Bugün saat altıdan ona kadar mesaideydim. Vardiyada dört kişiydik. Müdürle ben mutfaktaydık, Mei ile Nanase ise salonla ilgileniyordu. Sessizce işime odaklandım, zaman su gibi akıp gitti ve saat çoktan dokuzu geçti. Akşam yemeği yoğunluğu bitip müşteri akını durulunca derin bir nefes aldım. Tezgâhın arkasından Mei'ye göz atarken bir yandan da bulaşıkları yıkamaya koyuldum.
"Sahi, yarın uzun bir aradan sonra ilk defa grup provamız var," dedi Mei. Dün Serika ile aramızda geçen konuşmayı ona RINE üzerinden anlatmıştık. Yamano ile birbirimizi tanıdığımız da dahil olmak üzere her şeyi kısaca özetlemiştik.
"Gerçi provadan ziyade Yamano için bir deneme çalımı olacak," diye ekledim. Yine de Serika'dan onay aldığı için gruba katılmasına kesin gözüyle bakılıyordu. Mei de bunun farkında olmalı ki kızın grubu geçeceğini varsayarak konuştu.
"Nasıl biri peki bu Yamano-san?"
"Neşeli bir tip sanırım. Kolay iletişim kurulabilen biri olduğunu düşünüyorum." Onu tam anlamıyla tarif edecek kadar yakından tanımıyordum. Dışarıdan cıvıl cıvıl görünse de insanları dünyasına pek yaklaştırmadığı izlenimini edinmiştim.
"N-Neşeli mi? Bu biraz korkutucu işte." Ben durumu ne kadar sıradan bir şekilde aktarmaya çalışsam da Mei şimdiden paniklemeye başlamıştı.
"Melankolik biri mi olsaydı yani?"
"Yok... Öyle biriyle anlaşmak da ayrı dert olurdu..."
O zaman nasıl birini bekliyordu ki? Muhtemelen sadece aşırı utangaçlığından ne yapacağını bilemiyordu.
Omuz silker "Kimi bulursak bulalım, Iwano-senpai'den daha iyi bir ilk izlenim bırakacağı kesin, değil mi?" dedim.
Mei kahkahayı bastı. "Yahu Natsuki, çok fena adamsın! Öyle söylenir mi hiç!"
"Güldüğüne göre sen de aynısını düşünüyordun, değil mi?"
"Y-Yok canım, aklımdan bile geçmedi." Mei hiç de beceremediği bir tavırla ıslık çalıp bir şey duymamış gibi kafasını başka tarafa çevirdi.
"Gruptan mı bahsediyorsunuz?" diye sordu Nanase.
"Evet. Serika yeni bir davulcu buldu. Gerçi henüz ortaokul son sınıfta," diye cevap verdim.
"Anladım. Hondo-san bulduysa kesinlikle yeteneklidir."
"Asıl mesele bizimle anlaşıp anlaşamayacağı... Yani benimle... Ya basçımız çok ürkütücü deyip gruptan vazgeçerse? Beni gruptan atar mısınız?" Mei her zamanki gibi felaket senaryoları yazmaya başlamıştı.
Yamano hiç de öyle şeyler söyleyecek bir kıza benzemiyordu ama bu hali çok eğlenceli olduğundan gerçeği kendime saklamaya karar verdim.
"Shinohara-kun, hiç değişmiyorsun," dedi Nanase. "Bir kız arkadaş edindikten sonra biraz olsun özgüven kazanırsın sanmıştım."
"Ben iflah olmam... Şimdi bile elini tutmak için bütün gücümü toplamak zorunda kalıyorum... RINE üzerinden mesaj atarken bile elim ayağım titriyor... Doğru şeyi yapıp yapmadığımdan asla emin olamıyorum." Mei acı acı gülerken üzerine adeta kasvetli bir aura çöktü.
Seni çok iyi anlıyorum Mei, ben de farksızım diye düşünerek başımı salladım.
Nanase bana yandan bir bakış attı. "Senin de artık bunlara alışman gerekiyor, haberin olsun."
"Ş-Şey, evet..." Anlaşılan aşk meşk işlerinde sonsuza dek çömez kalmama izin verilmeyecekti.
"Gerçi elini attığın her işi kolayca kıvırıyorsun. İlişki konusunda da bu kadar beceriksiz olmasaydın sinir bozucu olurdu zaten. Ama Hikari de tam anlamıyla hayal dünyasında yaşayan iflah olmaz bir otaku..."
Bu biraz ağır kaçmıştı. Hem bana hem de Hikari'ye ayıp oluyordu. Okulun gözde idolünü "hayal dünyasında yaşayan bir otaku" diye tanımlayacak tek kişi Nanase'ydi. Gerçi kızın zaten kendisini ilan etmiş bir idol olduğuna dair can sıkıcı söylentiler de yok değildi.
Üçümüz laflarken kapıdaki zil çaldı; içeri bir müşteri girmişti. Girişe doğru baktığımda, bizim okulun üniformasını giymiş bir kızın kafeye adım attığını gördüm.
"Aaa, baksana Mei, senin hatun geldi," dedim.
Gözlüklü, siyah saçlı kız bize doğru hafifçe eğilerek selam verdi. Gelen Funayama-san'dı.
"N-Ne?!" Mei'nin gözleri şaşkınlıktan faltaşı gibi açıldı.
"Hemen dağılma, gidip yer göster kıza." Sırtından hafifçe iterek onu kıza doğru yönlendirdim.
"S-Senin ne işin var burada?"
"Şey, çalışırken nasıl göründüğünü merak ettim de."
Aralarında geçen bu tatlı konuşmayı dinledim. İkisi de acayip heyecanlı ve beceriksizce davranıyordu ama en önemlisi, hallerinden son derece mutlu görünüyorlardı. Yine de onları uzaktan izlemek bile benim yerime utanmama yetiyordu.
"Şimdi ikinizi izlerken ne hissettiğimi anladın mı?" diye sordu Nanase.
"Sus lütfen. Sesli söylemene gerek yoktu, o kadar da anlayışsız değilim." Demek herkes bizi izlerken böyle hissediyordu... Bu düşünce pek hoşuma gitmedi.
"Çok mutlu görünüyorlar. Duymuştum, aralarını sen yapmışsın."
"Pek bir şey yapmadım aslında. Zaten en başından beri birbirlerine karşı boş değillerdi." Spor şenliği günü çıkmaya başlamışlardı, yani henüz iki gün geçmişti. İlişkilerinin en cicim aylarındaydılar. Gerçi laf söyleyecek durumda da değildim; Hikari ile biz de sadece iki haftadır beraberdik.
"Lafı açılmışken, ya sen Nanase? Senin hoşlandığın biri var mı?" diye sordum. Yeni çifti izlerken gözlerinde hafif bir gıpta sezmiştim. Sahi, şimdiye kadar Nanase'nin birinden hoşlandığını ya da sevgili yapmak istediğini hiç duymamıştım.
"Güzel soru... Öyle deli gibi aşık olmak denebilir mi bilmem ama ilgimi çeken biri vardı."
Nanase'nin bu cevabı beni şaşırttı. Son derece umursamaz bir tonla konuşmuştu ama şaka yapar gibi bir hali de yoktu.
"Vardı mı? Yani artık yok mu?"
"Maalesef öyle. Diğer kızların aksine, gerçek aşkın ne olduğunu pek anlayamadım."
Anlıyorum... Ama bu durumda ne diyeceğimi bilemedim. Bu konunun üzerine ne kadar gitmeliydim ki? Soruyu soran ben olmama rağmen, sonrasında ne söyleyeceğimi şaşırmıştım. "Umarım bir gün bulursun. Yani o gerçek aşkı." Sonunda ağzımdan çıka çıka bu klişe ve safça temenni dökülmüştü.
Nanase nedense aniden alnıma küçük bir fiske vurdu.
"Ah! Acıdı ama!"
"Beni düşüneceğine git de Hikari'nin kıymetini bil sen," dedi ve yüzünde sıcak bir tebessüm belirdi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.