“Antrenman nasıl geçti?”
“Yorucuydu ama çok eğlendim! Miorin ve Wakamura-senpai hallerinden memnun görünüyorlardı, takım olarak genel bir güçlenme var gibi hissediyorum. Ben de çook daha iyi olacağım!”
“Seni sahada görmek için sabırsızlanıyorum.”
“Heh, biliyordum! Yaz tatilinde vaktin olursa özel antrenmanlarım için bana yardım etmeye gel.”
“Olur ama sana öğretebileceğim pek bir şey yok. Kendi kendime öğrendiğim için bire bir maçlarda fena sayılmam ama bu tecrübe her zaman takım oyununa yansımaz.”
“Sadece gelmen bile yeterli. Bu beni motive eder!”
“Pekala, senin için sorun değilse gelirim. Zaten yaz tatili için henüz bir planım yok.”
“Yaşasın!”
“Vay be. Şimdiden yaz tatili mi geldi? Zaman gerçekten su gibi akıp geçiyor.”
“Öyle değil mi? Ama ben çok heyecanlıyım! Gerçi çoğu günüm kulüp faaliyetleriyle geçecek gibi.”
“Belki ben de kendimi işe vermeliyim. Ama hazır fırsat bulmuşken herkesle bir yerlere gitmek istiyorum.”
“Ah, kulağa harika geliyor! Acayip heyecanlandım bak şimdi! Mevsim yaz olduğuna göre ya dağlara ya da denize gitmeliyiz!”
“Haklısın. Herkesin kulüp işleri veya başka planları olacaktır elbet ama umarım hepimizin programına uyan bir gezi ayarlayabiliriz.”
“Doğru. Yine de şimdiden sabırsızlanıyorum. Bir de herkesle barbekü yapmak istiyorum!”
“Hevesini kursağında bırakmak istemem ama yaz tatilinden önce finaller var. Unuttun mu yoksa?”
“H-Hatırlatmasana! Of, tam da havaya girmiştim!”
Uta ile eve doğru yürürken bir yandan da laflıyorduk. Festival havasına yeterince doymuştuk, bu yüzden uslu çocuklar gibi vakit çok geç olmadan eve dönüyorduk. Uta antrenmandan sonra benimle buluştuğu için biraz yorgun görünüyordu. Üstelik yukata ile yürümeye pek alışkın değildi, onu daha fazla yormak doğru olmazdı.
Evi festival alanına yakın olduğu için ona eşlik ediyordum. Kutlamalardan uzaklaştıkça etrafta gezinen insanların sayısı da giderek azaldı. Az önce etrafımızı saran o gürültülü hengame yerini sessizliğe bıraktı; şimdi sadece cırcır böceklerinin sesi duyuluyordu.
Birden sol elime bir şey dokundu. Sonra o şey elimi kavrayıverdi. Aşağı bakmama gerek bile yoktu; bu Uta’nın sağ eliydi.
Gece vaktinin sakinliğinde, Uta ile el ele yürüyorduk.
Kısa bir sessizlikten sonra, “Bu kadarına izin var, değil mi? Kimsecikler kalmadı nasıl olsa,” dedi.
Ona bir cevap vermedim ama o bu sessizliğimi onay olarak kabul etti.
Sol elimde teninin sıcaklığını hissedebiliyordum. Sıcaklığı yüzünden avuçlarım terleyecek diye endişelenmeye başladım; kalbim hızla çarpmaya başlayınca vücut ısım daha da arttı. Aramızda tek bir kelime bile geçmedi. Heyecanım öyle bir noktaya ulaştı ki, bir süre sonra yerini tuhaf bir huzura bıraktı. Sonsuza dek böyle kalmak istiyordum. Tam bunu düşündüğüm anda vaktimiz doldu.
“Evim şurası.” Uta, yerel esintiler taşıyan bir okonomiyaki dükkanını işaret etti.
Dükkanın arkasına dolandığımızda karşımıza şirin, tek katlı müstakil bir ev çıktı. Demek Uta burada yaşıyordu. Artık arkadaşlarımdan birinin evinin yerini biliyor olmak garip bir histi.
Yavaşça elimi bıraktı, bir adım öne çıktı ve sonra bana dönmek için arkasına baktı. “Natsu, bugün çok eğlendim! Benimle geldiğin için teşekkürler!” dedi her zamanki enerjik sesiyle ve bana en parlak gülümsemesini sundu.
“Benim için de öyle, güzel vakit geçirdim. Davet ettiğin için asıl ben teşekkür ederim,” diye karşılık verdim.
Uta başını salladı.
Aramızda ılık bir rüzgar esti. Arka sokaklara daldığımız için etrafta tek bir ruh bile yoktu. Öylece sessizlik içinde bekledik. Uta bir şeyler söylemek istiyor gibiydi; sadece bakışlarından bile bunu anlayabiliyordum.
Onun bu denli gerildiğini görmek içimde ona yardım etme isteği uyandırıyordu ama o an söyleyecek hiçbir söz bulamıyordum. Aklım hâlâ Hoshimiya ile meşguldü; bir şey söylemeye hakkım yoktu.
Ben düşüncelere dalmışken, Uta gözünü ayırmadan bana bakmaya devam etti. Bakışlarımız birbirine kilitli bir şekilde, saniyelerce ya da belki de dakikalarca öylece kaldık. Bu durumu tuhaf veya utanç verici bulmuyordum. Uta, ona kaç kez bakarsam bakayım, yukatasının içinde her zaman çok güzel görünüyordu.
Sonunda bakışlarını yere indirdi ve hafifçe el salladı. “Şey, peki o zaman, sonra görüşürüz.”
“Evet, okulda görüşürüz,” deyip arkamı döndüm.
Başımı öne eğmek istedim ama bunun yerine gökyüzüne baktım. Karalar bağlamanın alemi yoktu. Bugün eğlenmiştim sonuçta! Karışık duygularımın aksine gece gökyüzü pırıl pırıldı. Işıkların olmadığı bu sokakta parıldayan yıldızlar çok daha net seçiliyordu.
“Natsu,” diye fısıldadı Uta tam kulağımın dibinde. Kolumdan tutup beni kendine bakmaya zorladı.
Yüzünü burnumun dibinde gördüğüm o an, yanağımda sıcak bir temas hissettim. Nefesim kesildi. Sanki zaman durmuştu.
“İşte böyle hissediyorum,” dedi Uta. Yüzünü uzaklaştırdı ve şaşkınlıktan donup kalmış gözlerimin içine baktı. “Ama bunu henüz kelimelere dökmeyeceğim, o yüzden bana bir cevap verme.”
Mantıklı bir yaklaşımdı. Eğer bir şey söylemezse, benim de cevap vermemi gerektirecek bir durum olmazdı.
“Pes etmeyeceğim. Şu an kalbinde kim olursa olsun... Onlara yenilmeyeceğim.” Doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. “Natsu, er ya da geç yüzünü bana dönmeni sağlayacağım.” Bu iddialı sözleri öyle samimi bir ifadeyle dile getirmişti ki, gece gökyüzündeki tüm yıldızlardan daha göz alıcıydı. “O yüzden sadece bekle ve gör, tamam mı?”
Başını hafifçe yana eğip bana baktığında, yapabildiğim tek şey onaylamak için başımı sallamak oldu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.