İlk dersin ardından gelen teneffüste Ritsuko, burnunu gömdüğü kitabıyla sınıfta tek başına oturuyordu.
Sevdiği bir light novel serisinin en yeni cildiydi bu. Bir önceki gece okumaya başlamış, devamında ne olacağını o kadar merak etmişti ki sırf okulda da okuyabilmek için üzerine bir kitap kabı geçirip yanında getirmişti. On dakikalık kısacık bir teneffüstü ama gözleri sayfaların üzerinde hızla yarışıyor, tek bir kelimeyi bile kaçırmadan ne varsa yutmaya çalışıyordu.
Sınıftaki birkaç öğrenci de onun gibiydi. Okul, sonbaharda okuma alışkanlığını teşvik etmek için sabahları fazladan vakit tanımaya başlamıştı ve bu sayede Ritsuko’nun sınıf arkadaşlarından birkaçı bu güzel alışkanlığı edinmişti.
Ancak Ritsuko, elindeki kitabın o heyecan verici dünyasının derinliklerine çekildikçe, zihninin bir köşesinde bambaşka düşünceler dönüp duruyordu.
Akai Öğretmen’in dediğine göre, Edebiyat Kulübü’nün kapatılması konusu tamamen rafa kalkmıştı. Ryou, öğretmenleri kendi yöntemiyle ikna edeceğine söz vermişti ama sonra ansızın ortadan kayboluvermişti. Muhtemelen devreye giren kişi Başkan Yardımcısı Shun olmuştu.
Gerçi okul yönetiminin şu sıralar endişelenmesi gereken çok daha önemli meseleleri de olabilirdi. Durum ne olursa olsun, Ritsuko gidip Shun’a bizzat teşekkür etmek istemişti. Sınıfına kadar gitmiş ama onun bir haftalık izin aldığını öğrenmişti. Sebebini sorma gereği duymadı; bu durum zaten içini buruk bir hüzünle doldurmaya yetmişti.
Şimdiye dek insanların öldüğü pek çok kitap okumuştu. Bu tarz hikayelerde ölüm, hayatın kaçınılmaz bir gerçeğiydi. Bir karakter arkasında unutulmaz son sözler bırakarak, şanına yaraşır bir ihtişamla can verirdi. Ritsuko, bazı geceler sıcak banyonun içinde uzanırken bu replikleri derin derin düşündüğü anları hatırlıyordu.
Bugünlerde light novel dünyasında karanlık temalar oldukça popülerdi. Şu an okuduğu kitap da tam anlamıyla karanlık bir fanteziydi. Başkahraman amansız bir gerçeklikle yüzleşiyor, sevdiklerini kaybediyor ve daha nice zorlukla boğuşuyordu; yine de pes etmeyip geleceğe doğru adımlıyordu. Ritsuko, bu tarz karakterlere karşı içinde hep bir çekim hissediyordu, muhtemelen diğer okurlar da öyleydi. İnsanın gözlerini yaşartsa da içindeki o mücadele azmi bir şekilde ilham veriyordu. Kısacası çok havalıydı.
Gerçek dünya da bundan farklı sayılmazdı. İnsanlar her an ölebiliyordu. Ritsuko’nun ailesi uzun ömürlü olmakla kutsanmış olsa da o da bugüne kadar birkaç cenazeye katılmıştı.
Fakat Ryou’nun durumu tamamen başkaydı. O bir kopyaydı; ölmemişti. Suzumi son nefesini verdiği o an, sanki yeryüzünden silinip gitmişti. Sanki bu dünyada hiç var olmamış gibi.
İşte bu, son derece acımasız ve dehşet vericiydi.
Ritsuko, Ryou’nun da bir insan olduğundan adı gibi emindi. Nao ve Aki de öyleydi. Onlardan hiçbir farkları yoktu; gülüyorlar, ağlıyorlar, gazap dolu anlar yaşıyorlardı.
Birlikte sergiledikleri o tiyatro oyununun ne kadar eğlenceli geçtiğini hatırladı. Kendi replikleri hâlâ ezberindeydi. Prenses Kaguya’nın büyüleyici güzelliği gözlerinin önüne geliyordu ama o rolü canlandıran kızdan geriye hiçbir iz kalmamıştı.
Biri, sergiledikleri Yeni Uyarlama: Bambu Kesicisinin Masalı oyununu videoya çekmişti ve o video Ritsuko’nun sınıfında elden ele dolaşmıştı. Oyunun başlarından küçük bir kesitti; Ryou, sahnede Nao ve Aki ile konuşuyordu. Videoya "Mutlaka İzleyin! Hayalet Görüldü!" başlığı atılmış ve bu yüzden rehberlik servisi birkaç öğrenciyi sorguya çekmişti.
Ritsuko bunu Nao ve Aki’ye anlatmadı. Anlatamazdı.
Ryou’nun yokluğunu iliklerine kadar hissettiklerinden emindi; bu durum Ritsuko için ne kadar acı vericiyse, onlar için katbekat daha yıkıcı olmuştu.
Ritsuko sadece evde, odasında yalnız kaldığında gözyaşları döküyordu. Nao ve Aki’nin yanındayken hep neşeli ve hayat dolu görünmeye çalışıyordu çünkü kendi gülümsemesinin Nao’ya her zaman güç verdiğini biliyordu.
Ritsuko’nun kendi döneminden sadece birkaç arkadaşı vardı ve hepsi de kendisi gibi tam birer kitap kurduydu. Onun kitaba nasıl gömüldüğünü bildiklerinden, şu an onu kendi haline bırakmışlardı.
Hayatından memnundu ama bazen, Nao ile birlikteyken keşke bir yıl önce doğmuş olsaydım diye geçirmeden edemiyordu.
"...İmkansız şeylerin hayalini kurmanın faydası yok."
Fısıldar gibi söylediği bu sözler, sınıfın gürültüsü arasında kaybolup gitti.
İdealler bir seraptan ibaretti. İkinci bölümü bitirip gözlerini nihayet kitaptan ayırdı ve pencereden dışarıya baktı.
"Keşke ben de Kyoto’ya gidebilseydim."
Kyoto, bir meraklının ruhunu besleyecek her şeye sahipti: Meşhur onmyouji büyücüsü Abe no Seimei Tapınağı, Şinsengumi karargahı ve hatta sergilenen efsanevi kılıçlar... Dünyada bu üç şeyden en az birine ilgi duymayacak bir hayran var mıydı? Elbette hayır.
Ritsuko’nun ortaokuldaki gezisi onu Kyoto ve Nara’ya götürmüştü ama fırsat bulsa hiç düşünmeden tekrar giderdi. Görülecek o kadar çok şey vardı ki hepsini gezmek günler sürerdi.
"Umarım bana güzel bir şeyler getirirler."
Kyoto’nun klasik hediyelikleri yatsuhashi ve senju senbei gibi tatlılardı. Ama belki de bunlar fazla sıradandı. Ritsuko’nun aklına gelen tek Fujinomiya yemeği yakisobaydı ancak çiftlikte muhtemelen çok daha fazla seçenek vardı. Süt, yoğurt, peynir gibi her türlü süt ürünü bulunuyordu. Elbette ne hediye getirecekleri umrunda değildi. Sadece onların heyecan dolu hikayelerini dinlemek istiyordu.
Ritsuko, Shizuoka’nın açık ve berrak gökyüzüne doğru gözlerini dikti.
Kyoto ve Fujinomiya; farklı rotalara çizilmiş iki ayrı yolculuktu ama umuyordu ki her ikisinde de hava güzel olur ve harika vakit geçirirlerdi.
Boşluğa doğru dalıp gitti.
"İlk ne zaman fark etmiştim acaba?" diye mırıldandı kendi kendine.
Bu yeni bir şey değildi. Sunao’nun içinde iki farklı kişilik barındırdığını çok uzun zamandır biliyordu.
Küçükken, mahalle derneğinde tanışmış ve hemen kaynaşmışlardı. Sunao biraz dalgındı ama cana yakın, kibardı ve kızdığı zaman bile çok sevimli görünüyordu. Herkes onu çok severdi.
Ondan bir yaş büyüktü ama Ritsuko onu hemen benimsemişti. "Sunao-chan, Sunao-chan" diyerek peşinden hiç ayrılmazdı. Ritsuko’nun ailesi taşınana kadar da ilişkileri hiç kopmamıştı.
Hayır, bir dakika. Ritsuko kaşlarını çattı. "Ben eskiden Sunao’ya ‘Nao-chan’ demez miydim?"
İçini tuhaf bir his kapladı.
"Hmm?"
Kafasını merakla yana eğdi. Sanki bir gizem dizisi izliyor ve katilin kim olduğunu çözmeye çok yaklaşıyor ama bir türlü son noktayı koyamıyor gibiydi. Dikkatle izlemiş, tüm ipuçlarını toplamıştı ve normalde bu gizemi çözmüş olması gerekirdi. Ancak bir yerlerde çok hayati bir ayrıntıyı gözden kaçırmıştı ve şimdi artık çok geçti.
Ritsuko bir süre daha zihnini zorlamaya devam etti ama çalan zil düşüncelerini darmadağın etti. İngilizce öğretmeni, zil sesi henüz kesilmeden sınıfa girmişti. Bugün tahtaya kalkma sırasının kendisinde olduğunu hatırlayan Ritsuko, aceleyle ders kitabını sıranın üzerine çıkardı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.