Ne Keder Ne Sevinç, Beyaz İpekten Felaket

Xie Lian, uykuda mı uyanık mı olduğunu ayırt edemiyordu.

Uyanıksa, dış dünyadan hiçbir tepki almıyor ve hiçbir şeyi hatırlamıyordu. Uykudaysa, gözleri hep açıktı.

Kendine geldiğinde, Beyaz Yüz, siyah kılıcı beline bağlamıştı; sanki bir kıdemli, bir çocuğa ödül veriyormuş gibi.

“Bu sana hediyem.” Kabzayı okşadı. Sesi nazik, ama derin bir anlamla yüklüydü. “Topladığın diğer kılıçlardan, hatta Jun Wu’dan aldıklarından bile çok daha keskin olduğunu kanıtlayacaktır, emin ol.”

Xie Lian, kılıcı istediği gibi asmasına izin verdi, ne konuştu ne de karşılık verdi. Karşılık vermek anlamsızdı.

O haldeyken yeni bir kıyafet giydi. Yeni bir kılıç kuşanmış halde, sanki yeni doğmuş bir bedende sürüklercesine kendini dışarı attı. Veliaht Prens Tapınağı’ndan çıktı ve karanlığa doğru yürüdü.

Beyaz Yüz arkasından seslendi. “Bekle.”

Xie Lian adımını durdurdu. Beyaz Yüz sessizce yanına geldi ve eline beyaz bir ipek bant bıraktı.

“Bunu unuttun.”

Bir zamanlar yüzünü örtmek için kullandığı ipek banttı... aynı zamanda onu bağlamak için de kullanılmış olan.

Xie Lian, tek başına sendeliyerek dağdan indi.

Gün zaten ağarmıştı. Güneş doğmuştu, ama Xie Lian, üzerine vuran ışınlarına rağmen en ufak bir sıcaklık hissetmiyordu.

Dağdan inerken, küçük, şırıldayan, berrak ve canlı bir dere gördü. Derenin kıyısına yaklaştı. Su, kendi yansımasını gösterdi. Xie Lian, solgun yüzüne baktı.

Yüzü pürüzsüz ve bembeyazdı, üzerinde tek bir kesik bile yoktu. Boynu da aynıydı; bu da göğsü, karnı ve diğer yerlerinin tamamen iyileştiği anlamına geliyordu. Az bir süre baktıktan sonra, artık bu manzaraya dayanamadı. Başını eğip avuçlarına biraz dere suyu aldı, yüzünü yıkadı ve birkaç yudum içti. İçti de içti… ta ki yakınlarda bir şey fark edene kadar.

Yavaşça başını kaldırdı. Yukarı akıntıda, çok da uzakta olmayan bir yerde, dev bir kayanın dibine yığılmış bir ceset kıyıda yatıyordu. Kıyafetlerinden anlaşıldığı kadarıyla, bu, güçlendirme almış sokak sanatçısının cesediydi.

Adam dağdan inmemişti; yolda ölmüştü. Dev kayanın üzerinde belirgin bir kan lekesi vardı; acıdan mı yoksa korkudan mı bilinmez, sanki ölene dek kendini o kayaya çarpmıştı. Ceset zaten çürümeye başlamış, kötü bir koku yayıyordu. Vücudunun yarısı dere suyuna batmıştı. Ceset hareket etmese de, yarı çürümüş yüzünde büyüyen küçük, şekilsiz suratlar hâlâ kıvranıyordu.

Xie Lian, derenin kenarına diz çöktü ve bir saatten fazla midesindekileri boşalttı, kan gelene kadar öğürdü.

***

Dağdan indikten sonra, uzun süre şehirde yürüdü, ana caddelerde amaçsızca dolaştı, aklında belirli bir hedef yoktu. Aniden bir el omzunu kavradı ve onu bir ara sokağa çekti. Xie Lian etrafına bakındı ve karşısındakinin yüzünü görmeden önce üzerine gelen bir yumruk gördü.

“Bu kadar uzun süre nereye kaçtın?!”

Yumruğun ardında Feng Xin’in öfkeli ifadesi vardı, ama Xie Lian bunu fark ettiğinde, yumrukla zaten yere serilmişti.

Feng Xin, onu bu kadar kolay yere sereceğini beklemiyordu. Şaşkınlıkla kendi yumruğuna, sonra da yerdeki Xie Lian’a baktı. Onu kaldırmayı düşünmeye kalmadan, Xie Lian zaten kendi başına ayağa kalkmıştı. Feng Xin’in yüz ifadesi değişti, ama sonunda öfkesi hâlâ dinmemişti.

“Ne biçim bir tavrın var senin! Sadece bir kelime edip kaçıp iki ay ortadan kaybolmak! Majestelerinin ne kadar endişelendiğini biliyor musun?!”

Xie Lian, yüzüne sıçrayan burun kanamasını sildi. “Üzgünüm.”

Sildikçe durumu daha da kötüleştirdiğini görünce, Feng Xin derin bir iç çekti.

“Majesteleri! Özrü bırak, aramızda özre gerek yok. Ama sen… Sana ne oldu? Neden bu kadar uzun süre yoktun? Bana anlatamaz mısın?” Xie Lian’ın belinde asılı duran siyah kılıcı fark etti. “Peki o kılıcı nereden buldun?”

Xie Lian ona anlatmak istedi. Ama sonra, gitmeden önce Feng Xin’le yaşadığı tartışmayı ve Feng Xin’in yüzündeki şüpheci ifadeyi hatırladı. Bu da ona bir daha asla düşünmek istemediği deneyimi anımsattı. Bu yüzden sadece, “Üzgünüm,” diye tekrarladı.

***

İkisi sığınağa döndü. Kraliçe Xie Lian’ı görünce ona sarıldı ve ağladı. Kral ise yine epey yaşlanmış görünüyordu; eskiden siyah saçlarının arasında beyazlar aranırken, şimdi bembeyaz saçlarının arasında siyah teller aranır olmuştu. Ancak, nedense öfkelenmiyordu ve sadece birkaç kelime ettikten sonra sustu. Üçü de muhtemelen Xie Lian’ın tekrar kışkırtılırsa iki ay daha kaçacağından korkuyorlardı, bu yüzden etrafında çok dikkatli konuşup hareket ediyorlardı.


Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.