Antrenmandan sonra, üçüncü şarkımızın sözlerini düşünürken bir yandan da gitarın tellerine dokunuyordum. “Monochrome” adını verdiğim parçanın sözleri geçmişi anlatıyordu; hatalarım yüzünden gençliğimi griye boyayan o pişmanlıkları ve artık başımı dik tutup ileriye bakma kararlılığımı. Şimdiki duygularımın bir yansımasıydı aslında. Gençliğimi o renkli, gökkuşağı gibi günlere dönüştürme arzumu dile getiriyordu.
Sonuçta, karanlığın ortasında o tek ışık huzmesine tutunmayı konu alan bir şarkı çıkmıştı ortaya. Hoshimiya'nın tavsiyesi olmasaydı başaramazdım. Peki ya üçüncü şarkı için ne yazmalıydım?
İwano-senpai odaya dönünce, “Kafan mı takıldı?” diye sordu.
Serika’nın gitarının telleri koptuğu için eve dönmeden önce müzik dükkanına uğrayacaktı. Shinohara-kun’un da bugün geç vardiyası vardı, bu yüzden antrenman biter bitmek alelacele çıkmıştı. Odada sadece ikimiz kalmıştık. Otomattan aldığı iki kutu kahveyle yanıma geldi.
“Şekersiz mi istersin, az şekerli mi?”
“Şekersiz olsun.”
“Onu ben içeceğim, sen az şekerliyi al.”
Madem öyle yapacaktın, niye sordun ki? Şaşkın bir halde kutuyu alıp açma halkasını çektim. Yine de ısmarlayan o olduğu için sesimi çıkaramazdım. Ah, sıcak şeylerin tadının en güzel geldiği mevsim gelmişti işte. Ama bu kahve de fazla tatlıydı...
İwano-senpai bir elinde kahve kutusuyla bana dik dik baktı. “Haibara, sen neden gruba katıldın ki?”
“Açıkçası... Son zamanlarda bu soruyu çok soran oluyor. Bir sürü sebebi var aslında. Ama en önemlisi, insanlara havalı bir tarafımı göstermek istediğimi fark ettim.”
Bir an duraksadıktan sonra, “Hoşlandığın kıza mı?” diye üsteledi. Sessizce başımı salladım. Garip bir şekilde yüzündeki o sert ifade yumuşamıştı. “Zaten grupta çalan herkes hemen hemen bu yüzden başlar.”
Çekinerek, “Sizin için de mi öyleydi?” diye sordum.
“Benimki başta kızlar arasında popüler olmaktı.”
“Ha?” Şaşkınlıktan gözlerim yuvalarından fırladı. O ise gayet ciddi bir tavır takınmıştı. Elimde olmadan kahkahayı bastım.
“Ne gülüyorsun? Kızların peşimde koşmasını istiyordum işte. Bir diyeceğin mi var?”
Gülüşlerimin arasından, “Y-Yok. Hiç olur mu öyle şey,” dedim. Bu kadarını hiç beklemiyordum! Amacı buysa, kendisini pat diye bir gruba atmadan önce yapabileceği çok daha mantıklı şeyler vardı sanki. Motivasyonunun daha ciddi, daha ağırbaşlı bir şey olacağını sanmıştım. “Peki şimdi de öyle mi hissediyorsunuz?”
“Hayır. Artık popüler olsam da bir şey değişmez. Bu iş bittikten sonra hayatım sınava çalışmaktan ibaret olacak.” Verdiği bu gerçekçi yanıt tam da ona yakışır cinstendi. İwano-senpai boş kahve kutusunu yakındaki bir sıranın üzerine bıraktı ve bagetlerini eline aldı. Hafif bir ritim tutmaya başladı. “Büyük ihtimalle bilmiyorsun ama sen katılmadan önce ben son sınıflarla bir gruptaydım.”
Serika bundan daha önce bahsetmişti. İwano-senpai gruptaki tek ikinci sınıf öğrencisiydi, bu yüzden son sınıflar mezuniyet telaşıyla gruptan ayrılınca bir başına kalmıştı. Sonra da kimse onu yeni bir gruba davet etmediği için açıkta kalmıştı.
“Grup arkadaşlarımdan biri bana davul öğreten kişiydi. Her enstrümanı çalabilirdi, bu yüzden gruptaki basçı eksiğini o kapatıyordu. Her zaman neşeliydi, harika bir liderdi. Üstelik çok da tatlıydı.” Konuşurken bir yandan da davula vurmaya başladı. Bas davul, trampet, zil, trampet... Kendini ritmin akışına bıraktı.
Şimdi dikkatle izleyince gerçekten çok iyi çaldığını görebiliyordum. Kolları kütük gibi kalın olduğu için davuldan çıkan ses müthiş güçlüydü. Es verdiği anlarda bagetleri parmaklarının arasında döndürmesi bile çocuk oyuncağı gibi görünüyordu. Yine de yüzündeki o korkutucu ifade hiç değişmiyordu.
“Çok kibar biridir,” diye devam etti. “Yanına yaklaşması zor biri olmama rağmen benimle hep konuşurdu.”
Lafın nereye varacağını tahmin ettiğim için ürkekçe, “Siz... Ondan hoşlanıyor muydunuz?” diye sordum.
İwano-senpai bir an sessiz kaldı, ardından, “Geçenlerde ağzı kulaklarında, nasıl bir erkek arkadaş bulduğunu anlatıp duruyordu,” dedi.
Kahve neredeyse genzime kaçıyordu. Öksürerek sıvıyı bir şekilde yutmayı başardım. “Ben, şey, yani...”
“Beni teselli etmeye çalışmana gerek yok. O çocuktan uzun zamandır hoşlandığını biliyordum, ben de onu destekledim zaten. Önemli olan onun mutlu olması.” O umursamaz ses tonunun aksine, davuldan yükselen ritim oldukça hüzünlüydü. Bana karşı tamamen dürüst olmadığını hissedebiliyordum ama en azından bu konuyu kendi içinde kapatmış gibiydi. “Okul festivalindeki konserde ona en içten dileklerimi sunmak istiyorum.”
“Bu... Nasıl desem? Tam anlamıyla gerçek bir rok ruhu.”
“Değil mi? Hayatımın en iyi performansını sergileyeceğim. Başta bizim grup için endişeliydim ama artık başarabileceğimize inanıyorum. O yüzden üçüncü şarkı için güzel bir şeyler yazacağına güveniyorum.”
Halsizce, “Üzerimde büyük bir baskı oluşturdunuz ama,” karşılığını verdim.
İwano-senpai hafifçe kıkırdadı. “Bu kadarlık yükün üstesinden gelirsin sen. Nasıl biri olduğunu artık gayet iyi çözdüm.”
Ben de onu çok iyi çözmüştüm artık. Dışarıdan korkutucu görünen, lafını esirgemeyen biri olsa da aslında son derece normal, iyi kalpli bir lise öğrencisiydi.
“Anlaşıldı. Elimden geleni yapacağım,” dedim. Birbirimize biraz daha yaklaştığımız için mutluydum. Fakat aynı zamanda, grubumuzun sadece okul festivaline kadar süreceğini hatırladığımda, içimi derin bir burukluk kapladı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.