Aramızdaki o anın kaç saniye mi, yoksa onlarca saniye mi sürdüğünü kestiremiyordum. En sonunda dudaklarımı dudaklarından ayırdım. Yüzüne yakından baktım. Ağlıyordu. Yanaklarından aşağı gözyaşları süzülüyordu.
“Seni seviyorum.” İçimden taşan bu hisleri aktarmak için aklıma gelen tek şey bu oldu. “Seni mutlu edeceğime söz verdim ve bu yeminimden asla dönmeyeceğim. Gelecekte, aradan onlarca yıl geçse bile... Sen yanımda olduğun sürece seni mutlu edeceğim.”
Şu an söyleyebileceğimin en iyisi buydu. Ona yalan söylemek, bu dünyada en son isteyeceğim şeydi.
“Teşekkür ederim... Natsuki-kun,” dedi Hikari hıçkırıklarının arasından, eliyle gözyaşlarını silerken. “Ben de seni çok seviyorum.”
Hikari kollarıma atıldı. Tüy kadar hafif bedenini yakalayıp kollarımı sırtına doladım.
“Bu kadar korkuyorsan en başından sormayabilirdin,” dedim.
“Hık... Şey, tahminimin doğru olduğunu öğrenince birden korku bastı işte.”
“O az önceki havalı sözleri söyleyen Hikari nereye gitti acaba?”
“S-Senin yüzünden! Birdenbire sus pus oluverdin!” diye bağırdı göğsüme doğru.
Haklıydı. Benim hatamdı... Kafam öyle doluydu ki... O kadar kendinden emin bir konuşma yaptıktan sonra bile neden endişelendiğini şimdi çok iyi anlıyordum.
Başını okşadım. Derken kulağıma birden alkış sesleri geldi. Alkışlar kesilmek bilmedi. Ne zaman olduğunu anlamadan çevremizde diğer çiftler toplanmış, bizi uzaktan izliyorlardı. Hatta birkaç heyecanlı çığlık bile duydum. Aralarında imrenerek bakanlar da vardı.
Milletin maskarası olmuştuk... Yüzümün alev alev yandığını hissettim. İçinde bulunduğumuz durumu nihayet fark eden Hikari de telaşla kendisini geri çekti.
“Ü-Üzgünüm... Benim hatam,” dedim. Zaman, mekan ya da ortam gözetmek tamamen aklımdan çıkıp gitmişti. Hikari’nin yüzü haşlanmış ahtapot gibi kıpkırmızıydı! Benim de ondan kalır yanım yoktu herhalde. Yaptıklarımdan pişman değildim ama utanç utançtı işte. Gençlik biraz da utanç duyulacak anların toplamıdır derler ama bu kadarı bana bile fazlaydı.
“O-Ortalığı ayağa kaldırdığımız için çok özür dileriz...”
Hikari ve ben mahcup bir şekilde eğilip özür dileyerek insan çemberinden sıyrıldık. Bütün dikkatleri üzerimize çekmiştik ama bu loş ışıkta izimizi çabuk kaybederlerdi. Hava buz gibi olmasına rağmen Hikari eliyle yüzünü serinletmeye çalışıyordu. Birbirimize bakıp acı acı gülümsedik.
“Utanç verici anlar listeme kesinlikle yeni bir madde daha eklendi...” dedim.
“Şey, ben yine de çok mutlu oldum... Bu anı asla unutmayacağım.” Omuzunu omzuma öyle bir geçirdi ki az kalsın tökezliyordum.
“Neden ne zaman havalı görünmeye çalışsam bir türlü beceremiyorum?”
“Bence sadece kendin olmalısın. Zaten milletin maskarası olmaya çalışmıyor musun?”
“Hayır, hiçbir zaman isteyerek komik duruma düşmeye çalışmadım!” Şaşkınlıkla gözlerim açıldı.
Hikari kahkahasını tutamayarak karnını tuttu. Doysa doysa güldükten sonra rahatlamış görünüyordu. “Peki, gidelim mi?”
“Evet, nasıl olsa akşam yemeği rezervasyonumuz var.”
Takasaki İstasyonu’na dönüp rezervasyon yaptırdığım restorana girdik. İlk hayatımda daha önce geldiğim bir yerdi. Buradaki yemeklerin ne kadar lezzetli olduğunu dün gibi hatırlıyordum.
“Ş-Şey, bu restoran biraz pahalı görünmüyor mu?” diye sordu Hikari.
“Hiç dert etme. Bu gece benden,” diye karşılık verdim.
“Gerçekten mi? Yarı zamanlı işlerin ustasından da bu beklenirdi zaten!”
“Bu unvan beni pek mutlu etmiyor açıkçası...” Liseliler için biraz fazla lüks bir fiks menüydü ama arada sırada böyle bir şeyden zarar gelmezdi. Çalışıyordum, yani cebimde para eksik değildi. Ayrıca burasının atmosferi çok şıktı ama öyle aşırı lüks bir yer de sayılmazdı. Akşam yemeği en fazla birkaç bin yen tutardı.
“Yazar olarak ilk eserimi çıkardığımda, telif hakkı gelirimle sana yemek ısmarlayacağım, tamam mı?”
“Bunun için kaç yıl beklemem gerekecek acaba?”
“Aşk olsun! Çok kötüsün! Natsuki-kun, yeteneklerime hiç inanmıyorsun!”
Laf arasında başlangıç salatalarımız geldi.
“Haydi, afiyet olsun,” dedim.
“Evet. Çok lezzetli görünüyor. Afiyet olsun!”
Hikari biraz gergindi ama masa adabı kusursuzdu. Ailesi kesin iyice öğretmişti. Aslında düşününce, yakında bir şirket başkanının kızı olacaktı; böylesi güzel yerlerde yemek yemeye alışkın olması çok doğaldı.
“Natsuki-kun, daha önce böyle bir yere gelmiş miydin?”
“Öyle mi duruyor?”
“Alışkın gibisin.”
“Ailemle arada sırada dışarıda yeriz.” Omuz silktim. Aslında böyle mekanlara alışkın olacak kadar sık gelmemiştim. Tek başına böyle lüks yerlere gitmek cesaret isterdi. Yalnız bir savaşçı olduğum için bunu yapabiliyordum ama sık sık gelsem cepte para kalmazdı.
Ondan sonra kendimizi yemeğe verdik. Birbirinin ardı sıra gelen tabakların tadını çıkardık. Bu restoranı seçmekle gerçekten doğru bir karar vermiştim. Yemekler muazzamdı!
“Ah! Çok lezzetliydi!” diyerek karnını okşadı Hikari.
Şimdi tam sırası mıydı? Zihnimdeki Miori bana tam zamanı olduğunu söylüyordu. “Hikari, bak, bu senin Noel hediyen.” Çantamdan bir paket çıkarıp ona uzattım.
“Ha? Bana hediye mi aldın? Teşekkür ederim... Açabilir miyim?”
“Elbette.”
Kutuyu açtığında içinden bir kolye çıktı. “Vay canına...”
Göbeğinde ışıldayan bir pırlantanın durduğu gümüş bir zincirdi. Sade bir tasarımı vardı ama sadeliğin ona daha çok yakışacağını düşünmüştüm. Üstelik Hikari sevimli şeylerden ziyade güzel şeyleri tercih ederdi. Bu yüzden beğeneceğinden emindim. En azından tahminlerim bu yöndeydi. Gerçekte ne hissedeceğini bilemiyordum.
“Teşekkür ederim. Buna gözüm gibi bakacağım!”
“Beğendin mi? İstemiyorsan kendini zorlamana gerek yok...”
“Senin benim için seçtiğin her şeyi severim!” dedi kararlı bir sesle.
İçime büyük bir rahatlama çöktü. Bu sefer Miori’ye bel bağlamamış, kendi zevkime güvenerek seçmiştim. Fakat dünyada benim moda anlayışımdan daha güvensiz çok az şey vardı.
“Şimdi takabilir miyim?” diye sordu.
“Evet.” Başımı salladım. Hikari’nin benim seçtiğim kolyeyi taktığını görmek istiyordum. Dükkanda ne alacağıma karar verene kadar az zaman harcamamıştım. Hatta seçim yapabilmek için satış görevlisini bile peşimde sürüklemiştim, bu yüzden hediyeye epey bağlanmış durumdaydım.
“Nasıl durdu?”
“Sana çok yakıştı.”
Mahcup bir şekilde kıkırdadı. “Ama... bu kesinlikle çok pahalı bir şey, değil mi?”
“Fiyatını çoktan unuttum bile.”
“Yine göz göre göre yalan söylüyorsun... Yine de teşekkür ederim. Buna gözüm gibi bakacağım.”
Doğrusunu söylemek gerekirse buna iki aylık maaşımı gömmüştüm. Pahalı bir hediye seçmek gibi bir niyetim yoktu. Sadece Hikari’ye en çok yakışacağını düşündüğüm kolye, tesadüfen elli bin yenlik banknotlardan beş tanesine patlamıştı, hepsi bu.
Onun yüzündeki o tebessümü görebilmek için ödenmeyecek bir bedel değildi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.