Plan öyle canımı sıkıyordu ki sonunda soluğu nehirkıyısında aldım. Vardığımda Miori merdivenlerin dibine oturmuştu. Bir nedenden beni de yanına oturttu. İki çocuğun kavgasını izlerken diken üstündeydim.
Sessizliği bozan Miori oldu. "Erkekler harpten farksız, tam bir budala."
Göz ucuyla ona baktım. Yüzünde karmaşık bir ifadeyle nehirkıyısına dikmişti gözlerini. Baktığı yerde, kavga bittikten sonra yere serilmiş üç erkek çocuğu yatıyordu. Gece göğüne dikmişlerdi gözlerini, aralarında bir şeyler fısıldaşıyorlardı.
"Senden böyle bir şey duyacağımı hiç sanmazdım..." diye karşılık verdim.
"Öyle mi?" Miori kafasını hafifçe yana eğdi, şaşırmış gibiydi.
"Ne bilsin insan, senin daha çok erkeklerle düşüp kalkan bir tip olduğunu düşünürdüm."
"Aa... Doğru ya. Eskiden öyleydim sanırım."
"Şimdi farklı mısın yani?"
"Hıhı. Bunların kafa seviyesine yetişmem imkânsız artık." Sözleri ne kadar soğuksa, ses tonu bir o kadar sıcaktı. "Biri sakatlanacak diye ömrümden ömür gitti ama... Şunların haline bak! Bir iki yumruk sallayınca neşeyle doldular, arayı da düzelttiler hemen. Yıldım artık bunlardan." İçini çekti. "Şunları ciddiye alıp endişelenen kafama tüküreyim."
Sevdiği çocukla eskiden çıktığı çocuk kavga ediyordu. Üstelik kendisi de sözde rehine konumundaydı. Miori’nin duyguları çorba olmuş olmalıydı. Yani, ortam tam bir kaos yeriydi... Şimdi ne hissediyordu acaba? Erkekleri sanki göz alıcı bir ışığa bakıyormuş gibi izleyişine bakılırsa, aklından geçenleri tahmin etmemin imkânı yoktu.
Yerde yatan üç çocuğun kahkahası yankılandı havada. Birlikte eğlenceli bir kahkaha patlatıyor gibiydiler. Yüzlerini seçemeyecek kadar karanlıktı ortalık ama Reita-kun’un yüzü yine gülüyorsa ben halimden tamamen memnundum. Her ne kadar böyle bir şey dilemeye hakkım olmasa da.
"Şey, Miori..." Adını söylemek için bütün cesaretimi topladım.
"Efendim?" Tuhaf bir yumuşaklıkla baktı bana.
Okulda onu haince berbat bir duruma düşüren kişi tam yanında otururken nasıl böyle bir ifade takınabiliyordu, anlayamıyordum. Лаfa nereden başlayacağımı bilemedim. Sonunda ağzımdan dökülen tek şey şu oldu: "Özür dilerim."
Yaptıklarımı açıklamaya çalışmak sadece bahaneden ibaret kalırdı. Beni affedeceğini sanmıyordum. Kendi vicdanımı rahatlatmak için mi özür dilediğimi sorsa, aksini iddia edemezdim. Ne kadar pişman olursam olayım, işlediğim suç yok olup gitmeyecekti.
Ama beklediğimin aksine Miori gülümsedi. "Sorun değil. Affettim seni."
"Neden? Bütün o yaptıklarımızdan sonra beni böyle kolayca affetmemelisin."
"Yok, gerçekten sorun değil. Sonuçta gelip özür diledin. Samimi olduğunu da görebiliyorum. Hem o dedikodular benim yüzümden çıktı zaten."
Yanılıyorsun. Gerçeği kötü niyetle çarpıtıp ben yaydım. Sonra sana ağır laflar ettim, üzerini buz gibi suyla ıslattım... Hiçbir mazeretim olamaz.
Miori bunların hepsini biliyor olmalıydı ama sözünü tekrarladı. "Sorun değil," dedi. "Hasegawa, Reita-kun’u seviyor musun?"
"Evet," dedim.
"O zaman onunla yarım yamalak çıkıp hisleriyle oynadığım için bana öfkelenmen çok normal."
"Haklısın ama yine de kimsenin yapmaması gereken bir şey yaptım."
Miori omzuma hafifçe bir dille vurdu.
"Ah!"
"Ödeştik işte."
Onunla baş edemezdim. Benim gibi biri kendine fazla yüklenmesin diye merhamet gösteriyordu.
"Suçluluk duygusunun insanı nasıl deliliğin eşiğine getirdiğini iyi bilirim. Yaptıklarını yine düşün, ders çıkar elbette... Ama kendi canını da o kadar yakma. Bir sınıf arkadaşımı kaybetmeyi hiç istemem." Sözlerindeki ağırlık, bu hisleri yakın zamanda kendisinin de tatmış olmasından geliyordu.
"Haklısın... Teşekkür ederim." Onunla aynı fikirde olsam da Miori’nin ricasının bir kısmını yerine getiremezdim. Yaptığım kötülüğü okula çoktan bildirmiştim zaten. Muhtemelen yarın cezam kesilirdi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.