O çocuk da aynısını yapmıştı. Ona bakılırsa sadece kötü biri değildim, içimde zerre kadar iyilik kırıntısı bile yoktu.
İnsani bir sıcaklıktan yoksundum. Kimseyi düşünecek kapasitem, başkalarının ne hissettiğine dair en ufak bir tasam yoktu. Hepsi eksikti bende. Yoktu. Bozuktu.
İşte bu yüzden, hakkımda hiçbir şey bilmeyen birinin bana aşıkmış gibi davranmasına katlanamıyordum. Üstelik ben daha kendimi bile sevemezken.
"Neden böyle olduğumu biliyorum... Çünkü ben gerçek değilim."
İçimdeki duygu dalgası çekilince geriye sadece derin bir boşluk kaldı. Tırnaklarıma kadar tükenmiştim ama kafamın içi kaynar su dökülmüş gibi alev alev yanıyordu. Bu sözleri fısıldamıştım ama sanki şiddetli bir migren ağrısına direniyormuşum gibi daha çok bir inilti gibi dökülmüştü dudaklarımdan.
Satou, "Gerçek değilim derken neyi kastediyorsun?" diye sordu, sesi iğneleyiciydi.
Elimi kafama götürüp ona sorgulayan bir bakış attım.
Saçlarım darmadağındı ve görüşümü büyük ölçüde kapatıyordu. Yine de Satou’nun banka tek eliyle yaslanıp bana doğru eğildiğini ve beni dikkatle izlediğini görebiliyordum. Söylediğim her şeyi o kadar ciddiye alıyordu ki neredeyse gülümseyecektim.
Ona anlatabilirdim ama asla anlamazdı. Çıldırdığımı düşünürdü. Belki de bir daha benimle tek kelime bile konuşmazdı.
Ama artık umursama eşiğini çoktan geçmiştim. Bunun için çok geçti. Hiçbir şeyin önemi kalmamıştı. Bu yüzden ona anlatsam da olurdu.
"...Kendimin birebir kopyasını oluşturabiliyorum. Bir kopyamı."
Saçlarımı geriye doğru tarayıp gökyüzüne baktım. Kyoto semalarında ayı ya da yıldızları seçmek neredeyse imkansızdı. Her şeyin üzerine siyah bir tül çekilmiş, gökyüzü zifiri bir karanlığın ardına hapsedilmiş gibiydi.
"Her şey küçük bir sorunla başladı. Kendimden küçük bir arkadaşımla kavga etmiştim, bir türlü özür dileyemiyordum ve ne olduğunu anlamadan bir de baktım ki karşımda duruyor. Benim yüzüme sahip bir kız."
Yüreğimin nasıl ağzıma geldiğini dün gibi hatırlıyordum.
Başka kimse kendi kopyasını yaratamazdı. Acaba o kadar özel biri miydim? Kendimi bir hikaye karakteri gibi hissetmiştim. Belki de damarlarımda bir cadının kanı akıyordu. Bu çok heyecan vericiydi.
"Ne zaman yardıma ihtiyacım olsa, bir anda ortaya çıkıveriyordu. Benim gizli arkadaşım gibiydi. Annemle babamın haberi olmadan çok oyun oynardık. Atıştırmalıklarımızı bölüşürdük. Taş-kağıt-makas oynadığımızda, üst üste en fazla on iki kez berabere kalabilmiştik. Ama ikimizin de ilk hamlede kağıt yapma alışkanlığı vardı... Bazen onu benim yerime okula gönderir, eğlence olsun diye sınıf arkadaşlarımı kandırırdım. Bunu çok yapardık."
Satou tepki vermiyordu. Bu sıra dışı hayal gücüm karşısında nutku mu tutulmuştu? Umursamadan anlatmaya devam ettim.
"Küçükken herkes bana Nao-chan derdi. Ailem, Ricchan, diğer arkadaşlarım. Ben de kopyama Nao demeye başladım."
"Ricchan... Edebiyat Kulübü'ndeki şu birinci sınıf öğrencisi, değil mi? Hani Abe rolünü oynayan?"
Satou kendi sorusunu kendi cevapladı. En azından beni dinliyordu.
Ritsuko Hironaka, Ricchan olmuştu. Sunao Aikawa ise Nao-chan.
Küçükken hepimiz arkadaşlarımızın isimlerini kısaltırdık. Lakaplar yazılmamış bir kural, arkadaşlığın en büyük kanıtıydı. Ailesi ona sadece Ritsuko derdi, ona Ricchan diyen ilk kişi bendim.
Altın gibi bir kalbi olan, neşeli bir çocuktu. Ders çalışmayı pek sevmezdi ama ilgisini çeken şeyler konusunda inanılmaz meraklı ve hevesliydi. Çok şey bilirdi.
Onu gerçekten çok değer veriyordum.
"Ama bir gün Ricchan’ın bana Sunao-chan demeye başladığını fark ettim."
İlk başta dikkat etmemiştim.
Öylesine geçip gitmişti ama zaman ilerledikçe bu durum beni büyük bir panik ve korku dalgasıyla içine çekti. Önce inanamadım. Kendimce kuruntu yaptığımı düşündüm. Bu gerçekle savaştım ama o, gün be gün beni yanlış isimle çağırmaya devam etti.
"Ricchan her zaman çok sezgisel biriydi. Sanırım ikimiz olduğumuzu erkenden anladı. Bizi birbirinden ayırmaya başladı; bana Sunao-chan, kopyama ise Nao-chan diyordu."
"Vay canına." Satou başka bir şey söyleyecek gibi oldu ama sonra vazgeçti. İfadesiz bir yüzle lafı ağzından aldım.
"Komik, değil mi? Ricchan’ın gözünde sahte olan bendim."
Kopyam, eski Nao-chan’a daha çok benziyordu, bu yüzden o ismi o hak etmişti. Farklı görünen tarafa ise yeni bir isim verilmişti: Sunao-chan.
Bunu çözdüğümde ortadan kaybolmak istedim.
Ricchan’ı suçlamıyordum, ona hala kızamıyordum da. Ama canım çok yandı. Bu beni derinden sarstı. Yatağımda yapayalnız, bunun için defalarca ağladım.
Neden? Ne hata yapmıştım? Ricchan neden benim sahte olduğumu düşünmüştü?
Satou, "Bunu kopyana söylemedin mi?" diye sordu.
"Denedim. Ona Nao olamayacağını söyledim, ismimi geri vermesini istedim ama hiçbir işe yaramadı."
Ne demek istediğimi bile anlamıyordu. Sahip olduğum her şeyle birlikte doğmuştu ve benden bir şey çaldığının farkında bile değildi.
Üstelik kopyam hislerimi paylaşmıyordu. Onun anlattıklarına göre, benim yaşadıklarım onun için sadece bir filmden ibaretti. O sadece seyirci koltuğunda oturup izliyordu.
Başkarakter ne hissetmişti? Aslında ne söylemek istemişti? Durum açıkça belirtilmediği sürece, seyirci istediği gibi yorum yapmakta özgürdü.
Nao anılarımı paylaşıyordu ama kalbimde yara bırakan şeyler onun için tamamen farklı anlamlar taşıyordu. Ona ismimi alamayacağını söylemek benim için büyük bir cesaret işiydi ama bu ona sadece huysuzluk ediyormuşum gibi geldi.
Kendi kabuğuma çekilmeye, gittikçe daha az konuşmaya başladım. Ortaokulda derslere ayak uydurmakta zorlanıyordum. Altıncı sınıfta ilk kez adet görmüştüm ve ne bununla ne de başka bir şeyle başa çıkabiliyordum.
İşte o zaman Nao bana ders çalıştırmayı teklif etti. Reddettim ve bunun yerine sınava benim yerime girmesini söyledim.
Tam da tahmin ettiğim gibi, Sunao Aikawa rolünü kusursuz bir şekilde yerine getirdi. İçimden bir ses ufak tefek pürüzler ve kavgalar çıkmasını umsa da, o okul hayatını adeta bir rüyaymış gibi anlatıp duruyordu.
O yaz Ricchan taşındı. Ailesinin işi yüzünden başka bir yere gittiler. Onu çok özledim ama içten içe bir rahatlama da hissettim. Bu benim için dönüm noktası oldu.
Nao ile arama mesafe koymaya karar verdim. Yoksa kim olduğumu tamamen unutacaktım. Eğer Nao ile Sunao Aikawa’yı birbirinden ayıramıyorsam, o zaman bilinçli olarak ondan farklılaşmalıydım.
İşe derslerden ve spordan nefret ederek başladım. Canımın pocky yerine pretz çekmesine karar verdim.
Bu sadece basit tercihlerle sınırlı kalmadı; okuldaki tavırlarımı bile değiştirdim. Sınıftaki gösterişli kızlarla takılmaya başladım, onlarla tuvalete gidiyor, okul çıkışında birlikte vakit geçiriyordum.
O kalabalığın sıradan bir parçası olmuştum ve bu işleri kolaylaştırıyordu. Birlikte büyüdüğüm insanlardan uzaklaşmıştım... ve geriye içimi dökebileceğim tek bir arkadaşım bile kalmamıştı.
Etrafım yüzeysel ilişkilerle çevriliyken kendimi değiştirmeye, aklıma gelen her şeyi başkalaştırmaya çalıştım. Ancak bunu yaptıkça, gerçekte neyi sevdiğimi daha çok unutuyordum.
Ben nasıl biriydim?
Aynaya baktığımda gördüğüm tek şey, bir zamanlar Sunao Aikawa olan kişinin içi boşalmış bir gölgesinden ibaretti.
"Pekala," dedi Satou. "Sanırım senin hakkında tamamen yanlış düşünmüşüm."
Çorbası çoktan soğumuş olmalıydı ama hala iki eliyle bardağı kavrıyordu. Bu, hikayeme ne kadar odaklandığının en büyük kanıtıydı.
"Bunu fark etmiştim aslında. Şenliğe kadar emin olamamıştım sadece."
Bu benim için pek de şaşırtıcı bir itiraf değildi.
"Seni çok yakından izledim," dedi, "ve bunu gizlemeyi beceremediğini düşündüm. Ama o kısmı yanlış anlamışım. Sen bunu hiçbir zaman gizlemek istemedin."
"Evet, bir anlamı yoktu çünkü."
Ricchan durumu anladıktan sonra, başkalarının öğrenmesi umurumda bile değildi. Nao’ya yakalanmamasını söyledim ama bunu sadece ona bir pislik gibi davranmak beni rahatlattığı için yaptım.
Bana iyi gelen tek şey buydu.
"Peki Aikawa, kopyandan tamamen kurtulmayı hiç denemedin mi?"
"Denedim. Sayısız kez."
En bariz çözüm buydu. Eğer Nao’yu çağırmazsam bir daha asla ortaya çıkamazdı. Ne kadar sahte olursam olayım, ipler hala benim elimdeydi.
En uzun denememi yaz tatilinde yapmıştım ama bu ilk değildi.
"Ama yapamadım. Her seferinde kendimi onu geri çağırırken buluyorum. Çünkü... gerçek Sunao Aikawa o. Her şeyi benden çok daha iyi yapıyor."
Kendimi ne kadar durdurmaya çalışırsam çalışayım, ne olduğunu anlamadan boşluğa doğru sesleniyordum. Nao’dan korkuyordum ama onsuz da yapamıyordum.
Sadece on altı yıldır hayattaydım ama sanki zorlukların sonu gelmeyecekmiş gibi hissediyordum.
Takıldığım gruptaki kızların beni sadece güzel bir yüz olarak gördüklerini biliyordum. Beni sadece kız kıza olacağını söyleyerek toplu buluşmalara götürmüşler, bir saat sonra da yüzüme gülümseyerek gitmemi söylemişlerdi; ne olduğunu ancak o zaman anlayabilmiştim.
Bir kız hüngür hüngür ağlayarak beni hoşlandığı çocuğu elinden almakla suçlamıştı, oysa neden bahsettiği hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Herkes onun tarafını tutmuş, daha önce de aynısını yaptığımı söylemişti. Bahsettikleri çocuğu tanımıyordum bile. Muhtemelen hayatımda onunla tek kelime konuşmamıştım.
Bu tür şeyler beni darmadağın ediyordu. Kendimi ayağa kaldıramıyordum. Buna katlanamıyordum. Nao’nun yardımı olmadan yaşayamazdım.
Bunu itiraf etmek tuhaf hissettiriyordu ama sanırım Nao’nun gözünde bir nevi tanrı gibiydim.
Bana her zaman gözlerini diker, gergin ve stresli bir şekilde bakardı, gözleri titrerdi. Her hücresiyle tetikte bekler, ağzımdan çıkacak her kelimeyi, her hareketimi yakalamaya çalışırdı. Sahibinin emrini bekleyen iyi eğitilmiş bir köpek gibiydi.
Bir tanrı ile fani birinin birbirini anlaması imkansızdı. Beklentilerinin ağırlığı beni eziyordu ama ben onun bu yanılsamalarına layık olmak için elimden gelenin en iyisini yapıyor, onlara çaresizce tutunuyordum.
Sık sık gözlerimi kapatır ya da pencereden dışarı bakardım. Gerçekte ne hissettiğimi asla belli etmemeye çalışırdım. Eğer onun önemli şeyleri görmesini veya duymasını engellersem, bunları onunla paylaşmak zorunda kalmazdım. Sırlarımı öğrenmesini engelleyebilirdim. Bu sayede benim bir tanrı değil, sadece bir sahtekar olduğumu asla anlayamazdı.
Öksürmeye başladım. Çok fazla konuşmuştum. En nihayetinde odamdan sadece susadığım için çıkmıştım. Nasıl olmuştu da birinin kalbini kırıp, kendi yaralarımı ortaya sermiştim?
Kendimi aptal gibi hissederek otomata doğru dönmeye yeltendim. Ama tam o anda üzerimde çok güçlü bir bakış hissettim ve refleks olarak arkamı dönüp o bakışla göz göze geldim.
Satou gözlerini bana dikmiş, adeta içimi okuyordu. O kadar yoğun bakıyordu ki bu beni korkuttu. Vahşi bir bakıştı bu.
Huzursuzca kıpırdandım. "Satou?"
Dudaklarının arasından bir şeyler fısıldadı. Tam olarak duyamadım ama düşüncelerini toparlamaya çalıştığını hissettim. Sonra başını salladı.
"Pekala, anladım Aikawa. Sanırım anladım."
Sesi, içimdeki kurumuş toprağa can veren bir damla su gibiydi. Belki de Satou, benim bile fark edemediğim bir şeyi fark etmişti. Umutsuzluğumun ortasında, içimde küçük bir ümit ışığı belirmeye başladı.
Kafasından neler geçtiğini hemen öğrenmek istiyordum. Ancak o, elini çenesine götürüp tiyatral bir edayla duraksadı, ardından omzunun üzerinden geriye baktı.
Aşağı yukarı senin de Aikawa ile aynı durumda olduğunu varsayabiliriz herhalde, değil mi?
Gözlerimi kırpıştırdım. Binanın köşesine dik dik bakıyordu. Uzun bir gölge, ellerini kaldırmış halde karanlıktan sıyrıldı.
Sanada, sen misin? diye sordum.
Kusura bakmayın, kulak misafiri olmak istememiştim. Mahcup bir ifadeyle yanağını kaşıdı. Konuşulanların neredeyse tamamını duymuş olmalıydı. Satou, beni fark etmene şaşırdım doğrusu.
Kendo kulübündeyim ben, diye karşılık verdi Satou. Yaklaşan tehlikeyi sezeriz.
Size zarar vermek gibi bir niyetim yok.
Aman Tanrım, yoksa sen de mi Aikawa’ya çıkma teklif edecekti? Satou onunla acımasızca eğlenince, Sanada teslim bayrağını çekti.
Hayır! Sadece susamıştım, diğer kapıdan çıktım!
Çenesiyle arkasını işaret etti ama hava bunu göremeyeceğim kadar kararmıştı. Ben hediyelik eşya dükkanının yanındaki kapıdan çıkmıştım, o da diğer çıkışı kullanmış olmalıydı.
Bir şey ister misin, Aikawa? benden olsun.
Ben de isterim! diye bağırdı Satou, elini havaya kaldırarak. Canım feci şekilde beyaz üzümlü meyve suyu çekiyor!
Sana ısmarlayacağımı söylememiştim ama neyse.
Sanada otomata birkaç bozukluk atıp aynı düğmeye üç kez bastı.
Küçük plastik şişelerden ilkini bana uzattı.
Al bakalım.
Hâlâ tek kelime etmemiştim.
Teşekkürler.
İçime pek sinmese de içeceği aldım. Kulak misafiri olmasının özrü niyetine kabul edilebilir diye düşündüm.
Sanada otomatın kolunu indirip para üstünü aldı. Onun hafifçe bükülmüş sırtına bakarken şişenin kapağını açtım.
Hararetimin ne kadar yükseldiğinin farkında bile değildim; meyveli içeceğin tatlı soğukluğu çölde su bulmuş gibi hissettirdi, şişenin yarısını tek dikişte bitirdim.
Sanada bankın en ucuna oturdu, Satou ise ikimizin ortasındaydı. Satou içeceğinden büyük bir yudum aldıktan sonra konuşmaya başladı.
Yani ikiniz de kopya üretebiliyorsunuz, öyle mi? Kendinizin birebir kopyalarını? diyerek durumu teyit etti.
Başımı salladım. Sanada biraz tereddüt etse de o da onayladı.
İlk kez biri bana bunu bu kadar doğrudan soruyordu. Sanada için de durumun aynı olduğundan emindim.
İnsanlar kendi sorunlarıyla sandıklarından çok daha fazla meşguldü. Tek önemsedikleri kendi hayatları, notları, aşkları ve arkadaşlarıydı. Diğer insanlar, onların günlük yaşantılarının sadece birer figüranından ibaretti.
Ancak Satou’nun gözleri çok keskindi ve kendini tek bir grupla sınırlandırmıyordu. Çevresindekileri geniş bir çerçeveden gözlemlemekte oldukça başarılıydı. Tuhaflıkları fark etmesinin sebebi de muhtemelen buydu. Üstelik çoğu insanın aksine, fark ettiği şeyleri dile getirmemesini söyleyen o toplumsal nezaket kuralından da yyoksundu.
Tamam, bu mesele netleşti, dedi. Biraz konuşmamın sakıncası var mı?
Telefonumu cebimden çıkardım. Parmağımın tek bir dokunuşuyla ekran aydınlandı. Gece moduna ayarlandığı için loş bir ışık yayıyordu. Saat dokuz yirmi yediydi. Yat yoklamasına daha temizinden yirmi dakikamız vardı.
Bank buz gibiydi, el ve ayak parmaklarım uyuşmaya başlamıştı. Yine de onun söyleyeceklerini duymak istiyordum.
Anlat dinliyorum.
Sanada da itiraz etmeyerek başıyla onayladı.
Teşekkürler, dedi Satou ve ardından derin bir nefes verdi.
Arkanıza yaslanıp gevşedi, eşofmanlı bacaklarını öne doğru uzattı. Bu hareketi, gerilen sinirlerini yatıştırmak için yaptığı bir ritüel gibiydi.
Festival sonrasındaki spor salonu toplantısını hatırlıyor musunuz? Başkan Moririn bir anda ortadan kaybolduğunda, aklıma bir şey geldi. Ortaokuldayken benden iki tane vardı.
Ağzım açık ona bakakaldım. Yani... senin de mi bir kopyan vardı?
Satou, kabullenmiş bir ifadeyle başını iki yana salladı. Artık yok.
Ne demek istediğini anlayamamıştım. Artık yok mu? Nao ortadan kaybolduğunda onu her an geri çağırabiliyordum. Öldüğünde bile işe yaramıştı. Sanki hiçbir şey olmamış gibi, benim kıyafetlerimi giymiş halde öylece dikiliveriyordu karşımda.
Diyelim ki birinin bir arkadaşı var. Ona A diyelim. Ve o arkadaş, sınıfta zorbalığa uğruyor.
Satou’nun aslında kendisinden bahsettiği gün gibi ortadaydı. Bunu biliyordum ama sessizliğimi korudum. Ses tonundaki neşeli havayı bozmadı, ben de sadece dinledim.
Bir yanım A’ya yardım etmek istiyor, diğer yanım ise buna cesaret edemiyordu. Bir arkadaşı kurtarmak için kahramanlık yapmak kulağa harika geliyor ama ya sonunda ben de zorbalığa uğrar ve yalnız kalırsam? Bence bu, herkesin empati kurabileceği bir korku.
Okulların, kendi içlerinde küçük birer devlet gibi, ayrı birer toplum olduğu söylenir. Burası, özel ve sınırlı ilişkilerin kurulduğu kendine has bir alandır. Bir kliğe dahil olamazsanız dışlanır, aforoz edilirsiniz. Ve okul duvarlarının arkasında yaşananlar genellikle orada kalır.
Bunun başıma gelmesinden çok korkuyordum ama yine de A’nın yanında olmak istiyordum.
Sol ve sağ işaret parmaklarını havaya kaldırdı. Her açıdan birbirinin aynı olan iki Satou, birbiriyle savaşıyordu.
Eğer sadece içgüdülerimle hareket edip ona yardım etseydim... Diğer tüm kaygıları bir kenara bırakıp bir arkadaşı kurtarmak için her şeyimi feda etseydim... İçimde o güç olsaydı...
İki Satou çarpıştı, hayali kanlar fışkırdı. Sağdaki sendeledi ve sahneden aşağı yuvarlandı, geride sadece sol işaret parmağını bıraktı. Meydanda tek bir Kozue Satou kalmıştı.
Kopyam, A’yı savundu. Zorbalık yapmak yanlıştır! diye bağırıp tüm zorbaların hakkından geldi. O Kozue Satou bir kahramandı. Satou gülümsedi. Kahraman kelimesine fazlasıyla alaycı bir ton yüklemişti. Ve görevi bittiğinde, çekip gitti. Geride kalan Kozue Satou zorbalığa uğramadı ama tam da tahmin ettiği gibi bir dış kapının dış mandalı oldu. Gerçek dostlar edinmeyi beceremediği için gruplar arasında savrulup durdu, hiçbir yere tam anlamıyla ait olamadı. İşte hikaye bu kadar!
Pek de mutlu sonla biten bir hikaye sayılmazdı ama anlatacakları bitmişti.
Kopyan nereye gitti peki? diye sordum.
Tek kelime etmeden öylece yok mu olmuştu? Şimdi neredeydi?
Satou abartılı bir şekilde omuz silkti. Belki de sadece soğuktan titriyordu.
Bilmem, dedi. Tek bildiğim, ne kadar beklersem bekleyeyim, bir daha asla bana geri dönmediği.
Geri dönmeyen bir kopya. Bu işte bir terslik vardı. Düşüncelerimi toparlamak için başımı iki yana salladım ve dudağımı ısırdım.
Satou’nun hikayesinin asıl can alıcı noktası başka bir yerde gizliydi. Öylece geçiştirilmesine izin veremezdim.
Yani, şey... Kopya dediğimiz şey, senin idealize edilmiş benliğin gibi bir şey mi? diye sordu Sanada, kelimeleri toparlamakta zorlanarak.
Bilmem, dedi Satou. Kulağa tam olarak doğru gelmiyor.
Onları dinlerken kendi içimde bir muhakeme yapıyordum.
Eğer sadece ideal benliğini çağırabiliyor olsaydın, bu büyü gibi bir şey olurdu, diye devam etti Satou. Yani, dünyada hâlâ büyücüler ve cadılar olsaydı harika olurdu doğrusu. Şimşekler çaktırmak, ateşe ve buza hükmetmek isterdim.
Öyleyse senin kopya tanımın nedir, Satou?
Bence... ideal benliğine inanılmaz derecede yakın olan bir şey.
Sanada aradaki farkı kavrayamadı. Satou ise nedenini anlayamadığım bir şekilde güldü.
Çok geç de olsa, bankın köşesinde duran mısır çorbası kutusundan bir yudum daha aldı. Bunca zamandır orada öylece duruyordu.
Kutuyu bir teleskop gibi gözüne tutup içine baktı, ardından yumruğunu havaya kaldırarak zafer kazanmış gibi gösterdi. Çıkışı olmayan bir mağara gibiydi ve içinde tek bir mısır tanesi bile kalmamıştı. Sihirli bir numara gibi hissettiriyordu.
Yardım çağırırsın ve bir anda hiç yoktan ortaya çıkarlar. Televizyondaki kahramanlar gibidirler. Yetiş imdadımıza Anpanman! Kurtar bizi Doraemon! Satou bunu bir şaka gibi anlatıyordu ama hiç de dalga geçer gibi bir hali yoktu. Gözleri son derece ciddiydi. Hâlâ biraz vaktimiz var ve madem buradayız, senin hikayeni de dinleyelim mi Sanada?
Benimkini mi?
Yani, senin ve kopyanın hikayesini. Sana Başkan Moririn hakkında bir şey anlattı mı? Bu konuda daha fazla şey öğrenmek isterdim.
Sadece meraktan soruyormuş gibi davranıyordu ama asıl amacının bana bir iki ipucu vermek olduğu aşikardı. Sanki benim belirli bir sonuca varmamı bekliyordu.
Güm. Güm. Güm.
Göğsümün sol tarafında kalbim deli gibi çarpıyordu.
Benim bir kopyam vardı, Sanada’nın da öyleydi. Satou’nun bir zamanlar vardı, eski öğrenci konseyi başkanının da.
Neden hepimiz onları yaratmıştık? Neden asıllarından farklıydılar?
Aynı görünmemize rağmen farklı kişiliklere sahip olmamızın bir sebebi olmalıydı. Kopyaların, asıllarının yapamadığı şeyleri kolayca yapabilmelerinin bir nedeni olmalıydı.
Zonklayan kafamın içinde düşünceler yavaşça dönüp duruyordu ama yavaş yavaş bir cevaba ulaşıyordum. Ve o cevaba yaklaştıkça, ayaklarımın altındaki zemin kayıp gidiyormuş gibi hissettim.
Eğer bu doğruysa, o zaman kopyalar aslında...
...İşte benim bildiklerim bu kadar.
Sanada’nın anlattıkları nihayete erdi. Satou’na endişeli bir bakış attı, o da onaylar anlamda birkaç kez başını salladı.
Çok ilginç. Teşekkürler, Sanada.
İşine yaradığına sevindim.
Ve merakımı cezbeden bir şey daha var, dedi bir bilim insanı edasıyla; bu artık onun kişisel sorunu olmaktan çıkmıştı. Yarın, grup bberaberken denemek istediğim bir şey var. Nedenini sonra anlatırım.
Sanada onun bu coşkusundan biraz çekinmiş görünüyordu, bense sadece bitkin düşmüştüm. Bir yanım tüm bu meseleyi akışına bırakmak istiyordu. Mütevazı hedefim yavaş yavaş gözden kayboluyordu.
Belki de bir kopya kullandığım ve onun ya da kendim hakkında düşünmeyi reddettiğim için ödemem gereken bedel buydu.
Satou, durma noktasına gelen zamanımızı yeniden hızlandırıyordu. Sanada ve ben buna karşı koyacak güçte değildik, çünkü içten içe ikimiz de daha fazlasını bilmek istiyorduk.
Yarın, kaçtığım her şeyle yüzleşmek zorunda kalacaktım.
Onunla yüz yüze gelecektim. Bundan kaçış yoktu.
Boş odamız çok, o yüzden lütfen bu gece burada kalın. Shun zaten dünden beri burada.
Aki ve ben, Taeko’nun bu teklifini kabul ederek Mori ailesinin evinde kalmaya karar verdik. Üç gün iki gecelik okul gezisi planımız gerçekten de tıkır tıkır işleyecek gibi görünüyordu.
Akşam yemeği için Taeko ve Yutaka, yemek masasının ortasına sıcak bir sac yerleştirip Fujinomiya yakisoba yaptılar; daha doğrusu, Fujinomiya yakisoba ile okonomiyaki karışımı olan shigureyaki adında bir yemek hazırladılar.
Fujinomiya yakisoba, uzun zamandır buralarda olan ve kasabayı canlandırma kampanyası kapsamında bu adı almış yerel bir lezzetti. Çoğu insan Shizuoka’nın popüler sokak lezzetlerini düşündüğünde, akıllarına Hamamatsu gyoza ile birlikte hemen bu yemek gelirdi.
Fujinomiya yakisoba’yı normal yakisoba’dan ayıran nedir diye soracak olursanız; özel bir erişte türü kullanılması, içine domuz kavurması eklenmesi ve dashi tozu ile tatlandırılmasıdır. Bir bakıma Shizuoka odenine benzer.
Eriştelerin o çiğnenebilir, dolgun kıvamı ağızda harika bir his bırakıyordu. Yoğun sosun tadı, lahana ve kavrulmuş domuz yağının çıtırlığıyla mükemmel bir uyum yakalamıştı. O çıtır parçalar adeta lezzet patlaması yaşatıyor, insanın dilini hafif bir yağ tabakasıyla kaplıyordu.
Karbonhidratın karbonhidratla el ele verip ortaya bambaşka bir lezzet şöleni çıkardığı o yemeklerden biriydi bu; biraz modanyakiye, biraz da Hiroşima usulü yakisobaya benziyordu. Aslına bakılırsa, aralarındaki tek büyük fark isimleriydi.
Taeko Teyze ayrıca nefis bir patates buğulama yapmıştı. Sonbahar hasadından taze taze topladıkları patateslerin üzerine eritilmiş tereyağı gezdirmişti; tam anlamıyla mutluluğun tadıydı.
Görgü kurallarını bir kenara bırakıp ikinci tabağı istedim. Çiftlikteki açık büfede tıkabasa yemiş, üstüne krep ve dondurma yuvarlamıştık ama okul gezisinde mide sınır tanımazdı.
Yemek bittikten sonra banyoya ilk giren ben oldum.
Herkes sırayla yıkanıp çıktıktan sonra Taeko Teyze içeriden seslendi:
"Hadi gelin, futonları sermeme yardım edin!"
Hep bir ağızdan neşeyle, "Geliyoruuuz!" diye karşılık verdik.
O sırada oturma odasında televizyon izliyorduk ama bu çağrıyla hemen ayaklandık.
O gece kalacağımız yatak odası, oturma odasının hemen bitişiğindeydi.
Sürgülü kapılarla ayrılmış, tatami zeminli iki geleneksel Japon odasından oluşuyordu burası. Taeko Teyze’nin dediğine göre, gelen misafirleri genellikle burada ağırlıyorlardı. İçeri girerken mis gibi kokan tatami minderlerini gözümle saydım. Oturma odasının yanındaki kısımda altı, sürgülü kapının ardındaki bölümde ise sekiz minder vardı. Toplamda on dört minder ediyordu ki bu da yaklaşık yirmi dört metrekarelik bir alan demekti.
Dışarıdaki kepenkler kapatılmış, köşede bir tütsü yakılmıştı. Aki ile ben dolabın üst rafından futonları ve battaniyeleri çekerken, Mochizuki kendi payına düşenleri alt raftan aldı.
"Şu ucundan tut, Aki," dedim.
"Tamamdır."
"Üçe kadar sayıyorum! Bir, iki..."
İki ucundan tutup yatakları yere serdik. Bu işten keyif almaya başlamıştım; sanki kulüp kampına gitmişiz gibi bir hava vardı. Mochizuki bir önceki gece de burada kaldığı için el pratikliği kazanmıştı, bizden çok daha hızlı hareket ediyordu.
Kısa süre sonra futonumuzu sermiş, yan yana iki yastık yerleştirmiştik. İş tamamlanmıştı.
...Bir dakika, burada bir gariplik vardı.
Yataklardan biri resmen eksikti. Arkama dönüp dolabın içini tekrar inceledim. Ama içeride saklanan hiçbir şey yoktu, uykucu bir Doraemon bile bulamazdınız.
Şaşkınlıkla, "Dolap bomboş," dedim.
Aki de beni onayladı. "Öyle görünüyor."
Yoksa aynı futonu paylaşmamızı mı istiyorlardı? Eğer durum buysa, yatakların yetersiz olduğunu birinin bize daha önceden söylemesi gerekirdi.
Biz orada öylece dikilip ne yapacağımızı bilemez halde birbirimize bakarken, Taeko Teyze kafasını kapıdan uzatıp elini yanağına koydu.
"Aman tanrım," dedi. "Kusura bakmayın çocuklar. Bir futon daha gerekecek galiba! Hemen diğer dolaptan bir tane getireyim."
İkimizin de yüzü kıpkırmızı kesilmişti; kadın bunu söyleyince ancak nefes alabildik. Mochizuki ise köşede bıyık altından gülerek bizi izliyordu.
"Çıktığınızı biliyordum zaten. Kendinizi bu kadar belli etmeyin."
Ufak tefek aksilikleri atlattıktan sonra yatacak yerlerimizi sonunda hazırlamıştık.
Mochizuki yatağını altı minderlik odaya sermişti, bizimkiler ise sekiz minderlik taraftaydı. Aki tam ortamızda yatacaktı.
Yanımda getirdiğim pijamaları çoktan giymiş, futonumun üzerine diz çökerek çocukları süzmeye başlamıştım.
Aki esneme hareketleri yapıyordu. Yatmadan önce her zaman esnediğini söylemişti. Özellikle sağ ayak bileğine ekstra özen gösterdiği gözümden kaçmadı. Mochizuki ise sırtüstü uzanmış, telefonunu kurcalıyordu.
Doğru anı yakalamak için sabırsızca kıpırdanıp durdum. Saçlarım kurumuş, dişlerim fırçalanmıştı. Her şey hazırdı; peki o kelimeyi ne zaman söylemeliydim? Şimdi mi? Beş saniye sonra mı?
Mochizuki, "Yatmaya hazır mısın?" diye sordu.
"Nee?!" diye tuhaf bir çığlık attım. Gece daha yeni başlıyordu!
Kaşlarını çatarak, "Ne oldu şimdi?" dedi.
Daha fazla kararsız kalmanın alemi yoktu. Elimi tavan kirişlerine doğru kaldırıp içimdeki o büyük arzuyu haykırdım:
"Yastık savaşı yapmak istiyorum!"
Sonuçta bu bir okul gezisiydi. Ve bir okul gezisinde yastık savaşı yapmak yazılı olmayan bir kuraldı. Öğretmenler gelip bizi azarlayana kadar savaşa devam edilir, sonra ışıklar sönünce kimin kimden hoşlandığı, kimlerin gizlice sevgili olduğu konuşulurdu. Hatta gezi bitmeden birine açılma planları bile fısıldanırdı.
Sunao bu tür şeylere asla katılmazdı. İlkokul ve ortaokul boyunca hemen uyuyuverirdi. Ama ben bunu yaşamak istiyordum. Bu tür anlar, gençlik hikayelerinin olmazsa olmazıydı ve ben de her saniyesini tatmak istiyordun.
İçim içime sığmıyordu ama bu fikirden hiç hoşlanmadığı her halinden belli olan Mochizuki, çenesiyle yatakları işaret etti.
"Sadece üç yastığımız var," dedi.
"Öyleyse bu minderleri de kullanabilirsiniz," diye bir ses yükseldi tepemizden.
Mochizuki’nin arkasındaki sürgülü kapı açıldı ve içeriye bir yığın minder yuvarlandı.
Minderler dile mi gelmişti? Hayır, yığının üzerinden bize sırıtan Yutaka’nın yüzünü gördüm.
"Tozu dumana katın!" dedi dişlerini göstererek. Kapı hemen ardından tekrar kapandı.
Ev sahiplerinden de yeşil ışık yakılmıştı artık. Dudaklarımda muzip bir gülümsemeyle ayağa kalktım.
"Duydunuz adamı! Hadi başlayalım o zam—Iıh!"
Lafımı tamamlamama fırsat kalmadı.
Yüzüme yediğim yastık darbesiyle futonun üzerine sırtüstü kapaklandım. Mochizuki kendi yastığını kaptığı gibi doğrudan bana fırlatmıştı.
İlk darbeyi vurmuştu ve hiç de acımamıştı. Aki hemen araya girip saldırganı azarlama gereği duydu.
"Bir kıza fırlatılacak bir atış değildi bu."
"Bir şey olmaz ona. Altı üstü bir yastık."
Mochizuki bileğini esnetiyor, yüzündeki o hırslı sırıtışla ne kadar hevesli olduğunu gösteriyordu.
"İçi fasulye dolu bir yastık ama! Can acıtır."
Onlar tartışırken ben doğruldum.
"Gördün mü? Sapasağlam işte!" dedi Mochizuki.
Başım öne eğik, bacaklarımı iki yana açmış otururken parmak uçlarımla burnuma dokundum.
"Mmm? Bir sorun mu var, Aikawa?"
Yavaşça, "...Şey, kimsede peçete var mı? Galiba burnum kanıyor," dedim.
"Harbi mi?" Mochizuki’nin paniklediğini hissettim. Alelacele sırt çantasını karıştırmaya koyuldu. "Iı, bekle, buralarda bir yerde olacaktı..."
"Yakaladım seni!"
Gardını indirdiği an, bana fırlattığı yastığı kapıp tam suratının ortasına fırlattım.
Mükemmel, tam isabet bir atıştı. Yastık yüzünde patladı.
Ama ne yazık ki onu nakavt etmeye yetmemişti. Yastık omzundan süzülüp yere düşerken, ağır çekimde bana doğru döndü.
"Seni gidi... Beni kandırdın ha?!"
"Al sana bir tane daha!" diye bağırdı Aki.
Ancak fırlattığı yastık boşa gitti, Mochizuki kıvrak bir hareketle sıyrılmayı başardı.
"Güzel, kaşındınız! Savaş başlıyor o zaman!" Mochizuki yerdeki yığından bir minder kaptı. "Hücum!"
Kendi etrafında birkaç kez dönüp minderi bumerang gibi fırlattı. Aki minderi göğsüyle yumuşatıp hemen geri yolladı ama Mochizuki bir yastığı kalkan gibi kullanarak darbeyi savuşturdu.
"Harika hareket."
"Ben son sınıf öğrencisiyim. Hayatımda kaç kez yastık savaşı yaptım haberiniz var mı?"
Aki ile Mochizuki arasındaki amansız mücadele tüm hızıyla sürüyordu. Ben de fırsattan istifade, sessizce minder yığınının olduğu köşeye doğru sokuldum.
İki elime de birer minder alıp Mochizuki’nin kör noktasına doğru hamle yaptım. "Beni unuttun!"
"Çift silah mı?! Kahretsin!"
Fakat elimdeki minderler çok ağırdı! Var gücümle fırlatmama rağmen güçsüz kollarım yüzünden ikisi de hedefe ulaşamadı ve tam ortamızda yere çakıldı. Tamamen savunmasız kaldığım o anda sırtıma yiyen yastıkla sarsıldım.
O andan sonra tam bir kaos hakim oldu odada. Havada minderler, yastıklar uçuşuyor, her şey birbirine karışıyordu. Eğiliyor, elimize ne geçerse kapıyor, rastgele fırlatıyor, gelenlerden kaçınıyor ve aynı döngüyü tekrar tekrar yaşıyorduk.
Bazen iki kişi birine karşı ittifak kuruyordu ama bu ortaklıklar uzun sürmüyordu. Yastık savaşında babana bile güvenmeyecektin.
Ve nihayetinde, bu savaşın galibi çıkmadı.
Tatamilerin üzeri yastık ve minderlerle dolmuştu. Az önce özenle serilmiş olan futonlar şimdi darmadağındı. Hiçbirimizde ayakta duracak derman kalmamıştı. Nefes nefese kendimizi yere bırakmış, öylece yatıyorduk.
"Vay canına... İçim yanıyor..." derken iki elimle kendime rüzgar yapmaya çalışıyordum. O kadar hararet yapmıştım ki esen hafif rüzgar bile kar etmiyordu.
Saçlarımı yukarıda toplamıştım ama ensem hala alev alev yanıyordu. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Tatlı bir yorgunluk hissi güzel olurdu ama ben o sınırı çoktan aşmıştım. Yarın sabah her yerimin tutulacağına emindim. Umarım öyle olurdu.
"Yastık savaşları gerçekten çok eğlenceliymiş!" diye haykırdım.
Aki, "Hevesini aldın mı?" diye sordu. Ona kocaman gülümsedim.
"Hem de nasıl! Harikaydı."
"Güzel. Hadi etrafı toplayalım."
Mochizuki bize gözlerini devirdi ve minderleri bir köşeye üst üste dizmeye başladı. Savaşırken hepimizden daha çok eğlendiği belliydi; ben de ona hafifçe yüzümü ekşitip toplamasına yardım ettim.
Aslında oynamaya devam etmek istiyordum ama saat neredeyse on olmuştu.
Ev sahiplerinin yatak odası buraya epey uzaktı ama yine de aynı çatı altındaydık. Daha fazla gürültü yapıp insanları rahatsız etmek saygısızlık olurdu. Turuncu renkli küçük gece lambası hariç tüm ışıkları söndürdük. Yataklarımıza girip birbirimize iyi uykular diledik.
...Uykum yoktu.
Savaşın heyecanı beni tamamen uyanık tutmuştu. Vücudumdaki adrenalin seviyesi hala zirvedeydi, sanki her an yeni bir aksiyona hazırdım.
"Mochizuki," diye fısıldadım. "Bu halde uyumam imkansız."
"......"
"Mochizuki?"
Sesimi kesip kulak kabarttım. Dikkatli dinleyince odada hafif bir horlama sesi yankılandığını duydum. Meğer Mochizuki horluyormuş. Kıkırdamadan edemedim.
Sessizce, "Aki, uyudun mu?" diye fısıldadım.
Yatağından bir hışırtı yükseldi ve hemen ardından karanlıkta bana dönen iki göz parıldadı. Sadece bu bile içimi ürpertmeye yetti. Kalbimin ne kadar hızlı attığından haberi bile yoktu.
"Uyumadım," dedi.
O da en az benim kadar uykusuzdu demek ki.
Karanlıkta fısıldaşmak insana yasak bir şey yapıyormuş hissi veriyordu, sanki gizlice kuralları çiğniyorduk.
Aki’nin futonunu işaret ederek, "Şey... Yanına gelebilir miyim?" diye sordum.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.