Uzanıp onun yerine sayfayı zorla çevirdim.
Burada hedeflerimiz yazılıydı; yani Ryou’nun bize göstereceğine söz verdiği o meşhur çiftliği keşfetmek ve Fujinomiya’nın tadını doyasıya çıkarmak.
Ve tabii ki, yol arkadaşımla birlikte unutulmaz anılar biriktirmek.
"Anılar."
"E-evet."
"Benimle unutulmaz anılar demek, ha?"
"Geç bakalım sıradakine!"
Program kısmı neredeyse bomboştu. Sadece Aki’nin önceden araştırdığı tren ve otobüs saatlerini eklemiştim. Nerede kalacağımızı henüz netleştirmemiştik. Oteller lise öğrencileri için veli izni istiyordu.
Haliyle Sunao Aikawa ve Shuuya Sanada şu an kendi okul gezisi programlarında olduklarından, anne babalarına gidip de bize izin kâğıdı imzalatmasını isteyemezdik.
Büyük ihtimalle bu gece eve geri dönecektik. Yazık olacaktı ama elden ne gelirdi, hayat böyleydi.
Aki kitapçığı okumaya devam ederken, bir yere gelince kendini tutamayıp kahkahayı bastı.
"Sadece bu sayfada bile amma çok şey yazıyor!"
Getirilmesi gerekenler listesine bakıyordu. Abartılı bir şekilde içimi çektim.
"Keşke bunu sana daha önce ulaştırabilseydim. Kesin bir şeyleri unutmuşsundur."
Kendi çantamı didik didik kontrol etmiştim. Kalacak yer ve yol masrafları dahil bütçem elli bin yendi. Atıştırmalıklar sırt çantamı ağırlaştıracağı için onları gideceğimiz yerden almayı planlamıştım.
"Sayın Gezi Müfettişi," dedi, "benim eşyalarımı da kontrol eder misiniz?"
"Bu yüce görevi resmen kabul ediyorum," diye karşılık verdim.
Çantasını almak için hamle yapmıştım ki, "İçinde iki günlük yedek çamaşırım var ama," deyince aceleyle çantayı geri uzattım.
"Kıpkırmızı oldun," dedi. "Ateşin mi çıktı yoksa? Sayın Gezi Müfettişi, yanınıza gerekli ilaçları aldınız mı?"
Uğraşma benimle!
Herhalde yolculuk heyecanından ne yapacağını şaşırmıştı. Kolunu çimdikledim. Ama şansıma kalın sweatshirtten başka bir şey geçmedi elime.
Aki son sayfayı da okuyup kafasını yana eğdi.
"Büyük bir yanılgı içinde değilsem, gezi raporu yazmamız için arkada tam dört sayfayı boş bırakmışsın."
"O sayfalar dolmadan eve dönmek yok, kural böyle," dedim dik dik bakarak. Dimdik oturuyordum; taviz vermeyeceğim tek konu buydu.
Aki güldü, ben de onunla birlikte güldüm.
Kyoto seyahatinin aksine, bizim planlarımız öyle ahım şahım değildi. Sırf o çiftliği görmek için yollara düşmüştük, başka bir amacımız yoktu. Sadece çiftlikten bahsederek bile o sayfaları doldurabilirdik belki. Yine de dört sayfa gözüme çok az göründü.
"Ama bu bir okul gezisi. En azından kendi şehrimizin dışına çıksaydık daha iyi olmaz mıydı?" diye sordum.
"Neden?"
Huzursuzca kıpırdandım. "Ne bileyim... Kulağa çok ufak çaplı geliyor."
Kitapçıkları hazırlarken bu düşünce aklıma takılıp durmuştu.
Elimde beni istediğim her yere götürecek bir bilet olsa bile muhtemelen yine Fujinomiya’yı seçerdim. Ama Aki bu konuda ne düşünüyordu? Belki o da asıllarımız gibi Kyoto’ya gitmek istemişti. Belki de benim isteklerime uymak için kendi arzularını bastırmıştı.
Eski başkent Kyoto, gezilecek yerler ve muhteşem manzaralarla doluydu. Her köşesinde leziz yemekler ve keşfedilecek bambaşka güzellikler vardı. Televizyonda gördüğüm kadarıyla Japonya’nın en gözde turizm merkezlerinden biri olduğu çok açıktı.
"Sana karşı tamamen dürüst olabilir miyim?" diye sordu.
Kendimi hazırlayarak başımı salladım.
"Seninle olduğum sürece, Nao, nereye gittiğimizin inan ki hiçbir önemi yok." Gülümsemesi her zamankinden daha utangaçtı. "Hem Ryou’nun memleketini de merak ediyorum."
"...Peki." Sözlerinde samimi olduğunu biliyordum, bu yüzden ben de başımı salladım.
"Yine de biraz kıskanmıyor değilim," diye ekledi. "Ryou’yu gerçekten çok seviyorsun, değil mi?"
Omzuma hafifçe vurdu, ben de ona biraz daha sert vurdum.
Tren sallandıkça biz de onunla birlikte sallanıyorduk. Yarım topladığım saçlarım, iki kişilik bir salıncaktaymışız gibi dalgalanıyordu; ilkokul çocuklarının bile heyecanlanmayacağı kadar sade, zahmetsiz bir oyundu bu.
Ryou’ya duyduğum sevgi, Aki’ye hissettiklerimden çok farklı bir boyuttaydı. Ona olan sevgim başka hiçbir duyguyla çakışmıyordu. Bunu anlamıyor muydu gerçekten?
Peki anlamaması neden bana bu kadar sevimli geliyordu?
Her yeni yönünü keşfettiğimde, ona ne kadar çok aşık olduğumu hatırlamaya devam mı edecektim? Sonunda onu o kadar çok sevecektim ki kalbim göğsümden fırlayacak gibi mi olacaktı? Benim iyiliğim için kendini biraz frenlemesini umuyordum.
Aki de aynı şeyleri hissediyor muydu? Benim sevimli olduğumu düşünüyor muydu? Onun da kalbi duracak gibi oluyor muydu?
Bunun biraz aptalca bir düşünce olduğunu bilsem de içten içe öyle olmasını dilerken, birden ağzından küçük bir çığlık kaçtı.
Aklımı okudu sanıp korkuyla irkildim.
"Bir sonraki durak Fuji İstasyonu," dedi. "Orada aktarma yapacağız."
"Ha? Zaten geldik mi?"
Sırt çantalarımızı sırtlayıp aceleyle dışarı çıktık.
Fuji İstasyonu’nda JR Tokaido Hattı’ndan Minobu Hattı’na geçtik. Koufu yönüne gidecek tren bizi bekliyordu. Elektronik tabelayı kontrol ettikten sonra şaşkınlıkla kafamı eğdim.
"Tabelada tek adam yazıyor," dedim.
Normalde bu tabelalarda her istasyonda duran trenler için sadece yerel yazardı. Ama burada yerel tek adam yazıyordu. Daha önce böyle bir şey görmemiştim.
Kimdi bu adam? Bütün kuralları o mu koyuyordu? Fujinomiya’da inmek istediğimizi söylesek ve o hayır dese ne olacaktı? Koufu’ya kadar gitmek zorunda mı kalacaktık?
"Kondüktörü olmayan, sadece makinistle çalışan trenlere öyle deniyor," diye açıkladı Aki telefonuna bakarak.
Demek ki o adam bir diktatör değil, sadece makinisti. Derin bir nefes aldım.
"Bazı istasyonlarda kapıların açılması için kapı yanındaki düğmeye basmamız gerekecekmiş," dedi.
"O iş bende! Düğmelere basma konusunda üstüme yoktur."
Göğsümü kabarttım, trene binip yeşil koltuklardan birine yerleştik.
Fuji Dağı, Mochimune’den beri peşimizi bırakmamıştı ve şimdi tüm heybetiyle kendini hissettiriyordu. Zirvesini saran bulutlar ve dik kayalıkları gözlerimizin önündeydi. Çok güzel görünüyordu.
Fuji İstasyonu isminin hakkını veriyordu. Kendi adını taşıyan bu topraklara ayak bastığımızda Fuji Dağı bambaşka bir çehreye bürünmüştü.
Daha önce adını bile duymadığım birkaç istasyonda durduktan yirmi dakika sonra Fujinomiya’ya vardık.
İnme vakti geldiğinde, sürekli bu hattı kullanan yolculardan biri düğmeye basınca kapı benim yardımıma gerek kalmadan açıldı.
"Parlayacağın anı kaçırdın, Nao."
"D-dönüşte kesin ben basacağım!" Güvenilirliğimi kanıtlamak istercesine kolumu havaya kaldırdım.
Otobüs seferlerinin sıklığına bakarak Shin-Fuji yerine Fujinomiya İstasyonu’nu tercih etmiştik. Aki, yılın bu zamanlarında çiftliğe giden otobüs sayısının az olduğunu söylemişti.
İstasyonun ikinci katındaki kuzey çıkışından sola dönüp köprü boyunca yürüdük. Yakındaki bir tabela, solumuzdaki merdivenlerin bizi otobüs durağına indireceğini gösteriyordu.
Daha on beş dakikamız vardı, bu yüzden otobüsümüz henüz ortalıkta görünmüyordu.
Tuğla köprüden geçerken yol haritasına gözüm ilişti ve olduğum yerde kalakaldım. Gideceğimiz yeri görmüştüm ama hayal ettiğim gibi değildi.
"Öte dünya kelimesini hiraganayla yazmışlar!"
Bu da ne demekti şimdi? Neden kanji karakterlerini kullanmamışlardı? Yoksa bu, gafil ziyaretçileri öte dünyaya çekmek için kurulmuş bir tuzak mıydı? Elimi çeneme koyup bunun ne anlama gelebileceğini düşünürken Aki baklayı ağzından çıkardı.
"Adı Makaino Çiftliği ama o makaino kısmı öte dünya anlamına gelmiyor. Aslında sahibinin soyadı. Gerçek kanji karakterleri at yetiştiricisi demek."
Şaşkınlıktan donakaldım. "Yani öte dünyayla hiçbir alakası yok mu?!"
Fujinomiya’da cehenneme açılan bir kapı olduğunu falan sanmıştım düz mantıkla.
"Makaino Çiftliği," diye fısıldadım kendi kendime. Cehennemin kapıları gümbürtüyle kapanmış, geriye sadece ovalarda esen rüzgârın sesi kalmıştı. Hayal kırıklığına uğramıştım.
"Ryou en azından bir ipucu verebilirdi," diye mırıldandım.
"Vereceğin tepkiyi çok komik bulacağı için bilerek söylememiştir."
"Sen söyleyebilirdin!"
"Bana da komik geldi çünkü."
Tam bir şakacı çetesi. Gerçekten! Somurtmaya çalışarak yanaklarımı şişirdim ama sonunda yüzümdeki gülümsemeye engel olamadım.
Ryou’yu düşünmek ve adını anmak hâlâ içimi sızlatıyordu. Bir an için gözlerim dolacak gibi oldu. Muhtemelen ne kadar zaman geçerse geçsin bu hiç değişmeyecekti. Onu her hatırladığımda içimde hep bir burukluk kalacaktı.
Ama yine de bazen onun hakkında konuşmak istiyordum biriyle; her gün değil ama arada sırada. Söylediği şeyleri, yüzündeki ifadeleri hatırlamak; yıllar, hatta on yıllar geçse de unutmamak istiyordum.
Bekleyen diğer insanlarla birlikte bankta oturup keyif yapabilirdik ama buradayken diğer güzergâhların haritalarına da bakmak istedim.
Binmeyi planladığımız Fuji-Q otobüsü sadece Makaino Çiftliği’ne gitmiyordu. Aynı zamanda Shiraito Şelalesi’ne, Mochiya Eğlence Parkı’na ve Fuji-Q Highland’e de uğruyordu. Oldukça kullanışlı bir hattı. Bu yerlerin hiçbirine daha önce gitmemiştim ama Fuji-Q Highland adını görmek bana o meşhur hayaletli hastaneyi hatırlattı ve ürperdim.
Başka bir güzergâhın ise Kansai bölgesine giden bir gece otobüsü olduğunu görünce şaşırdım. Kyoto ve Osaka’da duruyordu. Tek bir otobüs bizi Sunao’nun olduğu yere kadar götürebilirdi; bu kulağa inanılmaz geliyordu!
Kim bilir şimdi ne yapıyordu? Kyoto’ya varmışlar mıydı? Umarım midesi bulanmıyordur ya da bir şey unutmamıştır.
Ona dair anılardan bilerek kaçıyordum ama şimdi zihnimde o anıları yokladım. Sanada, Yoshii ve Satou ile aynı gruptaydı. Hep birlikte gezilecek yerleri araştırmışlar, eğlenceli planlar yapmışlardı.
Festival hazırlıklarıyla geçen günlerim o kadar uzak geliyordu ki, sanki hepsini kafamda uydurmuşum gibi hissettim. İçten içe, Sunao’nun bir kez daha benden yardım istemesini bekliyordum. Karnı ağrıdığında ya da okula gitmek istemediğinde, belki de yine onun yerine geçmeme izin verirdi.
"Nao?"
O kadar uzun süre sessiz kaldım ki Aki adımı seslendi. Kendi bencil düşüncelerimin girdabına kapıldığım için kendime kızdım.
Parmağımla işaret ederek, "Aki! Otobüs geliyor!" dedim.
Her geçen dakika, her geçen saniye bizi çiftliğe daha da yakınlaştırıyordu. Şimdilik sadece iki kişilik okul gezimizin tadını çıkarmak istiyordum.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.