Yatakta uzanmış, boş gözlerle tavanı seyrediyordum. Günlerden cumartesiydi. Miori’nin yüzü bir an gözümün önünden geçti. Zihnimi kendi haline bıraktığım an, düşüncelerimi esir alan tek kişi o oluyordu. Söyledikleri beni öylesine sarsmıştı ki. Bana aşık olabileceği ihtimali daha önce aklımın ucundan bile geçmemişti. Şimdi birlikte geçirdiğimiz zamanları geriye dönük düşününce, hislerini anlamam için aslında önüme ne kadar çok fırsat çıktığını fark ediyordum.
Zaten yakında sen de bir karar versen iyi olur, tamam mı?
Sen Hikari-chan’ın erkek arkadaşısın, ben de Reita-kun’ın kız arkadaşıyım. İkimiz de hedefimize ulaştık.
Seni sevdiğimi söylesem... ne yapardın?
Miori-san, sen Haibara-kun’ı seviyorsun, değil mi?
Ama yine de kendi kendime yarattığım ön kabuller yüzünden her şeye kör kalmıştım. Çocukluk arkadaşım olarak Miori, gerçek beni en iyi bilen kişiydi. Güvenilmez bir korkak olduğumu çok iyi biliyordu. İşte bu yüzden, bu dünyada bana kesinlikle aşık olmayacak tek kişinin o olduğuna inanmıştım.
"Tam bir aptalım," diye mırıldandım.
Bunca zaman aşk tavsiyeleri almak için hep Miori’ye gitmiştim. Hikari’ye olan aşkımın gerçeğe dönüşmesini sağlayan oydu. Sevgili olduktan sonra da her tıkandığımda yine Miori’nin kapısını çalmıştım.
Peki o ne hissetmişti? Sevdiği çocuk gelip ona bir başkasına olan aşkını anlatıyor, yetmezmiş gibi bir de yardım istiyordu. O gülümsemenin altında nasıl duygular gizliyordu acaba? Hakkındaki çirkin dedikoduları temizlemiştik ama aklından neler geçtiğine dair en ufak bir fikrim yoktu. Günlerce okulu asmasının sebebi sadece o dedikodu olamazdı. Sorunun köküne inildiğinde, asıl suçlu bendim.
Reita ile sevgili olmak istediğini sandığım için ona yakınlaşma planlarına yardım etmeye çalışmıştım. Başlarda Reita konusunda ciddi olduğuna emindim. Aralarındaki mesafe de devasa adımlarla kapanmıştı. Ancak yaz bittikten sonra Miori’nin adımları yavaşladı. Reita’nın da Miori’ye ilgisi olduğunu biliyordum, yani aradaki son engeli kaldırmak için önünde mükemmel bir fırsat vardı.
Onun hislerinin değiştiğini fark etmeliydim. Ne de olsa ona en yakın olan kişi bendim. Bunun yerine ben hiçbir şeyi görmeyip, o çoktan durmuşken onu ilerlemeye zorlamıştım. Gerçekte ne istediğini tamamen gözden kaçırmıştım.
Gökkuşağı Renkli Gençlik Planı’ymış, yesinler.
Bana en çok yardım eden insanı kendi ellerimle köşeye sıkıştırmıştım. Bunun adına asla başarı denemezdi. Ama şimdi araya girmeye kalksam bile Miori’ye bir faydam dokunacağından şüpheliydim. Üstelik Reita gibi havalı da davranamazdım. O, bir an için tıpkı bir kahraman gibi görünmüştü. Hayatım boyunca uğraşsam onun o halini taklit bile edemezdim. Miori neden onun gibi biri dururken benim gibi birini seviyordu ki?
Hayır... Bunu düşünmenin hiçbir alemi yoktu. Bu da benim değişimimin bir başka sonucuydu. Miori, ikinci şansımda kendimi değiştirdiğim için bana aşık olmuştu. Aslında bu, kendi içinde son derece gurur verici bir şeydi. Tabii eğer ben Hikari ile, Miori de Reita ile sevgili olmasaydı.
Birden geçmişten, daha doğrusu gelecekten bir anı zihnimde canlandı. İlk hayatımda Miori’ye ne zaman denk gelsem gençliğinin tadını çıkarıyor gibi görünürdü. Ya ben zamanda geriye sıçradığım için hayatı değiştiyse ve şimdi bu yüzden acı çekiyorsa? Onu kurtarmak benim sorumluluğum olmaz mıydı?
Ucu bucağı olmayan bu cevapsız sorunun pençesinde kıvranırken telefonum titredi.
Hoshimiya Hikari: Şimdi trene biniyorum!
Hikari’den gelen bir mesajdı. Bugün randevumuz vardı. Şarkı söyleyişimi duymak istediği için Takasaki İstasyonu yakınlarında biraz alışveriş yapıp yemek yedikten sonra karaoke yapmaya gitmeyi planlamıştık. Ben de şarkı söyleme pratiği yapmak istiyordum, bu yüzden harika bir fırsattı.
Düşüncelerimi toplamam gerekiyordu. Hikari ile geçireceğim günün tadını çıkarmalıydım. Bu durumdayken onu huzursuz etmemeli, aklımın Miori’de olduğunu ona hissettirmemeliydim.
Natsuki: Tamamdır! Ben de çıkıyorum!
Hemen cevap yazıp evden çıktım ve trene bindim. Bugün hava kapalı ve kasvetsizdi. Meteoroloji yağmur da tahmin etmişti. Her ihtimale karşı çantama katlanabilir bir şemsiye atmıştım. Takasaki İstasyonu’na vardığımda, Hikari turnikelerin önünde beni bekliyordu.
"Geciktiğim için üzgünüm," dedim.
"Sorun değil, ben de şimdi geldim zaten," dedi.
Buluşma saatimize daha on dakika vardı. Aslında geç kalmamıştım ama normalde onu bekletmeye alışkın olmadığım için kendimi biraz kötü hissetmiştim. Elini tuttum; teni her zamankinden daha soğuktu.
"Hadi gidelim."
Hikari’nin elini sımsıkı kavrayıp yürümeye başladım. Önce yakındaki alışveriş merkezine gidip kıyafetlere ve aksesuarlara göz attık. Hafta sonu olduğu için dükkanlar epey kalabalıktı. Gürültülü patırtılı kalabalığın arasında yan yana yürüyorduk. Göz ucuyla yanıma baktığımda, Hikari’nin yüzünün asık olduğunu ve başını öne eğdiğini fark ettim.
"Hikari?"
"Ah, bağışla. Bir şey mi dedin?"
"Yok, demedim ama... Şey..." Halinde bir gariplik vardı. Kafası çok dalgındı. "Üşütmedin ya, bir şeyin yok değil mi?"
"İyiyim ben. Neyse, hadi acele edelim!"
Acaba benim yüzümden miydi? Sanmıyordum. Neyin tasasını çekiyordu ki? Madem gizlemeye çalışıyordu, ben de üstüne gitmesem daha iyiydi. Yine de canını sıkan her neyse, sorumlusunun ben olma ihtimali hayli yüksekti.
"Şuraya da bakalım mı?"
"Olur."
Bir şey fark etmemiş gibi davranarak Hikari’nin denemesi için birkaç kışlık kıyafet seçtim. Bu şekilde vakit geçirirken zaman hızla akıp gitti ve sonunda öğle yemeği vakti geldi.
"Karnım acıktı. Yemek yiyelim mi artık?"
Hikari tam bunu sorduğu sırada ikimizin de telefonu aynı anda titredi. İkimize de mesaj gelmişti.
"Kim ki?" Telefonumu cebimden çıkarıp ekrana baktım. Altımızın olduğu Natsuki’nin Ailesi grubuna gelen bir mesajdı.
Uta: Miorin’in şu an nerede olduğunu bilen var mı?
Uta’dan gelen bir mesajdı... Miori’nin nerede olduğunu soruyordu. Bu durum, içimdeki o kötü hissi iyice körükledi.
Natsuki: Antrenmana gelmedi mi?
Uta: Evet. Kimseye haber vermeden ekmiş, aramaları da açmıyor. Koç evini aramış ama evdekiler de habersizce ortadan kaybolduğunu söylemiş.
Tatsuya: Yani kayıp mı oldu?
Reita: Üzgünüm. Benim de haberim yok. Şimdi araştıracağım.
Nanase Yuino: Çok endişelendim. Son zamanlarda üst üste çok şey geldi kıza.
Uta: Umarım kötü bir şey yoktur... Seri’ye de soracağım!
Bu kısa konuşmanın ardından grupta sessizlik hakim oldu. Başımı telefondan kaldırıp Hikari ile göz göze geldim. Alışveriş merkezinin insan seli gibi akan kalabalığının ortasında öylece kalakalmıştık.
"Nereye gitti ki bu kız?" dedim.
Çocukluğumuzdan beri Miori, ne zaman ruhsal olarak köşeye sıkışsa hep evden kaçardı. Bu seferki de öyle bir şey olabilirdi ama durumun çok daha vahim olma ihtimali de vardı. Kaçırılmış veya bir kaza geçirmiş olabilirdi. Belki de bir yerde bayılıp kalmıştı.
"Miori-chan..." Hikari’nin yüzündeki bütün kan çekilmişti; tir tir titriyordu. "O-Onu aramaya gidecek misin?"
Tabii ki aramak istiyordum. Endişeden deliye dönecek gibiydim, hemen şimdi yola koyulmaya hazırdım! Fakat elimde hiçbir ipucu yoktu ve bakılabilecek çok fazla yer vardı. Panik içinde oradan oraya koşarak bir faydamın dokunacağını sanmıyordum. Üstelik işin içine polisin girmesi de an meselesiydi. Bu işi Miori’nin ailesine ve öğretmenlere bırakmak en doğrusuydu.
"Hayır," dedim. "Elimizde yeterli bilgi yok. Rastgele aranmak işe yaramaz."
Aslında Miori’nin böyle zamanlarda gidebileceği birkaç yeri gayet iyi biliyordum. Ama orada olacağına dair hiçbir kanıtım yoktu. Her şeyden önce, Hikari’yi burada öylece bırakıp Miori’yi aramaya gidersem, onun erkek arkadaşı olarak sorumluluklarımı hiçe saymış olurdum. Daha yeni Hikari’nin üzerine titreyeceğime dair kendi kendime söz vermiştim.
"Bilgi..." Hikari’nin gözleri boşlukta gezindi, sesi fısıltı gibi çıktı. "Aslında... dün okul çıkışında Miori-chan’ı görmüştüm."
Ne? Şaşkınlıktan gözlerim fal taşı gibi açıldı.
Hikari, yüzünde karanlık bir ifadeyle başını öne eğdi. Ardından, dün okul çıkışında yaşananları yavaş yavaş anlatmaya başladı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.