Böylece yirmi dört Aralık, yani Noel Arifesi gelip çattı. Bir önceki gece pek uyuyamamıştım. Okul gezisine çıkacağı için heyecandan duramayan çocuklar gibiydim ama elimden bir şey gelmiyordu. İçimde tuhaf bir heyecan ve endişe harmanlanmıştı. Tek kelimeyle, sırılsıklam gergindim.
Normal randevularımızda artık heyecanlanmıyorum ama böyle özel günler bambaşka. Hata yapma lüksüm yok. Of, karnıma ağrılar giriyor...
O gün kararsız kalmayayım diye giyeceğim kıyafetleri dün akşamdan seçmiştim. Dışarıdaki ışıklandırmaları seyredeceğimiz için şıklığı bir kenara bırakıp tamamen sıcak tutacak şeylere öncelik verdim.
Kaz tüyü montumun altına termal bir üst giyip boynuma da atkımı doladım. Şu an biraz fazla pişiyordum ama mecburdum. Yanımdakileri son kez kontrol ettim: akıllı telefon, cüzdan, anahtarlık, taşınabilir şarj aleti, el ısıtıcıları ve Hikari’nin hediyesi. Tamamdır, her şey tamam. Artık çıksam iyi olur.
“Ooo! Abiciğim, randevuya mı gidiyorsun?”
“Eveet. Anneme söyle, akşam yemeğine beklemesin.”
“Bol şans! Hoshimiya-senpai’ye iyi davran ama!”
Kız kardeşimin tezahüratları eşliğinde evden çıktım.
Hava buzdı. Ağzımdan çıkan nefes buğulanıyordu. Yüzümün rüzgara maruz kalan tek kısmı donmak üzereydi. Bugün beklenen en yüksek sıcaklık altı dereceydi. İnsanın kemiklerini sızlatan bir soğuk vardı ama en azından havanın açık olacağı tahmin edilmişti.
İkimiz de öğle yemeğini evde yedikten sonra saat birde buluşmak üzere sözleşmiştik. Hikari’den “Yola çıktım!” diye bir mesaj geldi.
“Ben de şimdi çıktım,” diye yanıtladım.
Tren otuz dakika boyunca bir o yana bir bu yana sallandıktan sonra turnikelerden geçip dışarı çıktım. Etrafıma bakınmama bile gerek kalmamıştı, zaten beni bekliyordu. Hoshimiya Hikari, istasyondaki en dikkat çekici, en güzel kızdı.
“Natsuki-kun!” Beni gördüğü an yüzü aydınlandı ve koşarak yanıma geldi.
Çevrede ona kaçamak bakışlar atan birkaç kişi vardı. Tam yanına yaklaşmak için fırsat kolluyorlardı ki bir erkeği beklediğini anlayınca dağıldılar. Biraz erken geldiğime sevindim.
“Hikari, çok erken gelmişsin. Daha otuz dakikamız vardı.”
“O kadar heyecanlıydım ki babamla yemeğimi beş dakikada bitirdim!”
Vah Sei-san vah, adama üzüldüm valla... Bir de kızının kendisini bir randevu için terk ettiğini öğrenirse, bana fena kin güdecek diye korkmuyor değilim.
“Babamı bu kadar dert etmene gerek yok, biliyorsun değil mi?”
“Hadi gidelim o zaman,” dedim kısa bir duraksamanın ardından. Birlikte yürümeye başladık. “Gitmek istediğin birkaç yer olduğunu söylemiştin, değil mi?”
“Evet! Bir düşüneyim. Şeydi...” Hikari birkaç kıyafet mağazasının adını saydı. Zaten daha önce bahsettiği yerlerin aynısıydı, bu sayede kafamda önceden planladığım rotadan gidebilecektik. “Bayağı kalabalıkmış ama.”
“Öyle, sonuçta Noel Arifesi.”
Sağa bakıyorum çiftler, sola bakıyorum çiftler... Nereye dönsem gözümün önünde el ele birileri vardı. Eskiden olsa reflex olarak kaşlarımı çatacağım bir manzaraydı ama şimdi o tablonun içindeki çiftlerden biri olduğumu düşününce içimi karmaşık duygular kapladı.
“El... ele tutuşalım mı?” diye sordu Hikari çekine çekine. Başımı sallayıp elini tuttum. “Natsuki-kun, ellerin buz gibi.”
“Elleri soğuk olanın kalbi sıcak olur derler.”
“Nereden duydun sen bu batıl inancı?” diye kıkırdadı.
Elini kavrayıp avucumdaki hissiyatını pekiştirdim. Teninden yayılan sıcaklık içimi ısıttı. Ellerim bu kadar soğuk olduğu için üzgünüm...
Plana göre öğleden sonrayı istasyonun yakınındaki alışveriş merkezlerini gezerek geçireceğiz. Saat dört gibi ışık gösterisinin yapılacağı yere doğru yola çıkmamız lazım. Oraya gitmek yaklaşık bir saat süreceğinden parka beş gibi varmış oluruz. O vakte kadar hava zifiri karanlığa bürünmüş olur zaten. Zaten hava aydınlıkken ışıkların bir albenisi kalmıyor, böylesi mükemmel. Yanlış hatırlamıyorsam çalışma saatleri gün batımından akşam dokuza kadardı.
“Aaa, bu çok şirinmiş!” diye birden atıldı Hikari.
“Denemek ister misin? Oha, soyunma kabininin önünde kuyruk var.”
“E yani, bugün Noel Arifesi. Kaçınılmaz bir durum.”
Nereden baksan her yer tıklım tıklımdı. Yürümek bile bir dertti. Doğru ya, Noel Arifesinde öyle vitrinlere bakına bakına gezmek imkansızdı.
Hikari aklımdan geçenleri okumuş gibi bana doğru sokulup gülümsedi. “Böyle şeyleri tecrübe ede ede, adım adım öğreneceğiz işte.”
İçim biraz olsun rahatladı. “Haklısın. İkimiz de aşk meşk konularında acemiyiz sonuçta,” diye mırıldandım.
Başını sallayarak onayladı. “Hatta geceye kadar alışveriş yapalım diyen benim, o yüzden boşuna kendini hırpalama. Hem plana uyamasak ne olur ki, birlikte eğlendiğimiz sürece sorun yok bence.”
“Şey, o zaman bir kafeye gidelim mi? Biraz yoruldum da.”
“Ben de valla, bacaklarıma karasular indi. Diğer dükkanlara başka zaman bakarız artık,” diyerek acı acı gülümsedi.
Kondisyonumu o kadar geliştirmeme rağmen ben bile yorulmuşsam, Hikari kimbilir ne kadar tükenmiştir. İnsan selinin arasında yolunu bulmaya çalışmak tahmin ettiğimden çok daha fazla güç emiyormuş... Hazırladığım plana o kadar odaklanmışım ki onun ne halde olduğunu hiç fark edememişim.
“Natsuki-kun, sadece seninle olmak bile bana yetiyor, biliyorsun değil mi?”
Benim aksime Hikari bana çok dikkat ediyordu. Benim için endişelenip elimi hafifçe sıktı; bu sözleri tüm kalbiyle söylediğini anlayabiliyordum.
“Sırf Noel Arifesi diye her şeyi bu kadar kafana takma. Böyle yaparsan günün tadını çıkaramazsın ki. Benim özel bir tatil gününe ihtiyacım yok, seninle her zamanki gibi vakit geçirmek bile beni fazlasıyla mutlu ediyor.”
“Hikari...”
“Aman, ben de ne diyorum ya? Amma derinlere daldım, değil mi?”
“Hayır, gerçekten minnettarım.” Hikari bazen insanları okuma konusunda korkutucu derecede başarılı oluyordu. Gözlem yeteneği ve çıkarım kabiliyeti üst düzeydi. Yazar adayı olmanın getirdiği bir güç müydü bu acaba?
Kafe, tahmin edilebileceği üzere ana baba günüydü ama şansımıza masa sırasının bize gelmesi uzun sürmedi. Hikari’nin karşısına geçip bir kahve söyledim. O ise kesenin ağzını biraz açıp bir parfe sipariş etti.
“Kayıp enerjimi geri toplamam lazım!” diyerek yüzünde kocaman bir gülücükle neşeyle konuştu.
“Bu arada, sınav sonuçlarını Sei-san’a söyledin mi?” diye sordum.
“Ehe, evet. Ama hiç övmedi ki. Sadece geçer not almışsın deyip geçti.” Parfesinden bir kaşık alırken bu sefer buruk bir şekilde gülümsedi.
Tam da ondan beklenecek hareket.
“Natsuki-kun, ya sen? Sen her zaman birinci oluyorsun, baban seni hiç över mi?”
“Yok ya, babam başka bir şehirde çalıştığı için eve pek uğramaz.”
“Anladım... Peki ya annen?”
“Eskiden övgülere boğardı ama son zamanlarda tepkileri bayağı sönükleşti.”
“Nasıl yani? Ama birinciliği kimseye kaptırmamak harika bir şey!”
“Beni çok överse tepeme çıkarsın diyormuş, o yüzden ayarını kaçırmamaya çalışıyor.”
“Hmm... Sanırım annenin ne demek istediğini anlıyorum.”
“Anlıyor musun?!”
“Normalde özgüveni düşük birisin ama övüldüğün zaman tuhaf bir kasıntı oluyorsun.”
Sence de biraz ağır konuşmuyor musun? “Üff... Kız arkadaşımın bu kadar acımasız olabileceği hiç aklıma gelmezdi...” dedim surat asarak.
“Ü-üzgünüm, özür dilerim!” diye telaşla af diledi. “Bazı şeyleri dile getirmemek gerekiyormuş demek ki.”
“Pek de toparlayamadın ama,” diyerek dudak büktüm.
Hikari kaşığına doldurduğu parfeyi yüzüme doğru uzattı. “Al bakalım, parfemden sana vereyim biraz. Neşen yerine gelsin!”
Bir iki kaşık tatlıyla ancak beş yaşındaki bir çocuğun neşesi yerine gelir... “Bu numaraları yemem ben... Seni gidi özgüveni tavan yapmış, kendini idol ilan eden okul güzeli seni...”
“Şu şakayı açıp durma artık ya... İnanılmaz utanç verici.”
Yüzü al al olsa da elini geri çekmedi, ben de kaşıktakini yedim. Mm, tatlıydı ama insanı baymıyordu, nefisti. Bir dakika, bu dolaylı öpücük sayılmaz mıydı? Hikari hiç oralı değil gibiydi, iştahla parfesini yemeye devam etti. Belki de içten içe önemsiyordu ama çaktırmamaya çalışıyordu... Aha, kulakları hafifçe pembeleşmiş. Bunu yüzüne vurmayayım en iyisi. Ne de olsa cool takılmak istiyor.
Hikari’nin gözü pencereye kaydı ve aniden, “Aaa. Oradaki Kanata-chan değil mi?” dedi.
Baktığı yöne döndüğümde Fujiwara ve Hino’nun dışarıda birlikte yürüdüğünü gördüm. Fujiwara, kollarını Hino’nun koluna sımsıkı dolamıştı. Oha, ulu ortada bu ne samimiyet...
“Çıktıklarını biliyordum ama... V-Vay canına.” Hikari’nin yanaklarına hafif bir kızıllık oturdu, büyük bir merakla onları izliyordu. “Demek Kanata-chan, Hino-kun ile baş başa kaldığında böyle oluyormuş...”
“Hiç beklenmedik bir manzara, değil mi? Normalde sınıfı çekip çeviren, aklı başında olan taraftır.” Hatta bazen herkesin içinde Hino’ya düşüncesizce davrandığı için fırça bile atardı.
“Onun bu yönünü biliyor muydun?”
“Daha önce de onları böyle görmüştüm.” Yanlış hatırlamıyorsam Tanabata festivali zamanıydı. Yani o sırada Uta ile birlikteydim. Üzerinden yarım yıl geçmiş bile ha. İnsana biraz nostaljik geliyor.
“Gözlerin başka bir kızı düşünüyormuşsun gibi bakıyor.” Hikari, yüzündeki huzursuzluğu saklama gereği duymadan beni pürdikkat inceledi.
Nereden bildin ya? Medyum musun mübarek? Sessiz kalmak iyi olmazdı, ben de dürüstçe açıklama yaptım. “Öyle değil. Onları daha önce gördüğümde, Tanabata festivalinde Uta ile birlikteydim.”
“ Haaa, şu mesele. O zamanlar çok üzerinde durmamaya çalışmıştım ama aslında içim içimi yiyordu...”
“İçin içini mi yiyordu? Neden?”
“Hoşlandığım çocuk, kız arkadaşımla baş başa Tanabata festivaline gidiyordu... Endişeden patlayacak gibiydim. Yine de o zamanlar sana karşı böyle hislerim olduğunu kabul etmek istemiyordum.” Geçmişi hatırlayan Hikari, gözleri uzaklara dalmış bir halde kahvesinden bir yudum aldı. “Natsuki-kun. O zamanlar aslında Uta-chan’ı benden daha çok seviyordun, değil mi?”
Bozuk kalpten vurdu resmen! Az kalsın kahve boğazımda kalıyordu. “Şey... Doğru olabilir. O zamanlar henüz bir karar vermemiştim.”
Şimdi geçmişe dönüp bakınca, belki de o zamanlar bile Hikari’den hoşlanıyordum. Ama onun penceresinden bakınca, Uta ile baş başa festival gitmeyi kabul etmiştim, bu yüzden epey sarsılmış olmalıydı. Hikari, insanların benimle Uta’yı sevgili sanacağını biliyordu sonuçta.
“Ama yaz bitip sonbahar geldiğinde, benden daha çok hoşlanmaya başladığını hissettim. Bu yüzden beni seçtin.” Hikari, sanki basit bir gerçeği dile getiriyormuş gibi son derece kendinden emin bir tonla konuştu.
Haksız sayılmazdı. En nihayetinde onu—Hoshimiya Hikari’yi—seçmiştim.
“Ama Natsuki-kun... Bunu daha yeni fark ettim. Kalbinin derinliklerinde, varlığı azımsanamayacak kadar büyük olan başka biri daha var.”
BAŞLIK: Işıkların Altındaki İtiraf
İçerik:
Havadaki o tatlı, romantik esinti bir anda kesildi. Bütün atmosfer buz kesti. Hikari, polisiye romanlarından fırlamış usta bir dedektif gibi karşımda dikiliyordu. Bense suçları bir bir yüzüne vurulan bir suçludan farksızdım.
“Gönlündeki o hisler, bana beslediklerinden çok daha ağır basıyor... Natsuki-kun, sen Miori-chan'ı seviyorsun.”
Dudaklarından dökülen her kelime o kadar kesin bir inançla doluydu ki tek bir kelime bile edemedim. Bu yalanı sonuna kadar sürdürmeye kararlıydım ama bir yandan da Hikari’ye karşı dürüst, sadık kalmak istiyordum. Elimden gelen tek şey susmaktı.
“Biliyorum. Kabul edemezsin.” Yüzünde mahzun bir tebessüm belirdi. Ona kendisini böyle hissettirmeyi hiç istememiştim. Yüzüne bu ifadeyi yerleştirdiğim an, onun erkek arkadaşı olma hakkımı kaybetmiştim zaten. “Özür dilerim... Bugün bu konuyu açmayı hiç planlamıyordum.”
Aslında durumun içten içe farkındaydım. Hikari insanların iç dünyasını okumakta ustaydı ve ben bir süredir onun içine endişe tohumları ekiyordum. Kendimi övmek gibi olmasın ama Hikari’nin bu dünyada en yakından gözlemlediği kişi bendim. Hal böyleyken gerçek duygularımı sezmeseydi asıl o zaman bir gariplik olurdu. Yine de görmezden gelmeyi seçmişti. Bense fark etmesin diye dualar etmiştim.
“Sadece, Natsuki-kun, bilmeni istediğim bir şey vardı.”
“Ne gibi?”
“Haibara Natsuki adındaki o insanı ne kadar çok sevdiğimi bilmeni istedim.”
Gözlerimi kırpıştırıp yüzüne baktım. Bu sözlerin arkasında ne yattığını kavrayamamıştım.
Gülümsedi. “Sorun değil. Hoşlandığın başka kızların olması hiç önemli değil. Ne de olsa şu an senin kız arkadaşın benim. Bu yeri kimseye kaptırmaya da niyetim yok... Çünkü en mutlu olduğum yer burası.”
Güçlü bir duruştu bu. Kalbimin en derinlerinde neyin yattığını anladığı andan beri bunu düşünüyor olmalıydı. Hikari’nin bulduğu yanıt işte buydu.
“O yüzden şu an bir şey söylemene gerek yok. Sadece kendi duruşumu netleştirmek istedim.” Masanın üzerinden uzanıp yumruğuyla göğsüme hafifçe vurdu. “Sen sadece bekle. Kalbinde tek olacağım günler çok yakın.”
Onunla baş etmek imkânsızdı. Hislerime bir türlü söz geçiremediğim için kendimi zavallı hissediyordum. Mantığımla onları ne kadar yönlendirmeye çalışırsam çalışayım, duygularım yalan söylemiyordu. Bu yüzden yalan söyleme işi bana kalıyordu ama bunun sonu da yalanımın ifşa olmasından başka bir yere çıkmıyordu. Önce Reita, sonra da Hikari... Ama ne olursa olsun, Miori’nin bunu öğrenmesine asla izin veremezdim.
“Artık gitsek iyi olacak. Dışarısı kararmaya başladı,” dedi Hikari.
Dediğini yapıp kafeden çıktık. Hesabı ben ödedim. Bölüşmek için ısrar etse de bugünlük karizma yapmama izin vermesi için onu ikna ettim. Gerçi karizma falan kaldığı yoktu ya...
Akşamüstü çöktüğü için ortalık daha da kalabalıklaşmıştı. Tıklım tıklım istasyonun içinden süzülüp trene bindik. Az önceki o kasvetli aurası sanki zihnimin bir oyunuymuş gibi, Hikari önemsiz şeylerden konuşup duruyordu. Gülüşünün ardında nasıl bir duygu gizlediğini bir türlü çözemiyordum.
Herkes bu kadar keskin zekalıyken ben nasıl oluyordu da hep bu kadar duygusuz, bu kadar küt kalabiliyordum? Bu benim ikinci hayatım olabilirdi ama hamurum değişmiyordu işte.
Ogo İstasyonu’nda inip Gunma Çiçek Parkı’na giden otobüse bindik. Otobüstekilerin neredeyse tamamı çiftti. Yine de aşırı bir kalabalık yoktu.
Ulaşımı bu kadar zor bir yer olduğu için otobüsle gelenlerin sayısı azdı. Elimde olsaydı arabayla gelmek isterdim. Zamanında ehliyetim vardı ne de olsa. Gerçi şu an ehliyetsizdim, yani araba kullanmam yasaktı...
“Otobüse binmeyeli bayağı olmuştu.” Hikari yol boyunca halinden memnun görünüyordu. Büyüsü bozulmuş, meşakkatli bir randevudan bile katıksız bir keyif almayı başarıyordu sanki.
Beş dakikalık sarsıntılı bir yolculuğun ardından gideceğimiz yere vardık. Gökyüzü zifiri karanlığa bürünmüştü bile. Tek tük sokak lambaları etrafı aydınlatıyordu. Gece çökünce hava iyice soğumuştu. Otopark arabalarla dolup taşıyordu. Tahmin ettiğim gibi çoğu kişi buraya arabayla gelmişti. Arada sırada birilerinin “Çok soğuk!” diye bağırdığı duyuluyordu.
Biletlerimizi alıp el ele parka girdik.
“Vay canına...”
Gözlerimizin önüne sayısız, ışıl ışıl parıldayan ışık serildi.
“Hadi gidelim! Çabuk!” diyen Hikari, farkında olmadan sesini yükselterek elimden çekti.
“Üşümüyor musun?” diye sordum.
“Üşüyorum ama böyle muazzam bir manzarayı görebileceksem katlanmaya değer.”
“Bende el ısıtıcısı var.”
“O zaman bir tane alırım!” El ısıtıcısını kapıp ambalajını hızlıca yırttı.
Gözlerimi heyecanlı kız arkadaşımdan ayırıp parka şöyle bir göz gezdirdim. Epey insan vardı ama park geniş olduğu için sıkış tıkış hissettirmiyordu. Etrafta dolaşanların çoğu çiftti ama tek tük ailelere de rastlanıyordu.
“Çok güzel!” diye hayranlıkla bağırdı Hikari.
Rotamız önceden belliydi. Parmaklarımız birbirine kenetlenmiş halde ışıkların arasında yürüdük.
“Evet... Gerçekten çok güzel.”
Arka planda popüler müzikler çalıyor, ışıkların renkleri ritme göre değişiyordu. Zihnimin gerilerinde çöreklenen eski ben, “Altı üstü ampul işte,” diye fısıldıyordu ama artık ona karşı çıkabiliyordum. Yanımda Hikari olduğu için manzara gözüme çok daha parlak, çok daha büyülü görünüyordu.
İşte bu yüzden güzeldi.
“Iıı, Natsuki-kun.” Işıklı kemerlerin altındaki yolda ilerlerken Hikari elimi çekip yüzüne göz alıcı bir tebessüm yerleştirdi. “Şu an çoook mutluyum!”
“Ben de öyleyim.”
Birbirimize gülümsedik.
Birkaç an sonra Hikari parkın en yüksek noktasında durdu. “Fotoğraf çekilelim!”
Buradan bakınca bütün ışık denizini kuş bakışı görmek mümkündü.
“Şey... Yanımda özçekim çubuğu getirmiştim!” diyerek çantasından çubuğu çıkardı. Telefonunu çubuğa sabitleyip bana doğru iyice sokuldu. “Hadi, gülümse!”
Kameranın tık sesini duydum. Arka planda rengârenk, yanar döner ışıklarla ikimizin gülümsediği harika bir fotoğraf çekilmiştik. Telefonunu bana gösterdi.
Hikari fotoğraf çekme konusunda gerçekten ustaydı. “Ooo, çok güzel çıkmış.”
“Evet, harika. Hı-hım... Bayağı iyi fotoğraf.” Telefonuna bakarken kendi kendine başını salladı.
Sonrasında parkın içinde aheste aheste dolaşarak farklı şekillerdeki ışık gösterilerinin tadını çıkardık. Onunla geçirdiğim bu zamanın sonsuza dek sürmesini istiyordum. Hikari’yle birlikte, tam onun yanı başında daha fazla mucizevi manzaraya şahitlik etmek istiyordum. Fakat zamanın akrep ve yelkovanı durmaksızın ilerliyordu. Onları durdurmanın imkânı yoktu. Yedi yıl öncesine dönmek, insana ancak bir kez bahşedilecek bir mucizeydi. İstediğim an tekrarlayabileceğim bir hüner değildi nihayetinde.
Çok geçmeden kendimizi tekrar giriş kapısının orada bulduk.
“Çok eğlenceliydi.” Hikari, istemeye istemeye, ağır ağır elimi bıraktı. “Eee... Eve dönelim mi artık?”
“Hikari.”
“N-Ne oldu?” Sadece adını seslenmemle bile gözle görülür şekilde irkildi. “Şey, az önce de söylediğim gibi, senden ayrılmaya falan niyetim yok—”
Onun böyle korkudan titrediğini görmeye dayanamıyordum. İçini rahatlatmak, hislerimi ona aktarmak istiyordum. Haibara Natsuki, Hoshimiya Hikari’yi seviyordu. Bunun asla değişmeyecek bir gerçek olduğunu bilsin istiyordum.
“Mmh?!”
Hikari’yi kendime doğru çekip dudaklarımı dudaklarına bastırdım. Etraftakilerin ne düşündüğü umrumda bile değildi. Gözlerimin gördüğü tek şey Hikari’ydi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.