Aynı gün eve dönerken, trenden inerken telefonum çaldı. Ekranda beliren numara kayıtlı olmasa da tanıdık gelmişti.
Telefonu açınca sordum: “Bir şeye mi ihtiyacın var?”
“Cık cık. Ses tonun pek bir karamsar, Natsuki. Bir şeyleri batırdın mı?” Telefondan tanıdık bir ses geldi. Daha dün konuşmuştuk ne de olsa. Motomiya Miori'ydi bu.
Seçtiği kıyafetlerin nasıl gittiğini sormak için mi aramıştı? Yok canım, sesi keyifli geliyordu sadece. Gerçi, dürüst olmak gerekirse, yakın bir arkadaşım lise çıkışını yapmaya kalksa ben de merak ederdim.
“İnsanlar genelde telefonu neşeli, cıvıl cıvıl bir sesle açmaz,” diye mümkün olduğunca sakin kalmaya çalışarak yanıtladım. Senden gelen bir aramayı sevinçle açsam kesin dalga geçerdin.
“Böyle dediğine göre, iyi geçti mi demek bu?”
Bir an duraksadım ve sonra dedim: “Eğlendim.” Yanıtlarımdan beni bu kadar kolay okumasına karşı karmaşık duygular içindeydim.
“E o zaman, bana teşekkür etmelisin!”
“Dürüstçe teşekkür ederdim aslında ama böyle arayıp benden bunu talep edince, o şükran duyguları bir anda uçup gidiyor, anladın mı...”
“Ha ha ha! Ah sen yok musun sen! Annen ders çalış diye dırdır ettiğinde ‘Tam da yapacaktım!’ diyen tiplerdensin sen.”
“Kapa çeneni!” Beni böyle içimden okuman hiç hoşuma gitmiyor! Bu sinir bozucu olmaya başladı. Kendimi sakinleştirdim. “Şey, teşekkür ederim. Senin sayende kendimi budala durumuna düşürmeden atlattım.”
“Rica ederim.” Miori, dürüst şükranıma nazik bir tonla, hiç alay etmeden karşılık verdi.
Bu bana biraz... Neyse, sorun değil de. Yine de tüylerim diken diken oldu.
“Zaten evde misin?” diye sordu.
“Hayır, yoldayım. İstasyondan çıkmak üzereyim.”
“Oh, harika. On dakika orada bekle.”
“Hey, bu benim için pek harika değil, biliyor musun,” diye karşı çıktım ama o zaten telefonu kapatmıştı. İstediğini söyledikten sonra telefonu kapatmasına inanamıyorum! Dur bir dakika, hep reddetme seçeneğimin olmadığını mı varsayıyor?
Pek seçeneğim olmadığını hissederek, turnikelerin yakınındaki bir direğe yaslandım ve insanları izlerken dalıp gittim.
“Oh, işte oradasın! N'aber!” Beyaz bir kapüşonlu ve siyah mini etek giymiş bir kız turnikelerden birinden çıktı. Kıyafet basitti ama mükemmel fiziğini vurguluyordu. Gözlerim istemsizce bacaklarına kaydı.
Bu etek çok kısa değil mi? Babası olsam asla izin vermezdim!
“N'aber...” Beynim altüst olmuş bir halde, mümkün olduğunca az kelimeyle, umursamazca selam verdim.
“Neye bakıyorsun öyle? Yine bana mı vuruldun?” Miori çekici bir gülümsemeyle sordu. Dudaklarını yaladı, dikkatimi ne kadar dolgun olduklarına çekti.
“Sana hiç vurulmadım, ne şimdi ne de geçmişte,” diyerek onu tersledim.
“Ne, olamaz! Gerçekten mi?”
“Neden yalan söylediğimi düşünüyorsun ki? O zamanlar sen sadece bir velet komandandın.”
“Hıh... Erkekliğimden etkilendiğini sanmıştım oysa.”
“O zaman ben mi kadın oluyorum?”
“Ha ha ha! Şaka yapıyorum. Sadece bir espriydi.” Yüksek sesle gülerken Miori yürümeye başladı. Ben de peşinden gittim.
“Neyse, bugün ne yapıyordun?” diye sordum ona.
“Antrenmanımız yoktu o yüzden ortaokul arkadaşlarımla takıldım. Hani şu Sayu ve Kana tayfası var ya.”
Evet, o isimleri hatırlıyorum. Sınıfımın popüler çocuk grubundalardı. Adımı hatırladıklarını sanmıyorum, o yüzden onlara tanıdık bile diyemem.
“Hmm,” diye geçiştirdim.
“Önce sen sormuş olsan da pek ilgili durmuyorsun. Böyle yaparsan popüler olamazsın, haberin olsun?” Miori beni azarlayarak ters ters baktı.
“Öğğ.” İtiraz etmek istedim ama söyleyecek söz bulamadım. Eski ben olsam popülerliğimi hiç umursamadığım için bir sürü karşı argümanım olurdu ama şimdi hedefim Hoshimiya'nın beni beğenmesini sağlamaktı. Kızlar arasında popüler olmalıydım; böyle kalamazdım. Sonunda sordum: “Peki ne yapmalıyım?”
“Sadece düzgün yanıt vermen gerekiyor. Söylediklerine ilgi duyduğunu gösteren bir tonla cevap ver.”
“Anladım.”
“Bu ilgilendiğini gösterir ama sohbetin akışına yardımcı olmaz. Sohbeti canlı tutmak için ‘Evet, evet,’ ya da ‘Ay, tam da öyle!’ ya da ‘Kulağa harika geliyor!’ gibi şeyler söylemelisin.”
“Evet, evet. Kulağa harika geliyor!” diye tekrarladım.
“Aman Tanrım! Yanlış şeyle yanıt verirsen kötü olur. Bu, dikkat etmediğinin bariz bir göstergesi. Anladın mı? Hay Allah, başkalarının yanında ne kadar düzgün bir insansın, ama benim yanımda hemen bir suratsıza dönüşüyorsun.” Miori omuzlarını silkti ve içini çekti. “Pes doğrusu.”
“Beni ortaokuldan tanıyan birinin yanında numara yapmanın anlamı yok.”
“Anladım; demek böyle düşünüyorsun,” Miori ciddi bir tonla yanıtladı ve omzumu patpatladı.
Miori olduğunu biliyorum ama kızlarla fiziksel temastan hâlâ geriliyorum, o yüzden lütfen artık dur!
“Bak, bir otomat.” Miori o an baktığı otomatı işaret etti.
Ah, anılar! Orayı çok kullanırdım çünkü yüz yen veya daha ucuza meyve suyu alabiliyordun. “Neredeyse evdesin,” dedim. “Oraya varınca bir şeyler içersin.”
“O kıyafetleri ben seçmedim mi sana? Bana bir içecek ısmarlasana! ♪” dedi tatlı bir gülümsemeyle.
Sadece buysa sorun değil, diye düşündüm. Otomata yüz yenlik bir bozuk para attım ve Miori tereddüt etmeden bir kutu çilekli portakal suyu seçti.
“Teşekkürler!”
“Sen hep onlardan alırsın. Bu değişmemiş,” dedim.
Nedense, ben bunu söyler söylemez Miori durdu. “Hm? Neden bunu seçtim ki?”
“Ne saçmalıyorsun sen? Deliriyor musun?”
“Biliyor musun, çilekli portakal suyunu severim ama son zamanlarda pek içmedim. Sanırım eski günlerdeki gibi içimden geldi. Ya da belki eski alışkanlıklarım yeniden su yüzüne çıktı?”
“Oh, ne demek istediğini anladım gibi,” diye isteksizce yanıtladım, bir kutu sade kahve alırken.
“Hey! Burada da eski alışkanlıklarına uyman gerekirdi.”
“Ne içtiğimi hatırlamıyorum ki!” Ne de olsa yedi yıllık fazladan anı beynimi bulandırıyor.
“Sen hep bu elma suyunu içerdin.”
“Gerçekten mi? Hatırlamana şaşırdım.”
“Çünkü benimki gibi yüz yendi ama biraz daha büyüktü ve kutudaydı. Hep daha değerli olduğunu iddia ederdin. Hem zaten, sen neden sadece benim ne içtiğimi hatırlıyorsun?”
Çocukken yapacağım bir argüman gibi geliyor kulağa. O zamanlar yüz yen benim için çok paraydı. “Şey, sen de içinde çilek olan her şeyi severdin. Tek umursadığın buydu.”
“Nedense biraz sinirlendim.”
“Neden?”
“Çünkü sade kahve içiyorsun ve şimdi bir yetişkin gibi hissediyorsun.”
Eğer yetişkin olmak için tek gereken sade kahve içmek olsaydı, bu dünyada bu kadar acı olmazdı... Gerçi üniversitede o kadar çok kahve içtim ki acı gelmemeye başladı.
“Neyse, insanlar değişir,” dedi Miori. Geri çekildi ve akıllı telefonuyla benden izin bile almadan fotoğraf çekmeye başladı.
“O benim lafım olacaktı.” Şortlu Gençlerin Komutanı Miori'nin bu kadar kadınsı bir kıza dönüşeceğini kim bilebilirdi ki, diye düşündüm. “Hey, beni çekmeyi bırak!”
“Aman canım. Görünüşün benim eserim.”
“Minsta'ya göndermesen iyi edersin. Yaparsan sana bedelini ödetirim.”
“Ha ha ha! Biraz daha iyi görünüyor diye kendini model mi sandın şimdi?”
“Şimdi dinle beni, sen...”
“Neyse, peki hepsi ne düşündü?”
“Pek tepki vermediler.” Duraksadım ve Hoshimiya'nın bana iltifat ettiği an zihnimde canlandı. “Şey, bir iltifat aldım aslında.” Ah, kahretsin, sanırım genişçe sırıtıyorum.
“Öyle mi? Ne güzel. Spor-Cha'ya gitmiştin, değil mi?”
“Evet, antrenmanlarım sayesinde bolca kondisyonum vardı, bu yüzden...” Günümden bahsetmeye devam ettim ve ne ara oldu anlamadım, evimin önündeydik.
Ha? Neden tüm günümü gevezelik ettim ki? Hatta sabahımı bile anlattım. Miori'nin yanıtları o kadar kusursuz, o kadar doğaldı ki konuşmaya devam etmekten kendimi alamadım.
“Pekala, sonra görüşürüz Natsuki. İlginç bir şeyler olursa bana haber versen iyi edersin, tamam mı?” Miori genişçe sırıtarak dedi ve evine doğru yol aldı.
M-Miori... Başlangıçta düşündüğümden çok daha çetin biri!
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.