Okul çıkışıydı.
Tatsuya, "Böyle bir yere varamayacağız. En iyisi doğrudan Reita’nın evine gidelim," dedi.
Zaten bunu tahmin ediyordum. Benim de aklıma başka bir şey gelmemişti. "Bana uyar da, senin antrenmanın yok muydu?"
"Boş ver, dert etme. Bir gün asmaktan bir şey olmaz."
Tatsuya basketbol takımının ilk beşindeydi, bu yüzden tek bir antrenman bile onun için çok önemliydi. Bu durum, Reita meselesine ne kadar değer verdiğini açıkça gösteriyordu. Diğerlerinin kulüp faaliyetleri için gidişini izledikten sonra Tatsuya sınıftan çıktı, ben de peşine takıldım.
Aklına aniden bir şey gelmiş gibi sordu: "Sahi, Hoshimiya’yı öylece bırakıp gelmen sorun olmasın?"
"Bugün edebiyat kulübü var. Hem zaten ikimizin gitmesi çok daha iyi."
Kısa bir sessizlik oldu. "Evet, haklısın. Oraya kalabalık güruh gibi çökmeyelim şimdi."
Öğle arasında ben, Tatsuya, Hikari, Uta, Nanase, Miori ve Serika’dan oluşan bir grup sohbeti kurmuştuk. Tatsuya ile Reita’nın evine gideceğimizi oraya yazmıştım. Bugün işi olmayan Serika ve Nanase bile "Anlaşıldı" ve "Size zahmet" diye mesaj atmışlardı. Muhtemelen onlar da kalabalık edip yük olmak istememişlerdi.
Reita’nın evine doğru yürürken ikimiz de konuşmuyorduk. Sessizliği aniden Tatsuya bozdu. "Doğruyu söylemek gerekirse, aşağı yukarı ne döndüğünü tahmin edebiliyorum."
"Öyle mi?"
"Sana göre o çocuk tamamen kendini kaybetmiş gibi görünüyor, değil mi?"
"Yani, evet... Miori’ye olan hislerinin kontrolden çıktığını düşünmüştüm."
Tatsuya kısık ve ifadesiz bir ses tonuyla, "Yalan sayılmaz ama..." dedi. "Ruhsal olarak bu kadar tükenmesinin arkasında başka bir sebep olabilir. Benim bir tahminim var, eminim Uta da bir şeyler biliyordur." İçinde biriken karmaşık duyguları bastırmaya çalışıyor gibi bir hali vardı.
"Ne demeye çalışıyorsun?" diye sordum.
"Gözünle görünce daha iyi anlayacaksın. Oraya varınca taşlar yerine oturur zaten." Bunu dedikten sonra yine sessizliğe büründü.
Normalde bir şeyleri geç kavrayan biriyimdir ama neyi kastettiğini bu sefer ben bile anlamıştım. Oraya varınca anlayacaksak, demek ki sorunun kökü Reita’nın evindeydi.
"Geldik," diyerek durdu Tatsuya.
Okuldan sonra yaklaşık yirmi dakika yürümüş, mahallenin epey kuytu bir köşesine gelmiştik. Karşımızda oldukça yıpranmış, dört katlı bir bina duruyordu. Nereden baksanız bakımsız, dökülen bir yerdi. Reita burada mı yaşıyor? Yalan söyleyecek halim yok... Bu kadarı gerçekten hiç beklediğim bir şey değildi.
İkinci kata çıktık. Gördüğümüz ilk kapının üzerindeki isimlikte Shiratori yazıyordu.
"Pekala, başlayalım bakalım." Tatsuya derin bir nefes alıp kapının ziline yöneldi. Bir an tereddüt etse de kararlı bir şekilde düğmeye bastı.
Tatsuya bir tuhaf davranıyordu. Gergin miydi ne?
İçeriden tıkırtılar ve ne olduğu belirsiz gürültüler geldi. Ardından büyük bir gürültüyle kapı aniden açıldı.
"Kimsiniz lan siz? Kurye falan değilsiniz."
Karşımızda üzeri lekeli beyaz bir tişört ve şort giymiş bir adam duruyordu. Aşırı kiloluydu, saçları darmadağındı. Sakalları birbirine karışmış, açık konuşmak gerekirse pasaklı bir görüntüsü vardı. Üstelik üzerine sinen yoğun alkol kokusu yüzünden gayriihtiyari yüzümü buruşturdum. Yakından bakınca yüzünün de kıpkırmızı olduğunu fark ettim. Besbelli hâlâ içiyordu. Yaşına bakılırsa Reita’nın babası olacak yaştaydı ama dürüst olmak gerekirse aralarındaki bağı kurmak imkansızdı.
Tatsuya kısa bir duraksamanın ardından, "Merhaba, görüşmeyeli uzun zaman oldu. Ben Reita’nın arkadaşı Nagiura," dedi.
Tatsuya’nın tavrına bakılırsa, bu adam gerçekten de Reita’nın babasıydı.
"Ha? Dur bakayım, sanki seni bir yerden gözüm ısırıyor." Adam yüzümüze bakıp sinirli bir şekilde kafasını kaşıdı. Kabalığından ve konuşma tarzından bizi hiç de hoş karşılamadığı çok açıktı. "Eğer o veledi arıyorsanız evde yok. Hadi ikileyin bakalım," dedi ve kulağını karıştırarak kapıyı kapatmaya yeltendi.
Az önce... "o velet" mi demişti? Reita’dan bu şekilde bahsetmesi canımı sıkmıştı ama şimdi bunu tartışacak zaman değildi. Oğlu okuldan uzaklaştırma almıştı ama evde yoktu, öyle mi? "L-Lütfen bekleyin! O zaman nerede olabileceğini biliyor musunuz?!"
Sorum adamı iyice çileden çıkarmış olacak ki bana öfkeyle baktı. "Nereden bileyim lan ben?! Bana ne, hadi naş! Dayak yemek istemiyorsanız defolun gidin buradan!" diye öyle bir bağırdı ki sesi koridorda yankılandı. Korkudan ister istemez geriledim. Tek bir kelime bile edemedim. Reita’nın babası burnundan soluyarak bu kez kapıyı yüzümüze sertçe kapattı.
Tatsuya gözlerini kısarak, "Hiç değişmemiş. Hatta eskisinden de beter olmuş," dedi.
Kendi gözlerimle gördüğümde anlayacağımı söylerken neyi kastettiğini şimdi kavramıştım. Reita’nın babası, benim çevremde hiç rastlamadığım türden bir yetişkindi. Bu yüzden sarsıntım daha da büyük olmuştu.
"Gidelim. Reita evde olmadığına göre burada daha fazla işimiz kalmadı," dedi Tatsuya.
Kapının önünden uzaklaşırken ben de peşinden gittim. Kapı açıldığında apartman dairesinin içine şöyle bir göz atmıştım; koridor eşyadan geçilmiyordu. Sağda solda yuvarlanan bir sürü sake şişesi ve yerlere saçılmış kıyafetler vardı. Pek düzgün bir hayat sürdükleri söylenemezdi.
"O adam Reita’nın babasıydı, değil mi?" diye sordum.
"Evet. Öz be öz babası. Beklemiyordun, değil mi?"
"Yani, evet..." Reita’nın varlıklı bir ailede büyüdüğünü sanıyordum. Herkese karşı çok nazikti, kibar tavırları son derece asil bir eğitim aldığını düşündürüyordu.
"Şu an tanıdığın Reita, babasını kendine tam bir kötü örnek olarak seçip onun tam tersi olmaya çalışarak bu hale geldi."
"Anlıyorum."
Şöyle bir düşününce, Reita’nın günlük sohbetlerimizde ailesinden hiç bahsetmediğini fark ettim. Aslında kendisi hakkında neredeyse hiç konuşmazdı. Herkesten daha iyi bir dinleyiciydi, hep başkalarını konuşturarak sohbeti devam ettirirdi. Bu yüzden Reita hakkında aslında ne kadar az şey bildiğimi yeni yeni anlıyordum.
"Bu aralar hava da amma çabuk kararıyor." Tatsuya, Reita’nın evinden biraz uzaktaki bir otomatın önünde durdu. "Sıcak bir şeyler içelim."
Başımı kaldırıp baktığımda güneş dağların ardında kaybolmak üzereydi. Gökyüzü büyüleyici bir turuncuya boyanmıştı. Hava şimdiden iyice soğumuştu, gece çöktüğünde ise ayaz daha da bastıracaktı.
Tatsuya sıcak bir limonlu çay alırken ağzından beyaz bir buhar çıktı. "Resmen kış gelmiş. Zaman su gibi akıp geçiyor."
Ben de her zamanki teneke kutu kahvemden aldım ama elime alınca kutunun aşırı sıcak olduğunu fark ettim. "Sıcak, çok sıcak..." Kutuyu elimde evirip çevirerek biraz soğumasını bekledim.
Tatsuya ciddi bir ifadeyle konuşmaya devam etti. "Reita’nın nasıl bir ortamda büyüdüğünü az çok tahmin edebiliyorsundur artık."
"Peki ya annesi? Kardeşi falan da yok, değil mi?"
"Tek çocuk. Annesi bir gün birden ortadan kaybolmuş. Reita bana daha önce anlatmıştı."
Ortadan kaybolmuş... Kelimenin anlamını biliyordum ama kulağa hiç gerçekçi gelmiyordu. Yine de o adamla yaşamak zorunda kalsa insan arkasına bakmadan kaçmak isterdi. Eğer durum buysa, kadının onunla en başta neden evlendiğini merak ettim. Hayır... Şu an kafama takmam gereken şey bu değildi.
"Bunu herkese anlatmamın pek doğru olmayacağını düşünmüştüm."
Tatsuya’nın arkadaşımız için gösterdiği bu ince düşünceye hak vererek başımı salladım. Tam ona yakışacak bir hassasiyetti.
"Her neyse, Reita’nın eve gitmediğini artık biliyoruz. Bu da evdeki durumun onu köşeye sıkıştıran etkenlerden biri olduğunu kanıtlıyor. Liseye başladığımızdan beri ailesinden bahsetmeyi bırakmıştı, ben de durumların biraz düzeldiğini sanıp yanılmışım... İhtiyar kesinlikle daha da beter olmuş. Şimdi düşününce, Reita’nın son zamanlarda huzursuz olduğunu hissedebiliyordum," dedi Tatsuya, sesindeki pişmanlık barizdi.
Havada sallayıp durduğum kahve biraz soğuyunca halkasını çekip açtım. Her zamanki markaydı ama nedense bugün tadı bana çok daha acı geldi.
"Yine de uzaklaştırma almışken eve hiç uğramaması çok kötü," dedim.
"Şüphe yok."
Eğer okul bunu öğrenirse, Reita sadece uzaklaştırma süresinin uzatılmasıyla yırtamazdı. Eve gitmek istemiyor olabilirdi ama yaptığı çok büyük bir riskti. Umarım yanılıyorumdur ama ya artık okulu tamamen gözden çıkardıysa? Eğer öyleyse, durum her geçen dakika daha da ciddileşiyordu.
"Bugün antrenmanı ektim, vaktim var. Onu arayalım mı?" diye sordu Tatsuya.
"Nerede olabileceğine dair bir fikrin var mı?"
"Pek sayılmaz. Her yerde olabilir o çocuk."
Doğruydu. Belirli bir hobisi falan da yoktu ki nerede olacağını kestirebilelim.
Tatsuya ile birlikte Reita’nın mahallesindeki parkları ve alışveriş merkezlerini talan ettik ama hiçbir yerde ondan iz yoktu. Elimizde tek bir ipucu bile yokken bu iş samanlıkta iğne aramaya benziyordu. Bu sırada dışarısı iyice kararmıştı.
"Yapacak bir şey yok, bugünlük bu kadar yeter," dedi Tatsuya.
"Evet." Zifiri karanlıkta onu bulmamız imkansızdı.
Tam o sırada telefonum çaldı. Cebimden çıkardım; arayan Hikari’ydi. Acaba Reita’nın evine yaptığımız ziyaretin nasıl geçtiğini mi merak etmişti?
"Alo?" diyerek açtım telefonu.
Hızlı ve telaşlı bir ses tonuyla, "Natsuki-kun? Tatsuya-kun da yanında mı?" diye sordu.
"Evet, yanımda. Reita’nın evine uğradık ama evde yoktu. O yüzden biz de—"
Hikari alışılagelmişin dışına çıkarak sözümü kesti. "Burada. Reita-kun burada."
O kadar şaşırmıştım ki beynimin bunu algılaması birkaç saniye sürdü. "Ne... Ne dedin? Reita seninle mi?"
Tatsuya, Hikari’nin sesini duyamıyordu ama benim tepkime anında karşılık verdi. "Ne?!" diye bağırdı.
Şaşırmamız çok doğaldı. Biz iki saattir her yerde deli gibi Reita’yı ararken, Hikari kulüp çıkışı onu hemen bulduğunu söylüyordu.
"Evet... Eve dönerken şans eseri onu gördüm, şu an gizlice peşinden gidiyorum."
"Peşinden mi gidiyorsun?" diye sordum. "Neden? Onu gördüysen neden seslenmedin?"
"Seslenecektim ama yanındaki insanlar biraz tekinsiz görünüyordu, o yüzden..."
Hikari’nin lafı böyle gevelemesi pek sık rastlanan bir durum değildi. Reita gerçekten de belalı tiplerle birlikte olmalıydı. Bunu düşünürken aklıma aniden o internetteki video geldi. "Yoksa o videodaki çocuklarla mı birlikte?"
"Şimdi söyleyince... Evet, onlara benziyorlar sanki. Hava karanlık olduğu için tam seçemiyorum ama..."
"Hikari, neredesin sen? Hemen oraya geliyoruz."
T-Tamam. Takasaki İstasyonu’nun doğu çıkışından kısa bir yürüyüş mesafesindeyim. Buralarda pek kimse yok, bu yüzden onu daha fazla takip etmem zor olacak. Yakında beni fark edebilirler. Çok korkuyorum.
Anlaşıldı. Orada bekle. Aslında oraya varmamız biraz zaman alacak, bence sen önce eve dönmelisin. Senin güvenliğin her şeyden önemli. Gece iyice ilerlemişti. Etrafta kimsenin olmadığını söylediğine göre, peşlerinden gitmesine izin vermek çok tehlikeliydi. Reita bir yana, yanındakilerin hiçbirine güvenmiyordum.
Natsuki-kun, sen ne yapacaksın?
Tatsuya ile peşlerinden gideceğiz. Gittikleri yönü bana söyleyebilir misin?
Tamam. Serseri tipli adamlar, o yüzden dikkatli olun. Hikari harita uygulaması üzerinden bana konumunu gönderdi. Mesajın altına da, Buradan itibaren tren rayları boyunca yürü, diye yazmıştı.
Bulunduğu yer, Tatsuya ile şu an olduğumuz yere epey uzaktı. Tren yolculuğu da dahil oraya varmamız yaklaşık otuz dakika alırdı.
Neredelermiş? diye sordu Tatsuya.
Takasaki İstasyonu’nun yakınlarındalarmış. Onu tesadüfen gördüğünü söyledi.
Anladım. Hadi acele edelim. Telefondaki konuşmadan durumu hemen kavramıştı.
İkimiz de koşmaya başladık. Maebashi İstasyonu’na vardığımızda, Ryomo Hattı’na binerek Takasaki İstasyonu’na doğru yola çıktık. Vakit geç olduğu için trende fazla insan yoktu. Tatsuya’nın yanındaki koltuğa oturdum. İçim içimi yese de bunun trene bir faydası yoktu, daha hızlı gitmeyecekti. Derin nefesler alarak kendimi sakinleştirmeye çalıştım.
Tatsuyalardan biri, Tekinsiz bir güruhla takılıyordu, değil mi? diye sordu.
Hikari’den duyduklarıma dayanarak başımı salladım. Görünüşe göre öyle, evet.
Biliyordum, diye mırıldandı. Muhtemelen bizim ortaokuldaki tayfa. Bayağı büyük bir serseri çetemiz vardı. Hepsinin Kakiwari Lisesi’ne gittiğini duymuştum ama... Yine aynı çocuklarla takılması şaşırtmadı.
Kakiwari Lisesi, Ryomei Lisesi ile aynı bölgede olsa da akademik başarı olarak fersah fersah uzaktaydı. Eyalette üst sıralarda yer alan Ryomei’nin aksine, Kakiwari en alt sıra için mücadele ediyordu. O okulda okuyan öğrencilerin aurası da bambaşkaydı. Açıkça söylemek gerekirse, serseri kaynıyordu. Bu yüzden Ryomei öğrencileri onlardan uzak dururdu.
Reita onlarla yakın mıydı? diye sordum. Gerçi bunu hayal bile edemiyordum.
Bir ara aralarından su sızmıyordu. Ama sonra bağını kopardı.
Bağını kopardı, demek? Ama Reita şu an onlarla birlikteydi. Zihnim allak bullak bir haldeyken tren Takasaki İstasyonu’na yanaştı. Hikari’nin paylaştığı konumu navigasyon uygulamasına girip hemen yola koyulduk.
Ah, Natsuki-kun! Buradayım!
Tenha bir ara sokaktan Hikari’nin sesini duydum. O tarafa baktığımda, bize doğru koşarken el salladığını gördüm.
Hikari?! Sana eve gitmeni söylemiştim! dedim.
B-biliyorum ama... Ben de Reita-kun için endişeleniyorum.
Daha yakından baktığımda, korkudan titrediğini fark ettim. Buna rağmen arkadaşımız için o kadar endişeleniyordu ki kalmayı seçmişti.
Üzgünüm, dedim, fazla sert çıktığımı fark ederek.
Önemli değil. Benim için endişelendiğini biliyorum. Başını salladı. Tren rayları boyunca yürüdüler. Sanırım ilerideki üst geçidin altında takılıyorlar.
Nerede olacaklarını bile tespit etmişti. Bu çok işimize yarardı ama yaptığı gerçekten çok büyük delilikti! Gösterdiği yöne baktım fakat her yer zifiri karanlıktı, hiçbir şey seçilmiyordu.
Gülüşme sesleri geliyor. Hadi, dedi Tatsuya.
T-Tatsuya? diye seslendim.
Duyuyorsun, değil mi? Oradalar işte.
Hayır, ben hiçbir şey duymuyordum... Kulakları adeta bir hayvanınki kadar keskindi.
Tatsuya’nın peşine takıldım, ilerledikçe erkek çocuklarının kahkahaları giderek daha da netleşti. Yalan söylemeye gerek yok, daha fazla ilerlemek istemiyordum. Doğrusunu söylemek gerekirse, onlarla yüz yüze gelmekten korkuyordum. Hayatım boyunca serseri denen tiplerle hiç işim olmamıştı. Yani, normal insanların böyle tiplerle ne işi olurdu ki zaten?
Hikari, ceketimin koluna yapışmış, arkama saklanarak bizi takip ediyordu.
Hikari, diye başladım.
Ben de geliyorum. Reita-kun benim arkadaşım.
Pekala, dedim büyük bir kararsızlıktan sonra.
Çok geçmeden, tren üst geçidinin altındaki aydınlık bir alana ulaştık. Orada bir grup insan toplanmıştı. Toplamda on kadar çocuk vardı ve yaklaşık bizim yaşlarımızda görünüyorlardı.
Ha? Siz de kimsiniz be?
Sadece dış görünüşleri bile arkama bakmadan kaçma isteği uyandırıyordu. Boyalı sarı saçlar, küpeler, rüküş kıyafetler, darmadağınık üniformalar, şıngırdayan kolyeler ve zincirler... Hatta reşit olmamalarına rağmen ulu orta sigara tüttürenler bile vardı. Sağlığa zararlı, bıraksanız iyi edersiniz!
Ve nihayet...
Reita.
O grubun tam ortasında, Reita iki elini de cebine sokmuş, bir direğe yaslanıyordu. Bizi gördüğünde gözleri hafifçe kısıldı.
O da ne? Reita’nın arkadaşları mı bunlar? Bize ilk ters ters bakan sarışın çocuk biraz yumuşayarak Reita’ya seslendi: Hey, bu çocukların üstünde Ryomei üniforması var!
Tatsuya yavaşça içini çekti. Hiç değişmiyorsunuz, dedi bıkkın bir tavırla.
Ha? Ne diyors— Dur bir dakika, sen Nagiura değil misin?! Sarışın çocuk, Tatsuya’yı görünce şaşkınlıkla bağırdı. Hava karanlık olduğundan, biz iyice yaklaşana kadar yüzlerimizi tam seçememişti.
Ne?!
Harbi mi?
Yıllar sonra ne büyük sürpriz ama!
Diğer çocuklar da şaşkınlık içinde bağırdı. Ancak içlerinden birkaçı, O kim ki? diyerek kafasını şaşkınlıkla yana eğdi. O azınlık muhtemelen başka bir ortaokula gitmişti.
Fark etmeniz epey sürdü, diye tersledi Tatsuya.
Her halükarda, Tatsuya’nın keyfi kaçmıştı. Zaten her zaman asık suratlı biridir ama okulun başındaki kavgamızdan beri onu hiç bu kadar düşmanca görmemiştim.
K-karanlıktı, iyi göremedim, diye geveledi sarışın çocuk, telaşla.
Biraz gergin görünüyordu; belki de Tatsuya ile geçmişten gelen bir hesapları vardı. Her neyse, Tatsuya’nın bu kadar güvenilir olması harikaydı. Ben henüz tek bir kelime bile edememiştim. Serseriler, benim gibi içine kapanık insanların can düşmanıdır... Ama Hikari arkamdaydı, bu yüzden ne kadar sarsıldığımı onlara gösteremezdim. En azından dik durmalıydım. Ne olursa olsun Hikari’yi koruyacaktım!
Bu konuda ciddiydim. Her gün düzenli spor yapıyordum, iş kavgaya dönerse oldukça güçlü olmalıydım. Kalıbım da fena sayılmazdı. Tabii dövüş yeteneğim olduğundan şüpheliydim ama...
Nagiura, demek? Bayağı zaman oldu, dedi grubun en arkasında, ahşap bir kasanın üzerinde oturan iri kıyım, kalın sesli bir çocuk. Kısa siyah saçları ve gözlerinde ürkütücü bir parıltı vardı. Kıyafetlerinin altından bile çelik gibi kasları belli oluyordu. Çevresine tam bir patron aurası yayıyordu ve kesinlikle benden çok daha yapılıydı.
Hasegawa-senpai, dedi Tatsuya, karşısındakine üst sınıfı olarak hitap ederek, Reita ile işiniz ne?
Bunu bana değil, Shiratori’ye sorman gerekir, diye yanıtladı.
Tatsuya’nın bakışları Reita’ya kaydı. Doğru. Pekala, Reita, ne yapıyorsun sen? Bu eziklerle ne işin var? Arkadaşına öfkeyle baktı.
E-ezikler mi? Sarışın çocuk acı bir tebessümle kendini işaret etti. Onun adına biraz üzülmüştüm; aslında o kadar da kötü birine benzemiyordu.
Gördüğün gibi, ortaokuldan arkadaşlarımla takılıyorum. Bir sorun mu var? Reita ifadesiz bir suratla cevap verdi. Etrafa yaydığı hava her zamankinden tamamen farklıydı. Bizi resmen geri çeviriyordu.
Tamam, güzel. Durum bu olsa bile, neden mesajlarımıza cevap vermedin? Aramaları bile açmıyorsun.
Oops, üzgünüm. Fark etmemişim, dedi Reita umursamazca. Düpedüz yalan söylüyordu.
Seni piç! Tatsuya gayriihtiyari öne atıldı, saldırmaya hazırdı.
Ooo? Kavga mı istiyorsun? Reita’nın önündeki serserilerden biri parmaklarını kütletti.
Bu kötüydü. Hemen Tatsuya’nın omzundan tuttum. Sakin ol. Buraya kavga etmeye gelmedik.
Sakin mi olayım?! Ne dediğini duyuyor musun sen?! diye bağırdı Tatsuya.
Kendini kaybetme, sakinleş. Hikari de yanımızda.
Bu sözler onu biraz olsun yatıştırdı ve sesini kesti. Aslında Hikari’yi önce eve göndermeliydik. Onun isteklerine saygı duymaya çalışmıştım işte. Durum henüz çığırından çıkmamıştı ama bıçak sırtındaydı. Bir şeyler söylesem iyi olacaktı.
Reita. O gün, ayrıldıktan sonra... Bir an tereddüt ettim. ...ne oldu?
Ortamı buz kesen, ürpertici bir sessizlik çöktü üzerimize. Kaç saniye ya da kaç dakika geçti bilmiyorum, sonunda Reita ağzını açtı. Üzgünüm... Size söyleyecek hiçbir şeyim yok.
Tahmin ettiğim gibi, hiçbir şey açıklamayacaktı. bunun doğru olmadığını umuyorum ama... Uzaklaştırma cezan bitse bile okula dönmeyecek misin?
Soruma cevap vermedi. Sessizliği, ihtiyacım olan tek cevaptı.
Reita-kun. O videoyu neden yaydın? Amacın ne? Hikari arkamdan seslendi, yüzünde kararlı bir ifade vardı.
Neden bahsettiğini anlamıyorum.
Aptala yatma. Hiçbirinde ciddi olmadığını hepimiz biliyoruz.
Reita, Hikari’nin bu kendinden emin tavrı karşısında sessiz kaldı.
Bu ne ya? Kabak tadı verdi artık, dedi sarışın çocuk halsizce.
Toshiya. Lütfen çeneni kapar mısın? Reita ona ters ters baktı.
K-kusura bakma, diye cevap verdi sarışın çocuk, korkuyla.
Bu tepki, Reita’nın videoyu uydurduğu yönündeki teorimizi doğruluyordu. Daha dikkatli bakınca, o sarışın çocuğun da videoda olduğunu gördüm.
Miori-chan’a yardım etmek için kendini feda etmeye mi çalışıyorsun? diye sordu Hikari, ciddi bir ifadeyle. Reita ile kıyaslandığında, kesinlikle çok öfkeliydi. Yine de ceketimin kolunu tutan eli hâlâ titriyordu. Korkusunu gizlemeye çalışıyordu.
Reita onunla göz teması kurmaktan kaçındı. Bencilce davranışlarım Miori’yi incitti sonuçta. Kendimi affettirmek için yapabileceğim en az şey bu.
Kendini günah keçisi ilan edersen Miori’nin mutlu olacağını mı sanıyorsun? diye sordum.
En azından adının kötüye çıkmasından iyidir. Bundan sonra okula gitmeye devam edecek. Benim adımın lekelenmesi artık umurumda değil.
Çünkü artık okula gitmeyeceksin, öyle mi?
Aynen öyle. Artık sizinle görüşmeyeceğim. Gözlerinde, bu dünyadaki her şeyden vazgeçmiş gibi karanlık bir bakış vardı. Bu durum beni derinden sarstı.
Açık açık anlat bize. Bu karara nasıl vardın?
Dostum, ne oldu? Şu şiddet meselesi de neyin nesi? diye araya girdi Tatsuya.
Açıklanacak bir şey yok, ne duyduysanız o işte. Kavga ettim, polis de beni gözaltına aldı. Hepsi bu. Reita konuşurken son derece ciddi bir suratla bakıyordu. O her zamanki nazik gülümsemesinden eser kalmamıştı.
Ben de bunun nasıl olduğunu soruyorum işte diye bağırdı Tatsuya.
Az önce söylediğim gibi, size anlatacak hiçbir şeyim yok.
Seni gidi... Eğer bizimle kafa bulmaya devam edersen, seni eve zorla sürükleyerek götürürüm!
Tatsuya elimden kurtulup öne doğru bir adım attı. Ancak iri yarı bir çocuk yolunu kesti.
Nagiura, eğer dostuma bulaşacaksan önce benimle kapışman gerekir.
İki metreyi aşan boyuyla yoğun bir baskı yayan bu devin karşısında Tatsuya bile gerilemek zorunda kaldı. Kasanın üzerinde otururken çocuğun bu kadar devasa olduğunu fark etmemiştim ama şu an gözüme çok daha büyük görünüyordu.
Dost mu? Bir zamanlar aranızdaki tüm bağları kopardığınız düşünülürse bu söylediğin çok komik, diyerek kışkırttı Tatsuya.
Ben bağları koparmam. Hangi yoldan giderse gitsin, bir kere arkadaşım olan her zaman arkadaşımdır. Hasegawa-senpai dedikleri iri yarı çocuk, Tatsuya’ya oldukça sakin bir tonda cevap vermişti. Kendinden emin bir tavırla ona tepeden bakıyordu. Kusura bakma ama artık evine dönebilir misin?
Hava her an elektriklenip patlayacak gibi gergindi.
Artık sizin yanınıza dönemem. Buna hakkım yok, dedi Reita. Sesi buz gibi soğuktu. Yanına yaklaşılmasına kesinlikle izin vermiyor, bizi tamamen dışarıda bırakıyordu. Tek bir kelime bile edemiyordum. Hadi eyvallah.
Reita ve yanındaki serseriler başka bir yere geçmek üzere yürüyüp gittiler; üçümüzü orada öylece, hareketsizce kala kalmış halde bıraktılar. Giderayak söylediği sözler, bizi bir daha asla görmek istemediğinin açık bir kanıtıydı.
Seni pislik herif... Tatsuya içindeki gazabı bastırmaya çalışarak yumruğunu sıktı.
Sonradan düşününce ne kadar doğru olduğunu anlıyor insan ama iyi ki Hikari yanımızdaydı. O olmasaydı Tatsuya öfkesine hakim olamaz, iş kavgaya dönüşebilirdi. Bizim de okuldan uzaklaştırılmamızı hiç istemiyordum.
Tavırlarına bakılırsa geri döneceğini hiç sanmıyorum, dedi Hikari, Reita’nın gittiği yöne doğru gözlerini dikerek. Yüzünde karmaşık bir ifade vardı.
Ona ne oldu böyle? Her şey o kadar aniden gelişti ki hiçbir şey anlamıyorum, diye homurdandı Tatsuya.
Şimdi ne yapmak doğru olur acaba, diye fısıldadım. Gerçekten ne yapacağımı şaşırmıştım. Bir an önce bir plan kurmamız gerekiyordu.
O gün, Tatsuya’nın yatışan öfkesinin ardından sessizce evlerimizin yolunu tuttuk.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.