Okul gezisi sabahı, yedi buçukta Şizuoka İstasyonu’nun kuzey tarafındaki taksi duraklarının orada toplandık.
Önceki geceyi, sırf bu gezi için aldığım gri seyahat çantasıyla lacivert omuz çantasını hazırlarken rehber kitapçığı didik didik ederek geçirmiştim. Lazım olacak her şeyi çantaya koydukça kitapçıktaki kutucuklara birer tik atıyordum.
Hava durumu uygulamasına bakmış olsam da Kyoto’nun ne kadar soğuk olacağını kestiremiyordum. Babam oranın cehennem gibi soğuk olduğuna yemin edince ben de uyarılarına kulak verip yanıma bir sonbahar kabanı ile kalın fanilalar aldım.
Yaz aylarında hep kışı özlerdim ama kış kapıya dayandığında da sıcağı arar olurdum. Oysa daha birkaç ay önce sıcaktan nasıl kavrulduğumu, beynim çoktan unutmuştu.
Kocaman çantalarımın içi dışı cep doluydu. Eşyaları yerleştirirken daha yolun yarısında mendilleri, yara bantlarını ve ilk yardım çantasını nereye tıktığımı karıştırmaya başlamıştım zaten. Yatağa normalden bir saat erken girsem de uykuya dalmam her zamanki saati buldu.
Alarmım beş buçukta çaldı ama gözlerim çoktan açılmıştı.
Annem kendi kendime uyanabildiğimi görünce şaşkınlığını gizleyemedi.
"Bak, isteyince yapabiliyormuşsun!" dedi ben yüzümü yıkarken. Pek inandırıcı bir övgü sayılmazdı. Yine de o işe gitmeden önce uyandığım neredeyse hiç görülmediğinden, bu durum bana da değişik gelmişti.
"Sonuçlar henüz gelmedi mi?" diye sordu.
"Hayır. Ben gezideyken gelebilir."
Annem başını salladı. Lavaboda arkamda durmuş, yanaklarına pudra sürüyordu. Parasını kendi ödediği için sonucu öğrenmeyi canıgönülden istiyordu.
Önceki akşam marketten aldığım poğaçaları ayaküstü atıştırıp saçımı başımı düzeltmeye koyuldum. Böyle günlerde saçım her zamankinden daha beter elektriklenir, beni sinirle düzleştiriciye sarılmak zorunda bırakırdı. Zaman su gibi akıp gitmişti; buluşma saatine daha bir saat varken ben hâlâ aynaya ters ters bakıyordum.
Evimizden en yakın tren durağı olan Moçimune İstasyonu’na yürümek on dakika sürüyordu. Henüz hiçbir rötar haberi yoktu ama ne olur ne olmaz diye erken çıkmayı kafaya koymuştum.
Kısa bir süreliğine yukarı çıkıp Nao’yu çağırdım. Gözümü açıp kapayana kadar tam karşımda, tıpkı benim gibi giyinmiş halde belirdi. Saçları fön çekilmiş gibi dümdüzdü; içimi hafif bir kıskançlık kapladı.
"Ben çıkıyorum."
"İyi eğlenceler, Sunao."
Aklımdan geçenlerden habersiz olan Nao, uzun zamandır ilk kez böyle içten gülümsüyordu. Ona bakarken az kalsın dalıp gidiyordum, bu yüzden gereksiz bir hışımla odadan çıktım. Çantaları duvara çarptığımda dişlerimin arasından bir küfür savurdum.
Lavaboya uğrayıp ailemle vedalaştıktan sonra evden çıktım.
Okul gezisindeyken Nao’yu çağırmayı düşünmüyordum. Annemler gündüzleri evde olmayacaktı ama akşam işten döneceklerdi. Nao ne kadar sessiz olursa olsun, yemek yemek ve tuvalete gitmek zorundaydı; bu da ister istemez ses çıkarırdı.
Ancak Nao, Aki ile birlikte bir geziye çıkacaklarını söylemişti. Tek bildiğim Fujinomiya’ya gidecekleriydi.
İstasyona doğru yürürken düşüncelere daldım. Hangi lise öğrencisi kız, hafta sonunu erkek arkadaşıyla seyahat ederek geçirirdi ki?
İkisini baş başa hayal ettim. Gençlik hali, başlarına ne geleceği bilinmezdi. Ama Nao bu planından bahsederken o kadar mutlu görünüyordu ki bütün hafta yüzünden eksilmeyen o kasvetli havadan eser kalmamıştı. Kendi kendime evham yapan katı fikirli bir yetişkin gibi hissettiğim için sesimi çıkaramamıştım.
Şöyle bir düşününce, en son ilkokul dördüncü sınıftaki bir okul gezisinde bir erkeğin elini tutmuştum. Hiçbir zaman yanıp tutuşarak bir erkek arkadaş istememiştim ama Nao’nun sıradan bir lise aşkı yaşadığını bilmek yine de içten içe canımı sıkıyordu.
İlişkilerinde ne kadar ileri gittiklerini bilmiyordum ama umarım Aki sınırını bilir ve yaşına uygun davranıp kendisine hakim olurdu.
Yalnızca kuruntu yaptığımı umarak içten içe dua ederken, yanağımı ve boynumu yalayıp geçen buz gibi bir rüzgarla irkildim. Kış mevsiminin tam ortasındaydık zaten.
Şimdiye kadar mevsimleri pek umursamazdım ama ben baksam da bakmasam da ilkbaharın ardından yaz geliyor, sonbahar yerini kışa bırakıyordu. Mevsimler benim için bundan ibaretti.
Ama şimdi başımı kaldırıp baktığımda, gökyüzü gözüme her zamankinden daha uzak göründü. Asfaltın çatlakları arasından fışkıran yabani otların yaşama tutunma gücüne hayran kalırken, daha geçenlerde inşaat halinde olan bir evden gürbüz bir bebeğin ağlama sesini duydum.
Alıcı gözle bakıldığında, dünya sürekli renk değiştiriyor, yeni tonlara bürünüyordu.
Moçimune İstasyonu’nun yakınındaki mor salkımların yaprakları da renk değiştirmişti. Turnikelerin dışındaki otomattan sıcak bir çay aldım. Oyalandığımı sanıp endişelenmiştim ama trenin gelmesine daha epey vakit vardı.
Peron, işe giden takım elbiseli yetişkinlerle doluydu; aralarında şirin bir özel okul üniforması giymiş küçük bir çocuk da gözüme çarptı. Şöyle bir etrafıma bakındım ama benim gibi giyinmiş başka kimseyi göremedim.
Moçimune İstasyonu’ndan trene binen öğrenci sayısı zaten çok azdı. Bunu biliyordum ama yine de huzursuz olmaktan kendimi alamadım.
Böyle anlarda hep yanlışlıkla bir saat erken mi geldim yoksa günü mü şaşırdım diye paniklerdim. Acaba bu korkuyu sadece ben mi yaşıyordum?
Rehber kitapçığımı ve telefonumu çıkarıp günü ve saati tekrar kontrol ettim. Tam o sırada istasyonda bir anons yankılandı: Tren peron üçe yanaşıyor. Lütfen sarı çizginin arkasında bekleyiniz.
İnsanlar hemen sıraya girmeye başladı. Ben de kuyruğun en arkasına geçip hızla yaklaşan trenin pencerelerini süzdüm. Bizim okulun üniformasını taşıyan birini görmek umuduyla gözlerimi gezdirdim ama kimseyi seçemedim.
Kapılar açılınca temkinli adımlarla içeri süzüldüm. Vagonun içinde birkaç tanıdık yüz görünce nihayet rahat bir nefes aldım.
Koltukların neredeyse tamamı doluydu ama zaten Şizuoka İstasyonu’na sadece yedi dakikalık bir yolumuz vardı. Kapılar tıslayarak kapandı ve tren hareket etti. Gri seyahat çantamı ayaklarımın dibine bırakıp tutamağa tutundum, çaktırmadan içeriyi süzmeye başladım.
Gözlerim, üzerlerine özel bir boya sürülmüş gibi parıldayan diğer Surusei üniformalarını hemen seçti. Genelde ikişerli üçerli gruplar halinde, yolda buluşmak üzere sözleşmiş gibi duruyorlardı.
Gezinin heyecanı seslerinden okunuyor, vagonda yankılanan neşeli gürültüleri kulak zarlarımı titretiyordu.
"Kyoto’ya ilk defa gidiyorum!"
"Zaman geçmek bilmeyecek!"
"Hediyelik ne alacaksınız?"
"Ben Switch’imi yanıma aldım."
"Ona orada açılmayı planlıyorum!"
Bu cıvıltıların, büyük bir geziye çıkan küçük çocukların heyecanından farkı yoktu. Başımın üzerinde bir anlık bir coşku dalgası esti ve sonra dağılıp gitti. Tutamağı daha sıkı kavradım.
Dışarıdaki manzaraya bakarak kendime her şeyin yolunda gideceğini telkin ettim. Pencerelerden sızan güneş ışığı gözlerimi kamaştırırken Abekawa’yı geride bırakıp Şizuoka İstasyonu’na vardık.
Telefonuma baktım. Saat tam yedi buçuktu.
Kapıların açılmasıyla birlikte içeriye, Abekawa’dakinden katbekat büyük bir kalabalık akın etti. İnsan seli beni de önüne katıp sürükledi. Benzer üniformaları giymiş kalabalığı takip ederek kuzey kapılarına yöneldim.
İkinci sınıflar taksi duraklarının orada çoktan sıraya girmeye başlamıştı. Moçimune’deki o düzensiz kuyruklardan eser yoktu; burada kızlar ve erkekler ayrı sıralar halinde, sınıflara göre ve okul numarası sırasıyla dizilmişlerdi.
Tıpkı okul bahçesindeki törenler gibi dizilmiştik ama ortam çok daha rahattı. Herkes yanındakiyle hararetli bir sohbete daldığı için genel uğultu epey yüksekti.
2-1 sınıfından Sunao Aikawa olarak sıramın en başındaydım; kalabalığın arasından sıyrılmaya çalışmak ya da çantalarımla cebelleşmek zorunda kalmadan, doğrudan en öndeki boşluğa çöküverdim.
Eğer sınıfta soyadı "Aiuchi" olan biri olsaydı belki ikinci sırada olurdum ama hayatım boyunca hiçbir listede ilk sıradan geriye düşmemiştim. Ne bir yeteneğim ne de özel bir hobim vardı; çaba sarf etmeden her zaman birinci olduğum tek konu buydu. Ancak bu bir başarım sayılmadığı için kimse beni tebrik etmezdi.
Yine de sıranın en önünde olmanın getirdiği bazı sorumluluklar vardı. İşlerin çoğunu siz yüklenirdiniz. Sınıf nöbetleri, temizlik sıralaması, derste soruları ilk cevaplayan olmak; her şey bir numaralı öğrenciden başlardı. Bazen de sıranın en sonundaki kişiyle taş-kağıt-makas oynamak zorunda kalırdım. Soyadı alfabenin en başında veya en sonunda olanlar, okul aktivitelerinde her zaman dezavantajlıydı.
Pek çok kız, etekleri kirlenmesin diye eski usul serseriler gibi çömelmiş bekliyordu. Ama ben hiç üşenmeden, bacaklarımın arkası terleyip yapış yapış olmasın diye doğrudan yere oturup dizlerimi kendime çektim.
Görevli öğretmenler sessizlik sağlamak için öğrencilere seslenmeye başladı. Ardından sınıf temsilcileri sıraların önüne doğru ilerledi.
Satou tam önümde belirdi ve göz göze geldik.
"Günaydın, Aikawa. Nasıl gidiyor?"
"Şöyle böyle."
"Bunu duyduğuma sevindim!"
"Şöyle böyle" cevabını bu kadar olumlu karşılayacak tek sınıf temsilcisi herhalde oydu.
"Evet, numaralar!"
O söze başlar başlamaz derin bir nefes alıp tüm gücümle bağırdım: "Bir!"
Benim arkamdan diğer öğrenciler de domino taşları gibi sırayla numaralarını saymaya başladılar. İki, üç, dört... Sıramı savmanın verdiği rahatlıkla omuzlarımı gevşettim.
Satou yoklamayı tamamladı. Bu sırada Ootsuka da herkesin sağlık durumunu kontrol etmişti. İkisi de sınıf öğretmenimize rapor verdi.
Tüm sınıflar tamamlandığında müdür konuşma yapmak üzere öne çıktı. Yoldan geçenler bize imrenerek, sıcak gülümsemelerle bakıyorlardı ama kimse durup dinlemedi.
Müdür, kimsenin bu büyük günü kaçırmamış olmasından duyduğu memnuniyeti dile getirerek bunun günlük disiplinimizin bir sonucu olduğunu söyledi. Surusei’nin müdürünün en sevdiğim yanı, konuşmalarını her zaman kısa kesmeyi bilmesiydi. Adam hakkında kötü bir şey söyleyemezdim; zaten bu iki-üç dakikalık resmi törenler dışında kendisi hakkında hiçbir şey bilmiyordum.
Konuşmasını bitirdiğinde, dönem koordinatörü öğretmen yapılması ve yapılmaması gerekenleri hızlıca sıraladı. Ardından beşinci sınıftan başlayarak herkesi ayağa kaldırdılar. Şinkansen peronuna doğru ilerlemeye başladık.
Sınıftaki oturma düzenimiz neyse trendeki koltuklarımız da öyleydi. Dönüşte de aynı vagon ve aynı koltukta olacaktık, böylesi işi basitleştiriyordu. Bu düzen yüzünden arkadaşlarla gruplaşmak imkansız hale gelse de amaç zaten buydu; öğretmenler yolda bir sorun çıkmasından nefret ederdi.
Boston çantamı baş üstü rafına yerleştirdim, çok geçmeden Hikari treni Osaka İstasyonu'na gitmek üzere Shizuoka'dan hareket etti. Bir öğretmen, etrafta koşturup diğer yolcuları rahatsız eden öğrencilere şimdiden bağırıp çağırıyordu.
Pencereden akıp giden manzarayı dalgınca izlerken içimden geçirdim: Okul gezisi nihayet başladı.
Sunao gittikten iki saat sonra Mochimune İstasyonu'nun peronunda bekliyordum.
Zaten anne babası çoktan işe gitmişti, diğer öğrencilerin beni görme riski de kalmamıştı.
Hava ayazdı ama bir okul gezisi için yine de güzel sayılırdı. Tabii dağ havasına hiç güven olmazdı. Sırt çantamın içine katlanır bir şemsiye atmayı ihmal etmemiştim.
Fujinomiya'ya tek yön bir bilet aldım. Dokuz yüz doksan yen tutmuştu. Hayatımda aldığım en pahalı tren biletiydi; turnikelerden geçtikten sonra kaybetmemek için sırt çantamın iç cebine özenle yerleştirdim.
Yaizu'dan gelen tren yanaşırken peron oldukça tenhaydı. Kendimi hazırlayıp durmakta olan vagonlara baktım.
Sabah saat sekiz ellide Mochimune'den kalkan trenin ilk vagonunda buluşacaktık. Telefonum olmadığı için Aki'nin doğru trenin doğru vagonunda olmasına güvenmekten başka çarem yoktu.
Ne olur orada olsun.
Neyse ki onu hemen gördüm.
Daha kapılar açılmadan göz göze geldik. Tam kapının önünde dikiliyordu; birbirimizi bulmamızı kolaylaştırmak için iyi bir yöntemdi.
Kapıların açılması için içimden dua ettim ve sanki sadece benim için bir iyilik yapıyorlarmış gibi hemen açılıverdiler.
"Aki!"
"Sabah şerifleriniz hayırlı olsun."
El salladı. Onu görmeyeli beş gün olmuştu, bu kısa selamlaşma bile gerim gerim gerilen sinirlerimi yatıştırmaya yetti.
İşe gidiş geliş saati yeni geçmişti, sadece birkaç koltuk doluydu. Kapının yanında iki kişilik bir sıra bulup yerleştik. Kucağında sırt çantasıyla oturan sadece biz vardık, bu halimizle birbirimizi tamamlıyor gibiydik.
Aki bana bakıp gülümsedi. "Çok güzel görünüyorsun," dedi. Bu tarz şeyleri dile getirmesinin onun için ne kadar zor olduğunu biliyordum, ben de karşılık vermek istedim.
"Sen de pek bir yakışıklısın," dedim.
"Yakışıklı mı?"
"Kıkır kıkır."
Rol yapar gibi söyleyince bu kelimeler ağzımdan daha rahat çıkıyordu.
Aki rahat giyinmemizi önermişti, ben de haki keten pantolonun üzerine beyaz balıkçı yaka bir kazak geçirmiş, altıma da düz tabanlı spor ayakkabılarımı çekmiştim. Soğuktan korunmak için içime polar astarlı bir termal atlet giymiş, üzerime de birkaç tane tek kullanımlık vücut ısıtıcısı yapıştırmıştım. Isıtıcılar hariç hepsini Sunao'dan ödünç almıştım. Aki'nin üzerinde ise gri bir kapüşonlu üst ve kot pantolon vardı.
Kıyafetlerimiz sade, rahat, günlük şeylerdi. Gerçekten de bir çiftliğe gidiyormuş gibi görünüyorduk.
Pencereden dışarı baktığımda birbirine bitişik evlerin hızla geçip gidişini izledim. Aktarma da dahil olmak üzere, çiftliğe en yakın durak olan Fujinomiya İstasyonu'na varmamız bir saati bulacaktı. Oradan sonra da otobüse binmemiz gerekiyordu. Gelecek istasyon Shimizu İstasyonu, Shimizu İstasyonu...
"Ha, bu arada. Al bakalım Aki."
Sırt çantamın iç cebinden bir şey çıkardım.
Bugünün gelmesini beklerken evde boş boş oturup parmaklarımı oynatmaktan başka yapacak işim yoktu. Bu durum zamanın daha da yavaş akmasına neden olmuş, kafamda bir fikir canlandırmıştı.
"Gezimiz için bir rehber kitapçık hazırladım."
"Öyle mi?"
"Evet!"
Babamın çalışma odasında bir yazıcı vardı ama ben bunları tamamen kendi ellerimle hazırlamıştım. Ne de olsa vaktim boldu. Evde kalmış birkaç el işi kağıdı bulmuş, yazıcıdan da normal kağıtlar aşıp iki kitapçık yapmıştım.
Kapağı oldukça sadeydi: "Okul Gezisi Kitapçığı." Sol üst köşesinden delgeçle delip biraz süslemiştim.
Elimde gerçek bir kitapçık olması, yaklaşmakta olan yolculuğu daha gerçekçi kılıyordu. Bu fikir beni o kadar heyecanlandırmıştı ki odadaki halının üzerinde sevinçten yuvarlanmıştım; ama bunu Aki'ye söylemeyecektim tabii.
"Bakabilir miyim?" diye sorarak kitapçıklardan birini elimden aldı. Sesindeki heyecan belli oluyordu.
"Elbette!"
Zaten bunun için yapmıştım.
Tasarımı Sunao'nun okuldan aldığı mavi kitapçıktan esinlenmiştim, gerçi benimki okulun dağıttığından çok daha inceydi. İlk sayfada keçeli kalemleri ve tükenmez kalemleri sonuna kadar kullanıp resmi sloganımızın tam sayfa bir çizimini yapmıştım.
Aki yüksek sesle okudu: "Gönlünce eğlen."
Birden utançtan yerin dibine geçecek gibi oldum. "Başka bir şey düşünemedim ne yapayım."
"Gönlünce eğlen demek."
"Geç arkasını!"
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.