Hayatın Ritmi ve Eski Bir Tanıdık

Sınıflar arası spor şenliğinin ertesi günüydü.

Vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Güz mevsiminin o buz gibi rüzgarı Maebashi İstasyonu’nun güney çıkışını yalayıp geçiyordu. Ortalıkta Serika, ben ve bir kişiden başka kimsecikler yoktu. O son kişi, saç uçları belirgin bir şekilde dışarı doğru kıvrılmış küt saçlı bir kızdı.

"Görüşmeyeli uzun zaman oldu, Haibara-senpai! Ben Yamano Saya. Tanıştığımıza memnun oldum!"

Serika’nın gruba yeni üye adayı olarak az önce tanıştırdığı kız, zaten önceden bildiğim biri çıkmıştı.

"Ha? Görüşmeyeli uzun zaman oldu mu? Siz birbirinizi tanıyor musunuz?" diye şaşkınlıkla sordu Serika.

Anlaşılan olan bitenden hiç haberi yoktu. Gerçi ben de en az onun kadar şoke olmuştum. Zaten öyle pek fazla eski tanıdığım yoktu ama onlardan biriyle böyle bir yerde karşılaşacağım hayatta aklıma gelmezdi. Vay canına, dünya gerçekten küçükmüş. Gerçi ona arkadaşım diyebilir miydim, orası şüpheliydi. Yani, benim hiç arkadaşım olmamıştı ki... Of, durup dururken yine moralim bozuldu.

Ben kendi kendime efkarlanırken, Yamano tam tersine son derece neşeli bir ses tonuyla, "Evet! Haibara-senpai ile aynı ortaokula gitmiştik!" diye cevap verdi.

Serika başını onaylar anlamda sallayarak, "Ah, anladım," dedi. "Büyük tesadüf doğrusu."

"Şey, okul festivalindeki konserinizden beri Haibara-senpai'nin vokalist olduğunu biliyordum, o yüzden pek tesadüf sayılmaz. Kusura bakmayın, bunu söylemeyi unuttum... Aslında gruba katılmayı isteme sebebimin yüzde onluk kısmı onun grupta olmasıydı."

Şoku üzerimden atıp nihayet aralarındaki konuşmaya dahil olmayı başararak, "Sadece yüzde on mu gerçekten?" dedim.

Yamano ile burada tekrar karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim. İlk hayatımda ortaokul bittikten sonra onu bir daha hiç görmemiştim. Benimle böyle samimi bir tonda konuşuyordu konuşmasına ama o zaten herkese karşı böyleydi.

Öyle ahım şahım bir yakınlığımız da yoktu. Hem beni özellikle arayıp bulması için hiçbir nedeni de olamazdı. İlk hayatımda muhtemelen Ryomei Lisesi’ne de gitmemişti. Gerçi belki de ben fark etmemiştim... Yoksa verdiğimiz konser Yamano’nun geleceğini mi değiştirmişti? Hangi liseye gideceği henüz kesinleşmemişti ama bu da ihtimaller dahilindeydi. Neyse, şimdi bunları düşünüp kafayı yormanın bir alemi yoktu.

Zamanda geriye sıçradığım için yaptığım şeylerin tarihi değiştirmesi son derece doğaldı. Ama her şeye bu kadar kafa yorarsam endişelerin sonu gelmezdi, o zaman da gençliğimi yeniden ve dilediğim renklerle boyama amacıma asla ulaşamazdım.

Yamano, sitemimi hiç çekinmeden onaylayarak, "Ahaha! Evet, geri kalan yüzde doksanlık kısım ise Serika-senpai burada olduğu için! Yani bir zahmet!" dedi.

Hiç değişmemişti. Eskiden de tam olarak böyleydi. Durum ne olursa olsun, karşısındaki kim olursa olsun asla yalan söylemezdi.

"Hem biliyor musun Haibara-senpai, seni festivalde gördüğümde gözlerime de kulaklarıma da inanamadım. Yani, sahnedeki o seninle alakası olmayan havalı vokalist çocuk mikrofonu alıp 'Ben Haibara Natsuki' diye kendini tanıtınca resmen şok geçirdim. Evrim geçirmişsin derler ya, aynen öyle olmuşsun! Üstelik şarkı söylerken de inanılmaz iyiydin. Çok şaşırdım doğrusu." Yamano bunu söylerken keyifle sırtıma vurdu.

Acıdı be!

Serika şaşkın bir ifadeyle, "Gerçekten o kadar farklı mıydı?" diye sordu.

Yamano başını salladı. "Eskiden çok daha kasvetliydi... Nasıl desem, etrafına resmen bir karanlık aurası saçıyordu."

Aşk olsun ama... Kendini ifade etmek için bula bula bu kelimeleri mi buldun? Karanlık saçmak da ne demek? Ergen sendromu falan mı yaşıyordum ben yani?

İçimi çekerek, "Lise hayatıma başlarken kendime çekidüzen verdim, tarzımı değiştirdim," diye ekledim. Bunu açıklamak yeterince utanç vericiydi, o yüzden lütfen üstüme daha fazla gelmeyin.

Serika, "Düşününce, Miori de sanki daha önce böyle bir şeylerden bahsetmişti. Neyse ne," dedi. Konuyla pek ilgilenmediği her halinden belliydi, nitekim hemen konuyu değiştirdi. "Her halükarda, zaten tanışıyor olmanız harika. O zaman uzun uzadıya tanışma faslına gerek kalmadı."

Madem en başından beri umurunda değildi, ben de boşuna açıklama kasmak zorunda kalmazdım!

Serika benim bu içten içe söylenişlerimin hiçbirini fark etmedi. Her zamanki vurdumduymaz tavrıyla konuşmaya devam etti. "Bir sonraki provamıza deneme amaçlı katılacak. Senin için bir sakıncası yok, değil mi?"

"Evet, elbette." Başımı sallayarak onayladım. Şaşkınlığıma rağmen buna hiçbir itirazım yoktu. Hem tanıdık biriyle çalışmak, tamamen yabancı birine kıyasla her türlü çok daha iyiydi. Yavaş yavaş yeni arkadaşlar ediniyor olsam da özümde hâlâ utangaç biriydim. "Yani, senin içine sindiyse benim karşı çıkmam için hiçbir sebep yok." Serika’nın bu konulardaki sezgileri benimkinden de Mei’ninkinden de katbekat daha iyiydi.

"Zaten şimdilik sadece bir deneme. Saya da kesin bir karar vermeden önce bizim nasıl bir grup olduğumuzu kendi gözleriyle görmeli."

"Doğru. Belki de beklediğini bulamaz." Gruba katılmak istediğini söylese bile, bizimle birlikte provaya çıktığında hayal kırıklığına uğrama ihtimali vardı. Tabii bu hayal kırıklığı büyük ihtimalle benim gitar çalma beceriksizliğimden kaynaklanırdı. Okul festivalindeki o performansım resmen bir mucize eseriydi. Haha.

Yamano aniden telefonuna bakıp panik dolu bir sesle çığlık attı. "Eyvah, çok pardon! Trenim neredeyse gelmek üzere!"

Saatime baktım; benim bineceğim trenin gelmesine de sadece üç dakika vardı. Tabii ya, Yamano ile aynı ortaokula gitmiştik, bu yüzden eve de doğal olarak aynı trenle dönecektik.

Serika el sallayarak, "O zaman bugünlük bu kadar. Sonra görüşürüz çocuklar," dedi.

"Evet, görüşürüz," dedim.

"Senpai, sen de aynı trene bineceksin, değil mi? Hadi koşalım!"

Yamano ile birlikte Serika’nın yanından ayrılıp perona doğru koştuk. Merdivenlerden indiğimiz anda tren istasyona yanaşmıştı. Kendimizi aceleyle içeri attık ve hemen arkamızdan kapılar kapandı.

"Oh be." Alnımdaki teri sildim.

İş çıkışı saatleri çoktan geçtiği için tren bomboştu. Gerçi Takasaki İstasyonu’ndan bindiğimiz trenler de o saatlerde pek kalabalık olmazdı. Tokyo’da üniversite okurken bindiğim trenlerde, gerçek kalabalığın ve izdihamın ne demek olduğunu iliklerime kadar yaşamıştım.

Yamano, "Eee, hadi oturalım o zaman," dedi.

"Olur," diyerek onu onayladım ve yanındaki boş koltuğa oturdum.

Soluklanmam bittikten sonra ortamı tuhaf bir sessizlik kapladı, kendimi gergin hissetmeye başladım. Ne de olsa çok yakın arkadaş sayılmazdık ama bu durum yol boyunca ondan uzak durmamı gerektirmezdi. Üstelik her şey yolunda giderse gelecekte aynı grupta çalacaktık. Onunla aramı iyi tutmam gerekiyordu.

Acaba havadan sudan konuşacak bir şeyler bulabilir miydim? En güvenli liman eski günlerden bahsetmekti, değil mi? Göz ucuyla Yamano’ya baktım; sanki hafızamda kaldığından biraz daha büyümüş, olgunlaşmış gibiydi. Gerçi onu son gördüğüm anın üzerinden asırlar geçmişti, bu yüzden hafızam beni yanıltıyor da olabilirdi.

Ben hâlâ konuşacak bir konu ararken Yamano sessizliği bozdu. "Senpai, yani gerçekten lisede evrim geçirdin öyle mi?"

"Evet. Eğlenceli bir lise hayatım olsun istedim, ben de kendimi değiştirdim," diye cevap verdim.

"Hiç tahmin etmezdim. Ortaokuldayken böyle şeyleri hiç umursuyor gibi görünmüyordun."

O zamanlar insanlarla arama bilerek mesafe koyuyordum. "O zamanlar sadece içim nefret doluydu. Aslında herkesi deli gibi kıskanıyordum." Bu hisleri hep kalbimin en derinlerine gömmüştüm.

Gerçi saklamaktan bahsetmek de komikti. Zaten içimi dökebileceğim, konuşabileceğim tek bir kişi bile yoktu. Temelde ben yalnız bir zavallı değildim, kendi rızasıyla tek tabanca takılmayı seçen gururlu bir yalnızdım. Arkadaşım olmadığı için değil, bilerek arkadaş edinmediğim için yalnızdım. Evet, istesem her an arkadaş edinebilirdim ama ben tek başıma uçmayı seviyordum! Kendime sürekli söylediğim yalan buydu işte! Tabii bu bahaneler bir süre sonra inandırıcılığını tamamen yitirmişti.

Yamano’nun yüzü asıldı. "Yani ortaokulda benimle geçirdiğin zamandan nefret mi ediyordun?"

"Seninle öyle ahım şahım bir zaman geçirdiğimizi bile hatırlamıyorum açıkçası."

Aynı ilkokula gitmiştik, bu yüzden onun varlığından haberdardım. Benden bir alt sınıfta okuyan sevimli bir kızdı. Onun hakkında bildiğim her şey bundan ibaretti. İlkokul boyunca tek bir kelime bile etmeden mezun olmuştuk zaten.

Yamano ile adamakıllı ilk konuşmamı ortaokul ikinci sınıfa gelene kadar yapmamıştım. Sınıfta kendime ait bir yerim olmadığı için öğle yemeklerini genellikle okulun çatısında yerdim. Çatıya çıkan merdiven sahanlığında kullanılmayan bir sürü eski sıra ve sandalye yığılı dururdu. O yığının üzerinden tırmanmayı başarırsanız çatı kapısının kilitli olmadığını görürdünüz. Ama bu zahmete katlanmak ölüm gibi geldiği için kimse oraya yaklaşmazdı bile.

Yamano bir gün ansızın sadece bana ait olan o gizli sığınağa davetsiz bir misafir gibi dalıvermişti. "A, burada biri varmış... Şey, sen Haibara-senpai değil misin?" dedikten sonra eklemişti: "Yalnız kalabileceğim bir yer arıyordum... Neyse, senin burada olman sorun değil."

O gün söylediği o sözleri dün gibi hatırlıyordum. Benim varlığım onun gözünde o kadar silikti ki, ben oradayken bile teknik olarak yalnız sayılabilirdi. Bu olay, benim varlığımın ya da yokluğumun bu dünyada hiçbir şeyi değiştirmediği gerçeğini bir kez daha yüzüme vurmuştu.

"Merhaba senpai. Bugün de her zamanki gibi hayattan bezmiş görünüyorsun."

"Kapa çeneni."

Her neyse, o günden sonra bazen çatıda birlikte yemek yer olduk. Gerçi buna birlikte yemek yemek denebilirse tabii. Daha çok, aynı alanı paylaşmak zorunda kalan iki yabancı gibiydik. Yani, aramızda koskoca bir insanın uzanabileceği kadar büyük bir boşluk bırakarak oturuyorduk. Arada sırada konuşurduk ama genellikle yemeğimizi sessizlik içinde yerdik. Buna gerçekten arkadaşlık denebilir miydi? Sadece iki tanıdıktık işte. Durum bundan ibaretti.

"Yamano, senin bateri çaldığını hiç bilmiyordum," dedim.

"Ortaokulda hafif müzik kulübündeydim ya, hatırlamıyor musun? Gerçi sonradan bıraktım."

Bundan kesinlikle haberim yoktu. Belki de uzun zamandır görüşmediğimiz içindir ama bugün onun hakkında bir sürü yeni şey öğreniyordum... Gerçi ona daha önce hiç soru sormamıştım ki, bilmemem çok normaldi. Doğruyu söylemek gerekirse, ortaokuldayken insanlarla iletişim kurmaktan köşe bucak kaçardım. Yamano ile olan ilişkimiz de en fazla yüzeysel olarak tanımlanabilirdi.

Yamano, doğrudan sorulmadığı sürece kendisi hakkında asla konuşmazdı, ben de öyle. Sadece hava durumu, derslerin ne kadar sıkıcı olduğu ya da falan öğretmenin ne kadar sinir bozucu olduğu gibi havadan sudan, önemsiz şeyler hakkında konuşurduk. Bu tuhaf mesafe ikimiz için de en doğrusuydu, muhtemelen bu sayede ben mezun olana kadar bu ilişkiyi sürdürebilmiştik.

"Asıl şaşıran benim. Liseye geçince gitar çalmayı mı öğrendin? Bayağı iyiydin."

"Yalakalığı bırak şimdi. Serika benim hatalarımı örtbas edip arkamı toplamasaydı, ortaya çıkan şey müzik bile sayılamazdı."

"Çok mütevazı davranıyorsun. Gerçekten kulağa harika geliyordu, o yüzden kendine biraz güven."

"Yanımda Serika gibi biri çalarken kendime güvenmem kesinlikle imkansız." Serika’nın seviyesi o kadar yukarıdaydı ki, sanki benimle aynı enstrümanı değil de bambaşka bir şeyi çalıyor gibiydi. Onun yanında çalarken bir iki kereden fazla motivasyonumu tamamen kaybettiğim olmuştu.

"Ahaha! Evet, orası kesinlikle doğru!" Yamano neşeyle kahkaha attı. Ortaokuldaki o donuk haline kıyasla şimdi duygularını çok daha dışa vuran biri gibi görünüyordu.

Yamano’yu eskiden sadece okulun çatısında görürdüm... Onunla günün birinde bu şekilde yeniden karşılaşacağımı kim bilebilirdi ki.

"Sahi, Miori-senpai neler yapıyor bu aralar? Seninle aynı liseye gidiyor, değil mi?"

Miori'nin adını böyle durup dururken ortaya atacağını hiç tahmin etmemiştim. Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. "Hadi ya, siz o kadar yakın mısınız?"

"Evet. Evlerimiz birbirine çok yakın. Üstelik ailelerimiz de tanışıyor, yani bayağı eskiye dayanıyor arkadaşlığımız."

"Anladım ama bu soruya nasıl cevap vereceğimi pek bilemiyorum."

Son zamanlarda Miori'yi ne zaman görsem yüzü asık oluyordu. Bir şeylere canının sıkıldığının farkındaydım ama ayrıntı sormamıştım. Onun için endişeleniyordum elbet, fakat artık ortağı olmadığım için burnumu her işe sokmam onu sadece sinir edebilirdi.

"Bana kavga ettiğinizi söyleme sakın?" diye sordu Yamano. Yüzü bir anda ciddileşmişti.

"Yok, öyle değil... Sadece son zamanlarda pek konuşamadık." En son doğru düzgün ne zaman konuşmuştuk diye düşündüm; spor şenliğinden birkaç gün önce, parkta basketbol oynadığımız zamandı. Sanki şimdilerde benden kaçıyor gibi bir hali vardı.

"Ama ilkokulda çok yakındınız. Her yere dört kişi giderdiniz."

Dört kişi, demek öyle. Diğer ikisi Takuro ile Shuto olmalıydı. İlkokuldayken Miori, Takuro, Shuto ve ben hiç ayrılmazdık. Miori bizim liderimizdi, biz üçümüz de her zaman onun peşinden koşardık.

"Bunu hatırlamana şaşırdım. Çok uzun zaman önceydi," dedim. Gerçi Yamano için bu sadece dört beş yıl öncesi demekti. Benim ise bu sürenin üzerine eklenen bir yedi yılım daha vardı, bu yüzden o günlere dair anılarım epey bulanıktı.

Aklımda tüm berraklığıyla kalan tek dönem, lisenin ilk turuydu. Ondan öncesine dair sadece hayatımda iz bırakan anları hatırlıyordum.

"Tabii ki hatırlayacağım. Dördünüz de çok dikkat çekiyordunuz."

"Ama Miori ile ortaokulda neredeyse hiç konuşmadık. Bunu biliyordun, değil mi?"

"Miori-senpai arayı düzelttiğinizi söylemişti ama."

Evet... Doğru, düzeltmiştik. Gerçi ilişkimiz bugünlerde yine pamuk ipliğine bağlı bir hal almıştı.

Yamano'ya, Miori ile lisede nasıl barıştığımızın kısa bir özetini geçtim. Kısacası her şey, Miori'nin lise hayatına fırtına gibi bir başlangıç yapmama yardım etmesiyle başlamıştı.

"...Sonra da ortaklığımız bitti işte. Son zamanlarda pek konuşmamamızın sebebi bu. Sınıflarımız farklı, ikimizin de hayatında başkaları var, yani bir araya gelmek için pek bir nedenimiz kalmadı."

Anlattıklarımı dinledikten sonra Yamano'nun kafası karışmış gibi görünüyordu. Kafasında bir şeyler yerine oturmuş gibi kendi kendine, "Anladım. Demek işin aslı bu... Demek öyle," diye mırıldandı. Bu sırada gözlerini bir an bile üzerimden ayırmıyordu. "Vay canına, bunu hiç beklemiyordum."

"Neyi beklemiyordun?"

"Miori-senpai'dan hoşlandığını sanıyordum," dedi Yamano hiç tereddüt etmeden.

Ben mi? Miori'den mi? Gülüp "Olamaz öyle şey," demeye yeltendim ama nedense kelimeler boğazıma düğümlendi. Miori'yi kollarımın arasında yakaladığım o gece bir anda gözlerimin önünden geçiverdi.

"Yüzünün aldığı şu hale bakılırsa, tahminim pek de boşa çıkmamış."

"Onu bir arkadaş olarak seviyorum elbet. Ama romantik anlamda değil." Başımı iki yana salladım.

Gerçekten öyle miydi? Bu iddialı sözüme kendim bile pek inanmamıştım. Ona karşı hissettiklerim, diğer arkadaşlarıma karşı hissettiklerimden biraz daha farklıydı. Ancak bunun sebebi çocukluk arkadaşı olmamızdı; beni içten içe çok iyi tanıyordu, bu yüzden ona karşı özel bir güven duyuyordum. Kesinlikle sadece bundan ibaretti.

"Ama en azından bir zamanlar ona sırılsıklam aşıktın, değil mi?" Yamano'nun bu sorusu, çoktan unuttuğum geçmiş anıları deşip çıkardı.

Doğruydu. Şimdi geriye dönüp baktığımda, Miori'ye aşık olduğum bir dönem olmuştu. Bir düşününce, o zamanlar tam bir erkek fatma gibiydi ama yine de çok tatlıydı. Öyle bir kıza bu kadar yakınken hislerimin kapılması son derece doğaldı. Zamanla kendiliğinden eriyip gidecek geçici bir heves olsa bile.

"O çocukken olan bir şeydi. O zamanlar farkında bile değildim," dedim.

"Aha, bak kendin itiraf ettin. Vay be, zaten biliyordum!" Yamano parmağıyla omzumu dürterek dişlerini gösterip genişçe sırıttı.

Yüzündeki o ifade gerçekten sinir bozucuydu.

"Sana bir sır vereyim mi? Sen de Miori-senpai'ın ilk aşkıydın!" diye fısıldadı.

Eski ben olsaydım bunun kesinlikle bir yalan olduğunu düşünürdüm ama artık ona inanıyordum. Hem ne olursa olsun, bu çoktan geçmişte kalmış bir hikayeydi. Gerçek olsa bile bugünün üzerinde hiçbir etkisi olamazdı.

"Bir önemi yok. Artık ikimiz de çok farklıyız," dedim. Geçmişte ne hissetmiş olursak olalım, ben şimdi Hikari'yi seviyordum, Miori ise Reita'ya aşıktı. Bu yüzden artık hiçbir geçerliliği olmayan şeyler üzerine kafa yormaya gerek yoktu. Eskiden ne olduğunu yad etmenin şimdi kimseye faydası yoktu.

"Hımm, doğru söze ne denir."

Biz böyle laflarken tren, kasabamızın o küçük, insansız istasyonuna yanaştı. Yamano ile vagondan birlikte inmiş olsak da adımımızı atar atmaz yollarımız ayrıldı.

"Neyse senpai, ben bu taraftan gidiyorum."

"Tamamdır. Görüşürüz. Gerçi yakında yine bir araya geleceğiz."

"Evet! Davuldaki o muhteşem performansımla aklını başından alacağım!" Yamano'nun yüzündeki o neşeli gülümseme ansızın yerini ağırbaşlı bir ifadeye bıraktı. "Her neyse, sen gerçekten çok değiştin."

"Ha? Evet... Ortaokulda epey kiloluydum."

"Dış görünüşünü kastetmemiştim; gerçi o da var ama... Karakterinden bahsediyorum."

Yamano benim eski halimi bildiği için böyle düşünmesi son derece doğaldı.

"Ortaokuldayken her zaman insanlardan kaçardın. Kimseyle ilgilenmezdin bile. O günlerle kıyaslayınca, şimdi seninle konuşmak çok daha kolay. Kötü bir açıdan bakarsak, artık daha zayıf bir karakterin var."

"Bunu illa kötü bir açıdan ele alman şart mıydı?" diye söylendim.

Yamano neşeyle kahkaha attı. Yine de haklıydı; ortaokulda gerçekten de konuşulması zor, çekilmez biriydim. Kendi kabuğuna çekilmiş, insanlardan nefret eden bir yalnız haline gelmiş ve herkesi kendimden uzaklaştırmıştım. Otaku hobilerim olduğu sürece arkadaşsız da yaşayabileceğime kendimi inandırmıştım. Ama bu sadece bir dış görünüşten, boş bir böbürlenmeden ibaretti. İçten içe en çok istediğim şey arkadaş edinmek ve kahkahalarla dolu bir gençlik yaşamaktı. Bu yüzden memleketimden epey uzaktaki bir liseyi seçmiş ve kendime yeni bir başlangıç yapmayı planlamıştım.

"O zamanlar senin o mesafeli halin işime geliyordu. Çatıda seninle takılmamın sebebi de buydu zaten. Çünkü benimle hiç ilgilenmiyordun." Yamano, yüzünde geçmişe özlem duyan bir ifadeyle uzaklara daldı.

O günlerde Yamano'nun da zor zamanlar geçirdiğini ben bile fark etmiştim. Yoksa neden öğle aralarında o kadar zahmete girip tozlu sıraların arasından sıyrılarak, pek de yakın olmadığı bir üst sınıfın yanında, çatıda sessizce yemeğini yesin ki? Birinci sınıflardan bir kızın dışlandığına dair kulağıma bazı dedikodular gelmişti ama o kızın Yamano olup olmadığını hiç öğrenememiştim.

"Senpai, tek bir kelime bile etmeden mezun olmuştun, bu yüzden sana söyleme fırsatım olmamıştı..." Yamano şaşırtıcı bir şekilde önümde eğildi. "Her şey için teşekkür ederim. Gelecekte seninle birlikte çalmayı sabırsızlıkla bekliyorum."

Böylesine içten bir teşekkürü hak edecek kadar büyük bir şey yapmamıştım aslında. Hatta o zamanlar benim varlığım ona güç vermiş olsa bile, benim açımdan yapılmış hiçbir şey yoktu.

"Gelecek hakkında konuşmak için henüz çok erken," dedim.

"Ahaha! Doğru ya! Önce şu seçmeleri geçmem lazım!" Yamano bir anda havasını değiştirip neşeyle gülümsedi. "Neyse, bu sefer gerçekten gidiyorum. Yakında görüşürüz!"

Hafifçe elimi sallayarak ona veda ettim, o da arkasını dönüp gitmeden önce coşkuyla el sallayarak karşılık verdi.

"Yamano demek. Ne büyük tesadüf," diye mırıldandım gidişini izlerken.

İlk turumda, ortaokuldan mezun olduktan sonra onunla bir daha hiç karşılaşmamıştım. Attığım adımları değiştirmek, hiç beklemediğim bağları yeniden canlandırabiliyordu... Tıpkı Miori ile olduğu gibi.

Eğer o gün şans eseri koşuya çıkmamış olsaydım, liseye başlamadan önce onunla yollarımız kesişmeyecekti; eğer kazara Reita'nın arkadaş grubuna dahil olmasaydım, aramızda o ortaklık hiç kurulmayacaktı.

Bugün olduğum kişiyi Miori'ye borçluydum. O olmasaydı, lise günlerim kapkara, sıkıcı bir grilikten ibaret kalacaktı. Bunu düşünmek, Miori ile aramdaki bu mesafeden daha da nefret etmeme yol açtı. Ne de olsa ondan çok şey almış, karşılığında ise hiçbir şey verememiştim.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.