Ertesi sabah erkenden uyandık, kahvaltımızı yaptıktan sonra tarladaki işlere yardım etmeye gittik.
Patatesleri toplayıp yabani otları temizledikten sonra Fujinomiya İstasyonu’na dönmeyi planlıyorduk ama Taeko teyze sadece gülümsedi ve bir gece daha kalmamız için ısrar etti. Öğleden sonra bizi arabayla Tanuki Gölü’ne ve Fujisan Hongu Sengen Taisha Tapınağı’na götürdü.
Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştık, daha şimdiden ikinci günün akşamı oluvermişti.
Eve döndüğümüzde Yutaka amca bir arkadaşından sebze almak için dışarı çıktı. Biz de salonda dört kişi yan yana oturmuş, çaylarımızı yudumluyorduk.
Masanın tam ortasında, bir moçi dükkanından aldığımız pelen otlu daifukular duruyordu. Pelen otunun o hoş, taze kokusunu içime çekip tatlıdan kocaman bir ısırık aldım.
O sırada Taeko teyze sessizliği bozdu. Sanki yarınki havadan bahsediyormuş gibi sıradan bir sesle, “Nao, Aki, burada yaşamak ister misiniz?” diye sordu.
Hayatta duyacağımı tahmin etmeyeceğim son şeydi bu.
Olduğumuz yerde kalakaldık. Şaşkınlığımızı görünce yüzünde mahcup bir tebessüm belirdi.
“Kusura bakmayın ama dün geceki konuşmalarınıza kulak misafiri olduk.”
“Ah...”
Sürgülü kapıların ardı o kadar sessizdi ki hiçbirimiz yaşlı çiftin bizi duyabileceğini düşünmemiştik. Meğer tüm o süre boyunca salonda oturuyorlarmış.
Taeko teyze önündeki o minicik daifukuyu dörde bölüp lokmaları ağır ağır ağzına attı. Yüzündeki ifade, dünküne kıyasla çok daha şefkatliydi.
Yüzündeki o yumuşak tebessümle, kelimelerin üzerine titrer gibi tane tane konuştu.
“Belki üstüme vazife değil ama siz ikinizi öylece kendi halinize bırakmaya gönlüm elvermiyor. Yutaka da benimle aynı fikirde. Ryou buradayken şunu çok iyi öğrendik; hayatta kaldığınız sürece bir şekilde her şey yoluna giriyor.”
Hayatta kaldığınız sürece.
Taeko teyze bu sözleri yarı kendi kendine fısıldar gibi, hafifçe mahcup bir edayla tekrarladı.
“Kendinize göre dertleriniz vardır elbet. Hemen şimdi karar vermek zorunda değilsiniz. Ama... Önünüzde böyle bir seçeneğin de olduğunu sakın unutmayın.”
“Çok teşekkürler, Taeko teyze,” diye fısıldadım. Aki de başıyla onaylayıp saygıyla eğildi.
İkimiz de birbirimizin yüzüne bakamadık. Masadan birer daifuku daha aldık. Seçme şansımız olabileceği aklımızın ucundan bile geçmemişti.
Eğer Aki ile ben bu iki güzel insanın bizi yanına almasına izin verirsek, bu evde yaşarsak... Bundan sonraki her günümüz tıpkı bugün gibi huzurlu geçecekti. Tarlada çalışır, ara sıra dışarı çıkardık. Birlikte yemek yer, birbirimize iyi geceler dileyip uyur ve ertesi günü umutla beklerdik. İşte yeni hayatımız bu olurdu.
Ne kadar da güzel olurdu. Nasıl da mutlu bir yaşam... Bunca zamandır deli gibi arzuladığım o hayat, şimdi bir anda ete kemiğe bürünmüş, gözlerimin önünde duruyordu.
Taeko teyze oturduğu minderden kalkmak için bacakları olmayan sandalyenin kolluklarına tutunarak doğruldu.
“Hem diğer benliklerinizle birlikte yaşayacak haliniz yok ya,” diye söylendi huzursuz bir sesle.
“...Efendim?” Bir rüyadan uyanmış gibi gözlerimi kırpıştırıp ona baka kaldım.
“Benim ufak bir işim var, hemen dönüyorum. Yarım saate gelirim.”
Taeko teyze beni duymamıştı bile. Giderken yüzündeki o sıcak tebessüm hiç eksilmedi. Arkasından bakarken söylediklerini zihnimde evirip çeviriyordum.
Ne demek istemişti? İçimde çok kötü bir his vardı. Sanki bizim bilmediğimiz, kendisinin ise kesin olarak emin olduğu bir şeyi biliyor gibiydi.
Gelen bir sesle irkildim.
Aki cebinden telefonunu çıkarıp ekrana bakarken kaşlarını çattı.
“Aikawa arıyor,” dedi.
Sunao mu?
Aki ekrana dokunup aramayı hoparlöre aldı.
“Alo?”
“...Benim.”
Hattın ucundaki ses kesinlikle Sunao’ya aitti. Arkasından başka sesler de geliyordu ama ne dedikleri seçilmiyordu.
Mochizuki ağzında kürdanıyla donakaldı. Telefonun hoparlöründen boğuk gelse de Sunao’nun sesi benimkinin tıpatıp aynısıydı. Orijinaller ve kopyalar hakkındaki her şeyi bilmesine rağmen bu durum onu yine de şaşırtmış olmalıydı.
Ben daha önce Aki ile Sanada’yı hiç yan yana görmemiştim. Onlar da bizi görmemişti.
Nedense Taeko teyzenin sözleri zihnimde tekrar yankılandı.
Hem diğer benliklerinizle birlikte yaşayacak haliniz yok ya.
“Hâlâ Fujinomiya’da mısınız? Nao yanında mı?”
Aki bana baktı. Ben sessiz kalınca, “Yanımda,” diye cevap verdi.
“Sizinle... Konuşmamız gereken bir şey var. Sanada... Aki, eğer onun yanındaysan, ikinizi de Kyoto’ya çağırabilir miyiz?”
Aki ile göz göze geldik.
Ses tonu durumun acil olduğunu hissettiriyordu. Yine de Sunao’nun sesinde panik hali yoktu, bu yüzden tam emin olamıyordum. Muhtemelen ertesi gün dönecekleri zamana kadar bekleyemeyecek kadar önemli bir şey olmuştu.
Ve konuşma tarzına bakılırsa, Sanada da onun yanındaydı.
“Bir saniye bekle. Hemen döneceğim sana,” deyip telefonu kapattı Aki. “Nao, ne diyorsun?”
Normalde hiç düşünmeden başımı sallardım.
Ama bu kez kararlı bir sesle, “Gitmek istemiyorum,” dedim.
Bir kopyanın, orijinalinin isteğini geri çevirmesi olacak iş değildi. Eğer bu bir sınavsa, kesinlikle kalmıştım.
Fakat Kyoto’ya gitmek istemiyordum. Burada kalmak istiyordum. Alacağımız o kötü haberi hiçbir zaman öğrenmeden öylece yaşayıp gitmek istiyordum. Taeko teyze de bunun mümkün olduğunu söylemişti işte.
Sessizce ona yalvaran gözlerle baktım ama Aki’nin bakışlarında en ufak bir tereddüt yoktu. Benim gibi çocukça bir inatçılık yapmıyordu.
Yine de son bir umutla sordum: “Sen gitmek istiyor musun?”
“Şuuya beni çağırıyorsa, gitmek isterim. Gerekirse tek başıma giderim.”
Bunu söylerken o kadar rahattı ki.
Nasıl bu kadar kolay karar verebiliyordu? Benimle aynı endişeleri taşıyor olmalıydı. Neden hiç duraksamıyordu? Bu beni sinirlendirse de aslında en başından beri nasıl tepki vereceğini çok iyi biliyordum.
O da en az benim kadar korkuyor ve endişeleniyordu, belki de benden çok daha fazla; ama asla kaçmazdı.
Bu da benim de kendimi toparlamam gerektiği anlamına geliyordu. Derinlerde bir yerde biliyordum ki, eğer bu durumla şimdi yüzleşmezsek, sonunda pişman olan ben olacaktım.
“...Peki, ben de geliyorum.”
Aki gözlerimin içine baktı. Ne kadar isteksiz olduğumu anlayacak kadar akıllıydı. Ama ona güven vermek istercesine başımı salladım, bu da onu ikna etmeye yetti.
Mochizuki önündeki tabağı silip süpürmüştü, şimdi ellerini birleştirip şükrediyordu.
“İşte böyle, Mochizuki,” dedi Aki. “Biz ufaktan Kyoto’ya geçiyoruz.”
“...Ne, şimdi mi?” Şaşkın şaşkın gözlerini kırpıştırdı.
Telefondaki sesi duymuştu ama konuşulanları tam olarak kavrayamamıştı. Konuyu en başından anlatmaya başladım.
“Aki ile ben Kyoto’ya gidiyoruz. Bu da demek oluyor ki eşyalarımız ve şu an üzerimizdeki her şey burada kalacak. Kıyafetlerimizi bir çamaşır sepetine koyabilirsen çok sevinirim.”
“Lütfen,” diye ekledi Aki de hafifçe eğilerek.
Mochizuki sanki başı ağrıyormuş gibi şakaklarını ovuşturdu. “...Bir dakika. Ne?”
Ama ben onun ne diyeceğini çoktan tahmin etmiştim. “Ne düşündüğünü biliyorum. Yol paramızı ödemeden öylece Kyoto’ya gitmemiz hiç doğru değil!”
“Hiç de öyle bir şey düşünmüyordum! Demir yollarında çalışmıyorum ben, farkındasın değil mi?”
O zaman derdi neydi? Şaşkın şaşkın yüzüne bakınca yanakları kızardı.
“Anlamıyor musunuz? Ben bir erkeğim. Bir kızın kıyafetlerine... Hele ki iç çamaşırlarına dokunamam. Bu hiç ahlaki değil!”
Şoke olmuş bir ifadeyle ona bakarken, Mochizuki hemen Aki’ye döndü.
“Aki, sen buna gerçekten razı mısırın? Başka bir adam sevgilinin iç çamaşırlarını taşıyacak diyorum! Kazalar olabilir! İstenmeyen temaslar yaşanabilir!”
“Ha, öyle mi?” Aki’nin tepkisi son derece sakin ve umursamazdı. “Ama söz konusu olan sensin, Mochizuki.”
“Evet. Sen erkekten sayılmazsın zaten,” diye onayladım ben de.
Kıdemlimiz yelkenleri suya indirerek içini çekti. “Yani şimdi bunu... Bana güvendiğiniz şeklinde mi yorumlamalıyım?”
İkimiz de başımızı salladık.
İkimize de ters ters baktı ama daha fazla üstelemedi. “Tamam, pes! Taeko teyze ile Yutaka amcaya ben haber veririm. Hadi durmayın, gidin artık.”
“Çok teşekkürler!”
“Yakında dönecek misiniz?”
Duraksadım. Ona kopyaların nasıl çalıştığına dair kabaca bir şeyler anlatmıştık ama durumu tam olarak kavrayamadığı ortadaydı. Kendisine ait bir kopyası olmadığı için bu çok doğaldı.
“...Geri dönmeyeceğiz. Kyoto’ya bir kez çağrıldık mı, her şey biter. Bu tek yönlü bir bilet gibi.”
Gözlerini kırpıştırdı. “O zaman eşyalarınıza ne olacak?”
“Eğer Shizuoka’ya geri götürebilirsen...”
“Tek başıma mı? Üç kişinin eşyasını mı?”
“Şey... Onlarla konuştuktan sonra seninle tekrar iletişime geçeriz...”
Bir an için nutku tutulmuş gibi bize baka kaldı. Bu kadar plansız programsız olmamıza mı şaşırmıştı acaba? Bir süre sonra kafasını kaşıyıp homurdandı: “Gidip banyodan bir sepet getirin bari! En azından kıyafetlerinize dokunma süremi minimuma indirmiş olurum.”
“Hemen getiriyorum!”
Rüzgar gibi hareket edip saniyeler içinde elime bir sepetle döndüm.
Aki, Sunao’yu aradı ve telefon daha ilk kez bile çalmadan açıldı. Tüm bu süre boyunca bizi bekliyordu.
“Anlaştınız mı? Hazır mısınız?”
“Evet, sen ne zaman istersen,” dedim telefona doğru eğilerek.
Sunao derin bir nefes aldı... Ve ardından o ses kulaklarımda yankılandı.
“Nao, yok ol.”
Gözlerimi bir sonraki açışımda Kyoto’daydım.
“...Ne?”
Gözlerimi açtığım an ağzımdan hafif bir çığlık kaçtı.
Sunao tam karşımdaydı ama benim gözüm manzara dışındaki hiçbir şeyi görmüyordu. Akşamüstü gökyüzünde ince bulutlar şeritler halinde uzanıyordu. Aşağıda ise dağların tepeleri hüzünlü bir kızıllığa boyanmıştı.
Burası, Sagano ile Arashiyama arasından süzülen Katsura Nehri üzerine kurulmuş olan o meşhur Togetsu Köprüsü’ydü. Nehrin kıyısında durmuş, sonbahar renklerine bürünmüş dağları ve köprüyü seyrediyorduk.
Buradan bakınca, gün batımının kızıllığında köprüden geçen insan kalabalığı seçilebiliyordu. Kimonolar içindeki yabancı turistler... Hareketli çocuklarının peşinden koşan anneler... Birbirlerine çak yapan okul gezisindeki öğrenciler...
Bisikletini ağırdan süren şu çocuk kesin buralarda yaşıyor olmalıydı. Köprünün üzerinden otobüsler ve arabalar da vızır vızır geçiyordu. Togetsu Köprüsü her ne kadar Arashiyama’nın en ünlü turistik yerlerinden biri olsa da yerel halk için de ana geçiş güzergahıydı.
Manzarayı izlerken hafifçe titredim. Bu tenha nehir kıyısında rüzgar alabildiğine sert esiyordu; Kyoto bir vadide yer aldığı için buranın havası tahmin ettiğimden çok daha soğuktu. Kışın ilk belirtileri Shizuoka’ya kıyasla burada kendini çok daha belirgin hissettiriyordu.
“Üşüyor musun?” diye sordu Sunao.
Manzaranın güzelliğine kapılmamıza izin vererek biraz geride durmuştu. Ama bu üşüme hissi sadece havadan değil, üzerimizdeki kıyafetlerden de kaynaklanıyordu.
Adeta sevimli bir kar tavşanına benziyordu. Üzerinde kamelya desenli, krem rengi bir kimono ve belinde lacivert renkli zarif bir obi vardı. Kimononun sade deseni, onun duru güzelliğini ve asil duruşunu daha da ön plana çıkarıyordu.
O uzun, ışıl ışıl saçları arkadan toplanıp yan tarafa doğru örülmüştü. Son birkaç saatin anılarını zihnimde yokladığımda, bir kimono kiralama dükkanındaki çalışanın onu giydirdiğini ve saçını yaptığını gördüm.
Boynumdaki kürk dokusunu hissedince benim de aynı şekilde giyinmiş olduğumu fark ettim. Elimin ayağımın neden bu kadar buz kestiği şimdi anlaşılmıştı.
Tabi çorapları ve zori sandaletler ayağıma şaşırtıcı derecede rahat oturmuştu. Tiyatro oyunu için yaptığımız o uzun provalar geldi aklıma.
“İyiyim,” dedim başımı iki yana sallayarak. “Birazdan alışırım herhalde.”
Neyse ki içimde bir astar vardı, sırtıma ve göbeğime de sıcak su torbaları yerleştirilmişti. Soğukla mücadele etmeye hazırdım.
Sunao onaylayarak başını salladı. Arkasında Sanada ve Aki duruyordu.
İkisi de soluk, grimsi kahverengi kimonolar giymişti. İlk bakışta oldukça sönük duran bu kıyafetler, turuncu kuşaklarını iyice ön plana çıkarmıştı. Üzerlerindeki siyah haori ceketler de hem şık hem de sıcacık görünüyordu.
Çekingen bir tavırla Sanada’yı süzdüm. Malumu ilan etmek gibi olacaktı ama tıpatıp Aki’ye benziyordu.
Bu, onun Aki’yi ilk kez geri gönderişiydi. Aki’nin tüm hayatı kesintisiz bir çağrıdan ibaretti. Bir keresinde, geri gönderilip tekrar çağrılırsa kilo alıp pofuduk bir şey olacağına dair şaka yapmıştı ama aralarında gözle görülür bir fark olmadığını görünce içim rahatladı. Birkaç kilo aldı diye ona olan sevgim soğuyacak değildi elbet ama yine de benim için büyük bir şok olurdu.
Endamı ve kısa kesilmiş tırnakları aynı kalmıştı fakat çok net bir değişiklik göze çarpıyordu: saçının boyu.
Sanada saçını yakın zamanda kestirmiş olmalıydı. Temel tarzı değişmemişti ama Aki’nin kakülleri eskisinden biraz daha kısaydı. Benden eksilen birkaç milimetre... Elimi uzatıp onlara dokunmak için yanıp tutuştum.
Yine de ikisini yan yana görünce kimin Aki, kimin Sanada olduğunu anlamak hiç de zor değildi. Sanada huzursuzca kıpırdanıp duruyor, gözlerini Sunao ile Aki arasında gezdiriyor, bana asla bakmıyordu.
Sunao, Sanada’ya döndü. "Hâlâ mı...?"
"Ha?" Sanada şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.
"Pekala o zaman," dedi Sunao, kafasında bir şeyleri çözmüş gibi.
Bu konuşmanın ne anlama geldiğini kavrayamadığım için bakışlarımı yeniden Sunao’ya çevirdim.
Süslenip püslenmişti, etraftaki herkesten daha güzel görünüyordu.
"Sunao," diye sordum, "geziden keyif alıyor musun?"
İçimden bir ses, her zamanki gibi davranıp sıkıldığını söylemesini umuyordu.
"Tadını çıkarıyorum işte. Gördüğün gibi." Kimonosunun kollarını hafifçe dalgalandırdı.
Sol elinde, üzerinde üçlü çizgi desenleri olan beyaz, klipsli bir çanta vardı. Yola çıkarken yanında olmadığına göre bunu kiralama dükkanından almış olmalıydı.
Ne diyeceğimi bilemediğim için sessiz kalmayı tercih ettim.
Sunao bugün bir farklıydı. Belki de sadece benim kafam karışıktı ama onun kimono dükkanına gitmeden önceki anılarına bir türlü ulaşamıyordum.
"Neden oturmuyoruz?"
Sanki hiçbir sorun yokmuş gibi, Sunao nehir kenarındaki setin basamaklarına oturdu.
Yolunu kaybetmiş gibi görünen Sanada da biraz uzağa ilişti. Aki onun yanına yerleşti, ben de sessizce onları takip ettim.
"Sizi buraya çağırmamın bir sebebi var," diye devam etti. "Sana göstermek istediğim bir şey var, Nao."
"...Peki." Sesim neredeyse bir iç çekiş gibi çıktı, başımı sallayarak onayladım. Aslında onaylamak bile istemiyordum.
Kafamı kurcalayan bir düşünce vardı ve bu yeni bir şey değildi. Eylül sonundan beri içimde dönüp duruyordu.
Sunao ne yapmaya çalışıyordu? Bir an bana bütün ay boyunca kendi yerine geçmemi söylüyor, hemen ardından artık yardımıma ihtiyacı olmadığına karar veriyordu. Nedenini sormuştum ama söylememişti. Aslımın keyfi isteklerine boyun eğerek, o ne derse onu yaparak ortada kalakalmıştım.
Belki de sadece öfkemi kusuyordum. Ama elimde değildi.
Benim yaşadığım hayal kırıklığından habersiz olan Sunao telefonunu çıkardı. "Geziden önce girdiğim deneme sınavının sonuçları yeni geldi."
Telefonunu bana doğru uzattı, ben de aldım.
Bu sınava geziden önceki hafta evde girdiğini biliyordum. Zorunlu değildi ama öğretmeni, yükseköğrenim hedefleyen herkesin şansını denemesini önermişti.
Sunao annesiyle konuşmuş, izin almış, başvuru sürecini tamamlamış ve ücreti ödemişti.
Üç dersten sınava girmişti: İngilizce, Matematik ve Türkçe. Her biri yüz puan üzerindendi. Sınava internet üzerinden girmek için koca bir pazar gününü feda etmişti.
Telefon ekranında, sınav sonuçlarını kontrol etmek için sade bir buton duruyordu. Tek yapmam gereken üzerine dokunmaktı, böylece Sunao’nun aldığı puanları görebilecektim.
Ama bunu neden bana gösteriyordu?
Kafam karışmış bir halde Sunao’ya baktım. Şaşkınlığımı fark etmiş olmalıydı ama o, ince kaşlarını çatmış, gözlerini Katsura Nehri’nin akıntısına dikmişti. Saçının birkaç tutamı akşam ışığına kapılıp altın sarısı parlıyordu.
"Bilmeni istemiyordum, Nao. Bu yüzden kendi kağıdımı kendim okumadım, sonuçlara kendi gözlerimle bile bakmadım."
"Önce benim mi görmemi istiyorsun?"
"Evet."
Pekala, artık bakmak zorundaydım.
Bir an tereddüt ettim ama sonra butona bastım. Ekran beyaza döndü ve üç dersin de puanları belirdi. Sayfayı aşağı kaydırmaya bile gerek yoktu.
Hiçbir şey söylemedim ama Sunao buna kızmadı.
"Nasıl geçmiş?" diye sordu.
Doğru okuduğumdan emin olmak için, "İngilizce kırk dört, Matematik elli iki, Türkçe altmış iki," dedim.
Nesnel olarak bakıldığında, tamamen ortalama puanlardı. Sağ tarafta harf notları vardı ve hiçbirinde en yüksek derece yoktu.
Ama ben işin aslını biliyordum.
Sunao ders çalışmayı sevmezdi. Bu puanları alabilmek için gerçekten çok çabalamış olmalıydı.
Onun yerine okula gittiğim bütün o ay boyunca, kendini odasına kapatmış, gün boyu ders çalışmış ve anlamadığı her şeyi bana sormuştu. Yanlış yaptığı her seferde defterinden sayfalar koparmış, aynı soruları tekrar tekrar çözmüştü.
Ona döndüğümde, yüzünde rahatlama ile hayal kırıklığının karışımını gördüm. Ona baktığımı fark ettiğinde, ifadesi bir anda gururlu bir hal aldı.
Göğsünü kabarttı, ardından biraz rahatsız olmuş gibi göründü; muhtemelen kimonosunun göğüs bandı canını yakmıştı.
"Gördün mü? İstersem yapabiliyorum," dedi. Sonra bakışlarını yere indirip içini çekti. "...Gerçi pek de övünülecek puanlar değil. Daha iyisini umuyordum."
"Öyle deme." Ona doğru eğilerek başımı iki yana salladım.
Başkası ne derse desin, onun neyi başardığını ben biliyordum. Bu sonuçlar için döktüğü alın terini, verdiği emeği ve döktüğü gözyaşlarını yakından görmüştüm.
"Sunao, sen derste asla dinlemezdin. Hep pencereden dışarı bakar ya da saçlarınla oynardın! Puanlarını bu kadar kısa sürede bu kadar yükseltmek gerçekten harika bir başarı!"
Bu çıkışım onu sadece huysuzlaştırmaya yaradı.
"Bu bir iltifat mı şimdi?"
Elbette öyleydi ama Sunao pek ikna olmuş görünmüyordu. Hemen pes edip konuyu değiştirdim.
"Seiryou Festivali’nden sonraki hafta söylediklerimi hatırlıyor musun?"
"...Evet."
Gözyaşlarım kuruyana kadar ağladıktan sonra bana söylediği o sözleri nasıl unutabilirdim ki?
Elimi tutup ayağa kalktı. Dimdik duruyordu, gözlerimi ondan alamıyordum.
"Artık kaçmayacağım," dedi. "Sınav günlerinde de, kendimi ne kadar kötü hissedersem hissedeyim, kaçmak yok. Kendi hayatımı yaşamaya karar verdim."
Bu, o sözlerin devamıydı; aslında ne demek istediğinin kanıtıydı. O kadar heyecanlıydı ki yanakları kızarmaya başladı.
"Bu deneme sınavına her şeyimi verdim. Okula gelmeye cesaret edemeyen bir arkadaşıma, onun yanında olacağıma dair söz verdim. Bütün hafta okula gittim, kendimi bu geziye adadım ve son birkaç günde her türlü şeyi gördüm... Tıpkı eski kendimin yapacağını bildiğim gibi."
Sunao kelimeleri toparlamakta zorlanıyordu. Sanada donup kalmıştı; muhtemelen Sunao’nun ondan arkadaşı olarak bahsetmesine şaşırmıştı.
Sunao, kaşlarını öyle bir çatmıştı ki bakarken insanın içi acıyordu.
"Bundan sonra, canım ne kadar yanarsa yansın, ne kadar istemezsem isteyeyim, bunları senin üzerine yıkmayacağım, Nao. Sana bunu kanıtlamaya çalışıyordum... Ama..."
Burada omuzları çöktü ve içini çekti.
Alnında ter damlaları birikmişti, sesi titriyordu. Kelimelerini seçmekte zorlanıyordu.
Ama bu yarım yamalak itirafı beni ayağa kaldırmış ve yüzümde bir tebessüm açtırmıştı. Kendimi tutamayıp hafifçe gülümsedim. Ne de olsa o, öyle bir...
"Seni anlamak gerçekten çok zor."
Elbette, ben Sunao’nun bir kopyasıydım. Ama onun iç dünyasında neler hissettiğini nereden bilebilirdim ki? Gerçekte neyin peşinde olduğunu, içinde sakladığı sırları nasıl tahmin edebilirdim?
Ben sadece senin kopyanım.
"Bu benim için gerçekten hiç anlaşılır değildi, Sunao."
Konuştukça ağlayasım geliyordu.
Çok tuhaftı, çok zahmetli bir kızdı. Ama bu durum onu daha da çok sevmeme neden oluyordu.
Sunao’nun gözleri yaşlarla doldu. Benim yüzümün de ondan kalır yanı olmadığına emindim.
"...Özür dilerim, Nao. Çok özür dilerim."
Sunao çekinerek kollarını uzattı. Ben de ona doğru uzandım.
"Şimdiye kadar olan her şey için özür dilerim. Gerçekten."
Onun özürlerini kayan yıldızlar gibi kabul edip kendimi kollarına bıraktım.
Onu hiç anlamamıştım.
İleriye doğru adımlar atıyordu. Bana inat olsun diye değil. Canımı yakmak için hiç değil.
Sadece Sunao olmaya çalışıyordu. Kendi hayatını yaşıyordu. Kendi kurallarını belirliyor ve onlara göre nasıl yaşayacağını öğreniyordu. Omuzlarını dikleştirmiş, ileriye bakarak, "İşte başlıyorum!" diye haykırıyordu. Sadece o koşup mücadeleye atılırken onu izlememi istiyordu.
Her şeyi yanlış yorumlamıştım. Onu hafife almıştım. Bunun onun için ne kadar önemli olduğunu görememiştim.
Neden ona destek olmamıştım ki? Neden onu kutsamamıştım? Bir kez bile olsun ona her şeyin güzel olacağını, başaracağını söylememiştim.
Ben de şimdi söylüyordum.
"Çok çalıştın, Sunao."
"...Hıhı."
Başını salladığını hissettim. Utanmıştı. Kollarımı ona dolamak için hareket ettim ama Aki’nin sesi beni bu rüya gibi huzurdan çekip çıkardı.
"Nao, parmakların...!" diye fısıldadı korkuyla.
Parmaklarım mı? Bu hiç de hayra alamet gelmediği için başımı kaldırıp baktım.
Parmaklarım şeffaflaşmıştı.
Sunao’ya sarılmak için uzattığım kollarım yavaş yavaş siliniyordu. Bu etki kollarımdan yukarı doğru tırmanıyordu; içlerinden kış rüzgarlarının geçtiğini görebiliyordum.
"Neler oluyor...?" diye mırıldandım ama kimsenin bir cevabı yoktu. Neler olduğunu kimse bilmiyordu.
Ben de bilmiyordum. Çığlık bile atamıyordum. Bedenim yok oluyordu ve elimden gelen tek şey nedenini merak etmekti.
Karşı koyamayarak öylece durdum, havaya karışıp eriyordum.
Gerçek hissettirmiyordu, belki de bu yüzden bu kadar güzel görünüyordu. Parmaklarım, bileklerim, kollarım, omuzlarım silinirken büyülenmiş gibi baka kaldım—
"Nao!"
Aki adımı haykırarak beni silinen omuzlarımdan yakaladı.
Beni Sunao’dan ayırıp geriye doğru çekti; ikimiz birden çalıların arasına yuvarlandık ve bu darbe beni kendime getirdi.
Ben az önce... Neredeyse yok mu oluyordum?
Gözlerim yerinden fırlayacakmış gibi açıldı. Ellerimi kaldırmaya çalıştım ama yapamadım. Artık silinmiyordum, bu durum omuzlarımda durmuştu ama yok olan kollarım geri gelmiyordu.
"I-ıı... ş-şey... a-aaahhh........."
"Nao, iyisin. Nao."
Ayağa kalkamayarak panik içinde debeleniyordum, ağzım karaya vurmuş bir balık gibi açılıp kapanıyordu. Aki’nin elleri omuzlarımı sıkıca kavradı.
"Hâlâ buradasın, Nao. İyisin. Sakin ol."
Aki de en az benim kadar ne yapacağını şaşırmış olmalıydı. Sesindeki o ağlamaklı tondan bunu anlayabiliyordum.
Yine de o iri, güçlü kolları omuzlarımı sarmalamıştı. Ellerini hissedebiliyordum. Onlar beni tuttukça kendimi güvende hissediyordum. Karanlık bir okyanusta ya da gece yatakta, beni çağırıp burada tutuyorlardı.
Boğazımdan derinden gelen bir inilti koptu. Kapalı gözlerimden süzülen gözyaşları yanaklarımdan aşağı akarken, zihnimin derinliklerine odaklanıp dağılan benliğimi toplamaya çalıştım. Kırılıp dökülen tüm parçalarımı bir araya getirip onları yeniden birleştirdim.
Soluk alıp verdim; ciğerlerimi oksijenle doldurup karbondioksiti dışarı üfledim. Aslında son derece doğal bir süreçti bu ama bilinçli bir çaba harcamazsam bunu bile beceremiyordum.
"Nao..."
Saniyeler mi geçmişti, yoksa dakikalar mı?
Aki ismimi bir kez daha fısıldayınca gözlerimi açtım. Terden mi yoksa gözyaşlarından mı bilemediğim bir ıslaklık görüşümü bulandırıyordu.
Hemen ellerimi kontrol ettim; geri gelmişlerdi. Parmaklarımı açıp kapattım. Pembe tırnaklarım, komutumla bana göz kırpıyordu. Emin olmak için birkaç kez gözlerimi kırpıştırdım, neyse ki bir daha kaybolmadılar.
Yine de gözlerime güvenebilir miydim? Onların da aslında yok olmadığına dair elimde hiçbir kanıt yoktu.
"Beni... görebiliyor musun?" diye sordum.
Boğazım düğüm düğüm olmuştu, kelimeleri dışarı zorlukla fırlatabildim.
"Görebiliyorum."
"Hâlâ buradayım, değil mi?"
"Buradasın. Bakınca anlayabiliyorum."
Aki o kadar çok başını salladı ki boynunu incitecek diye endişelendim.
Onun desteğiyle ayağa kalktım. Sırılsıklam olmuştum ama nehir kıyısındaki esinti tüm bu yaşananların kötü bir rüyadan ibaret olduğuna kendimi inandıramayacağım kadar soğuktu.
"...Neden?" diye sordu Sunao.
Sanada onu ayağa kaldırıyordu; duruşları adeta bizim bir yansımamız gibiydi.
"Neden kimse bize bakmıyor? Nao az kalsın yok olup gidecekti ama..."
Ne demek istediğini anlayamadığım için bakışlarını takip ettim.
Kulağıma kalabalığın uğultusu çalındı. Arkamı döndüğümde, nehir setinin üstündeki yolda yürüyen bir sürü turisti fark ettim.
Sahi, bizi neden herkesin görebileceği bu Togetsu Köprüsü'nün yakınına çağırmışlardı ki? Neden bir otel odası ya da karaoke salonu gibi daha kuytu bir yer seçmemişlerdi?
Sunao ile ben daha önce hiç toplum içine birlikte çıkmamıştık. Buluştuğumuzda neredeyse her zaman onun odasında olurduk. Ailesine ya da yabancılara yan yana yakalanmamak için canımızı dişimize takmıştık.
Hiç tanımadığım biri kafasını çevirip bizim olduğumuz tarafa baktı. Kalbim ağzıma geldi.
Kesinlikle Sunao ile bana baktığından, durumu anlayacağından emindim.
Ancak korkularım yersiz çıktı. Bize doğru bakan adam duraksamadı bile. Neşeyle sohbet ederek yürümeye devam etti.
"...?"
Kaşlarımı çattık. Bir tuhaflık vardı.
Tek yumurta ikizleri dışarıda yan yana yürüdüklerinde her zaman dikkat çekerdi. Aynı boyda, aynı yüzde iki insan, hele bir de aynı kıyafetleri giymişlerse mutlaka gözleri üzerine çekerdi.
Sunao kimononun içinde göz kamaştırıcı görünüyordu, yoldan geçen birçok insan da kafasını çevirip ona bakıyordu ama hiçbirinin yüzünde fazladan bir merak ifadesi yoktu.
Hayır, tuhaf olan bu bile değildi. Yoldan geçen o yabancıların tek bir tanesi bile bana ya da Aki'ye bakmıyordu.
"Aikawa, o burada mı?" diye bir ses duyuldu yakından. İrkildim.
Satou, postal tıkırtılarıyla çakıllı yoldan aşağı iniyordu. Kısa kesilmiş saçlarına canlı renklerde çiçekli bir toka takmıştı. Üzerindeki derin mor tonlarındaki kimononun üzerinde kocaman erik çiçekleri vardı. Son derece asil görünüyordu.
Şaşkına dönen Sunao başını salladı. Satou etrafı süzerek birini aradı, ardından Sanada'ya döndü.
"Seninki de mi burada?"
Sanada, sanki birinin bu soruyu sormasını bekliyormuş gibi derin bir nefes verdi.
"Burada. Onu çağırdım ama Aikawa fark etmedi bile, kafam çok karıştı."
"Ha? Nerede ki? Ben göremiyorum..." Sunao sarsılmış gibiydi. Kafasını şaşkınlıkla yana eğdi.
Konuşmaları birbirini tutmuyordu; bu da bana çok şey anlatıyordu.
Aslında bunu bir süre önce çözmüştüm ama sadece kabullenmek istememiştim. Bir başkası boğazıma bıçak dayamadan önce, bunu kendi sesimle dile getirdim.
"Ben burada değilim."
Sunao ve Aki aynı anda bana döndü. Sanada ve Satou ise hiçbir tepki vermedi.
Sesimin titrememesi için dua ederek kelimeleri tekrar ettim.
"Şu an Aki de ben de var değiliz. Sanada ve Satou beni göremiyor. Başka hiç kimse de göremiyor."
Burada değildim. Beni göremiyorlardı.
Sunao'nun yüzü bulutlandı. "...Neler oluyor?" diye sordu.
Bunun üzerine Satou ellerini birleştirip hızlı hızlı konuşmaya başladı.
"Özür dilerim! Sizi insanların görebileceği bir yerde çağırmalarını Aikawa ve Sanada'ya ben söyledim. Asıl sebebi onlardan sakladım, o yüzden onlara kızmayın."
Bizimle konuşuyordu ama yüzü tamamen yanlış bir yöne dönüktü.
"Bir zamanlar kendim de bir kopyaya sahip olmama rağmen, buna tamamen inanmakta zorlanıyordum... Yoksa tam da bir kopyam olduğu için mi içim bu kadar şüpheyle doluydu, bilemiyorum."
Satou'nun sözleri zihnimdeki anıları deşeledi. Benim değil, Sunao'nun okul gezisinden kalan anılarını.
Onun gördüklerini, duyduklarını; bahsettiği o yeni keşifleri, teorileri hatırlıyordum. Anıların hücumu beni neredeyse boğacaktı ama dişimi sıkıp dayandım.
Sanki bir kitabın sayfalarını çeviriyormuş gibi o anıları zihnimde taradım. Pocky çubuklarına benzeyen bin tane kırmızı tapınak kapısı. Ona çıkma teklif eden bir çocuk. Gözlerindeki yaşlar. Bir kutu mısırlı çorba.
"Sadece hayali bir arkadaş mıydı diye düşündüm. Psikolojik bir bölünme mi? Aikawa ve Sanada'nın yaşadığı bu durumu açıklayacak pek çok terim var ama hiçbiri tam olarak uymuyor." Satou yüzünü Sunao'ya döndü. "Aikawa, Ryunosuke Akutagawa'nın Dişli Çarklar kitabını okudun mu?"
"...Hayır."
"Şaşırmadım."
Satou başını salladı. Sunao, bunu bir hakaret gibi algılamış olacak ki kırılmış görünüyordu.
"Ama Edebiyat Kulübü'nden Nao, bana Koş Melos'u öneren o kız, kesinlikle okumuştur. Öyle değil mi?"
Kurmalı bir oyuncak gibi başımı yavaşça salladım. Satou hâlâ benim olduğum yön hariç her yere bakıyordu. Boşluğa doğru konuşurken, sözleri bana o hikayeyi hatırlattı.
Akutagawa, Dişli Çarklar'ı hayatının son yılında yazmıştı. Akutagawa'nın kendisinden esinlenilen başkarakter, katıldığı bir düğünde yağmurluk giyen bir hayaletin hikayesini dinler. O günden sonra etrafta sürekli yağmurluk giymiş adamlar görmeye başlar. Daha sonra eniştesinin üzerinde bir yağmurluk varken can verdiğini öğrenir ve bunun kendi ölümünün bir habercisi olduğundan korkmaya başlar...
Eserin içinde şu tekinsiz satırlar geçer:
Şans eseri, Almanların doppelgänger dediği bu ikinci benliğimi bizzat görmemiştim. Fakat K, Amerikalı bir sinema oyuncusu olmuştu ve karısı beni İmparatorluk Tiyatrosu'nun koridorlarında görmüştü. (Daha sonra bana selam vermediği için özür dilediğinde ne kadar şaşırdığımı hatırlıyorum.) Bir de Ginza'daki bir tütüncü dükkanında beni gören, tek bacaklı müteveffa bir çevirmen arkadaşım vardı.
"Demek istediğim, doppelgänger vakalarında genellikle hem kopyayı hem de asıl kişiyi aynı anda gören olmaz. İstisnalar vardır elbet ama hangi hikayelerin uydurma olduğunu bilemeyiz."
Hepimiz gözlerimizi kırpıştırarak ona bakıyorduk.
Sanada bizim yerimize konuştu. "Yani, bu mantıklı aslında. İnsanlar gördükleri kişinin normalde orada olmaması gerektiğini bildikleri için bir doppelgänger olduğundan şüphelenirler."
"Ama orada sadece tek bir kişi varsa, hangisini gördüklerini nereden bilecekler? Durumun tuhaflığını ancak birkaç gün sonra asıl kişiyle konuştuklarında fark ederler."
"...Doğru."
"Kopyalarınız okuldayken, ikiniz de evde kalmıştınız, değil mi?"
Satou'nun gözleri tek bir an bile kırpışmıyordu ve bu durum beni korkutmaya başlıyordu.
Bakışları doğrudan Sunao ve Sanada'ya dikilmişti. Üzerlerinde ne kadar büyük bir baskı hissettiklerini tahmin bile edemiyordum; bu sadece üzerlerindeki kimonolar yüzünden değildi. Omuzlarının gerildiğini görebiliyordum.
"Sizi daha önce hiç yan yana gören oldu mu? Gözlemleyen biri çıktı mı? Bahse girerim daha önce hiç birlikte bir yere gitmediniz. Ne de olsa tanıdığınız birinin sizi yan yana görmesini istemiyordunuz."
Eğer bunları öylesine, laf olsun diye söylüyor olsaydı durum farklı olurdu.
Ancak Satou, kafasındaki bir şüphe listesini sırayla kontrol ediyormuş gibi kendinden emin konuşuyordu. Hiçbirimiz onun sözünü kesemiyorduk.
"Hayase ile yapılan basketbol düellosundan sonra dördünüzün telefonda konuştuğunu söylemiştiniz. Aikawa ve Sanada evden aramıştı, Nao ile Aki ise spor salonundaydı. Hepiniz doğru gelen sesler duydunuz ama hattın diğer ucundaki kişiyi aslında görmediniz."
Beni ve Sunao'yu hiç kimse yan yana görmemişti. Satou'nun tabiriyle, ikimiz aynı anda hiç "gözlemlenmemiştik".
Eylül ayında Aki ile birlikte sinemaya gitmiştik. Aynı saatlerde Sunao ile Ricchan da birlikte yemek yemişti. Ama orada da aynı kural geçerliydi. Ricchan bizi yan yana görmemişti.
"Ama dur bir dakika, ya öğrenci konseyi başkanı? Sanada'nın bize anlattığı o olay ne olacak?" Sunao'nun alnından terler süzülüyordu ve Satou'ya öfkeyle bakıyordu. "Annesi iki kızını birden görünce paniğe kapılmış, babası da daha sonra kızlardan birini büyükanne ve büyükbabasının yanına göndermiş. Bu, annesiyle babasının ikisini aynı anda görebildiği anlamına gelmez mi?"
Yanakları kızarıyordu; sanki beni bizzat savunmaya çalışıyormuş gibi bu noktayı hararetle bastırıyordu.
Fakat Satou'nun duruşu milim sarsılmadı.
"Başkan Moririn'in hikayesi, değil mi? Bunu ilk duyduğumda bana da tuhaf gelmişti. Bir çocuğun elini tutarken, ona tıpatıp benzeyen başka bir çocuk çıkıp gelse, bayılacak kadar büyük bir paniğe kapılır mısınız?"
Bunu daha önce hiç sorgulamamıştım ama şimdi Satou konuyu ilmek ilmek çözüyordu.
"Yani, annenin ağzından hikayeyi dinlemedim, o yüzden bu ihtimali tamamen yok sayamam. Ama bildiklerimiz ışığında, bence çok daha basit bir açıklama var. Bence o an, Moririn'in annesi Ryou'yu göremiyordu."
"Nasıl yani?" diye fısıldadım ama Satou beni duyamazdı.
Hantal zihnimi zorlayarak olayları annenin perspektifinden görmeye çalıştım. Suzumi adında bir kızı olan bir anne. Onu Sunao'nun annesiyle bağdaştırmamak elde değildi.
"Okul müsameresinin sabahı, beş yaşındaki Moririn arkasından koşarak annesinin ve kopyasının yanına gelir ve şöyle bağırır: 'Özür dilerim küçük doppelgänger'ım. Annemle okula ben gideceğim. Müsameredeki kötü üvey anne rolünü planlandığı gibi ben oynayacağım. Sen evde kal.'"
Annenin tuttuğu el birden boşluğa karışmış, yanındaki kızı yok oluvermişti. Ve karşısında, nefes nefese kalmış gerçek kızı duruyor, boşluğa doğru konuşuyordu.
Bunu nasıl anlamlandırabilirdi ki? Kızının can havliyle ne söylediğini nasıl kavrayabilirdi?
Kızının baktığı yere döndüğünde, kendi parmaklarının hâlâ boş havayı kavradığını görmüş, küçük bir kız elinin sıcaklığının avucundan uçup gidişini hissetmişti.
Ne oldu Suzumi? Kim bu doppelgänger? diye sormuş olmalıydı ama kızı sadece şaşkın şaşkın bakmıştı.
Tam yanında duruyor işte anne. Tıpkı bana benzeyen bir kız. Tam orada!
Bu durum kadını dehşete düşürmüş olmalıydı. Kızı delirmiş miydi? Olmayan şeyler mi görüyordu? Çünkü kadın, orada hiçbir şey göremiyordu.
Gözyaşları içinde kocasını aramış, işi gücü bırakıp eve gelmesini istemişti.
Adamın kafası karışmıştı ama kızı ağladığı için ona inanmış gibi davranmıştı. Demek o da senin gibi, diyerek başını sallamıştı. Sonra da görünmez kızın içeri girmesi için kapıyı açmıştı. Onu ikna etmek için dikkatlice bir yalan uydurmuştu.
Suzumi, sen ve eş ruhun birlikte yaşayamazsınız. Bırak baban onunla ilgilensin. Anneannesinin evinde kalabilir. Hiçbir şeyi dert etme. Sen burada, annenin yanında kalacaksın. Tamam mı?
Baba arabasına binip uzaklaşmış... ve sonra arabada o ses yankılanmıştı; emniyet kemeri takılmadığında çalan o uyarı sesi. Boş olan yolcu koltuğunda, tıpkı kızı gibi küçük bir kız çocuğu oturuyordu artık.
"...Elbette bunlar sadece benim tahminlerim. Ama hedefi tam on ikiden vurduğuma eminim."
O sıralarda hem Suzumi hem de Ryou henüz beş yaşındaydı. Akıl karıştırıcı bir deneyimdi; muhtemelen ne olup bittiğini tam olarak kavrayamamışlardı. Hatta belki de Suzumi'nin annesinin sadece Ryou'yu göremiyormuş gibi davrandığını sanmışlardı.
Ryou'ya bir canavar gibi davranmış, yüzüne bile bakmayı reddetmişti. Ryou olayı böyle yorumlamıştı ama asıl sebebi gözden kaçırmıştı: Annesi, ikisini aynı anda algılayamıyordu, hepsi buydu.
Belki de o gün, tam olarak bunu yapmak için bir anda var oluvermiştin.
Suzumi'nin annesi, ağustos ayında Fujinomiya'yı ziyaret ettiğinde Ryou'ya böyle söylemişti.
Geriye dönüp bakıldığında, tuhaf bir ifadeydi. Ryou bir anda var olmamıştı; onu Suzumi yaratmıştı.
Ama Suzumi'nin annesi meseleye farklı yaklaşıyordu.
Bir insanın, göremediği bir varlığı insan olarak kabul etmesi zordu.
"Benim vardığım sonuç bu," dedi Satou. "Aslının her zaman kendi kopyasını görebilmesi, kopyanın da aslanı görebilmesi son derece mantıklı. Kopyalar birbirini görebiliyor çünkü aynı düzlemde... ya da her ne karın ağrısıysa, orada var oluyorlar. Eğer asıl olan ortalıkta yoksa, kopyalar bir üst katmana çıkıp aslının bedenini ödünç alıyor; herhalde durum böyle bir şey."
Başka hiç kimse asıl olanı ve kopyasını aynı anda algılayamıyordu. Satou'nun iddiası buydu ve bu aslında büyük bir şok yaratmalıydı.
Fakat bunun yerine, taşları yerine oturtan bir açıklama olmuştu.
Taeko tüm hikayeyi oğlundan duymuş ve işleyişi anlamıştı. Sunao ile benim birlikte yaşamamızın hiçbir yolu olmadığını en başından beri biliyordu. Bu yüzden onun yanında kalmamızı önermişti.
Hayase beni tren raylarına ittiğinde de aynı şey olmuştu. Arkada ne kan ne de bir ceset kalmıştı; çünkü Sunao'dan geçici olarak ödünç aldığım beden, anında onun Mochimune'deki odasına geri gönderilmişti.
Eğer bunu dışarıdan gözlemleyebilecek kimse yoksa, ölüm diye bir şey de gerçekleşmemiş demekti. Ben bunu bizzat yaşamış ve o dayanılmaz acıyı iliklerime kadar hissetmiş olsam bile.
Düşündükçe her şey daha da mantıklı geliyordu. O kadar apaçık bir gerçekti ki, şimdiye kadar bunu düşünmekten bilerek kaçınmıştım.
Dünyada her zaman tek bir Sunao Aikawa olmuştu. Bu yüzden etrafındaki dünya ve içindeki tüm insanlar, aynı anda onun sadece bir tek halini görebiliyordu.
Sessizlik çöktü.
Ağzım açılıp kapandı. Anlamlı tek bir kelime bile dökülmedi dudaklarımdan. Konuşsam bile beni sadece Sunao ve Aki duyabilirdi.
Yere baktım. Çam ağaçları, yanımızdan geçen yabancılar... Hepsi ayaklarımın dibinde kesişen upuzun gölgeler bırakıyordu arkalarında. Rüzgar kulaklarıma kahkaha sesleri taşıyordu.
Gözlerimi iyice kıstım ama ne Aki'nin ne de benim bir gölgemiz vardı. Wendy onları arkamıza dikmek için ne kadar uğraşırsa uğraşsın, asla Peter Pan gibi olamazdık. Kendimize ait bedenlerimiz yoksa, gölge de bırakamazdık.
Kasvetli bir sessizlik her yeri sararken, ayak sesleri yaklaştı.
"Ne oluyor yahu? Üçünüzün de suratından düşen bin parça. Bir sorun mu var?"
Onun adını fısıldadım. "Yoshii..." Ama tam tahmin ettiğim gibi, yüzüme bile bakmadı. Kendimi tükenmiş hissediyordum.
Satou ona ters ters baktı ve kimonosunun parlak kırmızı kolundan çekiştirdi. "Yoshii, benimle geliyorsun."
"Ha? Neden? S-Sanada, yoksa Aikawa'yı kendine mi saklamaya çalışıyorsun?!"
"Yürü hadi!" diye üsteledi Satou.
Yoshii hafif bir çığlık atıp yerinden sıçradı. Kimse gülmeyince bozulmuş gibi göründü. Ama sonunda Satou'nun peşinden giderek nehir kıyısını bize bıraktı. Geride sadece dördümüz kalmıştık.
Sunao, Sanada'nın biraz uzağında, kaskatı kesilmiş bir halde duruyordu. Yüzü kireç gibi bembeyazdı.
"Üzgünüm. İşlerin bu noktaya geleceğini düşünmemiştim," dedi.
Başımı salladım. Onun hiçbir suçu yoktu. Satou'nun da suçu yoktu; o sadece kopyaların nasıl çalıştığına dair bizi bilgilendirmişti.
Asıl suçlu bendim. Sunao'dan özür dilemesi gereken bendim, tersi değil.
"Sunao, özür dilerim."
Beni her çağırdığında, zihnindeki anılar bende güncelleniyordu.
Onun bildiği her şeyi biliyordum; Satou ve Sanada ile konuşurken fark ettiği her şeyi. Ve bunlar, Aki ile benim bir önceki gece Mochizuki ile konuşurken öğrendiklerimizle birebir örtüşüyordu.
İnsanlar asıl olanı ve kopyasını aynı anda algılayamıyordu; ama buradaki tek mesele bu değildi.
Kendimi gülümsemeye zorlayarak sesime neşeli bir ton vermeye çalıştım.
"Sunao," dedim.
"...Ne var?"
"Sanırım kayıp şefkatinin nereye gittiğini biliyorum."
Yavaşça elini tuttum.
Buz gibiydi ama yine de sevinmiştim; kimse beni göremese de ona hâlâ dokunabiliyordum. Sıcaklığımı hâlâ onunla paylaşabiliyordum.
İki elimle elini kavrayıp kalbimin üzerine koydum. Sunao şaşırarak irkildi ama elini geri çekmedi.
"Onu ben aldım Sunao. Tam burada duruyor."
Katsura Nehri'nin yüzeyindeki parıltılardan daha parlak, acı dolu bir ışık süzüldü kocaman, yuvarlak gözlerinden.
"Burada, içimde."
Geçen yaz, Nihondaira Hayvanat Bahçesi'nden döndüğüm gün, onu geri vermemi istemişti. Çaresizdi, sesi titriyordu.
Ondan hiçbir şey almadığımı düşünmüştüm. Buna emindim. Kendime ait diyebileceğim tek bir şeyim bile yoktu. Bunun kesinlikle doğru olduğuna inanmıştım.
Ama yanılmıştım.
Onun lakabını nasıl aldığımı, kalbinden hayati bir duygunun nasıl silinip gittiğini sadece Sunao hatırlıyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.