İkiliyi izleyen Tomoe, Ichiha ve Velza’nın yüzlerinde çarpık birer gülümseme vardı.
Beşli, Lucy’nin ailesinin işlettiği, ‘Kedinin Ağacı’ adlı meyve pastanesine gelmişti. Adından da anlaşılacağı gibi tabelasında bir kedi figürü olan, işlek caddede popüler bir dükkandı. İki katlı yapısının zemin katının dörtte biri taze meyve satışına ayrılmış, geri kalan kısım ise bu meyvelerle hazırlanan tatlıları sunan bir kafe olarak hizmet veriyordu.
Tomoe ve diğerleri, Kedinin Ağacı’nın ana caddeye bakan balkonunda, Lucy’nin gurur duyduğu tatlıları deniyordu. Masada iki tabak tatlı duruyordu.
Tomoe, önündeki tatlıdan bir kaşık alıp ağzına attı ve gülümsedi.
“Bu puding gerçekten çok lezzetli.”
“Duymama sevindim. O, en çok satan ürünümüz, ‘Özel Puding a la Mode’. Pudingin, meyve ve kremanın kendi özel güzergahlarımızdan taze olarak geldiğini belirtmekten gurur duyarız.”
Lucy, ürünü övülünce gururla göğsünü kabarttı. Bu tür bir jest, onu Roroa’ya benzetiyordu. O sırada, pudingin tadını çıkaran Ichiha başını yana eğdi. “’A la mode’ ne demek?”
“Bilmem.”
“Ha?”
“Nedenini söyleyemem ama Souma’nın dünyasında, meyve ve kremayla servis edildiğinde pudinge böyle diyorlar. Kulağa havalı geliyor, değil mi?”
“Ş-Sanırım…”
Ichiha, garip bir kelime olup olmadığını merak etti ama öyle olsa bile bu dünyadan kimse bilmezdi, bu yüzden sorun olmadığını düşündü. “A la mode” ‘modern tarz’ gibi bir anlama geliyordu, yani bir sorun yoktu ama Ichiha bunu bilemezdi.
Lucy de sevmiş gibi görünüyordu, bu yüzden bir şey söylemek kaba olurdu. Ichiha bunları düşünürken, Lucy Yuriga’nın ağzına puding doldurmaya devam etti.
“Al bakalım. Aç ağzını.”
“Ah… Dur, daha ne kadar böyle yapacağız?! Yeter artık! Daha fazla yedirme bana!” diye başını geri çekerek konuştu Yuriga.
“Ayy, çok eğleniyordum, kendimi alamadım.”
“Kendini tut o zaman! Ve bekle, Velza, tüm bu süre boyunca neden bu kadar sessizdin?!”
Şimdi söyleyince fark ettiler ki Velza tek kelime etmemişti. Ne olduğunu merak ederek dördü de Velza’ya döndü.
“İç çeker…”
Kaskatı kesilmişti. Ağzında bir kaşık, yüzünde mest olmuş bir ifade vardı. Gözleri sağ yukarı sabitlenmiş, kımıldamıyordu, sanki zihni başka bir yere gitmiş gibiydi.
“D-Dur bir, Velza, iyi misin?!” Tomoe, Velza’yı sarsarken söyledi.
“Ah!” Sanki yeni kendine gelmiş gibi gözlerini kırptı. “Ö-Özür dilerim. O kadar lezzetliydi ki kendimi kaybetmişim.”
“B-Bu kadar mı etkiledi? İyi olduğunu biliyorum ama…”
“Özür dilerim. Tanrı Korumalı Orman’da sahip olduğumuz tek tatlı yiyecek meyveydi, bu yüzden…”
“Oh…”
Tomoe, Aisha’nın bunu söylediğini hatırladı. Souma’nın Aisha’yı çarpık bir gülümsemeyle izleyip, “Aisha’nın sadakatinin yarısı onu yemekle evcilleştirmemden kaynaklanıyor olabilir,” dediğini de hatırladı.
Velza utançla yanaklarını tuttu. “Ohh… Tanrı Korumalı Orman’dan ayrıldığımdan beri yemekler o kadar güzel ki ne yapacağımı şaşırıyorum.”
“Şey, evet, Aisha’yı izlediğimden beri bunu biraz anlıyorum.”
“Ama bunu göz önünde bulundurarak bile bu pudingin çok lezzetli olduğunu düşünüyorum… Bunu onlarla paylaşmayı çok isterim. Ve buraya herkesle tekrar gelmek isterim…”
“Ha? ‘Onlar’ kim?”
“Oh, kendi kendime konuşuyordum sadece.” Velza gülümsedi ve işaret parmağını dudaklarına götürdü. Yumuşak, olgun bir gülümsemeydi bu; bu konu hakkında daha fazla bilgi vermeyeceğini ima eden bir ifadeydi.
“Ha? Bu bir kuku meyvesi mi?”
“Ha?! Oha! Evet!”
Ichiha, pudingin yanındaki yuvarlak, şeffaf bir meyveyi kaşıkladığında Yuriga da şaşırdı.
“Kuku meyvesi mi?” diye sordu Tomoe, başını yana eğerek.
“Doğu Ulusları Birliği’nden gelen küçük, yuvarlak bir meyvedir ve kendine özgü, yapışkan bir dokusu vardır,” diye yanıtladı Ichiha, kaşığı havaya kaldırarak.
“Nom… Çiğn… Haklısın, alışılmadık bir dokusu var,” diye yorumladı Tomoe, Ichiha’nın uzattığı kuku meyvesini kapıp yedikten sonra.
Bu, dolaylı öpücüklerin ve “Aç ağzını” gibi sözlerin havada uçuştuğu bir sahneydi ama Tomoe ve Ichiha ikisi de hala çocuk olduklarından umursamadılar.
Hatta iyiliğe karşılık vermek için Tomoe farklı bir meyve alıp Ichiha’ya yedirdi. Yutkununca Ichiha açıklamasına devam etti: “Çiğn… Ama kuku meyveleri uzun süre dayanmazlar. Hemen bozulmasalar da Doğu Ulusları Birliği dışında yiyebileceğimi hiç beklemezdim.”
“Heheheh. Krallığın nakliye yeteneğini küçümsemesen iyi edersin. Neredeyse her gün sınıra gidip gelen gergedan trenleri var. Bu yüzden bu kısa ömürlü meyveleri menümüze koyabiliyoruz.”
“Neden bu kadar böbürleniyorsun…?” diye bıkkın bir sesle sordu Yuriga, Lucy’nin hala düz olan göğsünü kabartmasına sinir olarak.
Lucy ayağa kalktı ve yanakları neredeyse değecek kadar Tomoe’ya yaklaştı. “Ne diyorsun, Yurie? O gergedan trenini kurmaktan sorumlu olan, buradaki kendi Tomie’miz.”
“Hım? Öyle mi?”
“B-Ben sadece biraz yardım ettim.”
Tomoe, Yuriga’ya hayvanlarla konuşabildiğini ve bu yeteneğini kullanarak gergedanların çiftleşmesi için uygun bir alan ayarladığını, böylece onların toplu taşıma aracı olarak yardımını sağladığını anlattı. Doğal olarak, canavarlar ve iblislerle de konuşabildiği çok gizli bilgiyi saklı tuttu.
“İlk başta tereddütlüydüm ama dinledikçe inanılmaz derecede kullanışlı gelmeye başladı,” diye onaylayarak homurdandı Yuriga. “Eğer bu yeteneğe sahipsen, neden süt çiftçiliği kulübüne ya da benzeri bir şeye katılmıyorsun? Yanılmıyorsam, okulun eteklerinde atların ve ineklerin olduğu bir çiftlik vardı, onlara anında faydalı olursun…”
“Kesinlikle hayır!”
“Oha!” Tomoe’nin kesin reddi Yuriga’yı şaşkınlıkla geriye doğru eğdi. “B-Bu kadar karşı çıkacağını beklemiyordum.”
“…Pekala, Yuriga, bir hayal etmeye çalış.”
Tomoe, Yuriga’ya o kadar ciddi bir yüzle döndü ki, sanki dramatik ses efektleri duyulabilirdi. Tehditkâr tavrı Yuriga’yı terletti ve “Hayal et… neyi tam olarak?” diye sordu.
“Ete dönüştürülecek çiftlik hayvanlarının seslerini. Yumurtaları alınan tavuklarınkini.”
“…Özür dilerim,” Yuriga uysalca özür diledi. Sadece hayal etmesi bile zordu.
Tomoe sandalyesinde doğruldu, sonra “Whew…” diye içini çekti. “Açıkçası, ağabeyime ve ablama yardım ediyorsa yeteneğimle elimden geleni yapmayı planlıyorum, anlıyor musun? Hayvanları strese sokmayacak bir ortam yaratmaya yardım edebilirim… Ama çiftlik hayvanı yetiştiriciliğine ciddi şekilde dahil olmak istemiyorum. Eğer yapsaydım, ağabeyimin yaptığı oyakodonu bir daha yiyebileceğimi sanmıyorum.”
“Hayır, cidden… Özür dilerim.”
Odada garip bir hava vardı. Bir zamanlar tatlı olan puding tüm lezzetini kaybetmişti.
Ortamı değiştirmek amacıyla Lucy ellerini çırptı ve “Şimdi, şimdi, konumuza dönelim. Dediğim gibi, gergedan trenini içeren bir dağıtım ağı sayesinde sıra dışı meyveler sunabiliyoruz. Sadece, nakliye ücretine tabi ürünler daha pahalı oluyor. Bu puding a la mode’u düzenli olarak sipariş edecek olanlar sadece soylu aileler, şövalyeler veya etkili tüccarlar.” dedi.
“Ah… Demek pahalı.” Velza, zaten yarıya inmiş pudinge hüzünle baktı. Lucy gülümsedi ve kollarını kavuşturdu.
“Aynen öyle. Benim açımdan, ortalama bir kızın da gelip yiyebilmesi için daha ucuz yapmak istiyorum. Makul fiyatlı tatlılarımız olursa, bu, puding a la mode’u daha özel hissettirecek. Bunu başarabilirsek, belki dışarıdaki kızlar özel günlerde lüks olarak satın alırlar.”
“Vay canına… Bu harika, Lu. Hepsini düşünmüşsün.”
“Nyah, nyahaha. Beni utandırıyorsun.”
Tomoe’nin iltifatları Lucy’yi biraz utandırdı.
Hem işi hem de halkı düşündüğü bu tavrına bakınca, Roroa’yı idol olarak görmesi şaşırtıcı değildi.
“İşte tam da bunları düşünürken, Yemek Tanrısı, Lord Ishizuka, yeni bir tarif yayınladı. Bir saniye bekleyin.”
Lucy yerinden kalktı ve merdivenlerden birinci kata doğru koştu. Çok geçmeden, tek bir tabakla geri döndü. Bu tabakta da puding vardı ama… bu puding bir şekilde farklıydı. Parlak, ışıl ışıldı ve titrek bir kıvamdaydı.
Lucy tabağı masaya koydu ve gülümseyerek dedi ki: “Ta-da! Bu, mağazamızın gelecekteki kahraman ürünü! Buna jel puding deniyor!”
““““Jel puding mi?””””
Diğer dördü de aynı anda başlarını yana eğdi.
Lucy kendinden emin bir şekilde güldü ve “En iyisi yemeniz. Hadi, deneyin.” dedi.
Dördü de söylendiği gibi kaşıklarını pudinge daldırdı ve her biri birer lokma aldı. Anında gözleri fal taşı gibi açıldı.
“Bu nasıl bu kadar lezzetli?!”
“Titrek ama dilde pürüzsüz. Sanki içecek gibi akıp gidiyor.”
Yuriga içgüdüsel olarak tepki verdi, Ichiha ise analitik bir şekilde.
Farklı kelimelerle ifade etseler de her biri tadından son derece memnundu. Tomoe ise kendini tutamayıp gülümsüyordu, Velza’nın ise gözlerinin kenarlarında gözyaşları vardı.
“Bu kadar lezzetli bir şeyin olabileceğini düşünmek… Tanrı Korumalı Orman’dan ayrıldığıma çok sevindim.”
“Velza, mendile ihtiyacın var mı?”
“T-Teşekkür ederim, Tomoe.” Velza, Tomoe’nin mendilini alıp gözyaşlarını sildi.
Lucy, tepkilerine coşkuyla başını sallıyordu. “Tepkiler iyi görünüyor. Görünüşe göre elimizde büyük bir hit var.”
“Puding gibi ama değil, değil mi? Farkı ne?”
“Bu iyi bir soru, Tomie. Basitçe söylemek gerekirse, kremalı puding kaynatılarak yapılırken, bu jel puding ise soğutularak yapılır. Temel malzemeler benzerdir ama kremalı puding yumurtaların ısıtıldığında sertleşme özelliğini kullanırken, jel puding, kremalı pudingde olmayan ve soğutulduğunda sertleşen bir malzemenin gücünü kullanır.”
“Soğutulduğunda sertleşen bir malzeme mi?”
“Şunun gibi.” Lucy masanın üzerine beyaz ve hafif yeşilimsi sarı bir tozla dolu bir kavanoz koydu. Herkes kabın içindekilere dikkatle baktı.
“Bu ne?”
“Kurutulmuş, toz haline getirilmiş gelin.”
“Gelin?!”
“Ha?! Az önce gelin mi yedim?!”
İchiha ve Yuriga ikisi de şaşkınlıkla haykırdı.
Gelinler, tarlalarda yaşayan omurgasız canlılardı ve başlıca hayvan kalıntılarını emerek beslenirlerdi. Doğu Ulusları Birliği'nde gelin tüketme gibi bir kültür olmadığından, bunu görmek onlar için şok ediciydi.
"Gelin udonundaki gelinler mi?" diye sordu Tomoe.
Velza, "Felaket sonrası Tanrı Korumalı Orman'a bize de göndermişlerdi," dedi. "Anlık gelin udonuydu, askeri tayınlar için geliştirildiğini söylemişlerdi ama çok lezzetliydi."
Çocukların tepkileri iki net kampa ayrılmıştı. Lucy, yüzünde eğlenceli bir gülümsemeyle açıkladı: "Gelin udonu için çekirdeğini yok edip sertleşmiş kalıntılarını kullanırsınız, değil mi? İşte bu tam tersi. Çekirdeğini yok etmeden kesiyor veya ezerek sıvılaşmasını sağlıyoruz. Sonra o sıvıyı kullanıyoruz. Meğerse, soğutulmuş sıvı gelin sertleşiyormuş. Hani eti kaynattığınızda çıkan suyun, öylece bırakınca titrek bir topak haline geldiğini bilirsiniz, işte onun gibi."
Bakan olarak atanmasına rağmen Poncho, Souma'nın dünyasından yemekler üzerine araştırmalarına devam etmişti. Kendisine anlatılan, jelatin bazlı pudingleri (hani şu kapağını çekince paketten titreyerek çıkan türden olanları) deneme yanılma yoluyla yeniden yaratmaya çalışırken, gelinleri kullanmaya başlamıştı. Sıvılaşmış gelinler bir kolajen kaynağıydı ve jelatin yerine kullanıldıklarında olağanüstü pürüzsüz bir sonuç verdiklerini keşfetmişti.
Doğal olarak, jel puding çiğ yumurta kullandığı için taze yumurta gerektiriyordu. Krallık, Prensliğin başkenti Van'ı ele geçirdikten sonra gıda hijyeni yasalarını yürürlüğe koymuştu, bu yüzden bayat yumurta kullanmak yasa dışıydı. Ancak, taze yumurta temin edilebildiği durumlarda, jel puding muhallebiden daha ucuza üretilebiliyordu. Bunun nedeni, toz gelinin ucuz olması ve daha az yumurta ile süt gerektirmesiydi.
Malzemeleri karıştırıp sonra bodrumdaki buz odasında donmaya bırakmanın kolaylığı da vardı.
Buz, kış mevsiminde yağan karın depolanmasıyla yapılabiliyor veya buz büyüsü kullanan bir kullanıcı tutularak yenilenebiliyordu. Bu yüzden, biraz daha büyük malzemelerle çalışan çoğu işletmenin bodrumunda bir buz odası bulunuyordu.
Bu arada, geçen yaz kalede...
"Liscia, yemek yapmak istiyorum. Bana biraz buz yapar mısın?"
"Yine mi? Beni bir buz tüccarı gibi görme."
"Aslında tatlıya dondurma yapmayı düşünüyordum, biliyor musun..."
"...Pekâlâ, tamam o zaman." Neşeyle buz üreterek.
Bu, en üst seviyedeki insanlar arasında geçen bir konuşmaydı. Buzun halk için ne kadar önemli olduğunu yansıtıyordu. Ama konudan saptık. Ana konuya dönelim.
İşte böylece, düşük maliyetli ve lezzetli jel puding ortaya çıkmıştı.
"Yemek Tanrısı Lord Ishizuka gerçekten inanılmaz. Ona şükürler olsun." Lucy, bir tanrıya dua eder gibi ellerini birleştirdi.
Ama adamı şahsen tanıyan Tomoe için... Poncho'nun onun böyle dua ettiğini görse ne kadar zor durumda kalacağını biliyordu...
Poncho'nun yüzünde sıkıntılı bir ifadeyle güldüğünü (çünkü gülmekten başka ne yapabilirdi ki?) gözünde canlandırabiliyordu.
"Üç tekerlekli bisikletler, gergedan trenleri ve jel puding..." Yuriga, balkondan Parnam sokaklarına bakarken kendi kendine fısıldadı.
"Yuriga?" Tomoe başını yana eğince, Yuriga ona döndü.
"Tuhaf bir ülke, değil mi... Sizin bu ülkeniz."
"Höh, yine başladın..."
"Alaycı bir şekilde söylemiyorum."
Yuriga, Tomoe'nin şişkin yanaklarını kavradı. Hiç güç uygulamadı. Daha çok hafifçe okşuyordu. Her zamanki gibi çekmedi.
Tomoe bunun tuhaf olduğunu düşünürken, Yuriga çarpık bir gülümsemeyle, "Ağabeyinin politikalarıyla ne yapmaya çalıştığını pek anlamıyorum," dedi. "Eğer benim ağabeyim gibi olsaydı: herkesten güçlü, savaşçıları karizmasıyla yöneten, düşmanları yenen ve halkını koruyan... o zaman saygı duymak daha kolay olurdu. Ama Kral Souma üç tekerlekli bisikletler ve tuhaf yemekler mi yapıyor?"
"O-O kadarla kalmıyor. Görevleriyle her zaman meşgul."
"Ama halk bunu göremiyor, değil mi? Onlar sadece sonucu görüyor. Ağabeyimin savaşırkenki görüntüsü askerlere ilham veriyor ve onu övgüyle anmaları halkın desteğini kazanıyor. Bu, bir zamanlar parçalanmış bozkırdaki klanları birleştirdi ve Doğu Ulusları Birliği'ni de birleştirmek üzere. Sence senin halkın bir üç tekerlekli bisiklet gördüğünde de aynı şeyi hissedecek mi?"
.........
Böyle söyleyince Tomoe'nin verecek cevabı kalmamıştı. Souma'nın dikkat çekici bir şekilde iş yapmadığı bir gerçekti.
Souma'nın en kraliyetvari davrandığı yer olan diğer uluslarla olan ilişkileri halktan gizliydi. Mücevher Ses Yayınları programları için minnettardılar, ama bunu onun bir kral olarak ne yaptığıyla ilişkilendirmeleri zordu. Souma onların desteğini alıyordu, ama onlara kraliyete yakışır pek bir şey göstermiyordu.
"...İşte bunu anlamıyorum."
"Ha?"
Tomoe başını yana eğince, Yuriga kollarını kavuşturup homurdandı: "Ağabeyim herkesten daha kraliyetvari olduğu için kral olarak tanındı. Ama Kral Souma asla bir kral gibi davranmıyor, yine de kral olmaya devam edebiliyor. Hatta böyle saçma sapan aletler yapmasına rağmen."
"...Üç tekerlekli bisiklete biraz fazla yüklenmiyor musun?"
Üzerinde üç kişiyle pedal çevirmeye zorlanmak onda olumsuz bir izlenim mi bırakmıştı?
Tomoe bunları düşünürken, Yuriga içini çekti ve "Hepsi bana anlamsız geliyor," dedi. "Ama duyduğuma göre işe yarıyor, değil mi? Şehre bakınca bunu anlayabiliyorum. Herkes gülümsüyor, enerji dolu. Yarının bugünden daha kötü olacağını düşünmüyorlar. Halk krallarına fanatikçe bağlı değil, ama ona güveniyorlar. Bu yüzden tuhaf bir ülke dedim."
"Yuriga..."
Yuriga buraya tuhaf bir ülke dese de Tomoe bunu bir iltifat olarak algıladı.
Bu ülkede Malmkhitan'da olmayan bir değerler bütünü vardı ve Yuriga'nın bunu fark ettiğini hissetti. Tomoe bu düşünceyle sırıttı.
"Ne sırıtıyorsun be velet?" Yuriga homurdanarak yanaklarını çimdikledi (bu sefer gerçekten).
"Ay, ay, ay."
Onlar böyle itişip kakışırken, oldu.
"Ha, Tomoe? Sen burada ne yapıyorsun?"
"Oha!"
Pencere tarafından aniden bir ses geldi ve beşi de irkildi. Sesin kimden geldiğini ilk anlayan Tomoe oldu.
"Dur, ha? Naden?"
Balkon korkuluğunda Kral Souma'nın ikinci ikincil kraliçesi Naden Delal Souma oturuyordu. Nedense sırtında sebze dolu bir sepet taşıyordu.
İkinci ikincil kraliçenin aniden ortaya çıkması, krallık vatandaşları olan Velza ve Lucy'nin ayağa kalkıp selam vermesine neden oldu. Kraliçeden o kadar irkilmişlerdi ki konuşamamaları onlara göre kaba bir davranış sayılırdı.
"Affedersiniz, Leydi Naden!"
"Pek de umursamam. Selam vermenize de gerek yok." Naden elini sallayıp oturmalarını işaret etti. "Koşarken sizi fark ettim, o yüzden seslendim."
"Şey, Leydi Naden, burası ikinci kat, biliyorsunuz... Buraya mı tırmandınız?"
"Çatılarda koşuyordum, aslında aşağı indim."
"Ö-Öyle mi?" dedi Lucy gözlerini kırpıştırarak. Konuşmaya daha resmi başlayıp sonra tüccar argosuna kayması, kafa karışıklığını gösteriyordu.
"Okul dönüşü bir çay partisi mi bu? Eğleniyor gibisiniz."
"E-Evet. Öyle bir şey," diye yanıtladı Tomoe. "Peki ya siz, Naden? O sebzeler..."
"Ah, Souma ofisinde tıkılıp kaldığında veya hava durumu tahmini olmadığında yapacak hiçbir şeyim olmuyor. Bu yüzden başkentin içinde istediğimi yapabileceğimi söylediler. Şehirdeki hanımlarla konuşurken... her türlü şeyi yapmamı istiyorlar. Şu an sebze teslimatı yapıyorum."
"Bir kraliçe kasabanın ayak işlerini mi yapıyor?! Ağabeyimin haberi var mı?!"
"İzni var. Souma biraz güldü ama 'Muhtemelen halk arasında destek kazanmana yardımcı olur, bence sorun yok,' dedi. Ayrıca, 'teşekkür' olarak verdikleri taze meyve ve sebzeleri gördüğünde her zaman çok mutlu oluyor."
"Hatta ürünle mi ödüyorlar?! Ağabeyimi son zamanlarda mutfakta daha sık neşeyle görmemin sebebi bu mu?!"
Naden ve Tomoe, bir kraliçe ile (evlatlık) kraliyet kız kardeşi arasında kimsenin beklemeyeceği bir sohbet ediyordu.
Yuriga yanlarında durmuş onları izlerken, "Evet... Bu ülke tuhaf," diye fısıldadı.
***
O gece, Tomoe ile Parnam Kalesi'ne dönen Yuriga, Souma ailesinin bölümüne yakın olan mutfağı ziyaret ediyordu.
Burası, hâlâ kendi yemeğini yapmak istediğini söyleyen Souma için hazırlanmış basit bir mutfaktı. Kralın, kafeteryaya bağlı mutfağı ne kadar süre daha ödünç alması gerektiği sorunu ortaya çıkmıştı anlaşılan. Özetle, karantinaya alınmıştı.
Kendi kişisel mutfağının yapılacağına karar verilince Souma, Genia ve diğerlerine kendisi için mutfak ekipmanları geliştirtmişti. Bu sayede, dar bir alan olmasına rağmen, oda geldiği dünyadaki mutfaklara oldukça benzer işlevselliğe sahipti. Mikrodalga fırın edinememişti elbette, ama ısıyı emen bir cevher kullanarak sahte bir ocak yapmayı başarmıştı.
Mutfak kapısı, servis tepsilerini kolayca içeri ve dışarı taşımak amacıyla, ayrıca havalandırma endişeleri yüzünden kaldırılmıştı. Bu yüzden Yuriga sadece "Affedersiniz," deyip kapıyı çalmadan içeri girdiğinde...
"Ayşa. Ağzını aç."
"Ahh. Hımpf... Çiğne, çiğne."
"Souma. Ben de. Ben de."
Kaynayan bir tencerenin önünde Souma, Ayşa'yı çubuklarla besliyordu. Muhtemelen yemeği tadıyorlardı ya da öyle bir şey.
Beslendikten sonra Ayşa'nın yüzünde memnun bir gülümseme belirdi.
Souma'nın arkasında duran Naden, kıskanmış olmalıydı, çünkü gömleğinin eteğini çekerek varlığını belli ediyordu.
"Al. Sen de, Naden."
"Ahh... Hapur hupur. Çiğne, çiğne."
"Şey, siz ne yapıyorsunuz öyle?" diye sordu Yuriga, odaya girer girmez tanık olduğu bu aşırı sevimli sahneye dayanamayarak.
"Höh...! Öksürük, öksürük." Ani sesten irkilmiş olmalılardı ki, Ayşe ve Naden aynı anda boğazlarına takılan lokmayla öksürdüler. Yuriga'nın eşlerine "Ahhh" dedirttiğini gördüğünü fark edince Souma biraz utandı, yanağını kaşıyarak sordu: "Ne oldu? Niye geldin?"
"Sizi arıyordum, Souma Hazretleri. Devlet işleri dairesine gittim ama Hakuya Bey'den başka kimse yoktu. Ona sorduğumda, 'Majesteleri bugünkü işlerini tamamlamış. Sanırım mutfakta. Ayrılırken Naden'in getirdiği daikonu taşırken neşeli görünüyordu,' dedi."
"Bu kadar belli mi oluyordu...?"
"Peki, sahiden ne yapıyordunuz?" diye sordu Yuriga tekrar.
Souma, kaynayan tencereyi işaret ederek, "Hakuya'nın tahmin ettiği gibi," dedi. "Naden eve harika bir daikon getirmişti. Ben de yeni ahtapot teslim aldım, bu yüzden uzun zaman sonra ilk kez oden yapayım dedim."
"O-Oden mi?"
"Eski dünyamdan bir tür çorba... hayır, güveç yemeği. Haşlanmış balık ezmesi ürünleri bulamadığım için sadece daikon, ahtapot, haşlanmış yumurta ve çorba tabanı için konbu var. ...Biraz gelin udonu bağlasam, shirataki eriştesi yerine geçer mi? Hmm, dokusu konjak jölesine benziyor, tadı kötü olmaz ama bu onu odenden daha da uzaklaştırır..."
"...Tüm bunlardan anladığım tek şey, her zamanki gibi saçmalıklarla uğraştığınız." Yuriga canı sıkkın bir şekilde omuz silkti. Bu ülkenin tuhaf atmosferine... daha doğrusu Souma'nın etrafındaki insanların acayip eylemlerine alışmaya başlamıştı.
Bir ulusun kralı neden bir daikon bulduğuna bu kadar seviniyordu?
Kral neden kendi elleriyle yemek yapıyordu?
Kraliçeler neden "Ahhh" diyordu?
Yuriga tüm bunlara sağduyu merceğinden baksa, eleştirebileceği sayısız şey vardı ama bu çabanın kesinlikle boşuna olacağını biliyordu. Bunu zaten anlamıştı.
"Demek bir şey için bana ihtiyacın vardı da mı geldin?" diye sordu Souma.
"Evet, doğru," diye yanıtladı Yuriga, gelme sebebini hatırlayarak. "Buradaki zamanımdaki son olaylar hakkında kardeşime bir mektup göndermek istiyorum... İzin almayı umuyordum. Mümkün mü?"
Bunları söyledikten sonra Yuriga, belindeki alet çantasından bir mektup çıkardı ve Souma'ya önünü arkasını gösterdi. Görünüşe göre henüz mühürlenmemişti.
İlgisiz görünerek tencereye geri dönen Souma, "Hmm? Postayla ilgiliyse, ilgili memura verebilirsin," dedi. "Eminim onlar halleder. Bana rapor vermek için zahmet etmene gerek yok."
"Ha?! İçeriğini kontrol etmeyecek misiniz?!" Yuriga'nın gözleri fal taşı gibi açıldı.
Malmkhitan'dan gelen bir değişim öğrencisi olarak muamele gören Yuriga, yabancı bir ülkeye mensuptu ve yabancı bir ülkedeki başka biriyle iletişime geçmeye çalışıyordu. Ulusal sırları sızdıracağından endişelenmesi gerekmez miydi?
Yuriga Souma'nın yerinde olsa, kesinlikle endişelenirdi. Bu yüzden bu mektubun Souma ve adamları tarafından mutlaka okunacağını varsaymıştı. Mevcut durumu hakkında sadece bir güncelleme olsa bile, şifreli bir mesajı andıran bir şey için yine de aramazlar mıydı?
Ancak Souma, gerek olmadığını söyledi.
"...Bunu sana söylemesi gereken ben değilim ama daha temkinli olmanız gerekmez mi? Ya ben bu ülkenin sırlarını kardeşime sızdırıyor olsaydım?"
"Ah, tehlikenin tamamen farkındayım," dedi Souma gülerek. "Başka bir ülkeden biri, gizli bilgiyle temasa geçebileceği herhangi bir yere giderse, beni bilgilendirecek gizli ajanlarım var. Henüz böyle bir rapor almadım. O mektuba bana sorun çıkaracak bir şey koymuş olabileceğini sanmıyorum."
Sesindeki bu rahatlık, Yuriga'nın kafasını karıştırdı.
"Bu... doğru, evet, ama tam olarak ikna olmadım. Peki, o gizli bilgiyi bulmaya çalışsaydım ne yapardınız?"
"O durumda, bu gerçeği seni Fuuga'ya geri göndermek için kullanırdım. Kendi yasalarımıza göre yargılasaydık, ona bir şeyler yapmak için tuhaf bir bahane verebilirdi, bu yüzden sağ salim evine döneceksin. Sana bir değişim öğrencisi olarak saygılı davranmam gerekiyor ama bir casusun duygularını bu kadar önemsemem gerektiğini sanmıyorum."
"Bunu bu kadar ilgisizce ele alabilmeniz... aslında bazı yönlerden daha korkutucu."
Gizli ajanlarına mutlak güven duyuyor, Yuriga'nın sırlarını asla sızdıramayacağına şüphe duymadan inanıyordu.
Tenceresindeki yiyeceklerin ne kadar iyi piştiğiyle ilgilenirken, onu bu denli ilgisizce ele alışında, Yuriga kolay kolay rahatsız edilemeyecek bir kral imajı gördüğünü hissetti. Sırtından aşağı bir ürperti indi.
Bu arada, "Sırlarımızı sızdırmaya kalkarsan..." kısmına geldiğinde, Ayşe ve Naden'in ona attığı bakışlar gözle görülür şekilde keskinleşti.
Bu ülke... korkutucu. Kral ve kraliçeler de öyle.
"Açıkçası, hiçbir sırrı sızdırma niyetim yok." Kraliçelerin kendisine bakışlarına daha fazla dayanamayan Yuriga, ellerini kaldırdı. "Bu gerçekten sadece durumum hakkında bir güncelleme. Ne de olsa bu ülke bana iyi bakıyor. Öğrenmek istediğim çok şey var, bu yüzden henüz kovulmak istemem."
"Bu benim işimi kolaylaştırır. Tomoe'nin az arkadaşından birini öylece atmak istemem."
"B-Ben kendimi özellikle onun arkadaşı olarak görmüyorum..."
Yuriga sert oynamaya çalışıyordu ama o ve diğer herkes Tomoe ile Ichiha'nın arkadaşı olduğunu zaten biliyordu. Bunu inkar etmeye yönelik zayıf çabası, Souma'nın sırıtmasıyla karşılandı.
"Ha, doğru. Oden konusuna dönersek, bize katılmak ister misin, Yuriga? Uzun zaman sonra tekrar yiyeceğim için çok heyecanlandım, çok fazla yaptım. Tomoe'yi ve Ichiha'yı da çağıracaktım."
"...Katılabilir miyim?"
Soya sosu ve çorba suyundan gelen koku bir süredir havada asılı kalmıştı ve bu Yuriga'nın ilgisini çekmişti.
Kral ve kraliçelerle akşam yemeği masasına katılmaktan rahatsızdı ama Tomoe ve Ichiha da orada olursa muhtemelen sorun olmazdı. Hatta lezzetli bir şeyler yiyecek olsalar ve o dışarıda bırakılsaydı, bu onu rahatsız ederdi.
"...O ikisi geliyorsa, ben de size katılırım," dedi Yuriga yüzü kızararak.
O akşam, yemek çok neşeli geçti.
***
Yaklaşık bir hafta sonra
"Hahaha, anlaşılan keyfi yerinde."
Uzak kuzeyde, Malmkhitan Kralı Fuuga Haan, Yuriga'nın mektubunu okurken sırıtıyordu.
"Ne okuyorsun, Sevgilim?" diye sordu Mutsumi odaya girdiğinde.
Fuuga, ona verilen mektubu uzattı ve yanıtladı: "Yuriga'dan bir mektup. Friedonia Krallığı'nda keyfi yerinde gibi görünüyor."
"Ah, Yuriga'dan mı?" Sonra baldızından gelen mektubu incelerken Mutsumi başını yana eğdi. "Hmm? Hayatındaki son olaylar hakkında bir rapor gibi görünüyor. Yazım tarzı eğlenceli olsa da..."
"Bir şey mi rahatsız etti seni?"
"Ah, hayır, böyle bir mektup yazmaya zorlanmış olabileceğini düşündüm. Bu hoş tona olduğu gibi inanmalı mıyız diye merak ettim..."
"Souma, Yuriga'yı bunu yazmaya zorlamış olabilir mi diyorsun? İmkansız."
Fuuga, Mutsumi'nin endişelerini içten bir kahkahayla savuşturdu.
"Bu kesinlikle Yuriga'nın el yazısı. Ayrıca, Yuriga istemeden mektup yazmaya zorlanırsa, yazısını belirli bir şekilde bozması öğretildi ona. Aşırı temkinli Souma'nın benimle olan ilişkisine zarar verecek kadar aptalca bir şey yapmayacağını biliyorum. Bir miktar sansür olabilir ama içinde yazanların Yuriga'nın gerçekte ne hissettiği olduğuna eminim."
"Gerçek hisleri... O zaman sona yazdığı şey de gerçekten hissettikleri mi?"
"Evet, öyle hissettiği anlamına geliyor," dedi Fuuga sırıtarak.
Yuriga'nın mektubunun sonunda yazanlar şunlardı:
Kardeşim,
Friedonia tuhaf bir ülke.
Burada yaşamak eğlenceli ama sadece keyiften başka bir şey hissediyorum. Önyargılarım yıkılıyor ve mutlak sandığım içimdeki değerler, onlardan farklı bir değerler bütünüyle çarpışıyor... Kelimelere dökmek zor. Ben de henüz kendim çözemedim.
Başından beri Kral Souma'ya karşı temkinli oldun, bu yüzden gardını düşüreceğinden şüpheliyim ama yine de söylememe izin ver. Onu asla hafife alma.
Saygılarımla, Yuriga.
"Yuriga bana herkesten çok inanır, o bile böyle söylüyorsa... Ne biçim bir adam, değil mi?"
"...Bundan keyif alıyorsun," dedi Mutsumi, canı sıkkın bir tonda.
Fuuga'nın gözlerinde vahşi bir pırıltı vardı.
"Şimdiye kadar sadece birini başardık. Bundan sonra kimin ya da neyin önüme çıkacağını bilmiyorum. Bunu görememek beni heyecanlandırıyor. Bu çağ kanımı kaynatacak kadar kızışacak!"
Sonra, canavarlardan geri aldığı bir şehrin duvarlarına ayaklarını uzatarak, kuzey gökyüzünde yüksekte asılı duran güneşe doğru kükredi.
Kuzey topraklarında, bir kaplan havalanmak üzereydi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.