Gökyüzü zifiri karanlığa bürünmüştü. Sabahın dokuzunda başladığımız prova, şimdi akşamın yedisi olmuştu bile. Saat o kadar geç olmuştu ki bir an kadranın bozulduğunu sandım. Zaman göz açıp kapayıncaya kadar akıp gitmişti fakat çatallanan sesim, ne kadar uzun süredir çalıştığımızın en büyük kanıtıydı.
“Ah, ahhh. Hmm,” diye mırıldandım. “Bu kadar çalıştıktan sonra tiz notalara çıkmak gerçekten zormuş.”
“Boğazına dikkat et. Sonuna kadar dayanabilmen bile büyük başarı,” dedi Serika.
Kendi kendime öğrenmiş olsam da ses eğitimi konusunda biraz pratik yapmıştım, bu yüzden boğazımı nasıl doğru kullanacağımı biliyormuş gibi davranıyordum. Boğazım acımasın diye diyaframımdan şarkı söylüyordum ama bu sefer süreyi çok uzatmıştım. Üstelik her seferinde tüm gücümü ortaya koymuştum, haliyle sesimin kısılması kaçınılmazdı. Neyse, sabaha kadar iyileşirdi zaten.
“Haaah...” Ağzımdan istemsizce hafif bir iç çekiş kaçtı.
Bu durum, yanımda yürüyen Serika’nın gözünden kaçmamıştı. “Daha ilk gündü. Hemen harika çocuk mu olmak istiyordun yani?” Kulüp binasının önündeki otomat makinesinden bir şişe su alıp bana fırlattı.
Kapağı açıp kurumuş boğazımı ıslattım. İnsan yorgunluktan bittiğinde suyun tadı bir başka güzel oluyordu. “Yok... Ama provanın pürüzsüz gitmemesi canımı sıkıyor işte.”
“Bana da bu durum tazeleyici geldi. Senin her şeyi daha ilk denemede kusursuzca yapabildiğin gibi bir izlenime kapılmıştım,” dedi.
“O...” Duraksadım. “Sadece insanların görmediği yerlerde hazırlık yapıyorum, hepsi bu.”
“Evet, bugünden sonra aslında ne kadar sıkı çalışan biri olduğunu anladım.”
“Bu bir iltifat mı şimdi? Pek öyle hissettirmedi de...”
Tam o sırada arkamızdan bir ses yükseldi. “Ha-Haibara-kun, zaten çok yeteneklisin. Kendini bu kadar hırpalamana gerek yok bence.”
Ö-Ödüm koptu be...!
Shinohara-kun nereden çıktığı belli olmayan bir şekilde arkamızdan belirdi. Serika bile yaşadığı şokla garip bir refleks gösterip ellerini havaya kaldırmıştı.
“Neredeyse çayımı püskürtecektim,” diye mırıldandı.
Serika gibi kendi dünyasında, rahat takılan birinin bile ödünü koparmayı başarmıştı ya, pes doğrusu.
“S-Sizi korkuttuğum için özür dilerim... Ama Haibara-kun’un moralinin bozuk olduğunu görünce endişelendim.”
Shinohara-kun... Sen gerçekten iyi bir çocuksun!
“Hondo-san ile kendini kıyasladığın için yetersiz olduğunu düşünüyor olabilirsin,” diye devam etti.
“Evet. Natsuki, gitarda oldukça iyisin. Aynı anda şarkı söylemeye de alıştığında çok daha iyi olacaksın.”
Serika hemen yanımda ışıl ışıl çalarken benim gitarımın tonunun sönük kaldığı doğruydu. Ben daha yeni baştan başlamıştım, onun gibi her gün çalışan biriyle kıyaslandığımda öyle görünmem doğaldı... Bunu biliyordum ama yine de gitarda daha iyi olmak istiyordum. O gün Serika’nın çalışına hayran kalmış ve onun gibi olmak istemiştim.
“Zaten aniden buraya çağrılmışken bugünkü provanın sonuna kadar dayanabilmen bile mucize... Hondo-san ve Iwano-senpai sıradan lise müzisyenleri değil. Kendini onlarla kıyaslamanın hiçbir anlamı yok.”
“Shinohara-kun, sen de çok iyisin. Senin seviyendeki bir basçının nasıl boşta kaldığına inanamıyorum,” diye karşılık verdim.
“Ha ha ha... Hafif müzik kulübünde varlığımdan haberdar olan kimse yoktu ki zaten,” dedi. Gözlerindeki fer sönmüş, gülüşü boşluğa yuvarlanmıştı. “Hem o kadar da iyi değilim... Bugün ritmim darmadağındı... Tempoyu tutamayan bir basçının var olmasının ne anlamı var ki? Ben de güya sonunda bir gruba davet edildim diye seviniyordum...” diye mırıldandı. Etrafına yaydığı o kapkara aura Serika’yı bile bastırıyordu.
“Ç-Çok vaktimiz yok ama harika bir iş çıkaracağımıza eminim,” dedi Serika.
Serika haklıydı. Bu gruptaki potansiyeli ben de hissedebiliyordum. En azından diğer üçü inanılmaz yetenekliydi. İşte bu yüzden... Tek başıma kalsam bile elimden geldiğince pratik yapmak ve onlara yetişmek istiyordum!
“Bu arada, seçmeleri geçebildim mi?” diye sordu Shinohara-kun.
“Elbette, fazlasıyla geçtin. Bas çalış tarzını beğendim. Birlikte çalması çok rahat,” diye yanıtladı Serika.
Doğru söze ne denir. Bugün onunla çalarken ben de son derece rahat hissetmiştim. Sanki arka planda benim gitarımı gizlice destekliyor gibiydi. Onunla müzik yapmak insana huzur veriyordu.
“Fakat bundan sonra, tıpkı bugün olduğu gibi çok ciddi çalışacağız. Buna ayak uydurabilecek misin?” diye sordu Serika. Ses tonu son derece ciddiydi. Kararlılığını ölçmek istiyordu. Sabahtan akşama kadar çalışmıştık; bunun tek seferlik bir şey olmadığını, okul festivaline kadar her günümüzün böyle geçeceğini ima ediyordu. Buna dayanabilecek miydi?
“Benim için sorun değil,” diyerek onayladı Shinohara-kun. Bugün ilk kez bu kadar kararlı ve güçlü bir ses tonuyla konuştuğunu duyuyordum. “H-Hondo-san, beni davet ettiğinde bu grup için her şeyimi ortaya koymaya karar vermiştim zaten.”
Serika otomattan bir kutu kahve alıp ona fırlattı. “Güzel. O zaman bu, gruba katılmanın şerefine olsun.”
Telaşlanan Shinohara-kun, ellerini havada çılgınca sallayarak kutuyu havada yakalamayı başardı. Derin bir rahatlama nefesi alarak kutuyu açtı ve kafasına dikti ama anında yüzünü buruşturup dilini dışarı çıkardı. Anlaşılan sade kahveyle arası pek iyi değildi. Gerçekten komik bir çocuktu.
“Bu şekilde resmen kurulmuş olduk mu yani?” diye sordum.
“Ha ha ha... Iwano-senpai işimiz biter bitmez hemen tüydü ama,” dedi Shinohara-kun.
“Onun için bu çok normal. Bizim grubun kuralı bireyselliğe saygı duymaktır,” diye yanıtladı Serika.
“Bir grup kurduğumuza sevindim ama ismimiz ne olacak?” diye sordum.
En temel soruydu bu ama Serika düşünceli bir şekilde mırıldandı. “Zor soru... Havalı bir isim olsun istiyorum...”
“Kısa mı olsun, uzun mu? İngilizce mi kullanalım yoksa Türkçe mi?”
“Kesinlikle İngilizce olmalı. Yani, İngilizce isimler çok daha havalı duruyor,” dedi.
“Ö-Öyle mi? Türkçe olup da çok havalı duran gruplar da var ama,” dedi Shinohara-kun.
“Ben de Türkçe isimli rock gruplarından en çok Gripin’i beğeniyorum,” diye ekledi Serika.
Grup isimleri üzerine hararetli bir tartışmaya dalmışken, arkadan enerjik bir ses bize seslendi. “Aaa! Baksanıza, Natsu ve Seri!”
Kulüp binasında yankılanan bu yüksek sesten kim olduğunu hemen anlamıştım.
Uta, havlusuyla terini silerken bize el salladı. Antrenmanı yeni bitmiş gibi görünüyordu. Üzerinde hâlâ antrenman kıyafetleri vardı ve bu haliyle oldukça sevimli görünüyordu. Basketbol kıyafetleri genelde bol olurdu ama Uta’nın üzerinde ekstra dökümlü duruyordu. Ayrıca siyah renkli bu kıyafetler, onun her zamanki tarzından çok farklı bir hava katmıştı.
Yeni tarzı tek kelimeyle harikaydı. Ve yalan söylemeye gerek yok, terden sırılsıklam olmuş bu hali de insana bir garip... Güzel geliyordu işte. Hayır! Saçma sapan şeyler düşünmeyi kes! Sakin ol beynim.
“Grup provası mı yapıyordunuz?” diye sordu, ardından Shinohara-kun’a başıyla selam verdi. “Memnun oldum.”
Ondan da bu beklenirdi zaten; iletişim becerileri yüksek insanlar gerçekten başka bir seviyede oluyordu. Diğer tarafta ise Shinohara-kun, kendi bildiği gibi, “Beni... fark etti mi?” diye mırıldanıyordu. Varlığının görünmez olduğuna kendisini o kadar inandırmıştı ki şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı neredeyse.
“Evet. Yeni bitirdik,” dedi Serika.
“Vay canına! Bu saate kadar mı kaldınız? Bayağı sıkı çalışıyorsunuz anlaşılan!”
“Senin için de aynısı geçerli Uta. Sanırım sen de antrenmandan yeni çıktın, değil mi?”
“Evet! Şimdi de kendi başımıza çalışıyoruz. Üçüncü sınıflar emekli oldu, bu yüzden as kadroya girmek için harika bir fırsatım var. Kendimi geliştirmem lazım! Miorin’e yenilmeye hiç niyetim yok!” diye açıklama yaptı Uta, ardından bana bir bakış attı.
Benden ne duymak istediğini bir şekilde hissetmiştim. “Sana güveniyorum Uta. Miori’yi as kadrodan aşağı yuvarla gitsin,” diye takıldım.
Gülümseyerek bembeyaz dişlerini gösterdi ve asker selamı verdi. “Anlaşıldı, efendim!” Gülüşü göz kamaştırıcıydı; dünyanın en güzel manzarası olabilirdi.
“Hop hop! Arkamdan ne biçim dedikodular dönüyor öyle?” Miori elindeki basketbol topunu sektirerek yanımıza geldi. Tişörtünün yakasıyla boynundaki teri silerken pürüzsüz teni ve göbeği tamamen açığa çıkmıştı. İncecik beli gözler önündeydi.
Yok canım, aklımdan kötü bir şey geçtiği falan yoktu. Miori hâlâ erkek fatma gibi davranıyordu, bu onun klasik halleriydi işte. Sadece artık yaşına başına dikkat edip bu tarz alışkanlıkları bıraksa iyi olurdu diye düşünüyordum!
“Senin böyle bireysel antrenmanlara kalman pek alışıldık bir durum değil sanki,” diye laf attım.
“Şey... Sadece biraz daha fazla çalışayım dedim, o kadar.” Miori burnunu çekti. Hafifçe utanmış gibi bir hali vardı. Yağmurlu günlerde yaşanan o gerginliğin üzerinden epey zaman geçmişti, bu yüzden takıma karşı olan tutumu da değişmiş olmalıydı. “Her neyse, demek gerçekten bir grup kurduğunuz doğruymuş.”
“Bize inanmıyor muydun yoksa?” diye sordum.
“Yani, evet. Sen? Bir grupta? İnanması güç ama ikinizin de sırtında gitarlar duruyor işte.” Hafifçe kıkırdadı. “Bir ara çaldığınız bir şeyi dinlemek isterim.”
“İkinci müzik odasına yolun düşerse senin için çalarız,” dedi Serika.
“Gerçekten mi? Boş bir zamanımda kesin uğrayacağım o zaman.”
“Ama Iwano-senpai buna biraz kızabilir,” diye ekledi Serika. “Yine de bizim için sorun değil.”
“Korkutucu bir üst sınıfınız varsa belki de hiç uğramasam daha iyi...”
Kızlar basketbol kulübünün danışman öğretmeni bizim bu neşeli sohbetimizi fark etti. “Hey çocuklar, hava karardı artık, hadi evlerinize gidin. Aileleriniz merak eder.”
“Pekiiiy,” diye hep bir ağızdan yanıtladık.
“Ah ah, gençlik işte,” diye kendi kendine mırıldanarak uzaklaştı kadın.
Bu neydi şimdi? Tam burada yollarımızı ayırırız diye düşünüyordum ki birisi tişörtümün ucundan çekiştirmeye başladı.
“Natsu, Seri, beraber dönelim mi? Hemen üzerimi değiştirip geliyorum, beni bekleyin!” diyen Uta hızla kulüp odasına doğru koştu. Miori de omuz silkerek arkasından ilerledi.
Serika dirseğiyle koltuk altımı dürttü. “Hadi yine iyisin,” diye alaycı bir tavırla takıldı.
“Kes sesini. Yorum yapmana gerek yok, herhalde biliyorum,” diye tersledim onu.
“Affedersiniz... Ben artık ufaktan kaçayım,” diye mırıldandı Shinohara-kun, fırsattan istifade hemen oradan uzaklaşmaya çalışarak. Omzundan sıkıca yakaladım. “H-Haibara-kun?”
“Hiç öyle şey olur mu! Beraber dönüyoruz, tamam mı?” dedim. Şu an tam bir baskıcı erkek grubu lideri gibi davranıyordum ve bu bana hiç uymuyordu. Ama eğer Shinohara-kun’un buradan kaçmasına izin verirsem, kız-erkek oranı feci şekilde bozulacaktı! Tek erkek olarak kalmaya niyetim yoktu.
“A-Ama, ben kalırsam sadece ayak bağı olurum gibi geliyor.”
Olur mu hiç öyle şey, seninle sohbet etmekten keyif alıyorum.
Ne, gerçekten mi? Hayatımda ilk defa biri bana böyle bir şey söylüyor. Shinohara-kun o kadar duygulanmıştı ki gözleri dolu dolu oldu.
İçimi bir suçluluk duygusu kapladı. Yani, yalan da söylemiyordum hani. Eski halime benzediği için ona karşı içimde bir yakınlık hissediyordum, üstelik tavırları da epey eğlenceliydi. Uta ve Miori'nin dönmesini beklerken merakıma yenik düşüp sordum.
Shinohara-kun, ne tarz müziklerden hoşlanırsın?
Şöyle diyeyim, alternatif rock ve punk rock severim. Hani şu gençlerin topluma duyduğu öfkeyi, hoşnutsuzluğu anlatan şarkılar var ya. Onlar tam olarak, nasıl anlatsam, sanki dünyaya kafa tutuyor gibi. Geride derin izler bırakmak istercesine. İçinde tutku barındıran müzikleri, o sert rock tınılarını seviyorum.
Çok güzel ifade ettin, Shinohara-kun, dedim ve yüzümde gayriihtiyari bir tebessüm belirdi.
Şey, çok uzattım galiba, özür dilerim.
İnsanın sevdiği bir konuda konuşurken çenesini tutması zordur. Kendim de bir otaku olduğum için bunu çok iyi biliyordum. Onun böyle içten fikirlerini duymak beni mutlu etmişti, belki de bu sayede yanımda kendini rahat hissetmeye başlamıştı. Benimle iletişim kurmakta zorlandığını düşünüp arkadaş olup olamayacağımız konusunda endişeleniyordum ama işte, müzik sayesinde ortak bir nokta bulmuştu ruhlarımız.
En sevdiğin grup hangisi? diye sordu Serika mesafeli bir sesle.
Shinohara-kun bu kez garip bir şekilde hiç tereddüt etmeden cevap verdi.
Sonic Youth.
İşte bu be! Serika elini havaya kaldırdı.
Shinohara-kun şaşkınlıkla kafasını yana eğdi, ne olduğunu anlayamamıştı.
Hadi ama, deyip bileğinden kavradığım gibi elini yukarı kaldırdım. Serika'nın avcu onun avcuna çarptı ve havada şak diye net bir ses yankılandı.
Shinohara-kun, hayatında ilk defa çak bir beşlik yapmış birinin şaşkınlığıyla avcuna bakakaldı.
Ben, bir kızın eline dokundum!
Ha? Tepkiye bak. Çok tuhafsın, dedi Serika.
Çok özür dilerim! Gerçekten çok tuhafım. Bunu sesli söylemek istememiştim, yine de en içten dileklerimle özür diliyorum, diyerek kelimeleri nefes bile almadan ardı ardına sıraladı.
Tam o sırada Uta ve Miori, okul üniformalarını giymiş halde geri döndüler.
Hadi bakalım! Eve dönelim artık! Çok yoruldum! diye bağırdı Uta.
Pek öyle yorulmuş gibi bir halin yok, diye fısıldadı Miori. Sadece Natsuki ile karşılaştığın için keyfin yerinde.
Ş-Şey! Miorin?! Hiç de bile!
Hiç de bile, demek öyle?
Benim üzüntüyle boynumu büktüğümü gören Uta, durumu kurtarmak için hemen ekledi.
Y-Yok... Yani, tamamen yalan da sayılmaz tabii... Nadir görülen bir şekilde, her kelimede sesi biraz daha kısılarak fısıltıya dönüştü.
Kulüp binası etkinliklerini bitiren öğrencilerle dolup taşıyordu, bu yüzden sesi gürültünün arasında kaybolup gitti. Badminton kulübünden bir grup üst sınıf öğrencisi şamata yaparak yanımızdan geçti. Bir an önce buradan tüymek ister gibi birbirimize bakıp durduğumuz için grubumuza anlam veremeyen gözlerle baktılar.
Uta'nın yüzü kıpkırmızı oldu. Zoraki bir gülümsemeyle, Ahaha... diye geçiştirdi.
Ölüyorum... Gençliğin o yakıcı alevleri arasında kavruldum... Kesin öleceğim ben... diye kendi kendine mırıldandı Shinohara-kun, derin düşüncelere dalarak. Miori sadece omuz silkti, Serika ise hayali bir gitar çalmaya başladı.
Neden durup dururken böyle bir şey yapıyordu ki?
Sahnede performans sergileyeceğim günleri düşünüyorum. Günlük egzersizim bu benim. Yaptığı açıklama hiçbir mantığa sığmıyordu ama o büyük bir şevkle kafasını sallayarak çalmaya devam etti.
İstem dışı Miori'ye baktım, yüzünde buruk bir tebessüm belirdi.
Her zaman böyledir, kendi haline bırak gitsin, diyerek çıkışa doğru yürümeye başladı.
Arkasından gelen bu tuhaf kalabalıkla birlikte hep beraber eve doğru yürümeye başladık. Gerçekten de fazlasıyla nevi şahsına münhasır bir gruptuk.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.