Sahadaki Devler

Erkekler basketbol finalinin vakti gelmişti. Top oyunları turnuvasının son perdesi olduğu için neredeyse tüm okul buradaydı. Etkinlikle en ufak ilgisi olmayan çocuklar muhtemelen bir yerlere tüyüşmüştü ama çoğunluk bunu sohbet edip maç izlemek için güzel bir fırsat olarak görüyordu. Saha kenarına dizilmiş sıra sıra öğrenci vardı. İkinci kattaki balkondan aşağıyı seyredenlerin sayısı da hiç az değildi.

Bizim sınıfın neredeyse tamamı yedek kulübesine doluşmuş, tezahürat yapıyordu. Karşı tarafın kulübesi de farklı sayılmazdı. Hatta kafasına bant takmış, elindeki plastik megafonla ortalığı inleten biri vardı ki tam bir amigo liderini andırıyordu. Nereden bulmuşlardı ki onu? Takım ruhunu biraz fazla abartmışlardı. Sanki iki dev okulun şampiyonluk maçı oynanıyordu.

"Oha... Acayip gerildim," dedi Okajima-kun etrafı süzerek. Zangır zangır titriyordu.

"Bu raddeye geldikten sonra kalabalığın böyle coşması çok normal. Yalan yok, ben de hafiften tırsıyorum." Hino zoraki bir tebessümle spor ayakkabısının bağcıklarını sıktı.

"Yarısı sırf laf olsun diye oturuyor orada. Maçı gerçekten izleyeceklerini sanmam," diyerek ortamı yumuşatmaya çalıştı Reita.

"B-Bu durum kalan yarısının bizi bizzat izleyeceği anlamına gelmez mi peki?" diye karşılık verdi Okajima-kun.

Okajima-kun’un bu kadar panikleyeceğini tahmin etmemiştim.

"Tatsuya, sen de bir şeyler söylesene."

Ona doğru döndüm ama nedense gözlerini Reita’ya dikmiş öylece bakıyordu.

"Tatsuya? Bir şey mi oldu?"

Hafifçe nefesi kesilerek daldığı alemden sıyrıldı. "D-Doğru... Bir şey yok ya. Maç başlayınca heyecan falan kalmaz."

"Seni bilmem Nagiura, ama biz mahvolduk," diye inledi Okajima-kun.

Panikleyen Okajima-kun bir yana, Tatsuya’da gerçekten bir gariplik vardı. Tam bunu düşündüğüm anda Tatsuya iki eliyle yanaklarına sertçe vurdu.

"Pekala! Odaklanın!" diye mırıldandı. Gözlerindeki o eski kararlı parıltı geri gelmişti.

Görünüşe göre onun için boşuna endişelenmiştim. Okajima-kun da söylenip duruyordu ama o da sahaya çıkınca toparlardı herhalde.

"Tamamdır, başlıyoruz!" diye seslendi hakem.

Sahanın ortasında dizildik. Salona şöyle bir göz gezdirip curcunanın arasında bizimkileri aradım. Miori ile saliseliğine göz göze geldik. Yüzünü asıp hemen bakışlarını başka yöne çevirdi. Hey! Bana tezahürat yapman gerekiyordu!

Serika ise garip bir şekilde elinde bir ışıklı çubuk sallıyordu. Nereden buldun lan onu?!

Mei ve Funayama-san yan yana durmuş, pürdikkat bize bakıyorlardı. İyi geçinmelerine sevindim.

Iwano-senpai kollarını bağlamış bana bakıyordu. Sessizce başparmağını kaldırıp başarılar diledi.

Ve tabii ki sınıf arkadaşlarımız kulübenin etrafına üşüşmüştü. Hikari, Uta, Nanase ve Fujiwara avazları çıktığı kadar bağırarak bize destek veriyordu.

"Bu maçı ne yapıp edip alacağız," dedi Tatsuya, hepimizi gaza getirerek.

Haklıydı. Konuştuğu zaman, hatta sussa bile kelimelerinde sihirli bir güç oluyordu. Hino, Reita ve Okajima-kun... Hepsinin morali gözle görülür şekilde tavan yapmıştı.

Ne var ki karşı takımda Tatsuya’dan bile daha yüksek karizmaya sahip biri vardı.

"Güzel bir maç olsun," dedi Yanagishita-senpai.

"Yanagishita-senpai. Görüşmeyeli uzun zaman oldu," diye karşılık verdi Tatsuya.

"Evet, kulüpten ayrıldığımdan beri görüşemedik. Son zamanlarda durulduğunu duymuştum ama pek öyle durmuyor."

Tatsuya ile böyle samimi bir şekilde laflayan kişi, basketbol takımının eski kaptanı Yanagishita Yugo’dan başkası değildi.

Karşı takımın iki numarası Reita ve Okajima-kun’a selam verdi. "Naber Shiratori, Okajima? İyi görünüyorsunuz."

"Çok şükür," dedi Reita.

"Merhaba Watanabe-senpai! Nasılsınız?" diye sordu Okajima-kun.

"Her gün ders, ders, ders... Bugün bana güzel bir seyir zevki yaşatın, tamam mı?" diye cevapladı Watanabe-senpai.

Futbol takımından bir üst sınıf öğrencisi olmalıydı. Watanabe-senpai mi? Bu ismi hayal meyal hatırlıyordum. Futbol takımının eski as oyuncusu değil miydi o? Takımdaki diğer elemanlar da oldukça atletik görünüyordu. Finale kadar çıktıklarına göre şaşmamak lazımdı. Zaten kalıpları bile biz birinci sınıflardan çok farklıydı.

"Haibara-kun," dedi Yanagishita-senpai. "Bütün maçlarını izledim. Basketbol takımına katılmak ister misin?"

Gözlerim yuvalarından fırladı. Ne diyeceğini merak ediyordum ama... Bu kadarı da sürpriz olmuştu.

"Hafif müzik kulübünde olduğunu biliyorum ama bence bu yeteneklerini harcıyorsun. Ortaokulda oynamıştın, değil mi? Takımımızda rekabet serttir ama ilk beste rahatlıkla yer bulacağına eminim," dedi Yanagishita-senpai.

Dürüst olmak gerekirse bu teklif beni havalara uçurmuştu. Beni fark edeceğini rüyamda görsem inanmazdım. Birinci sınıfın ilk döneminde diğer üyelere yetişemediğim için antrenmanlardan sonra kalıp tek başıma çalışırdım. Bana basketbolun temelini öğreten kişi Yanagishita-senpai’ydi; o benim basketbol öğretmenimdi.

"Davetiniz için teşekkürler ama gelemem. Üzgünüm," dedim.

"Gerçekten mi? Ah, doğru ya. Sen müthiş bir vokalist ve gitaristsin aynı zamanda. Böyle pat diye sorduğum için kusura bakma." Zoraki gülümsedi. "En başından beri ölü doğmuş bir teklifti zaten."

"Pekala, başlıyoruz! Hava atışı için toplanın," diyere sohbetimizi kesti hakem.

Sınıfımızın en uzunu Okajima-kun ile rakibin sekiz numarası orta yuvarlağa geçti. Hakem topu havaya fırlattı, top süzülerek yükseldi.

"Oha... Çok yüksek!" diye bağırdı Okajima-kun elinde olmadan.

Ben de aynı şeyi hissediyordum. Gözlerime inanamadım; adeta bir dev havada süzülüyordu. Topu kapan 3-1 sınıfı oldu. Sekiz numaraları en az 190 santimetre olmalıydı. Bu kadar da uzun olunmaz ki! Kesinlikle buraya kadar galibiyetle gelmelerinin ana sebebi bu adamdı.

"İlk sayımızı alalım. Sakin kalın çocuklar." Yanagishita-senpai topu sektirirken işaret parmağını havaya kaldırdı.

Etraftaki o büyük gürültü bir anda bıçak gibi kesilmiş gibiydi. Topun yere her çarpışı kulağa korkunç derecede ağır geliyordu.

Tatsuya ile Yanagishita-senpai, aralarında üç sayı çizgisi olacak şekilde karşı karşıya geldi. Geliyor. Tam bunu düşündüğüm anda Yanagishita-senpai hamlesini yaptı ve Tatsuya’yı geçti. Ceza sahasının tepesinden içeri sızdı. Üç numaralı adamı marke etmeyi bırakıp hemen Tatsuya’nın kademesine girdim.

Ancak tam o anda Yanagishita-senpai göz ucuyla üç numaraya baktı. Pas vereceğini sanıp eski pozisyonuma dönmeye yeltendim ama o bu fırsatı fırsat bilip öne atıldı. Sahte hamleydi!

Yanagishita-senpai mükemmel bir bacak arası driplingle içeri katetti, tepki bile veremedim. Doğrudan potaya gideceğini sandım ama serbest atış çizgisinin hemen kenarında durup pürüzsüz bir şut çıkardı. Top süzülerek fileden geçti.

"Ooo!" diye inledi seyirciler. O ana kadar çıt çıkarmayan kalabalığın tezahüratı şimdi çok daha sağır ediciydi. Hareketleri inanılmaz derecede zarifti; her hamlesine kapılıp gitmemek elde değildi.

"Kahretsin... Hiç paslanmamış!" diye bağırdı Tatsuya, alnındaki damar fırlayarak. Yine de dudaklarında hırslı bir gülümseme vardı.

"İşte bu yüzden onu devirmeye değer, değil mi?" dedim.

"Aynen öyle. Natsuki, paslaşarak gidelim. Şu kalabalığın aklını başından alacağız."

Şimdi hücum sırası bizdeydi. Yanagishita-senpai tepesindeyken Tatsuya topu Reita’ya aktardı. Hemen kanata doğru koştum, Reita da topu bana çıkardı.

Pota çemberine döndüğümde üç numara kalçalarını iyice kırıp alçalarak karşıma dikildi. İçeri katetmemden çekiniyordu ama şutör olduğumu bildiği için mesafeyi de fazla açmıyordu. Mükemmel alan savunmasından deneyimli bir oyuncu olduğu belliydi. Bakışlarımla ve ufak vücut çalımlarıyla dengesini bozmaya çalıştım ama istifini hiç bozmadı.

"Natsuki!"

Adımı duyduğum an vücudum kendiliğinden refleks verdi. Tatsuya, Yanagishita-senpai’den sıyrılıp sahanın diğer tarafından içeri koşmuştu. Potanın önüne geldiği anda mermi gibi bir pas çıkardım. Topu havada kavrayıp turnikeyi bıraktı.

"Güzel pas, Natsuki," dedi.

"Nasıl sıyrıldın ondan?" diye sordum.

"Sıkı markajın arkasına kaçtım. Biliyorsun işte, arkadan kat ederek."

Yanagishita-senpai ıslık çaldı. "İşler kızışmaya başladı." Gülümsemesi tamamen içgüdüseldi. Bembeyaz dişlerini göstererek sırıttığının farkında bile değildi.

Şimdi sıra son sınıf öğrencilerinin hücumundaydı. Yanagishita-senpai ile tecrübeli üç numara kendi aralarında paslaşırken fırsat kolladım. Yanagishita-senpai aniden oyuna ağırlığını koydu. Savunmamızı bir kez daha delip topu tekrar üç numaraya çıkardı.

Tatsuya’ya yardım etmek için üç numarayı yine boş bırakmıştım ama bu yüzden adam üç sayı çizgisinde bomboş kalmıştı. Baskı kurmam lazım! Şutunu bozmak umuduyla kollarımı açıp havaya sıçradım ama... Yine mi sahte hamle?!

Üç numara şut çekmek yerine topu yere vurup hafifçe sağıma kaydı ve pasını attı. Yüksek, havada süzülen bir pastı bu. Buna kim yetişecek ki? Derken o devasa sekiz numara aniden bitti orada. Topu tam potanın önünde yakalayıp havaya sıçradı. Ne yapıyor o—?

GÜÜÜM!

Topu inanılmaz bir smaçla potaya bastı. Seyirciler adeta çılgına döndü, ortalık yıkıldı. Maçla ilgilenmeyen öğrenciler bile artık sahaya kilitlenmişti.

Şaşkınlıktan donakalmıştım. Ne oluyordu böyle? Bu altı üstü bir okul turnuvası değil miydi? Bu da neydi şimdi...

"Diğer branşları feda etme pahasına sırf basketbolu kazanmak için kulübün as kadrosunu kurduk. Bayağı havalı, değil mi?" diye böbürlendi Yanagishita-senpai, göğsünü kabartarak.

Acayip keyif alıyor gibi görünüyordu; basketbol oynarken her zaman böyle olurdu zaten. Onun bu heyecanlı gülümsemesi, geçmişin anılarını bir anda zihnime hücum ettirdi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.