Kızıl Kapılar ve Ters Pocky

Okul gezisinin ilk günüydü. Birinci sınıfın öğrencileri ve öğretmenleri, Tarihi Kültür Varlıkları listesinde yer alan Fushimi Inari Tapınağı'nın ana kapısının önünde grup fotoğrafı çektirmek için sıraya girmişti.

Üç ayaklı kameranın arkasındaki neşeli adam, "Herkes gülümsesin!" diye bağırdı. Temmuz ayındaki gezide de bizimleydi. Birkaç öğrenci bu klişe karşısında iç çekse de adam hiç istifini bozmadan deklanşöre bastı. Çektiği fotoğrafların çoğu okul yıllığında yer alacaktı.

Bugün sıcaklığın en fazla on dört, en düşük ise dört derece olması bekleniyordu. Öğle vaktiydi ama ensemden aşağı soğuk bir rüzgar esiyordu.

Fotoğrafçı çektiği kareleri kontrol ederken birkaç saniyelik bir sessizlik oldu. Ben de iç çekerek tapınağın o görkemli kapısına doğru baktım.

Kyoto'daydık; burada görkemli olmayan bir tapınak bulmak zaten mucizeydi. Ancak Kyoto standartlarına göre bile burası en büyüklerinden biriydi. Tilki tanrısı Inari'ye tapınanların ana merkeziydi. Şöhret açısından Kiyomizu Tapınağı ve Altın Köşk Tapınağı ile yarışacak düzeydeydi.

Bize buranın ülkenin en çok ziyaretçi çeken yeri olduğu söylenmişti ve beklendiği gibi yollar tıklım tıklımdı. Ziyaretçilerin rahat yüzde altmışı yabancıydı. İngilizce konuşanları seçebiliyordum ama etrafta daha önce hiç duymadığım bir sürü dil uçuşuyordu. Bu diller, tam olarak anlayamadığım Japonca şiveleriyle karışınca kendimi çok uzak bir diyardaymış gibi hissettim.

İşleri kolaylaştırmak için ilk gün bizi üç gruba ayırmışlardı. İkinci sınıfın birinci ve ikinci şubeleri Fushimi Inari Tapınağı, Kiyomizu Tapınağı, Altın Köşk, Gümüş Köşk ve son olarak Sanjusangen Tapınağı'na gidecek otobüsteydi. Üçüncü ve dördüncü şubeler başka bir rota üzerinden gidiyordu, beşinci şube ise üçüncüsündeydi; sadece birkaç yer çakışıyordu.

Bu planlar dakikası dakikasına ayarlanmıştı. Otobüsten indikten sonra etrafa bakmak için otuz ila elli dakikamız vardı, sonra hemen otobüse dönüp bir sonraki hedefimize doğru yola çıkıyorduk. Orada da aynı süreç tekrarlanıyordu. Gezi komitesinden aldığımız kitapçığa göz ucuyla bakmak bile bunu anlamaya yetiyordu.

Bütün okul gezileri böyle olurdu. Her şey önceden planlanırdı; bu da kendi kararını vermekten nefret edenler için büyük kolaylıktı.

Fotoğraflar çekildikten sonra öğrenciler üçerli beşerli gruplara ayrıldı, herkesteki heyecan giderek artıyordu. Kyoto'ya daha yeni varmıştık; gezimiz henüz başlangıç aşamasındaydı.

Gümüş Köşk'e vardığımızda muhtemelen herkes bitap düşmüş olacak ve bunu gizlemeye bile çalışmayacaktı. Bazı öğrenciler otobüste kestirecekti. Ben kesin onlardan biri olurdum. Erken uyanmak zorunda kaldığım için zaten yorgundum, üstelik yürümeyi hiçbir zaman pek sevmemiştim.

Çoğumuz gezi asıl yarın, gruplara ayrıldığımızda başlayacak gibi hissediyorduk. Ondan sonraki gün ise dilediğimizi yapmakta özgür olacaktık.

Bizim grup oldukça hızlı bir şekilde bir tema belirlemişti; yüz şairin şiirlerinden oluşan ünlü bir derleme. Satou, Arashiyama'ya gittiğimiz sürece bu temayı halletmiş sayılacağımızı iddia etmişti.

Aslında sadece sevdiği bir animenin geçtiği yerleri ziyaret etmek istiyordu. "Saga-Arashiyama'ya kesinlikle gitmeliyiz!" diye tutturmuştu ve ilk günkü rotamızın Kiyomizu Tapınağı'ndan geçmesine çok sevinmişti. Yoshii de kolayca ikna olmuştu çünkü Arashiyama bir Dedektif Conan filminde yer almıştı.

Sanada ve ben pek sesimizi çıkarmadık. O, kendini geri planda tutup diğerlerine uyuyor gibiydi; benimse açıkçası hiç umurumda değildi ve hevesli olanların dediğinin olmasına izin veriyordum.

Eski sokaklar ve tarihi yerler güzeldi elbet ama beni pek sarmıyordu. Kitapçıkta bu gezinin amacının eski başkentin tarihiyle bağ kurmamızı sağlamak ve Japon kültürüne karşı bir takdir duygusu geliştirmemize yardımcı olmak olduğu yazıyordu. Ancak etrafımızdaki yabancıların tüm bu geleneksel mirasa benden çok daha fazla değer verdiğini hissediyordum.

İlk gün için, kendi sınıfımızdan olmak kaydıyla dilediğimiz kişiyle gezmemize izin verilmişti ama bizim grup dağılmadı.

Geniş, çakıllı yolda yan yana dört kişi olarak yürümeye başladık. Tapınağın ana binası da o tarihi kültür varlıkları listesindeydi ve ona alıcı gözle baktık.

Sağımdaki Satou iç çekerek, "Grup fotoğrafında illa uzanıp şebeklik yapacak biri çıkmak zorunda zaten," dedi.

"Aşk olsun Başkan, kıskandın mı? Bir dahaki sefere sen de bana katılabilirsin!"

"Kalsın, almayayım!"

Yoshii'den bahsediyordu tabii ki. Hep böyle şaklabanlıklar yapardı. Başka bir öğrenci olsa azar işitebilirdi ama Yoshii yapınca tüm sınıf, hatta öğretmenimiz bile sadece gülüp geçiyordu.

Sanada ise tarihi yerlerdeki karekodları bulup telefonuna taratmakla ve çıkan bilgileri okumakla meşguldü. Şöyle bir baktığımda bunların sesli rehbere yönlendirdiğini gördüm.

"Dinlemeyecek misin?" diye sordum.

"Otobüste dinlerim diye düşündüm. Yazacağımız kompozisyona yardımcı olur belki."

"Öğğ! Şunu hatırlatıp durma!" diye feryat etti Yoshii.

"Bu gamsızlığın acısı sonra senden çıkacak," diye karşılık verdi Sanada telefonunu cebine koyarken. "Eve dönünce bana ağlama sakın."

"Sanadaaa! Beni nasıl böyle yüzüstü bırakırsın?!"

Yoshii onun arkasına geçip omuzlarına masaj yapmaya başladı. Grup etkinliklerimizi planlamak bu ikisini gerçekten birbirine yakınlaştırmıştı.

Onlar şakalaşırken yürümeye devam ettik ve çok geçmeden ilerideki parlak kırmızı torii kapılarını gördük. Sadece bir tane değil, arkaya doğru uzanan koca bir sıra kapı vardı. Büyüleyici bir manzaraydı.

Etraflarını kırmızı akçaağaç yaprakları sarmıştı. Buraya gelirken de birkaç tane görmüştüm ama güneş ışığının torii kapılarının arasından süzülüp yapraklara vurması, onları adeta ışıl ışıl parlatıyordu.

"Oha!" dedi Yoshii ağzı açık bir şekilde. Kendimin de aynı ifadeyle baktığımı fark edip hemen dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Hadi bir fotoğraf çekilelim!" diyen Satou telefonunu çıkardı. Etrafımızdan deklanşör sesleri yükseliyordu. Yapraklar ve üzerinde tapınağın adı yazan tabela kadraja girsin diye çömelerek poz verdik.

Satou'nun telefon ekranında hepimizin yüzü tuhaf bir şekilde sıkış tepiş görünüyordu. Çocuklar çok samimi olabilirdi ama bu bir reversi oyunu değildi; aynı renkten iki taşın ortasında kaldık diye diğerlerimiz otomatik olarak onların rengine dönecek değildi. Kendi adıma ne siyah ne de beyaz taraftaydım, bu da işleri herkes için zorlaştırıyordu.

Yoshii etraftaki gürültüye karşı sesini yükseltti. "Çenenizin altında kalp yapın!"

"Şart mı?"

"Aman, iyi be! O zaman barış işareti yapın! İnsanları bekletiyoruz burada!"

Hangisini yapacağımızı şaşırdığım için ben kalp işaretini seçtim.

Sonuçta ortaya çıkan fotoğrafta sağ üstte Yoshii, sol altta ise ben vardım; ikimiz de yüzümüzün hemen altında ellerimizle kalp yapmıştık, gerçi Yoshii bir de şebeklik yapıp yüzünü buruşturmuştu. Sol üstte Sanada, sağ altta ise Satou vardı ve ikisi de barış işareti yapıyordu. Sanada’nın ifadesi o kadar donuktu ki vesikalık fotoğraf gibi durmuştu. Hiçbirimiz birbirimizle uyumlu değildik. Rezalet bir fotoğraf olmuştu.

Arkamızdaki kadrajda bir sürü yabancı da çıkmıştı. Köşede sarışın küçük bir çocuk, yüzünde haince bir alaycı gülümseme ile fotoğrafımızı sabote etmişti. Yoshii onu işaret edip kahkahayı bastı. Zaten her şeye gülerdi.

Arkamızda insanlar biriktiği için sohbet etmek için durmadık. Yürümeye devam ederken tek görebildiğim Satou’nun sırtı ve yanındaki rastgele bir çiftti. İleride bizi neyin beklediğini bilmiyordum.

"Bin torii kapısı gerçekten de büyüleyici hissettiriyor," dedi Satou.

Başının arkasındaki yuvarlaklık, sanki ışığın altında eğiliyormuş gibi hafifçe sallandı. Benimle mi konuşuyordu yoksa kendi kendine mi? Emin olamadığım için sadece kafamı salladım ve bir şey söylemedim.

Kapı üstüne kapı uzanıp gidiyordu. Gerçekten bin tane var mıydı acaba? Ne kadar uzağa gidiyorlardı? Gelmeden önce burası hakkında biraz okumuştum ve yolun bir sonu olduğunu biliyordum ama bir yanım bunu asla kesin olarak öğrenmeden geri dönmek istiyordu.

"Evet, harbiden öyle," dedi Yoshii arkamızdan, bir anlık duraksamadan sonra. "Biraz... Pocky gibi."

"...Ha? Ne alaka?" Satou adımlarını bozmadan arkasına döndü, bu benzetme karşısında kafası tamamen karışmıştı.

"Yani, bir süre sonra tüm bu torii kapıları bana ters dönmüş Pocky gibi görünmeye başladı. Hani çikolata kaplaması az kalmış da tutma yeri upuzun kalmış gibi."

Kapıların arasındaki boşluklardan soğuk bir rüzgâr süzüldü.

"...Bu da ilginç bir bakış açısı tabii."

"Bin torii kapısını Pocky'ye benzetmek ancak Yoshii’nin yapacağı bir iş zaten."

Sanada ve Satou tuhaf bir şekilde bu durumdan etkilenmiş görünüyordu. Yoshii bilerek gözlerini parlattı.

"Çok acımasızsınız! Benimle dalga geçiyorsunuz!"

"Eee, çünkü saçmalıyorsun."

"Bu hiç adil değil! Şimdi de kabalık ediyorsun!"

Atışıp duruyorlardı ama kimse adımlarını yavaşlatmadı.

Bir kulağımla onların dırdırını dinlerken gözlerimi torii kapılarından ayırmıyordum. Yutkundum; kapılar gerçekten de toprağa saplanmış devasa Pocky'lere benzemeye başlamıştı. Üstelik normal Pocky de değil, tersine dönmüş olanlardandı. Uzun tutma yerleri, neredeyse hiç çikolata yok; tam bir kazık!

"Hıh."

Ağzımdan hafif bir kıkrtı kaçtı. Hemen öksürüyormuş gibi yapıp geçiştirmeye çalıştım.

"Bir dakika, Aikawa, sen az önce güldün mü?"

Yoshii'den de hiçbir şey kaçmıyordu. Çocuğun kulakları amma keskindi. Beni duymuştu.

Önüme doğru yanaştı, ben de başımı diğer tarafa çevirdim. Güldüğümü kabul edersem gezinin geri kalanında dilinden kurtulamazdım. Sırf bunu düşünmek bile beni sinirlendirmeye yetiyordu.

"Gülmedim," dedim.

"Yemezler, o bariz bir gülüştü, duydum!"

"Gülmüyordum diyorum."

Dünyadaki hiçbir güç bunu bana itiraf ettiremezdi. Kararlı bir duruş sergileyip ona dik dik baktım. Ancak ona baktıkça direncim kırıldı ve kendimi tutamayarak kıkırdamaya başladım.

"Ters Pocky"den daha kötü bir benzetme yapamazdı herhalde. Bu tarihi kültür varlığına resmen büyük bir saygısızlık etmişti.

"Aikawa güldü! Aikawa'yı çözmeyi başardım!"

"Heidi'deki Klara tekerlekli sandalyeden kalkmış gibi davranmayı kes!" diyerek kaval kemiğine bir tekme savurdum.

"Ah!"

Acı çekiyormuş gibi abartılı hareketlerle etrafta zıpladı. Sanada ve Satou da gülmeye başlamıştı artık. Çok da belli etmemeye çalışarak dudaklarımın yukarı doğru kıvrılmasına izin verdim.

Okul gezimiz daha yeni başlıyordu.

"Ölüler Diyarı!" diye bağırdım, boş otobüsten iner inmez.

Fujinomiya İstasyonu'ndan yirmi beş dakikalık bir yolculuğun ardından, nihayet o sabırsızlıkla beklediğimiz Ölüler Diy— pardon, Makaino Çiftliği'ne varmıştık.

Çiftliğin kurulduğu Asagiri Yaylası, tam da Fuji Dağı’nın eteklerindeydi. Hava epey serindi ama pırıl pırıl, tertemiz bir gökyüzü vardı. Rüzgar yanaklarımı yalayıp geçerken derin bir nefes aldım; ciğerlerimin bayram ettiğini, temizlendiğini hissettim.

Çiftliğin girişinde aklımızı çelecek bir sürü şey vardı ama hiçbirine takılmadan ilerleyip bilet makinelerini bulduk ve kendimize birer bilet aldık.

Burası epey geniş bir araziye yayılmıştı. Kapıdan girer girmez bizi kocaman, açık bir alan karşıladı. Çimenlerin üzerinde koşturan çocukları görünce içimden bir an onlara katılmak geldi.

Sol tarafta birkaç bina gözüme çarptı ama biz önce sağa doğru gitmeye karar verdik. O tarafta hem daha çok insan vardı hem de hayvan sesleri daha gür geliyordu.

Öngörümüz doğru çıkmıştı, çok geçmeden ilerideki kulübeleri gördük. Eğik çatılı bir standın hemen yanında, üç keçi bağlı duruyordu.

“Keçiler!” diye bağırdım heyecanla.

Onları ürkütmemek için adımlarımı yavaşlatıp çömelerek yaklaştım.

“Çok heyecanlandın,” dedi Aki.

“Okul gezisindeyiz sonuçta!” diye diklendim önce. Sonra hafif bir utanç hissi çökünce sesimi alçalttım. “Keçiler işte...”

Düz tüyleri, kaslı vücutları vardı ve hepsinin boyu bosu farklıydı. Popolarını bize dönmüş, dizlerinin üzerine çökmüş yatıyorlardı; benimle zerre ilgilenmedikleri ortadaydı. Havaya kalkık minik kuyrukları çok şirindi.

Acaba keçiler de meeler miydi, yoksa o sadece koyunlara özel bir şey miydi?

“Bak, keçi gezdirebiliyormuşuz.”

Aki, standın hemen yanındaki tabelaya bakıyordu.

Yirmidüzen dakika, keçi yemi de dahil, sadece 300 yen. Saat on biri henüz geçmişti ve hizmete başlamışlardı.

“Denemek ister misin?” diye sordu.

Hayatımda doğru dürüst köpek bile gezdirmemiş biri olarak bu fırsatın üstüne atladım. “Evet, lütfen!”

Tezgahın arkasında genç bir adam duruyordu. Ondan izin alıp ücreti yarı yarıya paylaştık.

“İstediğiniz keçiyi seçebilirsiniz,” dedi adam.

Standın önünde bağlı duran keçiler gezintiye çıkmaya hazırdı. Diğerleri ise iş başındaydı. İlk başta sadece popolarını görüyordum ama tam o sırada içlerinden biri ayağa kalkıp bize döndü.

Göz göze geldik. Beyaz, iri kıyım bir keçiydi. Bakışlarında alaycı bir gülümseme vardı, çenesindeki vakur sakalıyla çok havalı duruyordu. Birden aklıma Üç Teke adındaki o çocuk masalının satırları üşüştü.

Tam o sırada, tekelerin en irisi köprüye doğru yanaşmış.

Tıkır tıkır, tıkır tıkır.

Köprü feryat figan etmiş. Tıkır tıkır, tıkır tıkır.

Teke o kadar ağırmış ki, koca köprü gıcırdamış, neredeyse bel vermiş.

Hikayede, farklı boylardaki üç teke, köprünün altında yaşayan bir canavarla karşılaşıyordu. Üçünün de adı aynıydı. Ve en iri olan teke, canavarı duman ediyordu.

“Şunu mu istiyorsun?” diye sordu Aki, keçiye kilitlendiğimi fark ederek.

“Evet!”

Adam tezgahın arkasından çıktı. “O Koyuki. Emin misiniz?”

“Eminim!”

Koyuki adındaki bu dişi keçiyle kaderlerimizin bir yazıldığına inanmıştım artık. Sert ve mesafeli bir duruşu vardı ama Alp dağlarını andıran ismi çok zarifti.

Kararlılığımı gören adamın kaşları hafifçe çatıldı.

“Gerçekten emin misiniz?” diye üsteledi.

“E-evet...”

Neden iki kez soruyordu ki? Biraz gözüm korkmuştu ama yine de başımı salladım.

“Peki öyleyse,” dedi. “İlk keçi gezdirişiniz mi?”

İkimiz de onaylarcasına kafamızı salladık.

“O zaman size küçük bir sır vereyim.”

...Nasıl yani?

“Siz keçiyi gezdirmeyeceksiniz. Keçi sizi gezdirecek.”

İşte o an, boyumuzu aşan bir işe kalkışmış olabileceğimizi anladım.

“Kuralların üzerinden geçelim,” diye başladı adam.

Her şeyi detaylıca anlattı; bu açıklamayı günde kırk kere yaptığı her halinden belliydi. İşini bitirince gerekli malzemeleri Aki’ye uzattı, ben de Koyuki’nin tasmasını devraldım.

Adam, tasmayı iki elle sıkıca tutmanın ne kadar önemli olduğunu özellikle vurgulamıştı. Ama keçiyi zorla bir yöne çekmeye çalışmamalıydım. Eğer onu bir yere yönlendirmek istiyorsam, burnunun ucuna doğru yem atmak en iyi yöntemdi. Kafamda kuralların üzerinden iki kez geçip hepsini hafızama kazıdım.

“Yirmi dakika sonra burada olun,” dedi adam. “Hadi bakalım, iyi eğlenceler!”

“Tabii ki—”

Lafımı bitirmeme kalmadan bedenim öne doğru savruldu.

“O-oha!”

Koyuki öyle bir asılıyordu ki, peşinden sendeleyerek gitmek zorunda kaldım.

Gözüne kestirdiği bir çiçek kümesine doğru koşturuyordu. Aki aceleyle zıt yöne doğru bir yem fırlattı. Koyuki yemi havada kapıp yuttu, sonra hemen yeni bir hedef belirledi. Daha şimdiden canım çıkmıştı.

“Aki, yardım et! Al tasmayı!”

“Daha iki dakika bile olmadı.”

“Olamaz!”

Yolun yarısında, yani onuncu dakikada tasmayı değişmeyi teklif eden bendim. Ah, o ne huzurlu, ne cahilce bir andı. Başıma geleceklerden ne kadar da habersizdim. Şimdi o kulübedeki adamın ne demek istediğini, neden üzerine basa basa emin olup olmadığımı sorduğunu çok iyi anlıyordum.

Gide gide tam bir diktatör seçmiştim kendime.

Bu nasıl bir güçtü böyle! Kafasını her çevirdiğinde beni de peşinden sürüklüyordu.

Keçi dünyasının tescilli kraliçesi falan olmalıydı bu. Yerdeki kuru yaprakları göz açıp kapayıncaya kadar mideye indirirken, o sırada dinlenen diğer keçiler hayran hayran bizi izliyordu. Koyuki yanlarından geçerken hepsi kenara çekilip yol veriyordu! Dünya yansa umurunda olmayan, tamamen kafasına göre yaşayan bir fırlamaydı.

“Ama çok tatlı!” diye bağırdım, peşinden sürüklenirken.

Kimseyi takmadan tamamen kendi bildiğini okuyordu; onu bu kadar sevdiren de tam olarak buydu işte.

O uzun keçi sakalını okşamak, o gergin kaslarını sevmek istiyordum. Ama bana hiç fırsat vermiyordu; Koyuki’nin acelesi vardı, durup dinlenmeye niyeti yoktu.

“A-Aki!” diye feryat ettim. “Kaka! Kaka yapıyor!”

“Lütfen keçiden bahsettiğini açıkça belirt!”

Aki hemen temizlik işine girişti. Anlaşılan keçiler tuvalet eğitimi nedir bilmiyordu ve tüm bu pisliği temizleme görevi, eline süpürgeyle faraş tutuşturulan Aki’ye kalmıştı. Keçi gezdirmenin en temel kurallarından biri buydu ne yazık ki.

“İnanılmaz, Aki! Sadece on dakikamız kaldı!”

“Hadi geri dönelim.”

Geri dönüş yolunda rolleri değiştirdik. Koyuki’yi geldiğimiz yöne doğru çekmeye başladım. Burnunun ucunda bir yem sallayıp ileriye doğru fırlattım. Ancak yemi sanırım biraz fazla güçlü fırlatmıştım. Yem çok uzağa gitti ve Koyuki dönüp bakmadı bile.

“Nao, bu işte gerçekten çok kötüsün.”

“Üzgünüm!”

“Nao, yine kaka geliyor.”

“Lütfen keçiden bahsettiğini açıkça belirt!”

Yol boyunca gülüp bağırarak sonunda standa vardığımızda ikimizin de pili bitmişti. Sanki Makaino Çiftliği’nin zorunlu bir kabul töreninden geçmiş gibiydik. Hayvanların asla insanların istediği gibi davranmadığını, tamamen kendi kurallarıyla yaşadıklarını bizzat tecrübe etmiştik.

“Ama yine de çok eğlenceliydi!” dedim.

“Evet, bayağı keyifliydi.”

Yorulmuştuk, hırpalanmıştık ama değmişti.

Biz arkamızdan el sallarken, Koyuki burnundan soluyarak yeni kurbanını gözlemekle meşguldü.

“Şimdi nereye gidiyoruz?” diye sordu Aki.

“Şeyyy...”

Diğer hayvanları da merak ediyordum ama önce karnımızı doyurup biraz enerji toplasak fena olmayacaktı.

Giriş kısmına geri döndüğümüzde gözlerim parladı.

“Hadi tereyağı yapalım!”

Tabelada işlemin yirmi dakika sürdüğü yazıyordu. Çiftliğin taze malzemeleriyle kendi tereyağımızı yapacaktık. Tadı kesinlikle başka bir seviyede olmalıydı. Burada kurabiye veya sosis yapımı gibi etkinlikler de vardı, hatta hayvanları sevme saatleri bile düzenleniyordu; kulağa hepsi harika geliyordu. Ama şu anki programda en yakın etkinlik tereyağı yapımıydı.

Kayıt masası, girişin solundaki kafedeydi. 500 yen ödeyip katılımcı kartlarımızı aldık ve Uygulama Salonu’na geçtik.

Tereyağı yapımından sorumlu görevli kadın kapıda bekliyordu. Kartlarımızı ona teslim edip içeri girdik.

Burası üzeri kapalı, etrafı açık, içinde bolca masa ve sandalye bulunan büyük bir çadırdı. Her masanın üzerinde kapaklı plastik bir kap, bir paket kraker ve tek kullanımlık bir dondurma kaşığı duruyordu. Kapların içi beyaz bir sıvıyla, muhtemelen inek sütüyle doluydu.

Bizimle birlikte tereyağı yapmaya çalışan bir düzineye yakın grup vardı. Üniversite öğrencilerinin yanı sıra çocuklu aileler de gözüme çarpıyordu. Herkes acayip heyecanlıydı.

Saat tam on birde, görevli kadın içeri girdi. Kendini tanıtıp hepimize sıcak bir şekilde gülümsedi.

“Öncelikle, sütün nereden geldiğini bilen var mı? Parmaklar havaya!”

“Karton kutulardan!” diye bağırdı küçük bir çocuk, elini kaldırma gereği bile duymadan.

Hepimiz gülüştük. Kadın da tebessüm ederek kollarını göğsünde kavuşturdu. “Dıııt! Yanlış cevap! Karton kutular kendi kendilerine dolmuyor!”

Eline bir şema alıp bize süreci anlatmaya başladı. Anne inekler, yavrularını beslemek için vücutlarındaki kanı besleyici bir süte dönüştürüyordu. Biz insanlar da bu süte ortak oluyorduk. Bize yemek sağlayan bu hayvanlara her zaman minnettar olmamız gerektiğini hatırlattı.

“Önünüzdeki kapların içinde, çiftliğimizdeki ineklerden sağılan taze krema var.”

Onun işaretiyle birlikte, tereyağı elde etmek için kaplarımızı çılgınlar gibi sallamaya başladık.

Sütün içindeki yağ asitlerinin etrafının zarlarla çevrili olduğunu, kabı sallayarak bu zarları parçalamamız gerektiğini anlattı. Böylece yağlar bir araya gelip topaklanacak ve tereyağı oluşacaktı. İşte o zarları parçalamak için tek çaremiz bu küçük kapları sallamaktı.

Avucumuzun içine tam oturan kapları aldık ve herkes gibi ben de sallamaya başladım. Sağ kolum yorulunca sola geçtim, durmaksızın devam ettim.

Epey bir süre geçmesine rağmen kapta hiçbir değişiklik yokmuş gibi görünüyordu.

Bu sıvı gerçekten katılaşacak mıydı? Tam şüpheye düşmeye başlamıştım ki yan taraftan tuhaf bir ses geldi.

“Aki, senin kaptan...”

“Sesi değişti, değil mi?”

Onun kabındaki sıvı kesinlikle yoğunlaşmıştı. Çıkan sesten bile belli oluyordu; benimkinden çok farklı bir ritmi vardı.

Masaları dolaşan görevli kadın, Aki’nin yanında durup ellerini çırptı.

“Erkek arkadaşın çok hızlı çıktı! Krema kıvama gelmiş bile, yakında tereyağı olur.”

“Teşekkürler,” dedi Aki, başıyla selam vererek.

İç çekerek kadına baktım, o da bana gülümsedi.

“Kız arkadaşının da biraz daha gayret etmesi gerekiyor!”

Olamaz. Zaten sabahtan beri sallayıp duruyorum!

İçimi bir çaresizlik kapladı ama pes etmedim; sallamaya devam ettim!

Buradaki her kabın aynı olduğunu biliyordum. Bana şaka olsun diye içine su doldurup verecek halleri yoktu ya. Sallamaya devam edersem benimkinden de aynı ses gelecekti, emindim!

Etrafımdaki diğer masalardan da benzer yoğunlaşma sesleri yükselmeye başladıkça üzerimdeki baskı iyice arttı. Anaokulu çocukları bile neşeyle çığlıklar atıyordu. Herkes beni geride bırakmıştı!

Panikle Aki’ye sessiz bir imdat çağrısı gönderdim.

“Aki, yardım et!”

“Efendim?”

Şaşkın şaşkın yüzüme baktı. Onun kabından artık lıkır lıkır, katı bir kütlenin sıvı içinde döndüğünü belirten sesler geliyordu. Benim de o aşamaya gelmem lazımdı!

“O kadar salladım ama tık yok, hiç değişmiyor!”

Kollarım artık isyan ediyordu; muhtemelen o keçiyle yaptığımız savaşın acısı şimdi çıkıyordu.

“Bak, kadın o tarafa bakıyor! Kimse görmez!” diyerek kabımı ona doğru uzattım. Onun bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjisi vardı ve bir eli de boştu. Kendi işimi ona yıkmak gibi dâhice bir fikir gelmişti aklıma.

Ama o sadece yüzüme baktı, ifadesi son derece ciddiydi. Kurduğum tezgaha ortak olmaya hiç niyeti yoktu.

Aldatmak yok. Tereyağı dediğin, kendi emeğinle yapınca lezzetli olur.

Söylediğinde haksız sayılmazdı.

Kadın seslendi: "Orada fingirdeşen çifte kumruları görmezden gelin bakalım! Ben tamam deyince kaplarınızı açıp tereyağınızı krakerlere sürebilirsiniz."

Sınıfta bir kahkaha koptu. Utancımdan kıpkırmızı kesildim.

Çeşitli zorluklar ve çabaların ardından nihayet birkaç dakika sonra yeşil ışığı alabildim. Etrafımızdan hayranlık dolu sesler yükseliyordu. Aki bile "Oha, çok iyi olmuş," diyordu ki bu beni iyice heveslendirdi.

Kabımın kapağını açtığımda beni neredeyse katılaşmış bir tereyağı karşıladı.

Vay canına, hâlâ gayet kolay sürülebilir durumda.

Heyecanla kaşığı daldırıp taze tereyağından biraz aldım ve krakerin üzerine sürdüm. Bir an sonra ağzımdaydı.

Nefis!

Şaşkınlıkla kaşlarım yukarı kalktı.

Demek kelimelerin kifayetsiz kalması dedikleri şey buydu. Kollarımdaki tüm o sızının doğrudan bu lezzete dönüştüğünden artık emindim. Tadını çıkara çıkara krakeri mideye indirdim.

Kabın dibinde besleyici değeri oldukça yüksek yayık altı suyu kalmıştı, onun da tadına baktım. Normal süte kıyasla çok daha yoğun ve zengin bir lezzeti vardı, gerçekten bayıldım.

Böylece bu keyifli tereyağı yapma deneyimi sona erdi. Diğer katılımcılar yüzlerinde mutlu gülümsemelerle dışarı çıkarken en sona biz kalmıştık.

Ya da arkamızdan gelen ayak seslerini duyana kadar ben öyle sanıyordum. Demek ki arkada kalan tek biz değildik.

"Sizin ne işiniz var burada?" dedi soğuk bir ses. Çok iyi tanıdığım bir sesti bu.

Kulaklarıma inanamayarak arkama döndüm. Gerçekten de oydu.

"...Mochizuki?"

Üzerinde günlük kıyafetleri vardı, elinde boş bir kap tutuyor ve kaşlarını çatmış bize bakıyordu. Meğer o da buraya tereyağı yapmaya gelmiş!

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.