kardeşim Tomoe ve çalışanım Roroa.”
“Ben Juna. Tanıştığımıza memnun oldum.”
“B-b-ben Tomoe.”
“Roroa. Memnun oldum.”
“Taru Ozumi. Memnun oldum.”
Kızlar kendilerini tanıttıktan sonra Taru’nun gardını biraz düşürdüğünü hissettim. Eh, Tomoe’nin kekeleyerek kendini tanıtması herkesin içini ısıtırdı zaten.
Taru bandanasını çıkarıp kendini tanıttığında, başının üstünde iki ayı kulağı fark ettim. Ayı canavar insan mıydı? Bu da onu Kar Ovaları’nın Beş Irkı’ndan biri olan kar ayısı ırkına mensup yapıyordu herhalde. Ortam biraz yumuşamıştı, bu yüzden hemen geliş nedenimize geldim.
“Noblebeppu’da bu ülkenin zanaatkârlarının yaptığı aksesuarları gördüm ve inanın, çok etkilendim. Üzerlerindeki detaylı ve ince süslemelere bakınca, hepinizin ellerinizin çok becerikli olduğunu anladım. Bu da bana, eğer bu ülkenin zanaatkârlarını kullanırsak, yapmayı planladığım belirli bir şeyi yapabileceğimizi düşündürdü. Etrafta iyi zanaatkârlar olup olmadığını sorduğumda, konuştuğum hanımefendi beni buraya yönlendirdi. Söyleyeceklerimin devamını dinlemeye razı mısınız?”
“Gelin içeri...” Taru, atölyeye girmemiz için işaret etti.
İçimden geçirdim, Oh be... Bir iş adamının genç oğlu gibi akıcı konuşmayı başardım, ama...
“Ayrıca, normal konuş. Eminim benden büyüksündür. Hem o şekilde konuşmaya alışkın olduğunu da sanmıyorum.”
Taru beni tamamen çözmüş gibiydi.
Benim beceriksizce başımın arkasını kaşıdığımı görünce, Roroa gülmemek için kendini zor tuttu.
Hey, gülmek yok! Utanıyorum burada!
Atölyeye alındığımızda, ocağın kükreyen ateşi içeriyi oldukça ısıtmıştı. Taru’nun neden bu kadar hafif giyinebildiği şaşılacak bir şey değildi. Biz de paltolarımızı çıkardık, ama Tomoe benim el yapımı beyaz büyücü başlığımı çıkardığında, Taru’nun gözleri kısıldı.
“Sen bir köpek... Hayır. Bir kurt canavar insan mısın?”
“Ah, evet!” Tomoe ışıldadı. “Mistik kurt ırkındanım.”
Taru bana bir şey sormak ister gibi baktı. “O senin kız kardeşin değil miydi?”
Ah... Onu rahatsız eden şey buymuş demek. Haklıydı, çünkü Tomoe ile ben aynı ırktan değildik ve yüzlerimiz hiç benzemiyordu. Kardeş gibi görünmüyor olmalıydık.
“Başka anneden,” dedim. “Bu bir aile meselesi, bu yüzden çok derine inmezsen sevinirim.”
İşin içinde zorlu bir hikaye varmış gibi gösterdim ve Taru başka soru sormadı. Sonuçta, böyle konulara gelince, ne kadar merak etse de, üstünü kapatmak en iyisiydi.
Bunun üzerine Taru önden yürüdü ve bir masaya oturmak üzereyken, odanın köşesindeki duvara yaslanmış tuhaf bir şey fark ettim.
Sopa şeklindeydi, ama iki ucu da hafifçe şişkindi. Eğer bu bir RPG olsaydı, muhtemelen ona bir topuz derdim. Üzerine dolanmış uzun, kalın bir kırkayak figürü vardı ve bu figür, kullanıcının tutacağı yere kadar devam ediyordu. Havalı durduğunu düşündüm, ama bir silah olarak ne kadar işe yarar, pek emin değildim.
Ona şüpheyle bakarken, Taru sordu: “Beğendin mi?”
“Ah, yani, etkileyici bir tasarım, orası kesin, ama...”
Ürünleri hakkında tuhaf bir şey söylemek istemediğimden, soruyu yanıtsız bıraktım, ama Taru, “Ne demek istediğini biliyorum,” dercesine omuz silkti.
“Sorun değil. Senin görüşün gayet normal. Anormal olan, onu sipariş eden aptalın zevki.”
“Aptal mı? Gerçekten mi? Şey, müşterinizden bahsediyorsunuz, değil mi?”
“Onu iyi tanırım ve yüzüne de böyle derim.”
Yüzüne “zevksiz aptal” diyeceği biri mi? Bu kişi nasıl biriydi ve Taru’nun onunla ilişkisi neydi?
Neyse, tuhaf topuzu bir kenara bırakırsak, işimizi halletme zamanı gelmişti. Taru herkesin oturmasını bekledi, sonra sordu: “Peki, ne yapmamı istiyorsunuz?”
“Böyle bir şey yapabilir misiniz?” Ne tür bir şey istediğimi tam olarak açıklamak için önceden hazırladığım bir not defterine tüy kalemle çizim yaptım.
Çizimimi görünce, Taru başını yana eğdi. “Şekli basit aslında. Ama inanılmaz zor olacağını düşünüyorum.”
“Öyle düşünmüştüm,” içimi çektim.
“Onu ‘olabildiğince ince’ ama aynı zamanda ‘sağlam’ istemeniz özellikle zor. Biri ya da diğeri olsaydı halledebilirdim, ama ikisini dengelemek oldukça zor. Yaklaşık kaç tane istersiniz?”
“Ne kadar çok olursa o kadar iyi. Binlerce, hatta on binlerce istiyorum. Hepsini burada yapmak istediğimi söylemiyorum tabii ki. Bu konuşmayı başka zanaatkârlarla da yapacağım.”
“On binlerce mi?” Taru şaşkınlıkla söyledi, uykulu görünen gözleriyle bana dikkatle bakarak.
“N-ne?” diye sordum. “Peki, yapabilir misiniz?”
“Cevap vermeden önce bana bir şey söylemenizi istiyorum,” Taru ciddi bir tonla dedi. “Tam olarak nasıl kullanılacaklar?”
Sessizlik.
Nasıl kullanılacakları, öyle mi. Garip bir istekte bulunuyordum, bu yüzden merak etmesi gayet doğaldı.
Ama burada nedenini söylemem doğru muydu? Kendi ülkemde olsa başka, ama burası yabancı bir topraktı. İhtiyacım olan şeylerdi, ama ülkemin sahip olduğu devrim niteliğindeki yeni bilgileri çok fazla ifşa etmek istemiyordum açıkçası.
“Gerçekten söylemek zorunda mıyım?” diye sordum.
“Zorundasınız. Yoksa onları yapmam ve sizi başka bir yere de yönlendirmem.”
Oldukça açık sözlüydü, bu yüzden Roroa’ya fısıldadım: “Ne dersin?”
“Nedenini söylemek istemediğini biliyorum, canım, ama yaptıklarına bakılırsa, bu kızın istediğin şeyi yapabileceğini düşünüyorum.”
“Peki, nasıl kullanılacaklarını açıklamak sorun olur mu sence?”
“Bilmiyorum. Eğer bunlardan bir sürü tedarik edeceksek, bu atölyenin tek başına kaldırabileceğinden fazlası demek, bu yüzden bu ülkenin başındaki kişinin çok inatçı olmamasını ummalıyız...”
“Her şey buna bağlı yani, eninde sonunda...” diye mırıldandım.
Biz fısıldaşırken, Taru yavaşça önlüğünün boyun kısmını çekti, önlüğü ile gömleği arasından bir şey çıkardı. Bize uzattığı şey obsidyen bir ok ucu idi. Onu kolye olarak takıyormuş gibi görünüyordu. Ok ucu cilalanmıştı ve mat bir parıltısı vardı.
Onu tutarken, Taru dedi: “Bu ok ucu, demirci büyükbabamdan bir dersti.”
“Büyükbabanızdan mı?” diye sordum.
“‘Bir yay ve ok, hayvan avlamak ve insanların karınlarını doyurmak için kullanılabilir, ama aynı zamanda insanları öldürmek için bir silah olarak da kullanılabilir. Ok ucu, yay ve okun bir parçasıdır. Biz zanaatkârların yaptığı bir ürünün sadece bir parçası olsa bile, yaptığımız şeylerin nasıl kullanılacağını bilmeliyiz.’”
Taru konuşurken doğrudan gözlerimin içine baktı.
“Bir zanaatkâr için, yaptıkları şeylerin nasıl kullanılacağını bilmek onların görevidir. Yaptığım bir şey kötülük için kullanılırsa, bu beni çok üzer. Bu yüzden nasıl kullanılacağını bilmediğim şeyleri yapmam. Yapamam.”
“Büyükbabanıza ne oldu?” diye sordum.
“Geçen yıl vefat etti.”
Bu kız, büyükbabasının sözlerini kalbine kazımış, atöyesini öyle işletiyordu. Ben de kendi büyükbabamı geçen yıl kaybetmiştim (gerçi o yıl benim için bu dünyanın takvimine geçmişti bir noktada), bu yüzden ona karşı tuhaf bir yakınlık hissettim. Böyle hikayeleri duymaya karşı her zaman bir zaafım vardı. İçimdeki insan yanı, “Ona söylesen olmaz mı?” derken, hükümdar yanımsa, “Her şeyde dikkatli ol,” diyordu.
Ne yapacağım konusunda ciddi ciddi kıvranırken, aniden elimde soğuk bir şey hissettim. Baktığımda, yanımda oturan Juna, sol elini sağ elimin üzerine koymuştu. Ona şaşkınlıkla baktım, ama Juna hiçbir şey söylemedi, sadece sessizce gülümsedi.
Lütfen, ne istiyorsan yap.
Bana bunu söylediğini hissettim. O an, kalbim çok daha hafifledi, öyle ki Juna’nın soğuk eli bana iyi geldi.
Pekala... tamam o zaman. Taru bu konuyu iyice düşünmüş gibiydi, bu yüzden ona söylemek muhtemelen güvenliydi.
Buna karar verdikten sonra, Taru’ya bir soru sordum.
“Bunun gizli kalacağına güvenebilir miyim?”
“Bunlar tehlikeli mi?” diye sordu.
“Hayır, öyle değil. Yani, kötüye kullanılırsa tehlikeli olabilirler, evet, ama aynı şey bir bıçak için de geçerli, değil mi? Bu, hayat kurtaracak bir aracın bir parçası.”
“Hayat kurtaracak bir araç mı?” Taru başını soru sorarcasına yana eğdi ve ben de kararlılıkla başımı salladım.
“Yapmayı düşündüğüm şey, bir hipodermik iğne.”
Brad ve Hilde’yi tıbbi reformlarımın iki temel direği olmaya ikna ederken, iki söz vermiştim:
Birincisi, krallığın herhangi bir vatandaşının tıbbi tedavi almasını sağlayacak ulusal bir sağlık sistemi kurmaktı. İkincisi ise ülkedeki en iyi demircilere neşterler, dikiş iğneleri ve diğer tıbbi ekipmanları yaptırmaktı.
Bunlardan ilkinin finansmanını sağlamak için, vergi artışına öncelik vermiştim. Daha gidilecek çok yol vardı, ama işler istikrarlı bir şekilde ilerliyordu.
İkincisi, yani tıbbi ekipmanların geliştirilmesi konusunda ise, bazı kısımlar iyi giderken, bazı kısımlar pek de iyi gitmiyordu.
Bu dünyadaki tıp, ağırlıklı olarak ışık elementi büyüsü (yenilenme büyüsü) ve şifacıların demlediği otlardan (şifalı banyolar) oluşuyordu; ameliyat ise yalnızca çok kısıtlı yerlerde yapılıyordu. Brad adında, son derece nadir bulunan bir cerrahın yaptığı aletlerin kendisi için özel olarak sipariş edilmesi gerekiyordu. Neşterleri, dikiş ipliklerini ve şırıngaları kendi başına geliştirmiş olsa da işlevselliklerinin sınırları vardı. Neşterlerini küçük yapmayı başaramamış, şırıngaları ise görmeye alışkın olduğumdan çok daha büyüktü.
Araştırma fonları muhtemelen kısıtlıydı, bu yüzden onu suçlamak zordu ama yine de hastalar üzerinde büyük bir yük oluşturuyordu. Durum böyle olunca, tıbbi ekipmanlarımızı geliştirmek için ulusal bir proje başlatmak istiyordum. Şimdilik Brad ve Hilde'yi memnun eden aletler üretebilmiştim ama henüz seri üretime geçiremiyordum.
İnce hipodermik iğneler yapabilen tek bir zanaatkarım olsa bile, o tek kişinin yapabileceği miktar sınırlıydı. Bir fabrikada üretilmiyorlardı, bu zaten bilinen bir şeydi ve ince iğne üretebilecek çok zanaatkar yoktu. Doktor sayısını artırmaya çalıştığımız mevcut durumda, açıkça ekipman sıkıntısı çekiyorduk. Tıbbi ekipman hemen yeniden kullanılamadığından ve her hasta için tekrar kaynatılması gerektiğinden, ihtiyaç duyulan sayı artıyordu.
Bu yüzden tıbbi ekipman üretiminde zorluk çekiyorduk ama bu ülkede detaylı süsleme işleri yapabilen birçok yetenekli zanaatkar olduğu anlaşılıyordu, bu yüzden bu ülkede seri üretim kurmak mümkün olabilirdi diye düşündüm.
Ülkemiz şu anda birçok alanda çalışmalar yapıyordu ve her yerde eleman sıkıntısı çekiyorduk. Bu nedenle, mevcut demircilerimizi korurken, başka ülkelere bırakılabilecek işleri onlara devretmenin en doğrusu olacağını düşündüm.
Bunları düşünürken, Taru'ya hipodermik iğnenin kullanımını anlattım. Turgis Cumhuriyeti'nde ameliyatın kendisi bilinmediği için işe oradan başlamam gerekti ve bu oldukça uzun sürdü.
Ona durumu özetlediğimde, Taru'nun gözleri şaşkınlıkla fal taşı gibi açıldı. “Krallıkta, ışık elementi büyüsü kullanan büyücüler olmadan insanları iyileştirebiliyorsunuz? Bence bu inanılmaz.”
“Ö-öyle mi?” diye sordum.
“Bu ülkede ekimden marta kadar yerler karla kaplı. Bacakları zayıf olanlar doğru düzgün dışarı bile çıkamıyor. Her köyde en az bir doktorumuz olsa, burada yaşamak çok daha kolay olurdu.”
“Eh, kralın ortaya koyduğu gerçekten de düşünceli bir politika.” Roroa bunu söylerken bana sırıttı.
Bu bir iltifat olduğu için o kadar da takılmadım ama yine de…
Taru kollarını kavuşturdu ve kaşlarını çattı. “Bu hipodermik iğnelerin önemli olduğunu anlıyorum. Ülkemizin zanaatkarlarıyla, bunları seri üretebilmeniz gerektiğini düşünüyorum. Bu meydan okumayı kabul etmek istiyorum. Kalbimi coşturacak bir iş, bence.”
“Ooo! O zaman...”
...işi kabul edeceksin, diyecektim ki Taru iki parmağını kaldırdı.
“Yine de, onları yapsam bile, krallığa getirme konusunda iki büyük sorun var. Birincisi, başka bir ülkeye silah ihraç etmek devletten izin gerektirir. Sadece maceracıların kişisel kullanım için silah alıp dışarı çıkarmasıysa, hiçbir şeyle suçlanmazlar ama büyük miktarlarda bir ürün ihraç ediyorsak, hükümet iznine ihtiyacımız var. Friedonia Krallığı'nda da aynı, değil mi?”
“Şey... evet, öyle...”
Doğruydu, ülkemiz de silah ithalat ve ihracatını yönetiyordu.
Edo Çağı'ndaki şehre silah girişinin ve kadınların dışarı çıkışının yasaklanması seviyesinde olmasa da... Başka yerlerden ülkeye aşırı miktarda silah getirilmesi barış için bir tehdit oluşturabilirdi. Silahlar ülkeden çıkarılırsa, bu kendimizi savunma yeteneğimizi düşürürdü ve ülkeye getirilirse, bu bir isyanın habercisi olabilirdi. Bu yüzden, herhangi bir ülkede, keyfi silah ithalatı ve ihracatı kısıtlanırdı.
“Ama iğneler silah değil ki, değil mi?” dedim.
“Durum buysa, bunu yetkililere kanıtlamanız gerekecek. Daha önce hiçbir ülkede iğne bulunmadığı için, silah olup olmadıklarını bir bakışta anlamak zor olacaktır. Silah olmadıklarına dair bir garanti olmadan onlarla uğraşmaya kalkarsak, sorun yaşama riski var.”
“Sadece iğneyse, kimse silah olduğunu düşünmez herhalde, değil mi?”
“Kendi başlarına silah olmasalar bile, silah parçası olduğundan şüphelenilirse her şey biter.”
“Haklısın...”
Ne yazık ki Taru haklıydı.
Doğruydu, şırıngalara aşina olmayan biri yalnız başına bir hipodermik iğne görse, silah olmadığına tamamen ikna olmazdı. Bir şehrin girişinde veya sınırda her durdurulduğumuzda kullanımlarını açıklamak zorunda kalsak, bu bir dert olurdu ve bize inanacaklarına dair bir garanti de yoktu. Anlaşılan, bu ülkeden onları ithal ve ihraç etmek için izin almam gerekecekti.
Ama bu ülke bir cumhuriyetti, değil mi? Teknik olarak bir devlet başkanları vardı. Ancak devlet başkanları ile Şefler Konseyi arasındaki güç dengesini görene kadar kimi ikna edeceğimden emin olamazdım. Tam bir baş belasıydı.
Bunu daha dikkatli düşünmem gerekiyordu.
“Peki, diğer sorun ne?” diye sordum.
“Nakliye ile ilgili. Bu ülkede kışlar uzun sürer. Kara yolları karla kapanır ve deniz buzla kaplanır. On binlerce istediğinizi söylediniz, bu da sürekli bir ihtiyaç olduğu anlamına geliyor, değil mi? Yazın sorun değil ama kara ve deniz yollarının kullanılamaz olduğu kışın bunları nasıl taşımayı düşünüyorsunuz?”
“Acaba...” Sadece başımı tutabildim. Nakliye gerçekten de bir sorun olacaktı.
Friedonia Krallığı'nda bile kışın güney kar ve buzla kilitlenirdi. Kışların daha uzun ve çetin olduğu Turgis Cumhuriyeti'nden sevkiyat sağlamanın gerçekten zor olacağı anlaşılıyordu. Burası yabancı bir ülke olduğu için bir ulaşım ağı kuramazdım.
Roroa'ya fısıldar: “Şimdilik sadece yazın mı ticaret yapabiliriz? Gerçi, bunun için bile resmi izin almamız gerekirdi, eminim. Ne dersin?”
Roroa elini ağzına götürdü ve düşündü, sonra sessizce yanıtladı. “Evet... Ama bunu yapmaya karar verdiyseniz, canım, doğrudan en üst düzey yetkilileriyle müzakere etmelisiniz. Bir tüccar olarak işleri ilerletmeye çalışırsanız, olan bitenin raporlarının yukarı süzülmesi zaman alacaktır.”
“Sahte bir isimle değil de, Souma Kazuya olarak mı müzakere etmemi söylüyorsun?”
“Sorumlu kişilerle maske takarken görüşemezsiniz, değil mi?”
“Doğru ya,” dedim. “Pekala, sanırım bu meseleyi yanımızda eve götürmemiz gerekecek o zaman. Tam da seri üretebilecek gibi görünüyorduk oysa...”
Omuzlarım hayal kırıklığıyla çökerken, Taru bize tuhaf tuhaf baktı. “Siz genç efendi ve çalışanı değil miydiniz? Bana göre eşit davranıyorsunuz.”
Öf... Az önce doğal durmamıştı, değil mi? Roroa bu tür işlerde hep ortağım gibi gelirdi.
“Mwahaha, öyle mi dersin?” Roroa kıkırdadı. “Ben sıradan bir çalışan değilim ki, eşi Juna'nın onayıyla hanımefendisiyim, sonuçta!”
Bununla birlikte Roroa koluma sıkıca sarıldı. Dur bir dakika, eşim tarafından onaylanmış bir hanımefendi mi?!
Ne saçma bir geçmiş bu?! Şimdi buna ayak uydurmak zorunda mıyım?!
Şikayet etmek istedim ama Taru'nun önündeydik, bu yüzden kendimi tuttum.
Roroa bana bakarken mutlu mutlu gülümsüyordu. Şu küçük... Onu burada düzeltemeyeceğimi biliyordu, bu yüzden daha da abartmıştı.
Hava donmuş gibiydi. Juna gülümserken garip bir yoğunluk vardı ve Tomoe onun yüzünü görünce panikledi.
Havadaki huzursuzluğu sezen Taru biraz geri çekildi.
“Bu... aile durumunuz da mı böyle?”
“Kurcalamasanız sevinirim...” Söyleyebildiğim tek şey buydu.
Aniden Juna ayağa kalktı. “Canım, biz bir anlığına müsaade isteyeceğiz.”
“Ha, Juna?”
Yine aynı yapmacık gülümsemesi vardı. Sonra Roroa'nın arkasına geçti ve ellerini omuzlarına koydu.
Roroa'nın ifadesi anlık dondu. Burası serin bir ülkeydi ama belli ki terliyordu.
“Ş-şey, Ju... Hanımefendi, bir sorun mu var?” Roroa sadece boynunu çevirdi Juna'ya bakmak için.
Gülümserken dedi ki: “İkimiz birlikte biraz temiz hava almaya ne dersin?”
“Hayır... Ben burada kalmak istiyorum... biliyorsun...”
“Öyle yapma. Benimle gel. Bayan Roroa, şahsen onayladığım hanımefendi.”
O sözlerde itiraz kabul etmez bir ağırlık vardı.
“Ne kadar sessiz olursa, sinirlendiğinde o kadar korkunç olur” derlerdi ve Juna da o tiplerdendi anlaşılan.
Roroa bana doğru bir bakış fırlattı. Gözleri “Y-yardım et!” diye haykırıyordu.
Ama ben sadece başımı sessizlik içinde salladım. Çok şaka yaptın, Roroa. Başa çık şimdi.
B-ben sadece biraz gaza gelmiştim!
Juna'ya bahanelerini hazırla...
“Hehe! Hadi gidelim... Hım?”
Juna, Roroa'yı sürüklemeye hazırlanırken oldu ne olduysa.
Güm... Güm... Uzaktan yeri sarsan bir ses geldi. Aynı zamanda oda sallandı. Düşük şiddetli bir sarsıntıydı.
Duvarlardaki aletler şıngırdıyordu. Ses ve sarsıntı giderek artıyordu.
“Neler oluyor? Bu bir deprem mi?” diye sordu Roroa.
“Bunun için biraz... tuhaf görünüyor,” dedi Juna.
“Tomoe, sarsıntı daha da güçlenirse, masanın altına saklan,” diye emrettim.
Biz paniklerken, Taru'nun ifadesi en ufak bir şekilde değişmedi. Sadece bu da değil, biraz soğuk görünüyordu ve içini çekti: “Bu bir deprem değil. Sadece bir aptal geliyor.”
“Bir aptal mı?” diye sordum.
Sonra sarsıntı dindi ve Hal atölyeye daldı. “Hey! Dışarıda devasa bir şey var!”
Devasa bir şey mi?
Dışarı çıktığımızda, orada öylece duran kocaman, tüylü bir şey vardı. Kapıyı açar açmaz karşımızda duruyordu, bu yüzden kendimi tutamayıp bir "Oha" çektim ve şaşkınlıkla başımı geriye attım. Sonra, o bir an, o tüylü şeyin yüzünü gördüm.
Uzun, kalın burnu.
Dört büyük, sert dişi.
Gür tüylerinin altından süzülen şaşırtıcı derecede boncuk gözleri. Karşımda yükselen yaratığı tarif edecek olsam...
Dört dişli bir mamut mu?!
Vücut tüyleri yere değecek kadar uzundu ve bacakları oldukça kısaydı, ama bu yaratığın uygun bir tanımı gibi görünüyordu. Bu ülkenin insanlarının uzun tüylü yaratıkları serbest dolaşan sığır olarak beslediğini biliyordum. Ancak, karşımda duran bu şeyi anlık olarak bir mamut diye tanımam benim için çok fazlaydı.
Bir keresinde, Büyükbaba beni bilim müzesindeki bir etkinliğe götürdüğünde, bir mamut iskeletinin replikasını görmüştüm. Yere kadar olan omuz küreklerinin yüksekliği dört, belki beş metreydi.
Karşımdaki ise yaklaşık on metre gibi görünüyordu.
Gergedanlar ve ejderhalar gibi devasa yaratıklar görmeye alışkındım, ama bu, eski dünyamdan bir yaratığın büyütülmüş bir versiyonunu görmekten biraz farklı hissettiriyordu.
Sonra dört dişli mamut ön bacaklarını bükerek oturdu. O anlık, tüyleri yere değdi ve yayıldı. Otururken bile hâlâ devasaydı. Muhtemelen sadece iki, üç metre alçalmıştı.
Ben bunları düşünürken, yukarıdan genç bir adama aitmiş gibi gelen bir ses duyuldu. "Hım? Bu alışılmadık. Bu atölyede genelde bu kadar çok insan görmeyiz."
Mamut konuştu!
Yok artık... Hayır, bu doğru olamazdı.
Genç bir adamın sesi gibiydi, yani muhtemelen bu mamutun üzerinde bir yere binmişti.
"Efendim, arkama geçin." Ayşe hızla önüme geçti.
Hal ve Kaede de gerilmiş, harekete hazırdı, Juna ise yanımda ustaca bekliyordu.
Belki de böylesine devasa bir hayvan aniden ortaya çıktığı için herkes savaş moduna geçmişti.
Roroa, savaşçı olmadığı için Tomoe'yi alıp biraz daha uzağa tahliye etmişti. Muhtemelen huzursuzluğumuzu sezen yukarıdaki ses tehditkâr bir hal aldı.
"Siz kimsiniz? Bu atölyeye saldırmayı mı planlıyorsunuz?"
"Ha?! Hayır, değiliz! Biz..."
"Oookyakya!" Ben açıklayamadan, mamuttan biri aşağı atladı.
Havada takla atıp yere inen, beyaz bir maymun canavar adamdı. Beyaz bir maymun... Karlı Ovaların Beş Irkı'ndan biri olan kar maymunu ırkına mı aitti acaba?
Yaklaşık yüz altmış santimetre boyundaydı ve göz ucuyla bakıldığında on beş, belki on altı yaşlarında görünüyordu. Tamamen maymun yüzlü olmaktan ziyade, büyük kulakları ve uzun favorileri vardı, yani maymunsu diyebileceğiniz özelliklere sahipti.
Bu serin iklimde bile kısa kollu bir gömlek ve yarım boy pantolon giyiyordu; bunlardan fışkıran kolları ve bacakları, başındaki tüylerle aynı renkte kalın tüylerle kaplıydı. Yarım boy pantolonundan bir lemurunki gibi uzun bir kuyruk uzanıyordu ve onu hızlıca tarif edecek olsam, Batıya Yolculuk'taki Sun Wukong'un (beyaz maymun versiyonu) canlı aksiyon hali gibi görünüyordu. O (beyaz) Sun Wukong, poz verir gibi elini uzattı.
"Oookyakya! Taru'nun atölyesine zorla girmeye çalışmakla gerçekten cesursunuz! Ben, ulu Kuu Taisei, böyle bir küstahlık karşısında merhamet göstermem! Umarım hazırsınızdır..."
"Usta Kuu!" zayıf bir ses mamutun üzerinden seslendi. Tavşan kulaklı bir kız başını uzatıp bağırdı: "Lütfen, aniden insanlarla kavga çıkarmayın!"
Yaklaşık on yedi yaşındaki bu kız, kasabadaki dükkânı işleten hanımefendi gibi, beyaz tavşan ırkının bir üyesiydi anlaşılan. Bu ise daha çok bir tavşan kız gibi hissettiriyordu, gerçi pek tenini göstermeyen kalın bir kaban giyiyordu.
Kız Kuu'nun yanına inmek için zıpladı. "Eğer olay çıkarırsan, baban yine kızacak, biliyorsun değil mi?"
"Oookyah? Ama, Leporina, bu adamlar silahlı, yani haydutlar, değil mi? Taru'nun atölyesi saldırıya uğramak üzereyken öylece durabileceğimi mi sanıyorsun?"
Haydutlar...? Anlaşılan fena halde yanlış anlaşılmıştık.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.