Öğle güneşinin altında pineyleyen koyunların ve çimenleri iştahla kemiren ineklerin bir resmini gördüm. Ryo, herhalde eskiz defterlerini yanına alıp çiftlikte bir yere kurulmuş ya da doğrudan tuvalini oraya dikmişti. Resimlerin birçoğu son dönemdeki çalışmalarına kıyasla daha kaba ve acemiceydi; onlara bakarken geçmişteki halinin izlerini hissettim.
Birkaç resmin üzerine küçük kağıt parçaları yapıştırılmıştı; sadece Ryo’nun adı ya da okulunun adı değil, ışıkta parıldayan altın ve gümüş çıkartmalar da vardı. Ödül aldığını gösteren nişanlardı bunlar. Hepsi çerçevesiz, öylece asılmıştı ve evin birer parçası gibi görünüyorlardı.
Ryo’nun gülüşünü her yanımda hissedebiliyordum. Öyle her yerdeydi ki, hissettiğim şeye sadece ondan kalan izler demek yetersiz kalırdı. Evin her köşesine sinmişti, nefes almakta zorlanıyordum.
Varlığı o kadar somuttu ki, her an dış kapıyı açıp içeri girecekmiş gibi geliyordu. Ya da köşeyi döndüğümde bir kapı sürgülü bir sesle açılacak ve o göz kamaştırıcı genişçe sırıtmak yüzünde belirecekti. Onu bir daha asla göremeyeceğimizi hepimiz çok iyi bilirsen bu koridorda yürümek tarif edilemez bir tuhaflıktı.
"Hiç yağlıboya yok, değil mi?" diye mırıldandı Aki. Sadece başımı salladım ama Taeko bu lafın öylece geçip gitmesine izin vermedi.
"Ryo’ya her zaman neye ihtiyacı varsa alacağımızı, yağlıboyayı da denemesi gerektiğini söylerdim."
"O ne derdi peki?"
"Ömrünün ne zaman biteceğini bilmediğini, bu yüzden bu kadar vakit alan bir şeyle uğraşmak istemediğini söylerdi."
Bu söz ikimizi de susturdu. Taeko bize doğru dönmedi bile. Duvarları ve üzerindeki soluk renkli resimleri geride bırakarak yürümeye devam etti.
Yürüdükçe ayaklarımızın altındaki zemin gıcırdıyordu. Sunao, gezisinin üçüncü gününde Nijo Kalesi’ni ziyaret etmeyi planlıyordu; ayaklarının altında öten o meşhur bülbül zeminlerini hayal ettim.
Taeko bizi yemek odasıyla birleşik olan oturma odasına götürdü. Her iki oda da tam anlamıyla yaşanmışlık kokan bir dağınıklık içindeydi.
Oturma odasının ortasında, üzerinde bir uzaktan kumanda duran cam tablalı bir masa vardı. Üzerinde koşuşturan tavşan desenleri olan bir halının üstüne iki minder yan yana dizilmişti. Televizyonun üzerinde, her gün yaprağı koparılan cinsten bir takvim asılıydı ve pencerelerin yanındaki duvara yaslanmış küçük bir sunak duruyordu. Şirin bir ahşap kutuyla karıştırmak kolaydı ama ne olduğunu biliyordum.
İçinde kırmızı ve pembe kozmos çiçeklerinin olduğu küçük bir vazo vardı; tütsü kabındaki küllerin arasından tütsü çöplerinin uçları görünüyordu.
Fotoğraf yoktu. İçten içe rahatladım. Ryo’nun yüzünü şu an görsem, yabancı bir evde olduğumu falan unutup hıçkıra hıçkıra ağlardım.
"Dua etmek ister misiniz?" diye sordu Taeko, sesi yumuşacıktı.
Yavaşça başımı salladım. Mochizuki ve Yutaka başka bir yere gitmiş olmalıydı, etrafta görünmüyorlardı.
Sunağın önündeki mindere diz çöktüm, bir kibrit çakıp oradaki mumu yaktım. Sonra küçük tokmağı alıp sunağın çanına hafifçe vurdum. Çanın çıkardığı o berrak ses havada süzülüp kaybolurken ellerimi hala birbirine bastırıyordum.
Aki yerimi aldı, içinde kül kavanozu olmayan sunağın önünde duasını etti. Tavana doğru yükselen tütsü dumanıyla birlikte sandal ağacının tatlı kokusu etrafa yayıldı; dumanın gidecek başka bir yeri yoktu.
"Tarlanın kenarına bir mezar yapmak isterdik aslında..." diye başladı Taeko, sonra gerisi gelmedi.
İçinde cenaze olmadığı sürece bahçeye mezar yapmak yasak değildi. Ama komşuların ne düşüneceğinden endişelenmiş olmalıydılar. Yaşadıkları çaresizliği hissedebiliyordum.
"Belki yaşlı bir kadının saçmalaması dersiniz ama biz Ryo’yu kendi kızımız gibi gördük," dedi sunağın yanında beklerken. Sesi, tütsü dumanının yolunu değiştiremeyecek kadar cılızdı. "Sadece bir oğlumuz vardı, sonunda büyütecek bir kızımızın olması... Ona gerçekten çok düşkündük. Ama Ryo geldiği andan itibaren hiçbir şey istemedi. Bize karşı hep mahçup davrandı. Minicik bir çocukken bile buraya ait olmadığını düşünüyor gibiydi. Bunu izlemek canımı yakıyordu. Suzumi’ye tıpatıp benzeyen o çocuk için ne yapacağımı ben de bilemiyordum."
Kaşları acıyla çatıldı, ardından yüzüne yumuşak bir tebessüm yayıldı.
"Sonra Yutaka onun minik avcuna küçük bir tohum bıraktı. Bir çeri domatesi tohumu. Bunları tohumdan yetiştirmek zordur ama Ryo çok çabaladı. Önce saksıda başladı, büyüyünce de tarlaya taşıdı. Sürekli ne kadar su vermesi gerektiğini, gübre isteyip istemediğini, fırtınadan nasıl koruyacağını, domatesleri ne zaman yiyebileceğimizi sorup duruyordu. Daha çok konuşmaya, daha sık gülmeye başladı. Ona 'Ryo' demeye o zaman başladık. Adını ilk söylediğimizde yanakları kıpkırmızı olmuştu. Kendine ait bir adı olduğu için öyle mutluydu ki."
Taeko, yavaş yavaş nasıl bir aile olduklarını hatırlayarak gözlerini kapattı. Çıt çıkarmadan, dikkatle dinledim.
"Resim konusunda çok yetenekliydi, değil mi? Belediye ile konuşup onu buradaki ilkokula yazdırdık, öğretmenleri her zaman ne kadar yetenekli olduğunu söylerdi. Bir gün hava karardığı halde eve dönmedi. Komşulardan yardım isteyip aramaya çıktık, onu çok uzak olmayan bir tarlada bulduk. Ateşböceklerinin resmini çiziyordu. Çok güzel olduklarını, mutlaka çizmesi gerektiğini söyledi. Öyle mutlu, öyle sevimliydi ki ikimizin de onu azarlamaya eli varmadı."
Taeko’nun yanaklarındaki gülümseme çizgilerinden aşağı bir damla gözyaşı süzüldü. Cebinden bir mendil çıkarıp yanaklarını kuruladı ama tüm gözyaşlarını silmeyi beceremedi. Üzgündü, canı yanıyordu. İki kız torununu birden kaybetmişti.
"Özür dilerim Ryo," dedi. "Böyle karalar bağlamamı istemezdin, biliyorum. Bu gidişle hem Ryo’yu hem de Suzumi’yi üzeceğim."
Ryo bunu görse ne derdi acaba? Belki de bana kızardı. Ellerini beline koyup bağırır, "Nao, annemi neden ağlatıyorsun?!" derdi. Keşke diyebilseydi.
"Sizi çok özledim. Ryo. Suzumi," dedi Taeko. "Keşke ikinizi de bir kez daha görebilseydim."
Bunu duyunca kendimi tutamadım, sessizce ağlamaya başladım. Taeko beni yanına çekip başımı okşadı.
Kocasıyla aynı kokuyordu; evleri ve arabaları gibi, toprak ve güneşin sıcak kokusu vardı üzerinde.
Ryo’nun da böyle koktuğuna emindim. Bu kokuyu içine çekmiş, koku onu sarmalamıştı. Ama benimle tanıştığında, o kadar uzun zamandır Mori Suzumi rolünü oynuyordu ki bu koku çoktan uçup gitmişti.
Zihnimde Ryo’nun adını haykırdım, hiçbir cevap gelmedi. Sesli söylemek de bir şeyi değiştirmeyecekti. O gün spor salonunda bir anda yok olup gitmişti.
Ama tamamen kaybolmuş da sayılmazdı. Unutulmamıştı.
Buradaydı, uyuyordu ve ona usulca seslendim:
Sonunda evine döndün, Ryo.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.