Pazar.
Bugün Mares Kafede sabah dokuzdan öğleden sonra üçe kadar mesaideydim. Uta ve Hasegawa buluşma yeri olarak benim çalıştığım yeri seçtikleri için randevu saatimiz 15:30’du. Yani mesaim bittikten sonra gelip beni alacaklardı.
Her halükarda, önce işime odaklanıp elimden gelenin en iyisini yapmalıydım.
Bugün müdür yardımcısı, Nanase ve Mei ile aynı vardiyadaydık. Öğle saatlerinin o yoğun telaşı bitip nihayet nefes alabildiğimizde, Nanase ve Mei’ye durumun gidişatını anlattım.
"Anlıyorum. Durumu az çok kavradım."
"T-Tüm bunlar ne ara oldu... Shiratori-kun hakkındaki dedikodular benim sınıfa kadar ulaştı ama ben ortada bir yanlış anlaşılma olduğunu düşünmüştüm." Mei konuyu ilk kez duyuyordu ve kelimenin tam anlamıyla şoke olmuştu.
"Önceliğimiz Reita. Tabii dedikoduların yayılmasını önlemek de harika olurdu," dedim.
"Ben... Elimden pek bir şey gelmez ama ne gerekiyorsa yapmaya hazırım!" Oldukça hevesliydi ama sahip olduğu nüfuz düşünülürse bu pek de iç açıcı bir destek sayılmazdı.
"Düşünmen yeter ama bu dedikodular sadece insanları uyararak durulacak gibi değil." Öyle kolay olsaydı şimdiye çoktan çözülmüştü. Biz de elimiz kolumuz bağlı oturup izlemiyorduk. Her birimiz kendi çevremizi kullanarak bu yanlış anlaşılmayı gidermeye çalışıyorduk.
Bu düşünceleri bir kenara bırakıp bakışlarımı Nanase’ye çevirdim. "Saat üç buçukta yapacağımız konuşmaya sen de katılacak mısın?"
Eline çenesine koyup bir an düşündükten sonra başını iki yana salladı. "Hayır. Hasegawa-san ortamda çok fazla insan olursa kendini rahat hissetmez."
Haklıydı. Zaten hazmedilmesi zor meselelerden bahsedecektik. "Ama orada olsan bana gerçekten çok büyük destek olurdun..."
Nanase iç çekerek, "Uta ile yalnız kalmaktan çekiniyorsun diye beni de peşinden sürüklemeyi bırakır mısın lütfen?" dedi. Tam on ikiden vurmuştu.
Aslında teknik olarak Hasegawa da orada olacaktı. Ama görünürde durum daha çok Uta ile benim onunla buluşmamız gibiydi. Uta’yı reddetmemin üzerinden epey zaman geçmişti ama o günden beri ikimiz baş başa verip hiç konuşmamıştık.
"Sanki... Hikari’ye haksızlık ediyormuşum gibi geliyor..."
"Bugün ne olacağını ona en ince ayrıntısına kadar anlattın, değil mi?" diye sordu Nanase.
Başımı salladım. "Tabii ki anlattım." Hikari’yi sık sık arıyor, her şeyi onunla paylaşıyordum.
"O zaman sorun yok. Uta da artık bunu geride bıraktı. Siz artık iki arkadaşsınız; böyle pısırık davranmaya devam edersen onu üzersin."
Söylediği mantıklı sözler gururumu darmadağın etmişti. Verecek hiçbir cevabım yoktu. Nanase lafını hiç esirgememişti ama sonuna kadar haklıydı... Gözlerim dolu dolu bulaşıkları yıkamaya devam ettim.
Nanase hafifçe güldü. "Haibara-kun... Motomiya-san olayından sonra kendini biraz fazla kasmaya başlamadın mı?"
"Öğğ!"
Affedersiniz ama durup dururken üzerime bu kadar yüklenmeseniz olmaz mı? Biliyorum. Farkındayım diyorum işte! Tasalanmayı bırakıp onlara normal davranmam gerekiyor, değil mi?
"İ-İşte popüler bir adamın dertleri!" Mei nedense gözleri parıldayarak bana bakıyordu.
Lütfen kes şunu.
Sessizce iç çekmeme hiç aldırış etmeyen Nanase gözünü cama çevirdi. Bakışlarını takip ettim; hava her an yağmur yağacakmış gibi duruyordu.
Bunu görünce kendi kendine mırıldandı: "Evde değilse, şu an ne yapıyor acaba?"
Kastettiği kişinin kim olduğunu söylemesine gerek yoktu, Reita’dan bahsettiğini biliyordum. Ben de endişeliydim. Rastgele bir yerde uyuyup kalıyor muydu? Yoksa arkadaşlarının evleri arasında mekik mi dokuyordu? Tatsuya ile gittiğimizde evde olmaması sadece bir tesadüf de olabilirdi; belki de şu an oradaydı... Buna inanmak istiyordum.
"Tanıdığım Shiratori-kun’un böyle davranması gerçekten çok şaşırtıcı." Nanase sanki çok uzaklara bakıyormuş gibi gözlerini kıstı. "Belki de çevresine karşı aşırı dikkatli olan insanlar, kendilerini gözden kaçırmaya meyillidir."
Bu kısık sesli mırıldanışı, yağmurun sesine karışarak kaybolup gitti.
Kafenin kapısındaki zil çalarak yeni bir müşterinin geldiğini haber verdi. Uta, bu soğuk havaya rağmen mini etek giymişti; beni görünce el salladı. Saat 15:10’du, randevumuza daha yirmi dakika vardı.
"Selam, Natsu!"
"Hoş geldin. Benim mesaim bitti, sen geç şuraya otur."
Onu rahatça konuşabileceğimiz arkadaki masalardan birine yönlendirdim, ardından dinlenme odasında üniformamı çıkarıp sivil kıyafetlerimi giydim. Uta’nın oturduğu masaya geri döndüğümde Nanase ile sohbet ediyordu.
"Ah, Natsu!"
"Haibara-kun, ne içersin?"
"Kahve... Bir dakika, senin de vardiyan bitmedi mi?"
"En azından içeceğini getirebilirim. Zaten müdür yardımcısı hazırlayacak," diyen Nanase tezgaha geri döndü.
Uta’nın tam karşısındaki sandalyeye oturdum. Sıcak latte’sinden bir yudum aldı. Aramızda bir süre sessizlik uzadı gitti. Ancak bu durum tuhaf bir gerginlikten ziyade, onda hiç derman kalmamış olmasından kaynaklanıyordu. Dün de böyleydi. Sesindeki o neşeli ton gitmiş, yerine derin bir sessizlik gelmişti.
"İyi misin?" diye sordum.
"Ü-Üzgünüm. Sadece biraz düşünceliyim." Şaşkınlıkla gözleri açıldı. "Çok mu halsiz görünüyorum?"
"Yani, her zamankinden farklı duruyorsun."
"Miorin ve Rei’nin nereye gittiğini bilmemek yüzünden sanırım. Nedense içimi bir hüzün kaplıyor... Gerçi Miorin defalarca özür dilediği için onu affettim." Uta burukça güldü. Üst üste o kadar çok sorunla karşılaşmıştık ki zihnen darmadağın olmuş olmalıydı. "Her şeyin yakında normale dönmesini istiyorum... Umarım eski günlerimize dönebiliriz."
Sözünü henüz bitirmişti ki kapının zili tekrar çaldı. O tarafa baktığımda Hasegawa Yoko’nun içeriye göz gezdirdiğini gördüm. Bizi fark ettiğinde yüzünde kararsız bir ifade belirdi. İçindeki karmaşık duygularla bize doğru yaklaştı.
"Merhaba..." dedi halsiz bir sesle.
"Günaydın... Şey, artık pek günaydın sayılmaz ama. Bugün geldiğin için teşekkürler, Yoko-chan," diye karşılık verdi Uta, yüzüne yapmacık bir gülümseme yerleştirerek.
Tam anlamıyla boğucu bir hava vardı. Uta, aynı ortaokula gitmelerine rağmen pek samimi olmadıklarını söylemişti zaten.
"Bana teşekkür etme," dedi Hasegawa, yüzünü asarak. "Bunun sizinle konuşmam gereken bir konu olduğunu düşündüm."
Menüyü ona uzatırken, "Önce bir şeyler içmek ister misin?" diye sordum.
"Sıcak çikolata alayım," diye yanıtladı.
Siparişi, Nanase’nin vardiyası bittikten sonra görevi devralan Kirishima-san’a ilettim ve ardından tekrar Hasegawa’ya döndüm. Bu arada, Hasegawa geldiğinde Uta masanın diğer tarafına geçip yanıma oturmuştu.
Hasegawa ile daha önce hiç konuşmamıştım, bu yüzden sözü Uta’ya bırakacaktım... En azından kendimi tanıtsam mıydı? Ama sanırım sırası değildi. Zaten birbirimizin adını biliyorduk ve bana pek de sıcak baktığını sanmıyordum.
Araları iyi olmadığı için Uta havadan sudan konuşmayı pas geçip doğrudan asıl meseleye girdi. "Eee, bize ne anlatmak istiyordun?"
"Şey, en baştan başlayayım. Hikaye biraz uzun, o yüzden sabırla dinleyin," diye söze başladı Hasegawa, kaşlarını çatarak. "Açık konuşmak gerekirse, işlerin bu noktaya gelmesi tamamen benim hatam."
Hasegawa Yoko
"Geber! Seni sürtük! Senin gibi biri yok olup gitmeli!"
Miori’ye bu sözleri söylediğim gündü.
"Ne yapıyorsun sen?"
Hoshimiya-san öfkeyle sarf ettiğim bu sözleri duymuştu. Kanımın beynimden çekildiğini hissettim. Ne söylediğimi fark ettiğim an pişmanlık dalgası her yanımı sardı. Üstelik yaptığım tek şey bu değildi. Dışarısı buz kesiyordu ama ben Miori’nin başından aşağı su dökmüştüm. Dışarıdan bakan biri için bu düpedüz zorbalıktı. Hayır, kelimenin tam anlamıyla gaddarlıktı.
Saniyeler önce öfkeden deliye dönmüş olan zihnim bir anda buz kesti.
Ben ne yapıyorum böyle?
Öfke gözümü kör etmiş, yaptığım şeyin doğru olduğuna kendimi inandırmıştım. Ama şimdi ne hale düşmüştüm? Bu halimi gören kim benim haklı olduğumu düşünebilirdi ki? Ne kadar ileri gittiğimi nihayet idrak etmiştim.
Reita-kun’u seviyordum. En başından beri Miori’nin onunla çıkmasından bu yüzden hoşlanmıyordum. Yine de onun kararına saygı duymak istemiştim. Hem seçilen kişi ben değildim, bu yüzden araya girmek bana düşmezdi. Hatta düşüncelerimi değiştirip onları desteklemeye bile çalışmıştım.
Fakat olaylara nereden bakarsam bakayım, Miori Reita-kun’u sevmiyordu; onun gözü Haibara-kun’daydı. Biraz daha dikkatli bakınca bu durum gün gibi ortadaydı. Ne de olsa en çok Haibara-kun hakkında konuşurken gözlerinin içi gülüyordu.
Öyleyse neden Reita-kun ile çıkıyordu?
İçimdeki huzursuzluk gitgide büyüdü ve onların ilişkisini destekleme arzum bir anda yok oldu. Tam o sıralarda Minase-san’dan o olayı duydum; Miori’nin gece vakti parkta Haibara-kun’a sarıldığı o anı.
Günün sonunda Miori’nin asıl istediği Haibara-kun’du ve Reita-kun’u sadece parmağında oynatıyordu. Bu düşünce beni deli etmeye yetmişti. Reita-kun’u deliler gibi seviyordum ama onun bana zerre kadar ilgisi yoktu. Üstelik kendisini sadece yedekte tutan Miori’den de gözünü alamıyordu.
Onun gerçekte nasıl biri olduğunu bilseydi, fikrini değiştirirdi.
Ben de Miori hakkında kötü dedikodular yaymaya başladım. İşin içine yalanlar ve abartılar katmış olsam da temeli Minase-san’dan duyduğum gerçeklere dayanıyordu. Bu şekilde olayları inkâr etmesinin çok zor olacağını tahmin etmiştim.
Dedikodular tam da planladığım gibi yayıldı. Beklentilerimin dışına çıkan tek kişi Reita-kun oldu.
"Miori’ye asılsız dedikodulardan daha çok güveniyorum."
Reita-kun, Minase-san’ı kendi tarafına çekip arkadan işleri ustaca yürüttü ve Miori hakkındaki tüm dedikoduları tersine çevirdi. Kendisine ihanet eden bir kız için bu kadar ileri gideceğini gerçekten hiç düşünmemiştim. Benim tek umudum... Reita-kun’un bu ihanetin şokuyla Miori’den ayrılmasıydı.
Ancak ona karşı hisleri o kadar da basit değildi. Sonuç olarak kapana kısılan ben oldum. Dedikoduların arkasındaki kişinin ben olduğum ortaya çıktı ve konumum sarsıldı. Reita-kun beni düşman ilan etti ve Miori’yi korumayı seçti.
Şimdi düşününce, ne ektiysem onu biçiyordum. Şüphesiz çok ileri gitmiştim. Bunu anlamam için işlerin bu raddeye gelmesi gerekmişti. Hoshimiya-san beni okula şikayet ettiği an, uzaklaştırma cezasıyla karşı karşıya kalacaktım.
Zihnim tamamen boşaldı ve oradan kaçtım. Durmaksızın koştum, koştum ve kendime geldiğimde evdeydim. Ben kendi derdime düşmüş, kendimi nasıl kurtaracağımı düşünürken Miori ortadan kaybolmuştu.
Yanlış anlaşılmasın, onun için endişelendiğim falan yoktu. Sadece suçun üzerime kalmasından korkuyordum. Miori canına kıyacak olsa, yetkililer sebebini araştırırken Hoshimiya-san adımı kesin verirdi, bunu tahmin etmek zor değildi. Miori'nin gerçekten böyle bir şey yapacağını sanmıyordum ama yine de güvende olduğundan emin olmak istiyordum.
Ağabey, birini aramama yardım edebilir misin?
Böyle zamanlarda sığınabileceğim tek kişi ağabeyimdi. Koşullar ne olursa olsun her zaman benim yanımda olacak tek insandı o. Ağabeyim Hasegawa Koya benden bir yaş büyüktü ve Kakiwari Lisesi ikinci sınıf öğrencisiydi. Bölgedeki meşhur bir serseri çetesinin elebaşıydı. Gücü yüzünden ondan korksalar da bana ve ailemizin geri kalanına karşı her zaman çok nazikti.
Arkadaşın mı kayboldu? O iş bende.
Ağabeyim durumu yanlış anlamıştı ama bu yanlış anlaşılma durumunu düzeltmek için bir sebep göremedim. Ricam üzerine Miori'yi aramaya başladı. Emri altında bir sürü canavar gibi adam olduğu için insan gücü taktiğini kullanabilirdi. Onun kız kardeşini bulma ihtimali, benim sağda solda körü körüne bakınmamdan çok daha yüksekti. Miori'nin bir fotoğrafını ve bilgilerini ona gönderip gerisini ona bıraktım.
O gece ağabeyimden bir telefon aldım. Miori'nin durumu hakkında bir haber yoktu, onun yerine ağabeyimin polis tarafından gözaltına alındığını öğrendim. Üstelik her nasılsa yanında Reita-kun da vardı.
Neler olup bittiğine dair en ufak bir fikrim yoktu ama alelacele karakola koştum. Oraya vardığımda, kabahatler kanunundan ufak bir işlem yapılıp yeni bırakılmışlardı. Yüzleri gözleri morluklar içindeydi. Kıyafetlerinin altında daha fazla yara bere olduğundan şüpheleniyordum.
N-Ağabey, ne oldu böyle diye sordum.
Önemli bir şey değil. Sadece kavga ettik.
Ağabeyim ve Reita-kun güya çok yakın arkadaştı. Bir dönem her anları birlikte geçerdi. Zaten Reita'ya aşık olmamın sebebi de ağabeyim vasıtasıyla onunla tanışmış olmamdı.
Reita-kun'un kontrolden çıktığı zamanlardı. Gözlerindeki o derin çaresizlik beni yavaşça içine çekmişti.
Her neyse, kusura bakma. Motomiya'yı bulamadım.
Ağabeyim zaten her zaman az konuşan biriydi, bana sadece kuru bir özür diledi. Miori'yi ararken Reita-kun ile nasıl kavga edecek noktaya gelmişti? Anlamıyordum ama sorduğumda da daha fazla açıklama yapmadı.
Reita-kun.
Bana Miori'yi soracaksan, o iyi.
Şaşırmıştım ama Reita-kun durumu aydınlattı. Neden kavga ettiklerini açık etmedi ama bana en çok bilmek istediğim şeyi söyledi.
Natsuki onu buldu, yani endişelenmene gerek yok.
Onun için endişelenmiyordum. Ama yine de güvende olmasına sevindim. İçim rahatlamıştı, gerçi böyle hissetmeye hakkım yoktu. Sonuçta onu bu raddeye getiren suçlu bendim. Üzgünüm Reita-kun, hepsi benim hatam. Önünde eğilerek özür diledim.
Bir an şaşırmış göründü, sonra bıkkın bir tavırla başını iki yana salladı. Bana özür borçlu değilsin. İşin aslına bakarsan, en başından beri her şey benim suçum zaten.
Gözlerindeki o ışık sönmüştü. Tıpkı o eski günlerdeki gibi karanlıkla kaplıydı bakışları. Fakat bu kez o karanlık beni cezbetmiyordu. Aksine, o ışığın yeniden solmuş olması canımı yakıyordu.
Reita-kun. Şey... Ne oldu?
Onun karanlığına kapılmam sadece ilk kıvılcımdı. Neden bu kadar kederli göründüğünü merak etmeme yol açmıştı. Kalbindeki o karanlığı dağıtmak istememe sebep olmuştu.
İşte bu yüzden Reita-kun'un gözlerindeki ışığın geri döndüğünü, yüzünün güldüğünü gördüğümde gerçekten çok mutlu olmuştum. Demek o da böyle gülümseyebiliyormuş diye düşünüp rahatlamıştım. Ona aşık olduğumu anladığım an işte o andı.
Reita-kun, gözlerinde yine o eski bakış var.
Çünkü ne kadar berbat bir insan olduğumu çok iyi anladım. İç burkan, kimsesiz bir tonla konuşuyordu. Kalbimde ona karşı beslediğim o gizli sevgiyi hemen oracıkta okumuş gibi sözlerine devam etti. Beni önemsemene gerek yok. Ben senin düşündüğün gibi biri değilim. Bunu söyledikten sonra, ağabeyimle birlikte şehrin karanlık gecesinde gözden kayboldu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.