Bütün geceyi internette dövüş taktikleri araştırarak geçirdikten sonra beklenen gün çıkageldi. Dersler boyunca aklım başka yerlerdeydi ve çok geçmeden okul bitti. Tam o anda yüreğimi amansız bir heyecan kapladı. Reita’ya verdiğim randevu saati 17.30’du. Hemen nehre doğru yola koyulmazsam geç kalacaktım.
"K-Karnım ağrıyor..." diye mırıldandım, elimi mideme bastırarak.
Tatsuya hiç acımadan sırtımdan itti. "Ne diye hemen tırsıyorsun? Hadi, ikile artık."
"Natsuki-kun... Sakın yaralanma," dedi Hikari.
"Hiçbir söz veremem. Bu biraz imkansız bir istek olabilir."
"Asıl amacının onunla baş başa verip içtenlikle konuşmak olduğunu unutma, tamam mı?" diye hatırlattı Hikari.
Endişelenmen çok hoşuma gidiyor ama bu işin sonunun nereye varacağı tamamen Reita’nın keyfine kalmış. Oraya varana kadar başıma ne geleceği hakkında en ufak bir fikrim yok.
"Aşırıya kaçmadan elinden geleni yap."
"Evet, lütfen bu sefer işin içine polisi karıştırma!"
Nanase ve Uta’nın bu cesaret verici(?) sözleriyle derin bir nefes alıp zihnimi topladım. "Pekala, gidelim," dedim.
"Tamam," diyerek onayladı Miori.
Bu sefer nehir kıyısına sadece dördümüz gidiyorduk: Tatsuya, Miori, Serika ve ben. Hikari, Nanase ve Uta’nın kulüp faaliyetleri ve kursları olduğu için gelememişlerdi.
"Kızların gelmemesi zaten daha iyi," demişti Tatsuya, ben de ona hak vermiştim.
İşin özü, adama düello davetiye çıkarmıştım. Kızların kenardan izlemek isteyeceği türden bir şey değildi bu.
Kızlar, "Araya girip sizi durdurmaya çalışabiliriz," diyerek bu seferlik kenarda kalmayı kabul etmişlerdi.
Miori de bir kızdı elbette ama rehine rolünü üstlendiği için yanımda olmasına ihtiyacım vardı. Serika ise laf dinlemeyip "Ben de geliyorum, bitti!" diye kestirip atmıştı. Biz de mecburen kendi haline bıraktık.
Tatsuya hem hakemlik yapmak hem de acil durum müdahalesi için geliyordu. Bugün basketbol antrenmanı vardı ama her zamanki gibi gayet sağlıklı görünmesine rağmen "Bugün kendimi pek iyi hissetmiyorum, izinliyim," demişti. Hastalık numarası yaptığı gün gibi ortadaydı ama bu jesti takdir etmiştim.
Miori’nin de antrenmanı vardı ama Uta, "Onlara gayet ikna edici bir açıklama yaparım!" diyerek Miori’nin mazeret işini üstlenmişti.
Bir günlüğüne rehine olmak uğruna antrenmanı ektiğin için sağ ol...
Okuldan çıktığımızda gökyüzü çoktan kızıllığa bürünmüştü. Dördümüz yan yana nehir yatağına doğru yürümeye başladık. Yürüyerek varmak yaklaşık on dakika sürecekti. Burası, etrafta en az insanın bulunacağı düşüncesiyle Nanase tarafından seçilmiş bir yerdi. Ne de olsa birileri bizi görüp polisi ararsa başımız fena halde belaya girerdi.
Nanase’nin attığı konumun GPS’ini takip ederek kısa sürede vardık. Nehir yatağına ulaşmak için sık ağaçlıklı bir korunun içinden geçtik. Dışarıdan bakıldığında içerisi neredeyse hiç görünmüyordu. Karşı kıyı da aynı şekildeydi, bu yüzden başkaları tarafından fark edilme riski son derece düşüktü. En fazla, bir ihtimal, biraz uzaktaki köprünün tepesinden biri bizi seçebilirdi. Görseler bile uzaktan sadece küçücük birer noktadan ibaret kalırdık.
Reita burayı bulamayacak kadar gizli kalır diye endişelenmeye başladım. RINE üzerinden konumu attım ama hâlâ okumadı...
"Natsuki. O duruş da ne öyle?" Miori, aşağı inmek için kullandığımız merdivenlerde oturmuş, gözlerini dikmiş bana bakıyordu.
"Böyle beklemek racondandır," dedim. Tek yaptığım, nehir yatağındaki kuruluk alanın ortasında durup kollarımı göğsümde bağlayarak heybetli bir poz vermekti. Ortamı ısıtmaya çalışıyordum. Gençlik ruhunun böyle küçük detaylarda gizli olduğuna dair bir felsefem vardı.
"Natsuki, halledersin! Bastır!" Serika, ne idüğü belirsiz bir sebepten kafasına bir bant bağlamış, elinde plastik bir megafon tutuyordu.
"Serika. Cırtlak sesinle dikkat çekeceksin, vurup durma şu şeye," diye uyardım ciddiyetle. Bunun üzerine biraz suratı asıldı. Hayda, şimdi de buna mı alındın!
Tatsuya saatine bakıp "Vakit geliyor," dedi.
Ben de telefonuma göz attım. Reita ile randevuma beş dakika kalmıştı. Buz gibi bir rüzgar dalgası ortalığı yalayıp geçti. Dışarısı dondurucuydu.
Güneş yavaş yavaş batıyordu ama havanın bir süre daha aydınlık kalacağını umuyordum. Lütfen öyle olsun. Buralarda sokak lambası falan yoktu, gece çökerse göz gözü görmezdi... Yanlış mevsimi seçmişim gibi hissediyordum. Belki de bu tarz olaylar kışın ortasında yapılacak şeyler değildi.
Yine de sızlanmanın bir faydası yoktu. Vücudumu ısıtmak için biraz ısınma hareketleri yaptım. Tam o sırada, indiğimiz merdivenlerin yönünden gelen, kurumuş yaprakların ezilme seslerini duydum.
Kimin geldiğini sormama gerek yoktu. Reita, dalları bir kenara iterek sık çalılığın arkasından belirdi. Gerçekten de gelmişti.
Etrafına şöyle bir bakınıp içini çekti. "Bana böyle abuk sabuk mektuplar yollamayı keser misin, Natsuki?"
"Zokayı yutup buraya kadar geldiğine göre sen de az değilsin hani, Reita," diye karşılık verdim.
"Bu saçmalığın ya senin ya da Serika’nın başının altından çıktığına kalıbımı basarım. Hatta muhtemelen ikinizin."
"N-Nereden bildin?"
"Böyle aptalca bir planı düşünecek sizden başka zeka küpü yok çünkü." Reita ikinci kez içini çekti. Bıkmış görünüyordu. "Sadede gel, ne istiyorsun? Benimle gerçekten yumruk yumruğa dövüşmek istediğini söyleme sakın?"
"Aynen öyle istiyorum. Lafın sözün senin kalbine ulaşmaya yetmediği ortada."
Reita kaşlarını çatıp bana baktı. "Beni yenebileceğini mi sanıyorsun?"
O keskin bakışlarındaki katı özgüveni hissedebiliyordum. Gözünü korkutmasına izin verme. Şimdi gözlerini kaçırırsan Reita’nın kalbine asla ulaşamazsın. "Beni küçümseme. Her gün antrenman yapıyorum." Blöf olsa bile dik dur. Sırıtıp parmaklarımı kütürdettim.
"Kuralları açıklıyorum. Yüze vurmak yasak, iz bırakır. Onun dışında her şey serbest ama iş hayati tehlike boyutuna varırsa araya girerim. Kazananı ve kaybedeni ben belirleyeceğim. Pes eden 'Teslim oluyorum' desin... Hepsi bu kadar. Sorus olan?" Tatsuya kuralları buz gibi bir sesle sıraladı.
"Demek hakem sensin, Tatsuya," dedi Reita.
"Başka ne yapabilirim ki? Şuradaki sığır seninle kozlarını paylaşmayı teklif etti." Tatsuya beni işaret edip omuz silkti.
"Reita. Düello mektubumda da yazdığım gibi, kaybeden taraf kazananın lafını dinleyecek," dedim.
"Bana uyar. Tek bir şartım var, bundan sonra hayatımdan defolup gideceksin." Ağzından çıkan soğuk kelimeler etraftaki havayı daha da dondurdu.
Artık kaybetme lüksüm kesinlikle yoktu. Zaten en başından beri yenilmeye niyetim yoktu ya. "Kabul. Ama ben kazanırsam... Bu sefer benimle gerçek birer dost olacaksın." Bir derdimiz olduğunda birbirinden yardım isteyen... Öyle dostlar olacağız.
Reita şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. "Tam da senden beklenecek bir istek, Natsuki."
Benim gibi içine kapanık bir adam elindeki az sayıda arkadaşı öyle kolay kolay bırakmaz! "Reditmeyeceksin, değil mi? Edersen hüngür hüngür ağlarım bak," diye sızlandım, sesime aşırı bir özgüven katmaya çalışarak. Bir dakika, kurduğum hayallerdeki laflar bunlar değildi sanki.
"Peki, fark etmez. Nasıl olsa ben kazanacağım."
Şartlarımı kabul ettirmeyi başardığım için içimi bir anlığına büyük bir rahatlama kapladı. Onu kendi oyunuma dahil etmek bir başarıydı. Gerisi... Gerisi onu gerçekten yenip yenemeyeceğime bakıyordu. Her şey buna bağlıydı.
"Pekala, hazır mısınız?"
Aramızda yaklaşık beş metre mesafe bırakıp karşısına geçtim. Kalçamı iyice indirdim ve mangalarda, animelerde gördüğüm gibi yumruklarımı kaldırdım. Reita da rahat bir savunma pozisyonu aldı. Benim aksime hareketleri su gibi akıyordu.
Gözlerimiz buluştu. Sırtımdan aşağı soğuk bir ter damlasının süzüldüğünü hissettim. En ufak bir açık bile vermiyordu. Onca boy farkına rağmen Reita gözüme normalden çok daha devasa görünüyordu... Yine de kafamda bazı taktikler hazırlamıştım.
"Başlayın!"
Tatsuya başlama işaretini verir vermez Reita’nın üzerine atıldım. Benden daha tecrübeliydi, bu yüzden ipleri onun eline verirsem kaybederdim. Sadece dövüşte değil, her şeyde ilk hamleyi yapan avantajı kapardı. Baskın bir saldırının dengesini bozacağından hiç şüphem yoktu.
Hırsla ileri atılıp sağ yumruğumu Reita’nın gövdesine savurdum. Yüzüne nişan alamıyor olsam da vücudunun diğer yerlerine acıyacak değildim. Konuşma işi zaferimden sonraya kalabilirdi.
Reita yumruğumu sol eliyle yakaladığı an, öteki yumruğumu savurdum. Ayaklarıyla yerden destek alıp gövdesini bükarak darbemden sıyrıldı. Kaçamayacaksın! Bacağımı uzatarak çelme takmaya çalıştım ama Reita geriye doğru sıçrayarak kaçındı.
Bütün saldırılarımdan tereyağından kıl çeker gibi mi sıyrılmıştı? Üstelik banamısın dememişti bile. İlk hamlemle onu köşeye sıkıştıracak sert bir saldırı yapmayı planlıyordum oysa.
"Hızlısın ama beklendiği gibi daha önce hiç dövüşmemişsin. Öyle değil mi, Natsuki?"
"Kes sesini. Tabi ki dövüşmedim! Normal bir lise öğrencisi niye dursun dururken biriyle dövüşsün ki!"
"Haklısın... Bu da demek oluyor ki beni yenmen imkansız." Reita üzerime doğru bir adım attı.
Anında kalçamı indirip gardımı aldım. Ancak beklentilerimi o kadar kolay boşa çıkardı ki adeta elinde oyuncak olmuştum. Önce yumruk atacakmış gibi yaptı, sonra aniden eğilip bacağını bana doğru savurdu. Havada zarafet dolu bir kavis çizerek sağ bacağıma sert bir darbe indirdi.
Dengem darmadağın oldu. Doğrulmak için elimi hızla yere koydum ama bu hareketim ölümcül bir açık verdi. Daha ne olduğunu anlayamadan Reita’nın bacağı gözlerimin önünde çaktı. Bloklamak için kollarımı alelacele çapraz yaptım ama darbenin şiddetiyle geriye doğru uçtum.
"Natsuki?!" Miori çığlığı bastı.
Ah... İyiyim, sorun yok. Yaygara koparmaya gerek yok. Yerde birkaç kez yuvarlanarak darbenin şiddetini hafifletmiştim ama kollarım fena halde sızlıyordu.
"Daha yeni başlıyoruz, Reita."
Üniformam baştan aşağı kuma belenmişti ama evde yedeği vardı. Bu üzerimdekinin parça pinçik olması umurumda bile değildi.
Reita gözlerini kısarak ayağa kalkışımı izledi. "Şu kadarcık hamleden bile aramızdaki muazzam güç farkını anlayamadın mı?"
"Sadece bu kadarıyla pes edecek olsaydım, en başından sana o düello mektubunu yollamazdım!"
Yerden var gücümle güç alıp sıçrayarak Reita’ya tekrar saldırdım. Bütün vücudumun ağırlığını verip iki ayağımla havadan uçan bir tekme savurdum ama o hiç zorlanmadan sıyrıldı. Yere indiğim anı kollayıp yumruğunu tam mideme oturtdu. Kaçınmam imkansızdı.
Darbe karnımda ağır bir baskı yarattı, boğuk bir güm sesi duyuldu. Bütün çehrem acıyla buruştu. Yine de pes etmeyip ben de ona bir yumruk salladım. Fakat Reita, yeteneklerini zahmetsizce sergileyerek bu hamlemi de savuşturdu. Kolumu yukarı doğru saptırınca gövdem tamamen savunmasız kaldı.
“Kahretsin!” diye bağırdım.
“Çok yavaşsın,” dedi.
Reita üzerime çullanıp beni geriye doğru fırlattı. Dünya etrafımda dönmeye başladı. Dirseğini bedenime öyle bir gömmüştü ki karnım acıdan adeta çığlık atıyordu. Kendime geldiğimde alacakaranlık rengindeki gökyüzüne bakıyordum.
Anlaşılan yere serilmiştim... Biraz darbe alma pahasına ona daha sert karşılık verme planım patlamıştı. Durum hiç iç açıcı görünmüyordu.
“Henüz bitmedi...” Dizlerimi zorlayarak yeniden ayağa kalktım.
Reita bıkkın bir ifadeyle beni izliyordu. “Üzerime kaç kere gelirsen gel, nafile.”
“Buna karar verecek olan sen değilsin! Benim!” Reita’yı yakalamak için ileri atıldım. Yakın dövüşte onu yenemiyorsam, sarılıp yere sermeyi deneyecektim.
Sığ düşünce yapımla alay eder gibi, osoto gari çelmesiyle dengemi bozdu. Kıyafetlerimden tutup beni kendi etrafımda döndürdü. Momentumun şiddetine karşı koyamadığım o an, sırtıyla beni yukarı kaldırdı.
“Gwah?!”
Mükemmel bir omuz atışıydı. Görüş alanım üç yüz altmış derece döndü; sırtından aşırtılıp güm diye yere yapıştım. Akciğerlerim sökülmüş de sallanmış gibi nefesim kesilmişti. Minderlerin üzerinde olsak belki bu kadar acımazdı ama sert toprağa çakılmanın yarattığı hasar katbekat fazlaydı.
Yine de pes edip yatmaya devam edemezdim. Reita beni bir eklem kilidine alsaydı her şey biterdi ama beni hâlâ küçümsüyordu.
“Yine mi kalkıyorsun? Oysa bu sonuncusu bayağı canını yakmış olmalı.”
“İşe yaramaz Reita. Yarım yamalak teknikler kullandığın sürece beni yıkamazsın.”
Bu tespitim tam hedefi vurmuş olmalı ki dudakları hafifçe aşağı büküldü. Bir an bile düşünen herkes için bu son derece bariz bir gerçekti. Reita ciddi olsaydı, bir daha ayağa kalkamazdım. Ne kadar spor yaparsam yapayım, daha ilk tekmeyle işimi bitirebilirdi.
“Canımı o kadar çok yakmak istemiyor musun?” diye sordum. Az önceki omuz atışının ortasında da gücünü açıkça dizginlemişti.
“Elbette istemiyorum. Serserinin tekine karşı acımazdım ama sen alt tarafı sıradan bir öğrencisin.”
“Beni böyle küçümsemeye devam edersen asla kazanamazsın!” Bu taktiği kullanmak istemezdim ama cephe saldırısıyla onu yenmem imkansızdı. Reita’ya yeterince yaklaştığımda, cebimdeki kumu kavrayıp suratına fırlattım.
“Ne yap—?!” Beklemediği bu hamle karşısında reflexle yüzünü koluyla kapattı.
Surata yumruk atmak kurallara aykırı olabilir ama kimse yüze kum fırlatmaya yasak dememişti! Bütün gücümle Reita’nın gövdesine döner bir tekme savurdum. Havada boğuk bir ses patladı. Son anda tepki vermeyi başarıp zorlukla blok koyabilmişti.
“Beni yenmeyi bu kadar çok mu istiyorsun?”
“Doğrudan dövüşerek seni yenemeyeceğimi anladım. Hem kural dışı bir şey de yapmadım.”
“Dost olmak istediğin birinin suratına kum mu fırlatırsın?”
Kısa bir duraksamadan sonra, “Haklı bir nokta,” dedim. Tartışmayı o kazanmıştı... Her neyse, şu an münazara yapmıyorduk! Kendimi zorlayarak karşılık verdim. “Önce arkadaş olmak gelir! Gerisini sonra düşünürüm!”
Korkakça hileler kullanmam gerekse bile, ne pahasına olursa olsun kazanmak her şeyden önemliydi. Reita’ya tekrar yaklaştım ve diğer cebimdeki bir avuç kumu da üzerine savurdum.
“Üzgünüm ama...” Ancak Reita bu kez kumdan kaçınmadı, aksine doğrudan üzerime koştu. “Artık bu hamleni bildiğime göre, bunu hesaba katarak dövüşmem yeterli.”
Tek gözü kapalı olsa ve kumu tam yüzüne yese de bu mesafede bunun bir önemi yoktu. Yakamdan tuttu, bacağını bacağımın arkasına takıp beni çelmeledi. Akıcı bir hareketle kendimi yerde buldum. Ardından dizini üzerime bastırarak beni yere sabitledi.
“İşte bu mat demek. Kımıldayamadıktan sonra pes etmek istememenin bir anlamı kalmaz.” Reita, dibimden soğuk gözlerle bana bakıyordu.
“Bizim yanımızda olmayı bu kadar mı istemiyorsun?” Soru dudaklarımdan dökülürken doğrulmaya çalıştım ama milim kıpırdayamadım. Ondan daha kaslı olsam da beni gücümü kullanamayacağım bir pozisyona sokmuştu.
“Sana defalarca söyledim. Sizin yanınızda olmaya hakkım yok.”
“'Hak, mak'... Geç bunları. Zırvalamayı kes Reita.”
“Ne?”
“Kim takar bunu? Gerçekte ne yapmak istediğini söyle. Eğer şimdi bizden nefret ediyorsan... O zaman geri çekilir, bunu kabul ederim. Ama” –yere çakılmış halde konuşmaya devam ettim– “eğer başka bir sebepten dolayı aramıza mesafe koyuyorsan, peşini asla bırakmam. Hele bir de 'hak' gibi saçma sapan bir nedense, daha da asılırım. Gerçekte ne hissettiğini itiraf et Reita. Sen ne istiyorsun?!”
Yüzü acıyla buruştu. Tutuşunun gevşediğini hissettim ve bu fırsatı kaçırmadım. Bedenimi sertçe döndürdüm, Reita’nın tişörtünü kavrayıp onu üzerimden fırlattım.
“Çırpınmayı kes artık!” diye bağırdı.
Yuvarlanıp sıyrıldım ve bir kez daha ayağa kalktım. Reita da üstündeki kumları temizleyerek doğruldu.
“Reita, seninle birlikte olmak istiyorum.” Ondan dürüstlük bekliyorsam, ben de hislerim konusunda açık olmalıydım. “Tatsuya ve seninle en saçma şeyler hakkında konuşurken eğlendiğim kadar hiçbir şeyde eğlenmiyorum. Yanınızda inanılmaz huzurlu hissediyorum. Senin de hâlâ aynı şeyleri hissettiğine inanıyorum.”
Nedenler arayıp durmama gerek yoktu, zaten bir sürü sebep vardı. Reita sessizlikle karşılık verdi. Muhtemelen yalan söylemek istemiyordu.
“Hadi ama Reita. Tavsiyelerin bana her zaman yardımcı oldu. Her zaman yanımdaydın, bu yüzden bir şey seni içten içe yiyip bitirirken ben de sana yardım etmek istiyorum.” Ve bence şu an tam da öyle bir andı. “Tek başına acı çekmene, saçma sapan bir suçun sorumluluğunu üstlenmene ya da hiçbir şey konuşmadan uzaklaşmana izin vermeyeceğim. Benimle konuş Reita. Söylemek istediğin bir şey varsa, dök içini!” Taşmak üzere olan hislerime engel olamayarak haykırdım.
“Benim hakkımda... ne biliyorsun ki?!” diye kükredi.
“Hiçbir şey bilmiyorum, işte bu yüzden anlat diyorum!”
Yumruğumu ona doğru savurdum ama kolayca yakaladı. Yakın mesafeden Reita’nın gözlerinin içine baktım. Birbirimize dik dik bakıyorduk.
“Geçmişin hakkında hiçbir şey bilmediğimi fark ettim. Bu yüzden ne hissettiğini anladığımı iddia etmeyeceğim. Ama senin hakkında daha fazlasını öğrenmek istiyorum, adım adım da olsa.”
“Geçmişimi dinlemek sana keyif vermez. Bu yüzden kimseye anlatmıyorum zaten.”
“Yani bunca zamandır kendi kendine mi acı çekiyordun?! Ve bunu sonsuza kadar sürdürmeyi mi planlıyorsun?!” Bütün ağırlığımı yumruğuma verip onu geriye itmeye çalıştım. Kazandığım ivme onu geriye doğru savurdu.
“Ihh!” Reita’nın hareketleri yavaşlamıştı. Bu, tereddüt ettiğinin kanıtıydı.
“Konuşmak istemediğin bir şeyse, tamam. Seni tanımak istemem benim bencilliğim. Herkesin saklamak istediği şeyler vardır. Benim söylemek istediğim bu değil...”
Bir yandan bağırıp bir yandan dövüşüyorduk, bu yüzden doğru kelimeleri bulmam biraz zaman aldı. Ama nihayetinde, tek yapmam gereken hislerimi dile getirmekti. Zor bir şey değildi.
“Tek söylemek istediğim... Biz arkadaşız, bu yüzden bana güven!”
“Hâlâ... arkadaşın olduğumu mu iddia ediyorsun?”
“Sana söyledim ya! Eğer arkadaş olmadığımızı söylüyorsan, o zaman bu sefer gerçek arkadaş oluruz!” Gerçekten utanç verici laflar ettiğimin farkındaydım ama umrumda değildi. Ne de olsa söylediğim her kelimede ciddiydim.
“Hayal ettiğin o kusursuz insan olmasam bile mi?” diye sordu, dudaklarının arasından zorla dökülen fısıltı gibi bir sesle.
“Öyle olmadığını biliyorum zaten,” dedim. “Normal bir lise öğrencisisin işte. Harika ve havalı görünmeye çalışan birisin ama sonuçta sıradan bir liselisin. Ve bu gayet iyi. Birlikte eğlendiğimiz sürece önemli olan tek şey bu. 'Hak' sahibi olmak gibi karmaşık şeyleri düşünmeyi bırak artık.”
Dağda yaşadığımız o tartışma bunu anlamamı sağlamıştı.
“Geri dön Reita. Hep birlikte takılmaya devam edelim,” diye üsteledim.
Başını iki yana salladı. “Yapamam, şimdi olmaz. Miori’den vazgeçemezken olmaz. Eğer onun yanında olursam... Ona mutsuzluk getireceğime eminim. Sadece Miori’ye de değil. Hepinizin hayatını mahvederim. Grubumuz benim yüzümden dağılabilir... Benim olmamam daha iyi. Herkes bu şekilde daha mutlu olacak.” Reita peş peşe mazeretler sıralıyordu. Bu kadar acizleşmek ona hiç yakışmıyordu.
“Sadece mırıldanıp duruyorsun... Sana sabahtan beri gerçekte ne hissettiğini söylemeni anlatmaya çalışıyorum!” Yumruğum güm diye Reita’nın tam göğsüne indi. Tam isabet kaydeden ilk saldırımdı bu.
Acıyla göğsünü tutup dizlerinin üzerine çöktü. “Açıkça ortada değil mi... Ben de sizin yanınıza dönmek istiyorum!”
Nihayet gerçek hislerini duyabilmiştim. Bu düşünceleri ondan söküp almak için bu kadar ileri gitmem gerekmişti.
“Ben de sizinle takılırken çok eğleniyorum! Keşke sonsuza kadar birlikte olabilseydik! Ama her şeyi mahveden benim!” Reita, yüzü ızdırapla buruşarak bağırdı. “Bu yüzden geri dönemem! Sana söyledim ya!”
“Her şeyin senin suçun olduğunu varsaydığın için geri dönemeyeceğini söylüyorsun... Ama sorun değil. Geri dönmen için bir sebep yaratacağım. Ve bunu seni yenerek yapacağım!”
Hiç tereddüt etmeden parmaklarımı sıkıp yumruk yaptım. Ayağımı yere sertçe vurarak var gücümle ileri atıldım.
“Çünkü hedeflediğim o gökkuşağı rengindeki gençlik için sana ihtiyacım var!”
Zihni karmakarışık haldeyken, sağ kroşeyle tam yüzünün ortasına vurdum. Darbeyi tam cepheden yedi, yere kapaklanıp birkaç kez yuvarlandı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.