Eski Günlerin İzinde

Ertesi sabah.

Dokuzda kasabadaki tren istasyonunda buluşmak üzere sözleşmiştik. Kendimi harika hissediyordum, turp gibiydim. Yolculuk için hazırlanıp evden çıktım. İstasyona vardığımda Miori her zamanki gibi beni kapıda bekliyordu.

"Günaydın. Çok beklettim mi?"

"Yok. Hadi gidelim," diye karşılık verdi.

Yan yana yürüyüp trene bindik. Birbirimizin dibine girmedik ama mesafeli de durmadık. Sonuçta iki eski dosttuk.

"Shuto ile nerede buluşacağız?"

"Dün ona Takasaki İstasyonu'nda buluşacağımızı söylemiştim."

"Takuro ile temas kurabildin mi peki?"

"Hıhı. Eski tanıdıklara sorup Minsta hesabını buldum."

"İyi iş çıkardın valla."

"Kolay olmadı ama," derken Miori omuz silkti.

Bugünkü tek amacımız, bir zamanlar can ciğer olduğumuz eski dostlarımızla yeniden vakit geçirmekti. Miori bunu benden rica ettiğinde reddetmek için hiçbir sebebim yoktu, zira Hikari de onayını vermişti.

Miori de ben de o neşe dolu günlerin böyle pat diye bitmesinden içten içe pişmanlık duyuyorduk. Yıllar devrilmiş olsa da o anları tek bir kez daha yaşamak istememizin sebebi buydu.

"Shuto ile Takuro'nun bu kadar son dakika haber verilmesine rağmen gelebilmelerine şaşırdım doğrusu." Son dakika daveti ne kelime, tam bir emrivakiydi. Ama Miori söz konusu olunca bu durum gayet sıradan sayılırdı.

"Sence de onlar da bizimle aynı şeyleri hissetmiyor mudur?" Miori'nin gözleri uzaklara daldı. "O günlere dönmeyi dilemeyi bıraktım artık ama pişmanlıklarım hâlâ içimde bir yerlerde duruyor. Madem öyle, bunca zamandan sonra neden sil baştan başlamayalım ki? Tam zamanı işte."

Pişmanlık duymamak için hayatını doyasıya yaşa. Bir pişmanlığın varsa da şansını tekrar dene. Tabii imkânın varsa. Miori'nin bu hayat felsefesi bana hiç de yabancı gelmiyordu.

Gülümseyerek, "Hem koca bir ömür geçti, emin ol onlar da bizi özlemiştir," dedi ve en ufak pürüzü bile aklımızdan silip attı.

"Haklısın." İnce eleyip sık dokumanın âlemi yoktu. Bir nevi sınıf buluşması gibi olacaktı işte. Eski arkadaşlarımla buluşup takılmak istiyordum, bütün mesele bundan ibaretti. Bu yüzden Shuto'yu da yanımıza alıp Takuro'nun yaşadığı yer olan Osaka'ya doğru yola çıkmıştık. "Peki bugünkü planımız ne?"

"Öğle civarı orada oluruz. Takuro ile buluşup öğle yemeği yeriz. Sonrası için bir şey düşünmedim ama yarın okul var, o yüzden akşam hızlı treniyle dönmemiz lazım."

Biraz aceleye gelmiş gibiydi ama başka çare yoktu. Gunma ile Osaka'nın arası az buz değildi. Gidiş yaklaşık üç buçuk saat sürecekti, dönüş yolculuğu ise süreyi ikiye katlayacaktı. Cüzdanı da biraz sarsacaktı tabii ama bize göre bu yolculuk ödenen her kuruşa değecekti.

"Natsuki, iniyoruz."

Takasaki İstasyonu'na varınca ikimiz de trenden indik. Shuto'yu beklemeye koyulduk, çok geçmeden arkamızdan gür bir ses yükseldi.

"Vay be! Bayağı zaman oldu ha!" Kendine güvenen, hafif ukala bir sesti bu.

Arkamı döndüğümüzde karşıma kalıplı bir genç adam çıktı. Kısa siyah saçları ve sevimli bir yüzü vardı. Çocuksu hatları hâlâ tam silinmemişti. Beyaz bir tişört ve kot pantolonla gayet sade giyinmişti ama dışarıdan bakınca tam bir sporcu havası veriyordu.

"Shuto, nasıl gidiyor görüşmeyeli?"

"İyidir, siz de gayet iyi görünüyorsunuz." Bize dostça genişçe sırıttı ama gülüşünün arkasında hafif bir çekingenlik seziliyordu.

Muhtemelen heyecanlıydı. Ben de farksızdım, omuzlarım kasılmıştı. Eğri oturup doğru konuşmak lazımdı, gruptan ayrılışı pek tatlı olmamıştı. O kadar uzun zaman geçmişti ki iki çift laf edip edemeyeceğimizden bile emin değildim. "Bizi bu kadar çabuk tanımana şaşırdım."

Shuto olduğunu bildiğim için çocukluğundan kalan izleri görebiliyordum ama Takasaki İstasyonu'ndaki iğne atsan yere düşmeyecek kalabalığın arasında onu tek bakışta seçebilir miydim, emin değildim. Oysa o hiç tereddüt etmeden yanımıza gelmişti.

Lafı bu tarafa çekince Shuto durumu açıkladı. "Tanımam mı lan? Minsta'da ara sıra Miori'nin fotoğraflarını görüyordum. Sen de okul festivalinde sahneye çıktın. İzleyicilerin arasındaydım, haberin olsun. Bayağı sıkı konserdi ama."

"Ne?! Sen de mi oradaydın?! Niye haber vermedin ki?!" Şaşkınlıktan ağzım açık kalmıştı. Shuto da mı kalabalığın arasındaydı yani?

"Yanına gelmeyi düşündüm aslında... Ama artık kendi ortamın var. Bunca yıldan sonra pat diye karşına çıksam hoşuna gitmez diye düşündüm."

Anlaşılan biz de onun zihnini kurcalayıp durmuştuk. Bunu duymak içimi rahatlattı.

"Beni de çağırdığınıza çok sevindim. Ama harbi gökten düşer gibi oldu."

"Sorma. Ben de bugün gideceğimizi daha dün Miori'den öğrendim. Şaşkından küçük dilimi yutacaktım."

"Aklına bir şey koydu mu anında yapar zaten. Tam Miori kafası."

"Aynen öyle! Çocukluğumuzdan beri böyle bu kız."

Shuto ile birbirimize bakıp gülümsedik. Miori ise karmaşık duygularla bizi izliyordu.

"Çocukken yaşananlar için özür dilerim Miori. Seni sadece bir arkadaş olarak göremiştim." Shuto ensesini kaşıyarak Miori'den özür diledi.

"Peki ya şimdi?" diye sordu Miori.

"İçin rahat olsun, artık bir kız arkadaşım var." Shuto başparmağını kaldırıp incilerini saçan bir gülümsemeyle karşılık verdi.

"Yani yeniden arkadaş olabiliriz, öyle mi?"

"Sen istersen ben dünden razıyım." Gülüşünden geçmişe dair en ufak bir kırgınlık taşımadığı belliydi. Duygulardan doğan sorunlar bazen zamanla kendiliğinden çözülüyordu işte.

"Pekala. O zaman beni bekle. Yalanım yalan olmaktan çıkana kadar bekle sadece."

Miori'nin o zamanlar söylediği sözlerin arkasında yatan dilek bu olmalıydı.

Shuto'nun özür dilemesiyle ortamdaki o tuhaf gerginlik dağıldı; hayır, her şey eski güzel günlere döndü. Çocukluğumuzdaki o içten, sıcacık hava yeniden yakalandı ve hep birlikte kahkahalara boğulduk.

Takasaki İstasyonu'ndan hızlı trene bindik. Üçümüz yan yana oturduk ve uzun yolculuğumuz başladı. Eski anıları yâd ettik, ayrı kaldığımız yıllarda neler yaptığımızdan bahsettik. Shuto bizden farklı bir ortaokula gitmişti, şimdi de Takasaki'deki Higashi Lisesi'ndeydi. İlkokuldan beri futbol konusunda çok yetenekliydi, hâlâ okul takımında oynuyordu. Trendeki üç buçuk saat su gibi akıp geçti.

"Millet! Ne kadar çok oldu görüşmeyeli!" Shin-Osaka İstasyonu'na vardığımızda Takuro heyecanla el sallayarak bize doğru koştu. "Buralara kadar geldiğiniz için çok sağ olun. Bugün geleceğinizi söyleyince gözlerime inanamadım."

Genel görüntüsü pek değişmemişti ama enlemesine bayağı bir gelişmişti. Açık konuşmak gerekirse, epey kilo almıştı.

"Tüh ya, ben de tam diyete girmeyi düşünüyordum." Göbeğine bir şaplak atıp gürlemeyi andıran bir kahkaha patlattı.

Çocukken de hafif topluydu ama bu kadar irileşeceğini hiç tahmin etmezdim...

"Hepiniz bayağı değişmişsiniz ha. Shuto tam bir sporcu olmuş, Miori desen yakıp geçiyor, Natsuki ise... Nasıl desem? Yakışıklısın ama ondan ziyade kendine güvenin gelmiş. Oğlum sen eskiden Miori'nin arkasından telaşla koşturup dururdun," diyerek çocukluğumuzu sevecen bir dille anımsadı Takuro.

Dış görünüşü radikal bir değişime uğramamış olsa da duruşu daha dingindi. Ayrı geçirdiğimiz yıllar boyunca onun da olgunlaşmış olması gayet doğaldı.

"Eee, şimdi ne yapıyoruz? Acıkmışsınızdır, daha bir şey yemediniz değil mi?"

"Aynen öyle. Kurt gibi açım, ne olsa yerim! Hadi yemeğe gidelim," dedi Shuto karnını ovuşturarak.

"Miori, rotamız neresi?" diyerek kararı ona bıraktım. Tıpkı eskisi gibi üçümüz de beklenti dolu gözlerle Miori'ye döndük.

"Hatırlamıyor musunuz gerçekten? Büyüdüğümüzde birlikte yakiniku yemeye söz vermiştik," dedi.

Bu beklenmedik çıkış karşısında afallayıp Shuto ile Takuro'ya baktım. İkisinin de böyle bir sözü hatırlamadığı yüzlerinden okunuyordu, başlarını iki yana salladılar. Üçümüz adına öne atılıp lafı gediğine koydum: "Kimin aklında kalır ki çocukken verilen o saçma sapan sözler!"

"Ha?! Tepem attı bak şimdi! Hiçbiriniz mi hatırlamıyorsunuz?! Odunlar! Bıktım sizden ya!" Öfkeden omuzları titreyerek arkasını dönüp hışımla yürümeye başladı.

"Şey, nereye gidiyor bu?"

"Ne bileyim ben. Dolanırsa karşısına bir yakiniku restorantı çıkacağını sanıyor herhalde." Shuto omuz silkti.

"Aaa, ben çok iyi bir yakiniku mekanı biliyorum aslında. Takılın peşime," dedi Takuro gayet rahat bir tavırla.

"İyi hoş da önce Miori'yi geri getirmemiz lazım." Shuto, Takuro ile beni arkada bırakıp kızın peşinden koştu.

İkimiz kısa bir süre sessizce bekledik. İnsanlar akıp gidiyor, etrafımızdaki o hengameli gürültü yükseliyordu. Sessizliği ilk bozan Takuro oldu. "Ben nakil olduktan sonra üçünüz bir daha pek takılmadınız, değil mi?"

"Doğru. Shuto'yu en son ilkokul mezuniyetinde görmüştüm."

"Zaten ben gitmeden hemen önce de kopmaya başlamıştık, tahmin etmeliydim," dedi. "Peki sen ve Miori?"

"Miori ile aynı ortaokula gittik. O zamanlar pek konuşmazdık ama lisede de aynı okula düşünce yeniden arkadaş olduk. Bir sürü şey yaşandı, imkânımız olursa eski ekibi toplamaktan bahsettik. Miori de böyle gözü karartıp bizi buraya kadar getirdi işte." Yaşananlar bunlardan çok daha fazlasıydı elbette ama özet geçmek için bu kadarı yeterliydi.

"Ben de sizi çok görmek istiyordum. Ama nakil olduğum dönem aramız öyle gergindi ki... Üstüne bir de şimdi ne yaptığınızı bilmeyince arayıp sormaya çekindim. İlkokuldayken telefonumuz da yoktu ki öyle dedektif gibi iz sürmeden pat diye ulaşayım," dedi. "O yüzden mesajınızı görünce havalara uçtum. Aslında üçünüz de Gunma'da olduğunuz için benim sizin yanınıza gelmem gerekirdi ama bu aralar meteliğe kurşun atıyorum."

"Sorma, Miori bir anda damdan düşer gibi buraya geleceğimizi söyledi. O yüzden takma kafana."

Sohbetimizin ortasında Shuto ile Miori geri döndü. Shuto, somurtup durmasına rağmen bir şekilde onu ikna etmeyi başarmıştı.

Sonrasında Takuro'nun önerdiği yakiniku mekanına geçtik. Izgarayı etle doldurup dururken bir yandan da eski günlerden neşeyle bahsettik. Shuto ile Takuro ızgarada ne var ne yoksa silip süpürdü. Bir boğazına düşkünle bir sporcunun iştahı gerçekten şakaya gelmiyordu. Miori ile ben de bayağı yiyorduk ama onların yanında esamemiz bile okunmazdı.

“...Yani anlayacağınız, halimden biraz olsun anlamanı istedim! Reddedilmişim, ağladım ağlayacağım, kızın tek derdiyse arkadaş kalıp kalmayacağımız!” Maşayla cızırdayan bir parça eti kavrayan Shuto, içini dökmeye devam etti.

Zaman geçince insan bazı şeyleri daha rahat konuşabiliyordu.

“Ü-üzgünüm dedim ya! Daha kaç kere özür dilemem gerekiyor? O zamanlar aşktan falandan anlamıyordum ki,” diye karşılık verdi Miori.

Shuto, destek almak istercesine Takuro’ya döndü. “Hep böyle yapıyor, değil mi?”

Takuro başıyla onayladı. “Kesinlikle.”

Shuto tekrar Miori’ye yöneldi. “Ayrıca senin Natsuki’ye kör kütük aşık olduğun gün gibi ortadaydı.”

“Ne?!” Miori’nin yüzü bir anda domates gibi kızardı, nutku tutuldu.

Aramızdaki durum düşünüldüğünde, konu tam zamanında açılmıştı. Kızın bu tepkisi ortamdaki havayı bir anda gerginleştirdi, buz gibi bir ciddiyet çöktü.

“Doğru mu bu? Miori küçüklüğümüzden beri benden mi hoşlanıyordu?” diye sordum.

“Kendi farkında değildi ama ben adımdan gibi emindim. Ne yaparsa yapsın hep ilk sana koşardı. Bütün bunlara her gün gözlerimle şahit oldum. Biraz benim yerime koy kendini. Ne kadar berbat bir his haberin var mı?”

Takuro da söze girdi. “Benim açımdan bakarsak, Shuto’nun neden araya mesafe koymak istediğini gayet iyi anlıyorum.”

İkisi de birbirini onaylayarak başlarını sallamaya devam etti. Bakışlarımı Miori’ye çevirdim. Yüzü alaz alaz yanıyordu. Hatta gözleri dolmuştu.

Shuto, gerçeği öğrenmeye kararlı bir tavırla bastırdı. “Millet, bana doğruyu söyleyin. Siz ikiniz şimdi sevgili misiniz?”

Aynı liseye gidiyorduk ve aramız son zamanlarda oldukça iyiydi. Şüphelenmelerini doğal karşılıyordum. “Hayır, sevgili falan değiliz. Hem benim zaten bir kız arkadaşım var.”

Takuro tabağındaki pirinç pilavını kaşıklarken dövünmeye başladı. “Şaka yapıyorsun! Sadece Shuto değil, Natsuki de mi sevgili yaptı yani? Bütün dünya bana karşı birleşmiş yemin ederim!”

Shuto olay çözülmüş gibi nodding yaparak devam etti. “Ha, tahmin etmeliydim. Okul festivalindeki konserde sevdiğin kıza adadığın o şarkı başkası içindi yani, değil mi? Şarkının sözleri Miori’ye yazılmış gibi durmuyordu zaten... Tabii ya.”

Takuro’nun merakı bir anda tavan yaptı. “Ha? Ne festivali, ne konseri? Bayağı eğlenceli kulağa geliyor.”

Shuto, bizim okul festivalinde gördüklerini bir bir anlatmaya başladı. Aşırı utandığım için konuyu kapatmasını diliyordum. Orada ne kadar havalı görünmeye çalıştığımı düşündükçe yerin dibine giriyordum!

Takuro alaycı bir gülümsemeyle omzuma pat pat vurdu. “Vay be Natsuki, helal olsun! Valla kıskandım, gençliğini dibine kadar yaşıyorsun!”

“Hey, göstersene şu kız arkadaşının fotoğrafını,” dedi Shuto.

İstemeye istemeye telefonumu çıkardım. Galeriye girip Hikari’yle birlikte çekildiğimiz bir fotoğrafı ikisine uzattım.

“Oha! Kız resmen afet!” diye bağırdı Shuto.

Takuro sahte bir öfkeyle çıkıştı. “Affedilemez bir suç bu. Natsuki, bunu asla yanına bırakmayacağım.”

“T-Takuro, sakin ol. Şaka yapıyor olsan bile o devasa cüssenle üstüme yürüyüşün hiç komik değil, korkutuyorsun!”

Shuto şakalaşmamız bittikten sonra söylenmeye devam etti. “Ama şaşırdım açıkçası. Sizin kesin birlikte olacağınızı sanıyordum.”

“Evet, ben de öyle düşünüyordum,” diye ekledi Takuro. “Natsuki, sen de Miori’yi sevmiyor muydun?”

“Sanırım... Şimdi dönüp bakınca, galiba seviyordum. İlk aşkımdı ama o zamanlar bunun bilincinde değildim,” diye yanıtladım.

Takuro kestirip attı. “Sonuçta ilkokuldaydık.”

Yanımda oturan Miori huzursuzca kıpırdandı.

“Çok eskidendi zaten. Çocukluk aşkının bu zamana kadar sürmesini bekleyemezsin ya,” dedi Shuto.

“Burası manga ya da televizyon dizisi değil sonuçta. Gerçekçi olmazdı. O duyguları bugüne kadar taşımış olsaydın zaten biraz fazla takıntılı bir durum olurdu.”

Shuto ile Takuro karşılıklı kıkırdadılar.

Daha fazla dayanamayan Miori, başından beri koruduğu sessizliği bozarak patladı. “Beni reddetti, ne olmuş yani?!”

İkisinin de gözleri şaşkınlıkla açıldı, ağızları açık kaldı.

“Onu küçüklüğümden beri seviyorum ama bunu daha yeni anladım! Natsuki bir kız arkadaş bulana kadar kafama dank etmemişti! Sonra ona hislerimi açtım, o da beni reddetti! Bir itirazınız mı var?! Ayrıca bu dediğim daha iki gün önce oldu!” diye çaresizce bağırdı. Yüzünden ve ses tonundan sanki kafayı çekmiş gibi bir hal akıyordu.

Izgara mekanının içi zaten gürültülüydü ama yine de sesini biiiirazcık daha alçaltmasını isterdim.

Şoktan çıkan iki çocuk birden karınlarını tutarak kahkahalara boğuldu.

“Ha ha ha! Anlaşıldı! Demek işin aslı buymuş! Ha ha ha! Aranızda garip bir hava olduğunu sezmiştim zaten! Daha geçen gün reddedildiysen tabii kasılırsın!” diye kükredi Takuro.

Shuto da fırsatı kaçırmadı. “Kızım, elinin altındaki çocukla nasıl birlikte olamadın sen? Romantizm konusunda cidden berbatsın!”

“Kes sesini. Biliyorum herhalde,” diye hırsla söylendi Miori.

“Doğru zamanı kaçırdın diyelim, peki çocuk sevgili yapmışken ne diye duygularını açıyorsun ki? Tabii ki iyi bitmeyecekti. Festivalden sonra çıkmaya başladılarsa hâlâ birbirlerine deliler gibi aşıktırlar!” dedi Shuto son derece mantıklı bir çerçeveden bakarak.

Miori şımarık bir çocuk gibi çığırdı. “Işın aslan gibi noktasını koyup duygularımı bitirmek istedim işte! Eskisi gibi arkadaş olalım istedim!”

Kendimi inanılmaz tuhaf hissediyordum. Aşırı derecede. Tam buradaydım. Ne diyeceğim hakkında en ufak bir fikrim dahi yoktu!

Shuto gayet ciddi bir tavırla sordu. “Peki, tekrar arkadaş olabileceğinizi düşünüyor musunuz?”

“Iıııh...” Miori inledi. “Henüz yapım aşamasında.”

“Verdiğin yanıt hiç güven telkin etmiyor. Her neyse, zamanla hallolur. Bana da öyle oldu.”

Miori, yüzünde endişeli bir ifadeyle Shuto’ya baktı. “Gerçekten mi? Yeterince zaman geçince bu hisler yok olup gider mi?”

Takuro bana doğru isteksiz bakışlar fırlatıp sessizce dudaklarını oynattı. Ne günahkar adamsın ama.

Kapa çeneni. Anladık herhalde! En azından artık durumun farkındayım.

“Bir süre birbirinizden uzak durursanız silinir gider ama aynı liseye gittiğiniz için bu biraz zor tabii.”

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.