“Ne diyorsun sen? Biraz sinir bozucu olunca daha da sevimli oluyorsun,” dedim içtenlikle.
Hikari’nin gözleri sitemle kısıldı. “Yani sinir bozucu olduğumu kabul ediyorsun.”
“Şeeeii... Birazcık sinir bozucu davranıyor olabilirsin.” Normalde bunu içimden geçirsem bile yüzüne asla söylemezdim ama bu sefer hissettiklerimi bilerek dile getirdim.
Kıkırdadı, ellerimi yavaşça bırakıp kalemini tekrar kavradı. “Biliyor musun, sanırım artık gerçekten asılabilirim.”
Aşka gelen sözlerinin hakkını vererek inanılmaz bir konsantrasyon sergiledi. Bu odaklanma sadece o günle sınırlı kalmadı; ertesi gün, sonraki gün ve takip eden tüm günler boyunca devam etti. Tam da tahmin ettiğim gibi, şalteri bir kez atınca uzun süre temposunu koruyabiliyordu.
Sonuç olarak, ders çalışma bahanesiyle yaptığımız o cilveleşmeler ilk günle sınırlı kaldı. Kalan günlerde sadece ders çalışmış olsak da sırf Hikari’yle vakit geçirmek bile beni bulutların üstüne çıkarmaya yetiyordu.
O muazzam odaklanmasını hiç kaybetmedi ve böylece kendimizi final sınavlarının ortasında bulduk. Zorluk derecesi şöyle böyleydi; verdiğim yanıtlar neredeyse kusursuzdu. Hikari’yle yaptığımız tüm o çalışma seansları, farkında olmadan benim akademik başarımı da katlamıştı.
Sınavlar bittikten sonra, “Nasıl geçti?” diye sordum.
Yüzüne tatmin olmuş bir gülümseme yayıldı. “Bence gayet iyiydi! Hepsi senin sayende!”
Bizim ekip sırayla sıralarımızın etrafında toplanmaya başladı. Hiçbirinin moralinin bozuk olmadığını görmek içimi rahatlattı.
Nanase bana gülümsedi. “Görünüşe göre üzerine düşen görevi başarıyla yerine getirmişsin.”
“Umarım öyle olmuştur ama sonuçlar açıklanmadan kesin bir şey söyleyemeyiz,” diye karşılık verdim.
“Aşırı özgüvenli olmasaydı Hikari’nin yüzünde bu ifade olmazdı.”
Sahi mi? Nanase’nin onu benden daha iyi tanımasına şaşmamak gerek tabii. “Sizinkiler nasıl geçti bakalım?”
İlk yanıt veren, kendine olan güveni yüzünden okunan ve dişlerini göstererek sırıtan Uta oldu. “Mükemmeldi! Kesinlikle kalmadım!”
Reita omuz silkerek acımasızca araya girdi. “Uta, 'mükemmel' kelimesini bu anlamda kullanacak tek kişi sensin herhâlde. Benimki her zamanki gibiydi. Sende durumlar nasıl Tatsuya?”
“Kimbilir. Notlar açıklanana kadar bir şey diyemem.”
“Ha! Tatsu sadece bir sınavı darmadağın ettiğinden emin olduğunda böyle muğlak konuşur zaten!”
“Kes sesini. Natsuki, sende ne var ne yok?”
Topu alenen bana attı... “Eh, herhâlde birinci olmuşumdur.”
Nanase iddialı bir şekilde gülümsedi. “Bu sefer öyle olmayabilir.”
Bayağı özgüvenli görünüyordu. “O zaman sonuçları görmek için sabırsızlanıyorum.”
Bu kısa sohbetin ardından o günlük dağıldık. Sınav günü olduğu için okul sabah bitmişti bitmesine ama sporcu üçlü anında kulüp faaliyetlerine koştu. Nanase de piyano dersi için ortadan kaybolunca geriye sadece Hikari ile ben kaldık.
Edebiyat kulübü zaten en başından beri öyle sık toplanmıyordu. Faaliyetlerine yarından önce başlamayacaklardı. Bugün iş vardiyam da yoktu, Serika ve diğerleriyle yaptığımız grup provası da yarına kalmıştı. Kısacası ikimizin de önünde bomboş bir gün vardı.
Hikari ışıl ışıl gözlerle bana bakarak, “Şey... Sonra görüşürüz o zaman,” dedi.
Beni dışarı davet etmeye zorladığını bu kadar belli etmek biraz fazla değil mi? “Öğle yemeği yiyelim mi?”
“Evet!”
Birlikte dışarı doğru yürümeye başladık. Finallerin yükünden kurtulan Hikari, hafif bir melodi mırıldanarak sekerek yürüyordu.
“Keyfin yerinde bakıyorum,” diye takıldım.
“Tabii ki yerinde! Ders çalışma azabından kurtuldum!”
“Sei-san’a verdiğin sözü tutmak istiyorsan düzenli çalışmaya devam etsen iyi edersin.”
Yanaklarını şişirip dudak büktü. “Öğğ, biliyorum herhâlde! Ama sadece bugünlük ağırdan alabilirim,” diye sitem etti.
Haksız sayılmazdı ama Hikari gibi çekici biri böyle ulu orta neşeyle dolup taşınca çok dikkat çekiyordu. Özellikle de bana yöneltilen bir sürü karanlık bakışı üzerimde hissettiğim için bu durum ciddi bir sorundu. Bir an önce okuldan uzaklaşsak iyi olacaktı, yoksa...
Hikari’yle okuldan çıkıp istasyona doğru ilerledik. Öğle yemeğini nerede yesek diye biraz düşündükten sonra istasyonun karşısındaki McDonald's’a gitmeye karar verdik. Finaller bitti diye saçıp savuracak paramız yoktu sonuçta. Hâlâ lise öğrencisiyiz. McDonald's’ta laflamak tam bize göreydi.
Ben Big Mac menü söyledim, Hikari ise füme etli ve marullu burger menüsünü seçti. Sonra ikilik bir masaya geçtik. Hafta içi öğle saatleri olduğu için restoran nispeten boştu, takılmak gayet rahattı.
“Bu çok lezzetli!” Hikari burgerini öyle kocaman bir tebessümle yiyordu ki benim de yüzümde geniş bir gülümseme belirdi.
McDonald's burgerleri her zaman belli bir standardın üstündedir. Üniversitedeyken hafta içi yemek döngümün McDonald's, Matsuya, ramen, Hidakaya ve tekrar McDonald's olduğu bir dönem vardı. McDonald's ile başlar, McDonald's ile bitirirdim. Sonra olaylar gelişti, yemek yapmaya merak saldım ve en sonunda hazır gıda yemeyi bıraktım.
“Sınavlar da bitti, sömestr tatili eli kulağında!”
“Evet,” diye karşılık verdim. Bugün 20 Aralık’tı. Tatil üç gün sonra, yani ayın 23’ünde başlayacaktı.
“Yani... Yılbaşına çok az kaldı, değil mi?”
Hikari’nin öylesine söylediği bu laf zihnimi tamamen boşalttı. Neden mi? Çünkü o özel günü tamamen unutmuştum.
Yanakları pembeleşmiş, bana kaçamak bakışlar atarken o kadar sevimli bir ifadeyle, “O günü seninle geçirmek isterim, Natsuki-kun...” dedi ki.
Bense gençliğin bu kadar önemli bir olayını tamamen aklımdan çıkardığım için şaşkınlıktan donakalmış durumdaydım. Miori meselesi, Reita’nın çıkmazı ve Hikari’yle ders seansları derken kafamın içindeki tüm alan dolup taşmıştı. Takvimde neyin yaklaştığını hiç düşünmemiştim...
Kız arkadaşınla çıkacağın bir Noel randevusu, aşırı yüksek dozda gençlik vitamini içerir (benim tanımama göre); bu işin zirvesidir! Bu olayı unutacaksam Gökkuşağı Renkli Gençlik Planı’mın ne anlamı kalıyordu ki?
Hikari endişeli bir sesle, “Natsuki-kun...?” diye sordu.
Hemen toparlanmaya çalıştım. “E-Evet! Benim de hiçbir planım yok zaten! Birlikte geçirelim!”
Rahatlamış bir gülümsemeyle baktı. Hikari de heyecanlı göründüğüne göre acilen bir plan yapsam iyi olacaktı.
“Natsuki-kun, yapmak istediğin özel bir şey var mı?”
Mahcup bir tavırla, “Üzgünüm... Henüz üzerine düşünmedim,” diye itiraf ettim.
Müsamahakar bir tonla, “Özür dileyecek bir şey yok ki,” dedi.
İnsanlar Noel randevusunda ne yapardı ki zaten? Özel bir gündü, bu yüzden sıradan randevularımızdan farklı olsun istiyordum... Ama bu tam olarak ne demekti? Normal randevularımızı planlarken bile bin dereden su getiriyordum, bu yüzden özel olması gereken bir günde ne yapacağımı gerçekten bilmiyordum. Hikari’yi mutlu etmek istiyordum ama tecrübe yönünden ciddi şekilde eksiktim.
“Ben de biraz kafa yorarım, olur mu?” dedi.
Noel hakkındaki konuşmamız orada sona erdi. Kalan vaktimizi alakasız konulardan bahsederek geçirdik ve ardından McDonald's’tan çıktık.
“Biraz alışveriş yapalım mı?” diye teklif ettim ama Hikari’nin uykusu var gibiydi, bu yüzden yollarımızı ayırdık. Günlerdir dur durak bilmeden ders çalışıyordu; bitkin düşmesi çok doğaldı. Elif deseniz mertek diyecek hâldeydi, yapacak bir şey yoktu.
Şimdi asıl mesele Noel randevusu için bir plan bulmaktı. Hikari de düşünecekti ama her şeyi ona bırakmak bir erkek olarak beni ezik durumuna düşürürdü. Önümde hâlâ dört gün vardı ama bu aynı zamanda sadece dört günüm kaldığı anlamına geliyordu. Bir düşünsenize: Hâlâ rezervasyon yaptırmam gerekiyordu ki şimdiden ayvayı yemiş gibi hissediyordum. Aralık ayında yerlerin anında tükenmesi garanti olan tek gündü Noel. Yine de dövünmenin bir faydası yoktu. Şapkayı önüme koyup düşünmeye başlasam iyi olacaktı. Böyle zamanlarda eskiden Miori’den yardım isterdim ama...
“Hayır, bunu kendi başıma halletmeliyim.”
Bazı şeyler asla değişmezdi; bazı şeylerse değişirdi. Ve değişen şeyler arasında, değişmek zorunda olanlar vardı. Bu da kesinlikle onlardan biriydi.
Sömestr tatilinden önceki gün, 22 Aralık.
Sınav sonuçları açıklandı ve sıralamalar koridordaki panoya asıldı. Doğal olarak gözüme ilk çarpan şey listenin en tepesi oldu.
1. Haibara Natsuki
2. Nanase Yuino
Sadece iki puan farkla kazanmıştım. Düşündüğümden daha başabaş bir mücadele olmuştu. Hikari’yle o kadar zaman ders çalışmasaydım muhtemelen kaybeden ben olurdum.
Nanase, kendinden hiç beklenmeyecek şekilde hayal kırıklığını ulu orta sergiledi. “Tch... Öldürün beni daha iyi.”
Düşünmeden, “Kutsal şövalye tiradı gibi konuştu,” diye yapıştırdım.
Kafasını hafifçe yana eğip şaşkınlıkla sordu. “Ne demek şimdi bu?”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.