BAŞLIK: İnsan Dizisi
“Peki, pusuya düşürdükten sonra ne olacak?” diye sordu Shi Qingxuan.
Xie Lian ve Hua Cheng, insan dizisinin merkezinde yerlerini almışlardı bile.
“Ondan sonrası bize kalsın. Dizinin içinde onlarla biz ilgileneceğiz ve tek birini bile sağ bırakmayacağız. Bize sadece zaman lazım. En önemlisi, dağılmamalarını sağlamak. Daha önce, tam beş yüz kişi olmadığımız için tehlike olabileceğini, çemberin dayanıp yaratıkların kaçmasını engelleyip engellemeyeceğinin belirsiz olduğunu söylemiştim.”
Biri yutkundu ve kekeleyerek sordu: “Ç-çemberden çıkarlarsa ne olur?”
“Hiç hoş olmaz,” diye yanıtladı Xie Lian. “İntikamcı ruhlar sizi ele geçirir ve vebaya yakalanan ilk siz olursunuz…”
“Eğer… Sadece diyorum ki, eğer biri elini bırakıp kaçarsa ne olur?”
“Çember bozulursa, intikamcı ruhlar kaçanı da ele geçirebilir,” dedi Xie Lian.
“Yani ruhlar her iki durumda da ele geçirecek!”
Daha akıllı olanlar durumu anlayıp açıkladılar: “Farklı. İlki, ruhların sizi kesinlikle ele geçirip enfekte edeceğinin garantisi; ikincisi ise bir ihtimal. Yani, elinizi bırakıp kaçarsanız bile hayatta kalma şansınız olabilir.”
“Aynen öyle,” dedi Xie Lian. “Peki, ayrılmak isteyen var mı? İşler başladıktan sonra kesinlikle vazgeçemezsiniz ama başlamadan önce kimin ayrıldığı önemli değil. Ayrılmaya karar verenlere kimsenin bir şey söylemeyeceğini umuyorum; sonuçta bu tehlikeli bir görev.”
Bu söylenmesi gereken bir şeydi; aksi takdirde, gerçekten cesaret ve kararlılıkla dolu insanlardan oluşan bir grup olmazlardı. Nitekim, bir an sonra çember biraz küçüldü; birkaç düzine kişi geri çekildi, başları öne eğik bir şekilde aceleyle birbiri ardına ayrıldılar.
“Şükürler olsun.” Xie Lian rahat bir nefes aldı.
“Nesi şükürler olsun?!” diye bağırdı Shi Qingxuan. “Daha az kişi kaldık şimdi.”
Xie Lian gülümsedi. “Burada yeterince insan var; bu hayal ettiğimden daha iyi.”
Sayılarının yarısı ayrılırsa ne yapılması gerektiğini ciddi ciddi düşünüyordu ama sadece birkaç düzine kişi kaybetmişlerdi; bu hoş bir sürprizdi.
Uzakta aniden bir ses duyuldu. “Durun! O insanların kim olduğunu biliyor musunuz? Onlara bu kadar kolay güvenemezsiniz! Kendinizi öldürtmeyin sakın!”
Xie Lian arkasına baktı ve Cennet Gözü ile beraberindekileri gördü.
“Siz de kim oluyorsunuz Allah aşkına?” diye homurdandı Shi Qingxuan. “Yardım etmeyecekseniz soruna sorun katmayın. Yemin ederim, hiçbiri tek bir cana bile zarar vermez.”
Elbette, ruhani ustalar topluluğu, kirli, pasaklı bir dilencinin sözlerine kulak asmadı. “Peki ya sen kimsin? Senin sözünün kaç kuruşluk değeri var?”
Shi Qingxuan, kendisini böyle aşağıladıklarını duyunca öfkesi kabardı. Kendi yüzünü işaret etti. “Ha? Benim önümde paradan mı bahsediyorsunuz? Kiminle konuştuğunuzu bilmiyorsunuz galiba! Eminim siz bile bunun önünde eğilmişsinizdir… öhö öhö…”
Sözünü kesti ve öksürerek geri çekildi. Ruhani ustalar topluluğu, artık blöf yapmaya devam edemediğini ve kendi isteğiyle geri çekildiğini varsayarak umursamadılar.
Bunun yerine, kalabalığı kışkırttılar: “İkinin ne planladığını hiçbiriniz bilmiyorsunuz! Bir lokma yiyecek için canınızı tehlikeye atıyorsunuz!”
Xie Lian, dilencilerin bedava yemek için değil, dostluk ve adalet için yardım etmeye geldiklerini açıklamak üzereydi ama o daha konuşamadan Hua Cheng miskin miskin konuştu.
“Doğru değil. Onlar yemek için değil, dünyayı kurtarmak için buradalar.”
Xie Lian biraz şaşırdı. Hua Cheng onlara neden böyle bir şey söylemişti ki? Ancak, ustalar alay ettiler.
“Ne? Dünyayı kurtarmak mı? Ne tür bir kör yaygara koparmaya çalışıyorsunuz? Kendinize bakın siz!”
“Evet, bir sürü dilencinin işe karışmasına gerek yok. Gidin ve sorun çıkarmayı bırakın.”
“Öyle mi? Yani dilenciler dünyayı kurtaramaz mı demek istiyorsunuz?” diye karşılık verdi Hua Cheng umursamazca. “Yetenekleri mi yok, yoksa layık değiller mi?”
Dilenciler bu sözlere anında hırçınlaştı, yüzlerinde aşırı hoşnutsuzluk belirdi.
“Biz öyle bir şey demedik!” diye bağırdı Cennet Gözü öfkeyle.
Shi Qingxuan tekrar başını uzattı ve onu işaret etti. “Hey, hey, hey, ben kendim duydum! Tam olarak bunu demek istemedin mi? Ve sesin de çok aşağılayıcıydı. Değil mi, herkes?!”
“Evet! Ne demek istedin bununla?! Biz neden layık değiliz ki?!”
“Yardım etsek de etmesek de bizi doyuracaklar! Gerçekten buraya sadece yemek için geldiğimizi mi sanıyorsunuz?! Bizi küçümsemeyi bırakın!”
Xie Lian, Hua Cheng’e döndü; Hua Cheng ona “Çocuk oyuncağıydı,” der gibi kaşlarını kaldırdı.
Demek bu yüzden söylemişti, diye düşündü Xie Lian.
Çemberde çok sayıda insan kalmış olsa da, pek kararlı değillerdi. Bu yüzden Cennet Gözü ve beraberindekiler istemeden küçümsemelerini belli ettiklerinde – adeta “Sizin gibi kirli dilenciler bu tür işlerde işe yaramaz,” der gibi – Hua Cheng bunu fırsat bilip büyüterek dilencilerin isyankar ruhlarını kışkırttı. “Bizi işe yaramaz mı sanıyorsunuz? Şimdi bizde de ne cevherler olduğunu kanıtlamaya kararlıyız!”
Savaş ruhları kabardı. İki taraf da birbirine bağırıyordu ve Xie Lian, Cennet Gözü ile maiyetine seslendi.
“Gerçekten endişeleniyorsanız, kenarda durup izleyebilirsiniz. Böylece kötü bir şey yaparsak bizi kolayca durdurabilirsiniz.”
Yanında, Hua Cheng ekledi: “Ama sakın önümüze çıkmayın, olur mu?”
…
Bu ruhani ustalar topluluğu, Xie Lian ve Hua Cheng’i tüm zaman boyunca takip etmiş ve sonunda ortaya çıkıp harekete geçme cesaretini toplamıştı ama Hua Cheng’in korkutucu sahte gülümsemesi onları çabucak sindirmişti.
Hua Cheng, Xie Lian’e döndü. “Gege, gökyüzüne bak.”
Xie Lian de onunla birlikte yukarı baktı. Dolunayın önündeki kara gölgeler şimdi daha belirgindi, sanki sessizce yaklaşmışlardı. Xie Lian yardım aramakla zaman harcarken, kara gece ilerlemiş ve şimdi yaratıklar inmek üzereydi!
Eyvah, diye düşündü Xie Lian, kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Daha fazla insan bulmak için vaktimiz kalmadı!
Ancak bunu yüzüne yansıtmadı ve telaşla seslendi: “Herkes, yerlerinizi alın! Sıkıca tutunun!”
Shi Qingxuan zaten hazırda bekliyordu. “Haşmetli— Şey, Xie, çok az kişi kaldık. Ruhlar çabucak yarıp geçmez mi?” Son anda Xie Lian’in unvanını kullanmaktan kaçınmıştı, çünkü bunu kullanmak kafa karışıklığına ve gereksiz soruna yol açabilirdi. Burası sonuçta Ölümlü Diyarı’ydı.
“Burada nöbet tutacağım ve sürekli gözlemleyeceğim, dizide aşılma riski taşıyan her noktayı güçlendireceğim,” diye yanıtladı Xie Lian. “Bu bize zaman kazandıracak.”
Temelde, ortaya çıkan gedikleri kapatacaktı.
“Aman Tanrım, o zaman hayatımız size emanet. Benimki de dahil, Haşmetli… Şey, Xie,” diye yanıtladı Shi Qingxuan. “Çok çalışmalısın, tamam mı? Çok çok çalış! Ben şu an bir ölümlüyüm!”
“Peki, Feng, elimden gelenin en iyisini yapacağım.”
Herkesin avuçları terlemiş, yüzleri gergindi. Hepsi birbirlerinin ellerini sımsıkı tuttuktan hemen sonra, sessiz gece gökyüzünde çığlıklar yankılandı. Sesler gittikçe yaklaşıyor, gittikçe hızlanıyordu!
Gelmişlerdi!
Doğru zamanı yakalayarak, Xie Lian talimat verdi: “Herkes, ileriye doğru üflesin!”
İnsanlar anlamadılar ama talimatlara uydular. Her biri yanaklarını şişirdi ve tüm güçleriyle üflemeye başladı. Kış gecesinin ortasında, büyük kalabalık sıcak, beyaz bir buhar çemberi oluşturdu. Nefesleri uzağa gitmese de, yang enerjisiyle karışan sıcak hava, onu gören herhangi bir ruh için kafa karıştırıcı olacaktı. Ayrıca, Hua Cheng gizlice bir kamuflaj büyüsü yapmıştı ki yaratıklar aşağıda ne olduğunu göremesinler.
İntikamcı ruhlar dağılıp ortalığı karıştırmak niyetindeydiler ama yoğun bir sıcaklık ve yaşayanların enerjisiyle dolu, dalgalanan, kıpır kıpır ve inanılmaz canlı bir bölge hissettiler. Doğal olarak, hedefledikleri yerin burası olduğunu sandılar ve kudurmuş bir kara sütun halinde heyecanla oraya doğru hücum ettiler.
Bir anlık, Xie Lian’in görüş alanı neredeyse tamamen kapanmıştı. “Herkes, ellerinizi gevşetmemeye dikkat edin! Kafese girdiler!” diye bağırdı.
Aynı anda, Hua Cheng’in arkasından binlerce gümüş kelebek ortaya çıktı ve yayıldı. Ürkütücü gümüş bir ışık alanı aydınlattı ve Xie Lian’in gözlerinin önündeki kara sis dağıldı. Hua Cheng’in kendisine doğru elini uzattığını gördü.
“Gege, yanıma gel.”
Xie Lian biraz irkildi ama yine de hemen elini tuttu. Hafif bir çekişle Hua Cheng, Xie Lian’i kolayca yanına çekti ve kolunu beline dolayarak sakin bir öfkeyle etrafı süzdü. İntikamcı ruhlar, Fırın’da iki bin yıllık hapsedilmiş olmalarına rağmen akıllarını yitirmiş olsalar da, Hua Cheng’e yaklaşmaya cesaret edemiyorlardı – ikilinin üç metrelik bir yarıçap içinde karanlık auralarından eser bile yoktu.
İşte ancak o zaman, çembere neşeyle atlamış olan intikamcı ruhlar bir şeylerin yanlış olduğunu fark ettiler. Ortalığı kasıp kavuruyor, çiğniyorlardı ama neden hiçbir canlı insana saldırmamış, bunun yerine birbirlerini parçalıyorlardı? Ayrıca dokunamadıkları iki varlık vardı ve o gümüş kelebekler keskin bıçaklar ve ok yağmuru gibiydi; kanat çırpışları intikamcı ruhlara saldırıp katlediyor, çığlıklarını göklere yükseltiyordu!
İntikamcı ruhlar sonunda tuzağa düştüklerini anladılar. Etrafta alevler yükselen, kilitli, vahşi, hapsedilmiş canavarlar gibiydiler ama iki yüz küsur insan kafeslerinin dışındaki izleyiciler değil, demir parmaklıklardı!
Öfke patlaması yaşayan intikamcı ruhlar, birleşmiş ellerinden başka bir şeyle saldırılarını engelleyen dilencilere şiddetle ve vahşice çığlık attılar. Ağızlarını o kadar geniş açtılar ki, dilencilerin kafalarını yutmak üzere gibi görünüyorlardı. Saçları öfkeyle diken diken olmuştu, yüzleri ve bedenleri sefil bir şekilde bükülmüştü. Bazı dilenciler birkaç adım geri çekilecek kadar korkmuştu ama yanlarındakiler tarafından çabucak durduruldu.
“Kıpırdamayın!”
BAŞLIK: İnsan Dizisi Genişlerken
İnsan Dizisi Genişlerken
“Kıpırdamayın!” diye yankıladı Xie Lian. “Dizi bozulmadığı sürece size zarar veremezler!”
Bu, kalabalığı biraz olsun rahatlattı. Hatta bazı dilenciler, çığlık çığlığa bağıran intikam ruhlarına hırsla tükürüp alay ettiler.
“Sizi kirleteceğim, kirleteceğim! Defolun buradan!”
Muhtemelen bir yerlerden, hayaletlerin pis şeylerden korktuğunu duymuşlardı. Xie Lian gülse mi ağlasa mı bilemedi.
“Buna da gerek yok! Onlar bundan korkmazlar!”
Tam o sırada, insan dizisinde bir noktanın dağılmak üzere olduğunu, bir zayıf noktanın sızdırmaya başlayacağını fark etti. Aceleyle baktığında, gözleri donuklaşmış, nefes alışverişi hırıltılı, cılız küçük bir dilenci gördü. O kadar korkmuş görünüyordu ki, sanki kasılmaya başlayacaktı.
Birçok intikam ruhu da adamın ruhunun zayıfladığını fark edip ona doğru üşüştü. Xie Lian aceleyle oraya koştu, ipek kuşağıyla şaklattı ve intikam ruhları darbeyle parçalanırken uludu. Xie Lian adamı çemberden hızla geri çıkardı, solundaki ve sağındaki insanlara da ellerini birleştirmelerini emretti.
Daha rahat bir nefes almaya vakit bulamadan, güneybatıda yaklaşık on sekiz metre ötede başka bir sızıntı belirdi. Xie Lian tam oraya koşmak üzereyken, daha uzakta başka bir sızıntının ortaya çıktığını fark etti – Shi Qingxuan’ın hemen yanındaki kişiden!
Sayısız intikam ruhu vardı sonuçta ve bu sadece ilk dalgaydı; ruhların akışı adeta sonsuzdu.
Zamanında yetişemeyecekti. Xie Lian, “San Lang!” diye bağırdı.
Hua Cheng kımıldamadı. “Gege, endişelenme.”
Xie Lian, Hua Cheng’in fark etmediğine inanmak istemiyordu, böyle vahim bir durumu görmezden geleceğine de… Ama o delik, intikam ruhları tarafından kullanılmak üzereydi!
Ancak tam kritik anda, sarı bir tılsım uçarak Shi Qingxuan’ın yanında patladı!
Tılsım hiçbir intikam ruhuna isabet etmese de, onları korkuyla geri çekilmeye zorladı. Onları bunca zamandır gözetleyen ruhani ustalar grubundan biri tarafından atılmıştı.
“Size karışmayın dememiş miydim!” diye bağırdılar koşarak gelirken. “Ama madem karıştınız, sonuna kadar direnin! Yapamıyorsanız, sadece başımıza bela açıyorsunuz demektir!”
Hua Cheng, her zamanki rahatlığıyla Xie Lian’a döndü. “Gördün mü, sana endişelenme demiştim.”
“Mmm!” diye yanıtladı Xie Lian.
Sonunda, Heaven’s Eye ve diğer ustalar daha fazla seyirci kalamadılar ve hücum ettiler. Gerçekten de profesyonel dövüş sanatçılarıydılar, hızlı ve çevik hareket ediyorlardı; her biri ikişer kişiyi tutup ellerini ayırarak kendilerini araya soktular. Düzinelerce yeni gelen çembere katılarak insan dizisini genişletti.
“Meslektaşlarım! Çabuk, çabuk, çabuk – başkentte okulu veya öğrencisi olan kim varsa, hemen gelmelerini söyleyin!” diye seslendi Heaven’s Eye.
“Gidin, gidin, gidin!”
“Ben de öğrencimi çağıracağım!”
Yakında yüz küsur kişi daha sokağa fırladı ve hepsi de etkileyiciydi – keşişler, uygulayıcılar, büyücüler! Her biri tam teçhizatlıydı ve iki adımı tek adımda atıyorlardı; kahramanca duruşları iç açıcıydı. Xie Lian içinden yüksek sesle tezahürat yaparken, dilenciler gözleri faltaşı gibi açılmış, ağızları açık bir şekilde onlara bakıyordu. Bu yeni insan dalgası, önlerindeki olağanüstü manzara karşısında – tuhaf bir aura ile kaynayan öfkeli bir sütun – şaşkına dönmüştü, ancak tereddüt etmeden katıldılar. Onlar da katıldığında, çember daha da genişledi; kraliyet başkentinin ana caddesinde yer kalmayacaktı. Yeni gelenlerin cesaretinin yanı sıra, dizinin dayanma süresini şüphesiz büyük ölçüde uzatacak her türlü ruhani aygıtı da yanlarında taşıyorlardı.
Bunu görmek Xie Lian’ın güvenini artırdı. Sakin bir güvenceyle seslendi: “Korkmayın millet! Rüzgar bizden yana dönüyor. Tarafımızda giderek daha fazla insan var. Hattı tuttuğumuz sürece, onları yok edeceğiz! Bu sadece bir zaman meselesi!”
Kalabalık da durumun kendi lehlerine döndüğünü görebiliyordu. Umut her şeyi kolaylaştırdı. Bir an içinde herkesin güveni arttı.
“Onları yok edin!” diye bağırdı kalabalık coşkuyla.
Çemberin kendi tarafından Heaven’s Eye, “Bizim tarafta 168 kişi var! Sizde kaç kişi var? Ne kadar dayanabiliriz sizce?” dedi.
Dilencilerin lideri Shi Qingxuan, saydı ve tekrar saydıktan sonra yüksek sesle yanıtladı: “Dizide 148 kişi kaldı!”
“Toplamda 316 kişi ediyor,” dedi Xie Lian. “Sadece bulmamız gereken—”
“Bu doğru değil,” diye araya girdi Hua Cheng.
Xie Lian ona döndü. “Ne doğru değil?”
Hua Cheng’in ciddi bakışları Xie Lian’a döndü. “Sayım doğru değil. Burada 317 kişi var.”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.