Unutulmaz Bir Yaz İçin İlk Adımlar

“Çok sıcak...”

Okuldan çıktığımız anda kavurucu bir sıcak tepemize bindi. Temmuz ayının ortasıydı; yani o yakıcı yaz sıcaklarının tam zirvesi. Hava otuz iki derecenin üzerindeydi ve vücudumun alev aldığını hissediyordum. Sadece yürüyordum ama kondisyonum hayret verici bir hızla tükeniyordu.

“Bu hayatımda geçirdiğim en berbat yaz...” diye mırıldandı Nanase. Yanımda adeta can çekişiyormuş gibi güç bela yürüyordu.

Pekâlâ, bu sıcakta normal tabii... Japonya Meteoroloji Ajansı’na göre bu yıl mevsim normallerinin üzerinde bir sıcaklık bekleniyordu. Görünüşe bakılırsa dağlarla çevrili olması ve fön rüzgarları gibi coğrafi etkenler yüzünden Gunma bu durumdan en çok nasibini alan yer olacaktı.

“Nanase, iyi misin?” diye sordum. “Rengin epey solmuş görünüyor.”

“Bi-biraz ara verebilir miyiz?” dedi yol kenarına dizilmiş otomatları işaret ederek.

“Tabii,” diyerek başımı salladım.

Kendime buzlu bir kahve aldım. Nanase’nin içi o kadar yanmış olmalı ki kendine bir sporcu içeceği aldı. Bir dikişte bitirdikten sonra ferahlamış bir şekilde içini çekti.

“Dünyaya yeniden gelmiş gibiyim.”

“Gerçekten iyi misin? Güneş çarpması falan değildir umarım?”

“Bu kadar endişelenmene gerek yok. Sadece biraz susuz kalmıştım, o kadar.”

Okuldan istasyona giden nehir kenarındaki yolda, küçük bir mola yerindeydik. Şansımıza gölgede kalan üç otomat ve iki bank vardı. Burada hava şimdiden birkaç derece daha serin hissettiriyordu. Burası bizim okulun öğrencileri için alışılmış bir takılma mekanı haline gelmişti ama çekilmez sıcaklar yüzünden ortalıkta kimsecikler yoktu.

“Bu halde gerçekten çalışabilecek misin? Kendini zorlama,” diye üsteledim.

“Evet... Üzgünüm. Final sınavlarına çalıştığım için biraz uykusuz kaldım.” Korktuğum gibi ses tonu epey yorgun geliyordu. “Biraz dinlenince kendime gelirim.”

Beni yatıştırmaya çalışıyordu ama endişelerimi öylece bir kenara atamıyordum. Ne de olsa Nanase’nin bünyesi pek dayanıklı değildi; daha şimdiden hastalık yüzünden okulu birkaç kez asmak zorunda kalmıştı.

“Haibara-kun, amma evhamlı çıktın sen de.” Hafifçe kıkırdadı.

Ha? O neydi öyle... Öyle gülümseyemezsin! Bu kadarı da fazla şirin! Bugün de Nanase’ye hayran kalmadan edemiyorum...

Ben içten içe kendimden geçerken, Nanase hiçbir şeyden habersiz sordu: “Haibara-kun, sınavların nasıl geçti?”

Sanırım dinlenirken vakit geçirmek için laf açıyordu. Rengi yerine geldiğine göre gerçekten de toparlanıyor herhalde.

“Hmm. Kötü geçmediğini düşünüyorum,” diyerek konu değişikliğini kabul ettim.

Finallerimiz daha geçen hafta bitmişti. Kağıtlarımızı geri almıştık ama genel sonuçlar veya sıralamalar henüz açıklanmamıştı. Muhtemelen iki üç güne belli olurdu.

“Pek bir soğuk cevap... Aşırı mütevazılık yaparak insanların sinirini bozacaksın. Başta da benimkini,” diye söylendi, dudak bükerek.

“Sadece seninkini mi yani? Ama gerçekten dürüst fikrim bu.” Yüzümde çarpık bir gülümseme belirdi ve omuz silktim. “İngilizceden biraz düşük aldığımı söylemeliyim.”

“Kaç aldın? İstemiyorsan söylemek zorunda değilsin tabii.” Özel hayatıma saygı duyuyormuş gibi yapıyordu ama sesinden merakı akıyordu.

Sınav notlarımı gizleyen biri değildim, bu yüzden dürüstçe cevap verdim. “Seksen dokuz.”

Nanase’nin gözlerindeki sıcaklık biraz daha söndü. “Eğer bu düşükse, benimki berbat demektir.”

Somurttuğunda da bir başka şirin oluyor. Konuyu tatlıya bağlamak için yarım ağız bir kahkaha attım. Bu gibi durumlarda ne denir ki? Son zamanlarda aldığım onca övgüden sonra, uygun cevaplar vermek sürekli kafamı kurcalayan bir mesele haline gelmişti. Ben de onun yerine zararsız bir soru sormaya karar verdim. “Nanase, İngilizcede kötü müsün?”

“Bir tercih yapmam gerekirse, en güçlü olduğum derslerden biri diyebilirim,” diye yanıtladı ve hışımla yüzünü başka tarafa çevirdi.

Konuşmayı daha olumlu bir yöne çekme girişimim başarısız olmuştu. Al sana zararsız soru! Keyfini yerine getirmek için sırt çantamdan bir atıştırmalık çıkardım. “Somurtma hemen. Al bakalım, bu senin olsun.” Marketten aldığım kurabiyeyi önünde salladım.

Bana bıkkın bir bakış fırlattı. “Somurtmuyorum bile. Ayrıca ilkokul çocuğu da değilim; beni tatlıyla kandırabileceğini sanma,” diye iddia etse de kurabiyeyi elimden kapıp yemeye başladı. O küçük ağzıyla kemirişi tıpkı bir sincabı andırıyordu.

Hmm. Elde değil, insan hayran kalıyor işte... Nanase o mesafeli görünüşünün aksine aslında tatlıları epey seviyordu. İş yerindeki molalarında sık sık bir şeyler atıştırırdı. Gözlemlerime göre özellikle çikolata ve kurabiyeye bayılıyordu.

“Eğer kilo alırsam, nasıl sorumluluk alacaksın?” Nanase bugün her zamankinden daha saldırgan davranıyordu. Bir şeye bariz bir şekilde canı sıkılmış, bana ters ters bakıyordu.

Ben de ciddiyetle cevap verdim: “Eğer öyle bir şey olursa, seninle birlikte diyete girerim. Korkma, egzersiz yaparsan kesin kilo verirsin!”

“Nedense... Bu dediğin kulağa tuhaf bir şekilde ikna edici geliyor.”

E herhalde, ne de olsa kilo verme konusunda bizzat tecrübeliyim! İstikrarlı ve günlük egzersizle her şey hallolur. Ama evde bizi takip edenler varsa, benim o zamanlar uyguladığım şu çılgın diyet ve egzersiz programını sakın denemesinler. Ölme ihtimaliniz var.

“Zaten bana kalırsa gereğinden fazla zayıfsın. Biraz kilo alsan hiç fena olmaz aslında,” diye laf arasında belirttim.

Bu sözüm karşısında kararsız bir hali vardı. “Ah, yağ var canım, olmaz mı? Sadece şu an görünmüyor o kadar.”

Gerçekten mi? Gözlerim gayriihtiyari Nanase’nin göğüslerine kaydı. Ama hey, bu hareketin altında derin bir anlam aramayın hemen.

“Haibara-kun?”

Başımı tekrar kaldırdığımda onunla burun buruna geldik. Aynı bankta oturduğumuz için yüzlerimiz birbirine çok yakındı. Yüzü hafifçe kızarmış gibiydi.

“P-Pekala o zaman! Artık gitsek iyi olur. Mesaimiz başlamak üzere!” Konuyu bariz bir şekilde değiştirip ayağa kalktım.

Nanase arkamdan memnuniyetsiz bir bakış atıp içini çekti ve o da ayağa kalktı. Ben yarı yürür, yarı koşar adım uzaklaşmaya başladım. O da yetişmek için peşimden seğirtti ve yanındaki yerini aldı.

“Düşünüyorum da, epey zamandır çalışmıyorum,” dedi.

“Yaklaşık bir haftadır yoksun, değil mi? Ben araya birkaç mesai sıkıştırdım.”

Sınav döneminde, yarı zamanlı çalışan öğrenci eksikliği yüzünden kafe sahibi zor durumda kalmıştı. Ben mucizevi bir şekilde lise hayatını ikinci kez yaşadığım için ders çalışmaya pek ihtiyacım yoktu, bu yüzden bazı vardiyaları devralmıştım. Yine de her zamankinden daha az çalışmıştım, bu yüzden muhtemelen dönem birinciliğini yine kimseye kaptırmayacaktım.

“Sınav döneminde adamakıllı ders çalışmazsan ailen seni azarlar,” diye homurdandı Nanase.

Onaylayarak başımı salladım. “Evet, haklısın.”

Eskiden annem hep tepemde biter, beni dillerdi. “Ders çalış!” diye bağırıp dururdu. Ben de manga ve hafif roman okumakla ya da oyun oynamakla meşgul olduğum için onu duymazdan gelirdim. Bu sefer vize sınavlarında birinci olduğum için bana pek dırdır etmemişti.

“Eğer birinci olsaydım, belki benim ailem de dırdır etmeyi bırakırdı.”

“Kim bilir? Ama bu beklenmedik bir şey oldu. Nanase, ailen sana gerçekten karışıyor mu?” diye şaşkınlıkla sordum. Ailesinin onu zorlamasına gerek kalmadan kendi başına ders çalışacak bir tip gibi duruyordu.

Mahcup bir tavırla mırıldandı: “Sınav döneminde oyun oynarsam annemle babam onlara el koyuyor.”

Bir dakika, Nanase oyun mu oynuyor?

“Sınavımız olmadığı zamanlarda bile oyunlar konusunda çok sinir bozucular. Her zaman günde sadece bir saat oynamam için nutuk çekiyorlar,” diye devam etti.

Vay canına. Resmen sana hala ilkokul çocuğuymuşsun gibi davranıyorlar. Nanase’nin modunu daha da düşürmemek için bu düşüncemi kendime sakladım ve konuşmayı daha sakin bir yerden devam ettirmeye çalıştım.

“Nanase, ne tür oyunlar oynuyorsun?”

“Genelde ritim oyunları. Ama RPG’leri de severim.” Sonra benim bile duyduğum birkaç popüler ritim oyununun adını saydı. Görünüşe bakılırsa evde veya okula giderken yolda sık sık oynuyordu. “Sen oynuyor musun hiç? Şarkı söyleme konusunda iyisin, o yüzden ritim oyunlarında da başarılı olacağını tahmin ediyorum.”

“Daha önce hiç oynamadım. Ama genel olarak video oyunlarını severim,” diye cevap verdim. Ben hikayeleri seven bir otaku olduğum için ortaokul ve lise boyunca sadece RPG oynamıştım. Üniversitede FPS oyunlarına merak salmıştım ama ritim oyunlarını hiç denememiştim. “Yine de ritim duyuma güvenirim.”

“Neden birini denemiyorsun? Bugün işten sonra sana nasıl oynandığını gösteririm,” diye teklif etti Nanase. Reddetmek için bir sebebim yoktu, bu yüzden onayladım. Yüzünde parlak bir gülümseme belirdi ve kıkırdadı. “Sabırsızlanıyorum.”

Café Mares’e varana kadar yürümeye ve sohbet etmeye devam ettik. Yol boyunca dizilen kiraz ağaçları baharda çiçek açmıştı ama şimdi, havada süzülen o canlı taç yaprakların yerini ağaç tepelerini tamamen kaplayan yemyeşil yapraklar almıştı. Bu benim ikinci lise deneyimimdi ama mevsimler tıpkı ilk seferindeki gibi akıp gidiyordu.

Bahar gelip geçmiş, ardından yağmur mevsimi gelmişti ve şimdi yaz bütün görkemiyle hüküm sürüyordu. Tepemizde parlayan güneş ve arka planda çalan ağustos böceklerinin şarkısı eşliğinde ilerliyorduk. Boynumdaki teri havlumla sildim.

Finallerimiz bittiğine göre, yaz tatiline sadece bir hafta kalmıştı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.