Olamaz. İş birlikçim hiç tereddüt etmeden kafasını salladı. Beni incitmeye niyetinin olmadığını biliyordum ama o da nihayetinde insandı. Nefsine yenik düşmekten korkuyordu.
Arkasından Mochizuki’nin varlığını kollayarak omzunun üstünden geriye baktı. Sonra tekrar bana dönüp bakışlarını üzerime dikti.
Sana iyi bakmak istiyorum, Nao.
Bu apaçık bir reddedişti. Gözlerinin içine bakarak ben de aklımdakini açıkça söyledim.
Ama ben bana dokunmanı istiyorum.
Kısık sesle konuşmaya çalışmıştım ama sesimin odada yankılandığını hissettim. Belki de bu sadece benim kuruntumdu.
Aki şaşkına dönmüş gibiydi. Sonra sanki ona ihanet etmişim gibi kaşlarını çattı. Gerçekten ciddi misin?
Evet, dedim en ufak bir tereddüt göstermeden. Elimi tutarsan uyuyabilirim sanırım.
Onun yardımına ihtiyacım vardı. Elimi tutmazsa işim harabeydi. Ona dokunmalıydım, gerisi hiç umurumda değildi.
Bu arzumu bakışlarımla ona hissettirmeye çalıştım. Aki o kadar kızardı ki karanlıkta bile yüzünün alev alev yandığını görebiliyordum.
Aki?
Bir tuhaf davranıyordu. Yoksa ateşi mi vardı?
Aki elini yüzüne kapatıp garip sesler çıkardı. Parmaklarının arasından bana dik dik baktığını görebiliyordum ama hiç de korkutucu görünmüyordu.
Kesinlikle olmaz.
Ama neden?
Ne ara olduğunu anlamadan Aki yine o Nuh deyip peygamber demeyen inadına bürünmüştü.
Çünkü ben öyle diyorum.
Tch!
Beni ikna edemezsin.
Bir arpa boyu yol alamıyordum. Onu bu kadar somurtkan yapacak ne yapmıştım ki?
Aki arkasını dönüp bana arkasını döndü, arkasından ona ters ters baktım. Ama sonunda havlu atmak zorunda kalan ben oldum. Yorganı göğsüme kadar çekip acıklı bir şekilde içimi çektim.
Karanlıkta Aki’nin omuzlarının seğirdiğini gördüm. Ne kadar kızgın numarası yaparsa yapsın, her hareketimi pürdikkat takip ettiğini biliyordum.
Sesime ağlamaklı bir ton vererek, Gerçekten yapmayacak mısın? dedim.
Sessizlik.
Uzun bir sessizlik oldu. Kesinlikle vicdanını sızlatıyordum. Sadece küçük bir hamle daha gerekiyordu.
Aki.
Eğer bu da işe yaramazsa, gizlice onun futonuna süzülecektim.
Ama tam bunu düşündüğüm sırada nihayet pes etti ve sol elini bana doğru uzattı.
Aki’nin kemikli, köşeli eli karanlıkta adeta parıldıyordu. Sevinçle ona doğru sokulup elini sıkıca kavradım.
Bir süre elini avcumun içinde evirip çevirdim; başımı okşatıp yanaklarıma dokundurdum. Sonra yanağımı eline sürttüm. Bir kedi yavrusu olsaydım herhalde mırıldanmaya başlardım.
Aki’nin sadece avuç içi ve parmaklardan ibaret olan bu yeni hâlini çok sevmiştim.
Lütfen elimle oynamayı bırakır mısın? dedi, sanki önündeki bir kağıttan dümdüz okur gibi gergin bir sesle.
Yüzü şimdi daha da kızarmıştı. Belki de biraz aşırıya kaçmıştım.
Pişmanlıkla asıl amacımı hatırlayıp parmaklarımızı birbirine kenetlemeye çalıştım.
Flörtleşmeye bayılıyorsunuz bakıyorum da.
Yüreğim ağzıma geldi.
Aramızdaki tek bölme kapalıydı ve Mochizuki’nin sesi tam da o kapının arkasından gelmişti.
Hemen Aki’nin elini bırakıp yorganın altına gömüldüm. Sonra artık her şey için çok geç olduğunu fark ederek kafamı yavaşça dışarı çıkardım.
M-Mochizuki, sen uyumamış mıydım?
Numara yapıyordum.
Doğru ya, o tiyatro kulübündeydi! diye düşündüm. Ama şu an bunu takdir edecek durumda değildim.
Yalnız olduğumuzu sanıp erkek arkadaşımın o yumuşak kalbinden sonuna kadar yararlanmış, onu parmağımda oynatmıştım. Ama üst sınıfımızdan birinin başından beri bizi dinlediğini bilmek her şeyi altüst etmişti.
Suratım alev alev yanarken, Kafasına yastık fırlatsak belki hafızasını kaybeder, diye fısıldadım.
Tehditlere gerek yok. Lütfen, devam edin! dedi Mochizuki, haince sırıtarak.
Gerçekten kafasına yastık fırlatmayı düşündüm.
Bitti! diye kestirip attım. Ben uyuyorum!
O zaman dedikodu yapalım, dedi Mochizuki. Aşk meşk meseleleri konuşmak okul gezisinin şanındandır, değil mi?
Beni köşeye sıkıştırmıştı. Dedikodu yapmak, yastık savaşlarıyla birlikte her okul gezisinin olmazsa olmazıydı. Ama nedense hiç havamda değildim.
Bizi düşünüyorsan, gerek yok. Ben öyle kolay yıkılmam.
Aki’nin üzerinden üst sınıfımıza bakacak kadar doğruldum.
Mochizuki ellerini başının arkasında birleştirmişti. Gözleri açıktı ama nereye bakıyordu? Karanlık tavana mı, yoksa başka bir yere mi?
Öyle değil, dedim. Belki de çenemi tutmalıydım. Ama bir şeyi fark edip de fark etmemiş gibi davranmakta hiç iyi değildim. Sevdiğin birini kaybettikten sonra kimse iyi olamaz.
Rolümü sen bile görebiliyorsan, demek ki daha çok fırın ekmek yemem gerek.
Yüzünü ekşitti, karanlıkta içini çektiğini duydum. Çiftlikte yarım kalan konuşmayı bitirmenin vakti gelmişti.
Uyanıkken de uyurken de... ki pek uyuyabildiğim söylenemez... aklım hep Mori’de. Nasıl düşünmeyeyim ki? Sesi kısıktı, sanki duygularını bastırmak için kendini zorluyordu. Geceye karışan kısık bir fısıltı gibiydi. Kafamda o kadar çok soru var ki, bilmek istediğim o kadar çok şey var ki... Ama cenazede annesi konuşacak durumda değildi. İşte o zaman babası bana bir mektup verdi. Mori’nin bana yazdığı bir mektup. Komaya girmeden bir gün önce yazmış.
Mochizuki’yi okulda, elinde pembe bir zarfı sıkı sıkı tutarken gördüğümü hatırladım.
Mektubu okuyacak cesareti bulamadığı için günlerce yanında taşımıştı. Öğrenci konseyi odasında oturup kara kara düşünmüştü. Sonunda cesaretini toplayıp zarfı açmıştı.
Suzumi’nin mektubu her şeyi açık açık anlatıyordu. Küçükken nasıl bir ikiz yarattığını ve o kızın şimdi Fujinomiya’da büyükanne ve büyükbabasıyla yaşadığını yazmıştı. İkizinin harika bir ressam olduğunu ve bir gün onu kendisiyle tanıştırmak istediğini söylemişti.
Mochizuki bundan bahsetmedi ama mektubun asıl önemli kısmı bu değildi. Suzumi, Ryou’ya da bir mektup yazmış, Mochizuki’nin ona çıkma teklif ettiğini ve artık cevap vermeye hazır olduğunu söylemişti. Ama Mochizuki bu konuyu açmadı.
Bunu bir işaret olarak kabul ettim, dedi. Mektubun altında Fujinomiya’da bir adres yazılıydı ve gitmem gerektiğini anladım. Şimdi düşününce, belki de sadece kaçıyordum. Okulda olmak istemediğim kesindi.
Suzumi’nin babasına onları ziyaret etmek istediğini söylemiş, babası da bu isteği Taeko ve Yutaka’ya iletmişti. Cenazede aile dışından olan tek kişi Mochizuki’ydi ve yaşlı çift onu hemen hatırlamıştı. Orada kalmasına seve seve izin vermişlerdi.
Çiftlikte olmasının sebebi de Taeko’nun ona buraları gezmesini önermesiydi. O gün halletmeleri gereken işleri olduğu için onu oraya bırakmışlardı.
Buraya gelirken her şeyi anladığımı sanıyordum. Havai fişekleri izlediğim Mori gerçek olandı; yaz tatilinden sonraki her şey ise onun yerine geçen ve taklit yapan ikizi Ryou’ydu. Geriye dönüp baktığımda aslında pek çok ipucu vardı ama mantıklı düşünemiyordum. Yok ya, sadece kendime bahaneler uyduruyorum.
Kendini suçladığını görebiliyordum. Gözlerim buğulanmaya başladı.
Özür dilerim, Mochizuki. Belki de sadece kendimi rahatlatmak, vicdanımı rahatlatmak istiyordum. Ama yine de bir şeyler söylemek zorundaydım. Sana anlatmadığımız için özür dilerim.
Ona daha önce söyleseydim... belki de Suzumi’yi henüz evinde, yatağındayken görebilirdi. Ona cevap veremese bile, en azından yanakları buz kesmeden önce son bir kez dokunabilirdi.
Ama Ryou’nun isteğine saygı duyduğum için tek kelime etmemiştim. Suzumi için rolünü o kadar çok oynamaya çalışıyordu ki, bu durum bana kendi seçimlerimi hatırlatıyordu.
Yine de bu, Mochizuki’nin duygularını hiçe saymayı haklı çıkarmazdı.
Özür dileme. Seni hiçbir şey için suçlamıyorum.
Sessiz kaldığımda hafifçe kıkırdadı.
Yani ikiniz gerçekten de her şeyi biliyordunuz, öyle mi?
...Evet, biliyorduk.
Tiyatro oyununda senaryonun dışına çıktığın anı hatırlıyorum, Aikawa.
Hafızasından repliklerimi mırıldanmaya başladı.
Bunu yaparsan hepimizin seni unutacağını biliyorsun! Herkesin hafızasından silineceksin! Bunu kabullenmiş gibi davranmayı kes!
Rol yaptığımı unutup içimden gelenleri haykırmıştım; şimdi ise Mochizuki’nin sesi o kelimelerin üzerinden geçiyordu.
Bu beni... gerçekten çok sarstı. Eminim izleyicileri de etkilemiştir. Bunun bir oyuncu olarak becerinle hiçbir alakası yoktu. Tamamen saf duygulardı ve bu yüzden bu kadar net geçti karşıya... Sonradan düşündüğümde, senin de Ryou ile aynı durumda olduğunu tahmin ettim. Doğru mu?
O doğaçlama ancak ben de bir kopya olduğum için mümkündü. Onunla aynı dertleri paylaşıyordum ve bu yüzden sözlerim ona ulaşabilmişti. Bu bir abartı ya da kibir değil, sadece yalın gerçekti.
...Evet.
Gizlemeye çalışmadım. Ona kopyaların nasıl var olduğunu kısaca anlattım.
Mochizuki hayranlıkla dinledi. Sözüm bittiğinde, Aki hâlâ yattığı yerden elini kaldırdı.
Benim de bir kopya olduğumu nereden anladın? diye sordu.
Okul gezisini birlikte ekip birbirinize Aki ve Nao diye hitap ediyorsunuz ya.
Yani aslında o kadar da emin değildin?
Yahu Aki, sen de her şeyi amma didikliyorsun ha, farkında mısın? Aki’ye ters ters baktı, sonra bir süre sessiz kaldı. En sonunda, Sizinle ilgili içimde bir suçluluk duygusu taşıyorum, dedi.
Hmm?
Mayıs ayında Mori, Hayase’yi konsey odasına çağırmıştı. Kendisinden küçük birine zorbalık yaptığı yönündeki söylentiler yüzünden onu epey sıkıştırmıştı.
Yutkundum. Eğer bu mayıs ayında olduysa, o zaman bunu yapan Ryou değil, Suzumi’ydi. Öğrenci konseyi başkanı olarak görevini çok ciddiye alırdı ve bu tür söylentilerin peşini bırakmazdı.
Hayase hakkında bir sürü başka çirkin hikaye daha vardı, diye devam etti Mochizuki. Bu yüzden her ihtimale karşı danışman öğretmenimizi de yanımızda bulundurduk. Ama Hayase açık vermedi. Bu asılsız söylentilerin itibarını zedelediğini söyleyip bunlara bir son vermemizi talep etti.
Tam ona göre bir hareket, dedi Aki. Sanada’nın hafızasını yokluyor olmalıydı.
Diğer öğrencilere sormak da işe yaramadı. Basketbol takımındaki diğer üyeler, başlarına bir iş açılmasından korktukları için dillerini tuttular. Sonunda bir gün okula gelmeyi bıraktı zaten. Ama bu, bizim hiçbir şey yapamadığımız gerçeğini değiştirmez.
Mochizuki doğrulmaya yeltendi ama Aki eliyle ona yatmasını işaret etti.
Benden özür dilemenin bir anlamı yok. Canı yanan Shuuya’ydı.
...Ah, doğru.
Ama Shuuya ile karşılaşırsan sakın bu konuyu açma. Hayase’nin adını duymak onun tekrar okulu bırakmasına neden olabilir. Nedenini bildiğine eminim.
Evet, haklısın. Mochizuki ciddiyetle başını salladı.
Suçlu hissettiğini söylemişti ama festival hazırlıkları sırasında özür dilemek için pek çok fırsatı olmuştu. Bunu yapmamasının sebebi, Aki’nin tepkisini ölçmeye çalışması ve konuyu açmanın güvenli olup olmayacağını kollamasıydı.
Mochizuki, "Aki," dedi. "Eylül ayında Hayase'ye meydan okuyan sendin, değil mi?"
O basketbol maçını izlemek için üç sınıftan da öğrenciler spor salonuna toplanmıştı. Kalabalığa bakamayacak kadar gergindim ama hem Mochizuki'nin hem de Ryou'nun orada olduğunu tahmin edebiliyordun.
Eğer kendini suçlu ve çaresiz hissettiyse, o maçı sonuna kadar izlemek zorunda hissetmiş olmalıydı. Tıpkı benim gibi o da her anına şahit olmuştu, her ne kadar nedenlerimiz tamamen farklı olsa da.
Aki, "Bendimi," diye itiraf etti.
"Tahmin etmiştim." Mochizuki, taşlar yerine oturmuş gibi başını salladı. "Bunu ancak sen yapabilirdin."
Sözleri karşısında gözlerimi kırpıştırdım, zihnimde bir soru işareti belirdi. Ancak hemen ardından söylediği şey, tüm şüphelerimi dağıttı.
"Bu durum, benim asla bir kopyama sahip olamayacağımı daha da netleştirdi."
"Neden böyle düşünüyorsun?" diye sordum. Kendine olan bu güveninin kaynağını bilmem gerekiyordu.
Mochizuki okula gitmek istemediğini itiraf etmişti. Bir kopya yaratmak için bu kadarı yetmez miydi? Durumun böyle olmasından kesinlikle korkmuştum.
"Ben neysem oyum," dedi, lafı hiç dolandırmadan.
Bu söz zihnimdeki bir pürüzü giderdi. Mochizuki sırtüstü yatmış, yukarı bakıyordu ama gözleri aslında tavanda değildi. Sanki sahnesini hayal eden bir oyuncu gibi, o engeli aşıp gece gökyüzüne bakıyordu.
Dudaklarındaki tebessüm göstermelik değildi.
"Hiçbir şeyden kaçmayacağım," dedi. "Mori'yi sevdim. Ryou ile birlikte hareket ettim. Bunları başkasıyla paylaşmak istemiyorum. Bu anılar canımı yaksa bile, bu keder ve acı beni kaçmak isteyecek kadar zorlasa bile."
Yattığı yerde elini göğsüne vurdu. Çıkan ses o kadar derinden geliyordu ki aradaki mesafeye rağmen yankısını kendi kalbimde hissettim.
"Bu duygular bana ait," dedi. "Onları başkasına devretmeyeceğim, kendimin başka bir versiyonu olsa bile."
İç çeker derin bir nefes verdim. "Sen gerçekten başkasın, Mochizuki."
Onda gerçek bir güç vardı. Zorluklara göğüs germeye kararlıydı ve onu bu kadar cool yapan da buydu.
Gözlerimi o görünmez gökyüzüne çevirdim. Bulutlar ne kadar yoğun olursa olsun, ay oradaydı. Yıldızlar parıldıyor, kendi şarkılarını fısıldıyordu.
Mochizuki'nin gelecekte bizim spor salonumuzdan ya da belediyenin kültür merkezinden çok daha büyük sahnelerde yer alacağından emindim. Spot ışıklarının altında, daracık dekorda koştururken, kendisini büyülenmiş gibi izleyen kalabalığın alkış tufanıyla yıkanacaktı.
Oraya tahmin ettiğinden de erken ulaşacaktı; bunu hissedebiliyordum.
"Yok canım, o kadar da değil. Ama şubat ayındaki Kisaragi Sergisi'nde sahne alacağım." Tek parmağını kaldırarak sırıttı. "Başka hiçbir oyuncu olmayacak, tek kişilik dev kadro! Bizim ekipten arkamı toplamasını isteyeceğim ama sizin de yardım etmenizi çok isterim. Provalara şöyle bir kafanızı uzatsanız bile yeter. Tabii asıl gösteriye de kesinlikle beklerim."
İçimden bir ses yardım etmek istiyordu ama söz vermemek için haklı bir sebebimiz vardı.
"Bir daha okula gidip gidemeyeceğimizi bile bilmiyoruz," dedim.
Mochizuki şaşırmış göründü. Ellerini kafasına götürüp saçlarını karıştırdı.
"Anlıyorum. Zengin biri olsaydım ikinize de bakardım ama... Yok, bu kulağa sokak kedisi ya da köpeği gibi geliyor. Çok patavatsızca oldu."
"Sıkıntı yok. Zaten her zaman patavatsızdın."
"Ne demek istiyorsun sen?!"
Bana dik dik baktı ama bu apaçık bir gerçekti. Patavatsızlık, Shun Mochizuki'nin doğasında vardı.
O sırada ağzından bir esneme kaçtı. Ardından Aki de eliyle ağzını kapatarak kendi esnemesini bastırmaya çalıştı.
"Sizin dışınızda başka kopyalar var mıdır acaba? Tabii bir de Ryou var."
"Hiçbir fikrim yok." Aki başını iki yana salladı.
Mochizuki sadece başıyla onayladı. Zaten böyle olduğunu tahmin etmiş gibiydi.
"Dünyanın dört bir yanından doppelgänger görüldüğüne dair raporlar var," dedi öylesine bir tavırla. "Ryunosuke Akutagawa, Denizkızının Dönüşü falan filan. Sence bunların hepsi kopyalardan mı bahsediyor?"
Denizkızının Dönüşü, modern zamanların en ünlü doppelgänger hikayelerinden biri olan gerçek bir olaydı. 1985 yılında, Almanya'nın kuzeyinde bir tekne kazası yaşanmıştı. Aloysia Jahn adında bir kadın ağır yaralı ve bilinci kapalı bir şekilde hastaneye kaldırılmıştı. O hastanede yatarken, erkek arkadaşı ve bir arkadaşı, sahilde tıpkı ona benzeyen birinin yürüdüğünü görmüştü.
Mochizuki, "Yaz tatilinde Aloysia hakkında bir televizyon programı yayınlamışlardı," dedi.
"Öyle mi? Yayınladılar mı?"
Bunu ilk defa duyuyordum.
Tüm tatili kaçırmıştım. Sunao, UFO ihbarlarıyla ilgili haberleri can kulağıyla dinlerdi ama Denizkızının Dönüşü gibi konularla hiç ilgilenmezdi; kanalları gezerken denk gelse bile hemen geçerdi.
"Aloysia'nın kız kardeşiyle yapılan ilk röportajı verdiler. Aloysia'nın kendisi hala hayatta ama yayına çıkmayı reddetmiş."
"Anladım."
"Kız kardeşinin söyledikleri aklıma kazındı resmen. Kazadan birkaç gün önce Aloysia intihar etmeyi düşünüyormuş."
"İntihar mı?!"
Mochizuki gözlerini ovuşturarak başını salladı. Belli ki uykusu iyice ağırlaşmıştı.
"Aloysia bir çocukla birlikteymiş ama çocuk başkasına aşıkmış. Kızdan ayrılmak istiyormuş, kız kardeşinin dediğine göre Aloysia bu yüzden ölmekten bahsediyormuş. Ama hastanede uyandıktan sonra bu fikir ona artık o kadar cazip gelmemiş. Tabii kazanın da bunda bir etkisi vardır mutlaka..."
"...Yani bu bir kaza değil de intihar girişimi miydi?" diye sordu Aki, kısık bir sesle.
Ben de aynı şeyi düşünüyordum. Huzursuzca bu düşünceyi zihnimde tarttım. Eğer kazadan önce o kadar köşeye sıkışmışsa ve bir kopya yarattıysa...
"Sence Aloysia, kopyasından kendisini o son boşluğa itmesini istemiş olabilir mi?" diye sordum.
Lütfen. Beni denize it. Bana yardım et.
Daha doğduğu an kopyasından böyle bir şey mi istemişti?
Yüzümdeki tüm kan çekildi. Gözümün önüne getirmeye çalışarak yutkundum.
Yapamadım. Hayal bile edemedim. Bir keresinde kendimi boğmaya, o geceden bile daha karanlık suların içinde yok olmaya çalışmıştım. Dünyadaki hiçbir güç bana Sunao'yu o suya ittiremezdi.
Ama Ryou, kopyaların orijinallerinin yapamadığı şeyleri yapmak için var olduğunu söylemişti. Bu zorunluluk bizim doğamızı çarpıtıyordu.
Aynı şey Aloysia'nın kopyası için de geçerli miydi? Yoksa bu sadece saçmalıktan mı ibaretti? Bir teknenin kenarından birini itme emrine uymak tamamen akıl almaz geliyordu.
Kaşlarımı çattım.
Ama durum buysa, biz neden...?
"Mochizuki."
"......"
"Mochizuki?"
Şüphelerimi netleştirmek için ona seslendim ama sadece düzenli nefes alış verişi cevap verdi.
Bu, az önceki sahte horlamalara hiç benzemiyordu. Uykusuz geçen gecelerin yorgunluğu sonunda bedenini ele geçirmişti.
Uykusunu bölmek istemediğim için sustum.
Dışarıdan hiçbir böcek sesi gelmiyordu. Yorganın dışındaki yanaklarım ve ellerim, odadaki keskin soğuğu hissediyordu.
Bu soğuk zihnimi açık tutuyordu.
Belki de bedenim bu sert yastığa alışamamıştı. Belki de yabancı bir evde uyumanın verdiği huzursuzluktu. Ya da kalbimin bir köşesinde sinsice büyüyen o korku kırıntısıydı.
Düşüncelerim bu yöne kayarken, birinin bacaklarımdan tutup "yapma" diye bağırdığını hisseder gibi oldum.
Düşünme bunları. Hiçbir şey bilmeden kal.
Bu Sunao'nun sesi miydi, yoksa başka birinin mi...?
"...Nao."
Aki bana doğru elini uzattı, hemen tuttum.
İkimizin de ellerinin titrediğini fark etmem bir saniyemi bile almadı. Birbirimizin sıcaklığına sığınmak bile bizi sakinleştirmeye yetmiyordu.
Keşke suçu sadece soğuğa atabilseydik.
Aki'nin elini alıp alnıma yasladım ve gözlerimi kapatıp dua ettim.
Kulağım yastığa dayalıydı, kalbimin ne kadar hızlı çarptığını duyabiliyordum. Eğer kalbim oraya kadar çıktıysa, göğsümdeki o boşluğu ne doldurabilirdi ki?
Aki'nin eline can havliyle tutundum. Bu karanlığı sadece o dağıtabiliyordu. Boşluğun ortasında ikimiz yapayalnızdık.
Diğer futondan, "İyi geceler," diye fısıldadı. Sesi kulaklarımda yankılandı.
Bu yumuşak tınıyı kaybetmek istemedim. Dudaklarımı sıkıca birbirine bastırdığımı fark edip onları serbest bıraktım. Sonra onun o değerli varlığını gözlerimle takip ederek aynı kelimeleri mırıldandım.
"İyi geceler, Aki."
...Ah.
Bu anı asla unutmayacağımdan emindim. Onu sonsuza dek saklayacaktım. Sevgiyle hatırlayıp göğsümün en derin yerinde taşıyacaktım. Yaşlansam bile, hatta yaşlanamasam bile.
Aki rahatlamış görünüyordu, gözlerini kapattığını izledim. Sonra etrafımızı saran karanlığa sessiz bir veda fısıldadım.
Ama zaten biliyordum. Gözlerimi kapatsam bile, sonumuz her an biraz daha yaklaşıyordu. Kendimi ne kadar gizlersem gizleyeyim, benim kışım gelecekti ve bundan kaçış olmayacaktı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.