Gecenin Soğuğu ve Mısır Çorbası

Otele vardığımızda nihayet biraz soluklanabileceğimizi sanmıştım ama bu umudum çok geçmeden suya düştü.

Odalarımıza çıktık, fakat daha bavulları bile tam boşaltamadan akşam yemeği saati gelip çattı. Bir saat sonra da banyo sıramız geliyordu; her sınıfın programı önceden belirlenmişti. Üstelik hazırlanma süresi de dahil olmak üzere bize topu topu otuz dakika vermişlerdi. Günün yorgunluğunu ve kirini üzerimizden atıp rahatlamaya fırsat bulamadan, kelimenin tam anlamıyla koşturup duracaktık.

Yine de tüm bunlardan sonra geriye sadece uykuya hazırlanmak kalıyordu. Pencere kenarındaki yatak benimdi; sırtüstü uzanıp sonunda ciğerlerimin derinliklerindeki nefesi dışarı bıraktım.

İki kişilik odayı Satou ile paylaşıyordum ama kendisi grup liderleri toplantısına gitmişti. Sınıf temsilcimiz ve aynı zamanda grup liderimiz olduğu için sürekli bir şeylerle koşturuyordu. Ona gerçekten büyük saygı duyuyordum.

Bir keresinde birisi ona neden bu göreve gönüllü olduğunu sorduğunda, sadece üniversite başvurularında iyi görüneceğini söyleyip geçiştirmişti; fakat bunun arkasında çok daha fazlası olduğundan emindim.

Koridordan ara sıra kızların kahkahaları ve oraya buraya koşturan ayak sesleri geliyordu. Muhtemelen arkadaşlarının odalarına kaçıyorlardı. Sadece kızların odaları da değil, bazıları erkekleri ziyarete gidiyordu. Öğretmenlerin gözü üzerimizdeydi ve yakalanırlarsa başları fena halde ağrıyacaktı. Ama bu benim derdim değildi.

Odada tek başıma kalınca yatakta yüzüstü dönüp telefonumdaki fotoğraflara bakmaya başladım. Bacaklarımı havada sallayarak albümde geziniyordum.

Güler

Birden ekranda Yoshii belirdi; ağzını kocaman açmış, sanki o bin torii kapısından birini yiyormuş gibi yapıyordu. Kendimi tutamayıp kıkırdadım.

Bu şapşal fotoğrafı her gördüğümde gülmeden edemiyordum. Yoshii'nin yaptığı gerçekten tam bir aptallıktı ama Sanada da en az benim kadar gülmüştü o gün. Çok eğlenmiştik ve iyi ki gelmişiz demiştik.

Belki de yaz tatilinden önceki okul gezisi etkinliklerine biraz daha katılsaydım her şey farklı olurdu. Tavrımdaki ufacık bir değişiklik bile bambaşka bir sonuç doğurabilirdi. Belki o zaman bu anılar çok daha parlak ve neşeli olur, yıllar sonra geriye dönüp baktığımda içimi ısıtırdı. Zamanı geri sarmak için artık çok geçti ama insan yine de düşünmeden edemiyordu.

Gülüşüm yatışınca kendi kendime mırıldandım: "Yarın olsa da gitsek."

Sesim o kadar cılız çıkmıştı ki yankı bile yapmadı. Yatağın altına süzülüp kayboldu. Boğazımın kuruduğunu hissedince yatakta doğruldum.

Saat akşamın sekiz kırkıydı. Telefonum zaten elimdeydi ve saati görebiliyordum, peki neden bir de yatağın başucundaki saate bakmıştım? Sırf duvardaki dijital ekran bana okul gezisinde olduğumuzu hatırlattığı için miydi?

Zoraki bir hamleyle kalkıp füme rengi sweatshirt'üme uzandım. Isıtıcıdan gelen hava tek kullanımlık terliklerimi uzağa uçurmuş olmalıydı; onları ayağıma geçirip telefonumu cebime attım. Kart anahtarımı ve cüzdanımı alıp kapıya yöneldim.

Soğuk kapı kolunu çevirdim, koridora adım atarken arkamdan otomatik kilidin tık sesini duymayı bekledim. Gezi kitapçığındaki otel planından otomat yerlerini görmüştüm: Birinci kattaki hediyelik eşya dükkanının hemen dışındaki kapının yanındaydılar.

Asansör onuncu katta takılı kaldığı için yakındaki merdivenleri kullandım. İnce tabanlı terliklerim her adımda şap şap ediyordu. Bu çocuksu ses hiç hoşuma gitmemişti.

Birinci kata geldiğimde etrafta bizim okuldan kimseyi görmedim, sadece çocuklu bir aile vardı. Büyük bir oteldeydik ve burası sadece bize ait değildi.

Lobiyi geçip çift kanatlı kapılardan dışarı çıktım. Burası, sadece otomat ışıklarının titrek parıltısıyla aydınlanan karanlık ve küçük bir alandı.

Duvara yaslanmış makinelerin yanında kimsecikler yoktu; klima dış ünitesinin hemen yanında boş bir ahşap bank duruyordu ve havada hala taze sigara dumanı kokusu vardı.

Ne alsam acaba? Su mu? Çay mı? Meyveli içecekler de vardı ama onlar insanı daha çok susatırdı.

Kararsızca dikilirken hafif bir rüzgar hissettim. O yöne baktığımda kapıların tekrar açıldığını gördüm.

"Aikawa, biraz vaktin var mı?"

Orada diğer sınıflardan üç erkek çocuk duruyordu. Onları tanımıyordum, zaten yüzleri akılda tutma konusunda hiçbir zaman iyi olmamıştım.

Daha şimdiden odadan çıktığıma pişman olmuştum. Ama artık çok geçti.

"...Tabi."

Konuşan çocuğun yüzündeki gülümseme yayıldı. Diğer ikisi cesaret vermek ister gibi omzuna vurup "Hadi aslanım!" diye fısıldadılar ve hediyelik eşya dükkanına doğru geri döndüler. Sırf beni huzursuz etmek için sahnelenmiş küçük bir oyun gibiydi.

Kalan çocuk bankın kenarına ilişti. Gözlerini bana dikti, yanına oturmamı istediğini biliyordum ama yerimden kıpırdamadım. Ayaklarım yere çivilenmiş gibiydi.

Kyoto'nun soğuk rüzgarı, bu çocukla aramdaki uçurumu vurgulamak ister gibi aramızdan uğuldayarak geçti. Keyfim iyice kaçmıştı.

Okul gezisinde konuşmak istemenin tek bir anlamı olabilirdi.

İki gün sonra serbest zamanımız olacaktı ve herkes Kyoto'yu birlikte gezeceği bir sevgili arayışındaydı. Birkaç anı biriktirip sınıftakilere hava atmak istiyorlardı. Öğrencilerin bu saçmalıklara ne kadar meraklı olduğunu çok iyi biliyordum.

Yanılmayı umarak, "Evet?" dedim.

Çocuk huzursuzca kıpırdandı ama sorumla birlikte cesaretini toplamış gibi göründü. Ellerini yumruk yapıp konuştu: "Senden hoşlanıyorum. Benimle çıkar mısın?"

...Evet, tahmin ettiğim gibi.

Bu kaçınılmaz sona ulaştığımızda, öğleden sonradan kalan o güzel ruh halimin son kırıntıları da parmaklarımın arasından süzülen kum taneleri gibi yok olup gitti.

Başkalarının ne düşündüğünü umursamadan o kum tanelerini tek tek toplamak istiyordum. Hızlı davranırsam belki yetişebilirdim. Yoksa her şey için zaten çok mu geçti?

Uzaktan bir araba motorunun sesi duyuluyordu. Karanlığın ortasında kalakalmışken, üzerime dikilen o gözlere bir cevap vermek zorundaydım.

"Biriyle görüşmek istemiyorum." Sesim adeta bir iç çeker gibi çıkmıştı.

Ortaokuldan beri hep aynı cevabı veriyordum. Erkeklerin bana açılması sık rastlanan bir durumdu. İlk zamanlar en azından özür dilemeye çalışırdım ama hissetmediğim şeyleri söylemek çok fazla enerji tüketiyordu.

Zerre kadar üzgün değildim. Sadece sinirlenmiştim. Bu durumun her saniyesinden nefret ediyordum. Ama bunu dürüstçe dile getirmenin beni kötü insan yapacağını da biliyordum. Gerçi bu konuşma bittiğinde de muhtemelen arkamdan kötü konuşacaklardı.

Çocuk bir an afalladı ama hemen pes etmeye niyeti yok gibiydi.

"Bu... başkasından hoşlandığın anlamına mı geliyor?"

"Hayır."

"Öyleyse neden olmasın? Sadece bir şans verelim. Altı üstü bir deneme."

Buna ne demem gerekiyordu şimdi?

"Bu konuyu kapatabilir miyiz? Zaman kaybı," diyerek yüzümü tekrar otomata döndüm.

Bu çocuğu tanımasam bile, yüzündeki o şaşkınlığı görmek ya da öfke ve utançtan kızarmasını izlemek istemiyordum. Göreceğim her şey, içimdeki o diğer benlikle paylaşılacaktı çünkü.

Kapı açıldı ve çocuğun koruyucu melekleri dışarı çıktı. Ortamdaki gerginliği sezip koşarak gelmiş olmalıydılar.

Fısıldaştıklarını duydum. Sadece bazı kelimeleri seçebiliyordum. Bana açılan çocuk arkasını dönüp gitti, yürürken bilerek topuklarını yere sertçe vuruyordu. Arkadaşları ise arkasından koşmadı. Erkeklerle kızların farkı buydu işte.

Arkadaşlardan biri, "Hadi ama, Aikawa..." diye mırıldandı.

Tüylerim diken diken oldu.

Sağdaki çocuğu daha önce görmüştüm. Adını hatırlamıyordum ama aynı ilkokul ve ortaokula gitmiştik. İçimden kulaklarımı tıkamak geldi. Bunları duymak istemiyordum. Arkamı dönüp gitmeliydim. Geçmişte kendimi hep böyle korumuştum.

Ama içimden bir başka ses de onu dinlemem gerektiğini, buraya bu yüzden geldiğimi söylüyordu.

Bu geziye katılmıştım çünkü artık kaçmayı bırakmıştım.

Kaçmak istiyordum ama olduğum yerde çakılı kaldım.

İki parçaya bölünmüştüm; her biri zıt yönlere gitmeye çalışıyor, bedenimi ortadan ikiye yarıp her yere kan fışkırtıyordu.

O hayali kanlar içinde, iki metre ötedeki dudakların kıpırdanmaya başlamasını sessizce izledim.

Kapı açıldı.

Satou elinde birkaç bozuk parayla dışarı çıktı. Beni bankta büzüşmüş halde görünce el salladı.

"Selam, Aikawa! Ben de seni arıyordum."

Cevap vermedim. Satou bunu umursamadan otomatın sunduğu seçeneklere göz atmaya başladı.

"Bir şeyler almaya mı geldin?" diye sordu. "Grup liderleri toplantısından yeni çıktım da."

Yorgunluktan bitmiş gibi omuzlarını silkti. Fakat yüzündeki neşeli ifade bunun doğru olamayacağını gösteriyordu.

Aradan birkaç dakika mı geçmişti yoksa yarım saat mi? Zaman benim için donmuştu ve Satou nihayet o buzları çözmüştü. Belki de bu yüzden ona gerçeği söyledim. Ya da sadece bunu saklayacak gücüm kalmamıştı.

"Biri bana çıkma teklif etti."

Satou ıslık çaldı. "Vay be, okulun gözdesi Sunao Aikawa iş başında."

Kıkırdayarak paraları otomata attı. Metalik şıngırtıların ardından kutunun düşme sesi duyuldu. Küçük kutuyu kapıp aramızda biraz mesafe bırakacak şekilde banka oturdu.

Mısır çorbası almıştı. Otomatta yeşil çay ve matcha latte de vardı; bu yüzden yaptığı seçim Kyoto'nun o geleneksel havasına tamamen aykırı kaçıyordu.

Satou kutunun halkasını çekti ve parmaklarıyla kutunun ağzının hemen altını içeri doğru büktü. Şaşkın bakışlarımı fark edince mahcup bir tavırla gülümsedi.

"Televizyonda böyle yapınca içindeki tüm mısır tanelerinin kolayca çıktığını söylemişlerdi. Aklıma geldi, bir deneyeyim dedim."

Üfledikten sonra çorbasından birkaç yudum aldı.

"Kendini rahat hissetmiyorsan cevap vermek zorunda değilsin," dedi.

"..."

Kendimi hazırladım. Bana kesinlikle kimin ilan-ı aşk ettiğini soracağını düşünüyordum.

"Sana başka bir şey dediler mi?"

Ama yanılmıştım. Çorbanın buğusunun arasından bambaşka bir soru yükseldi.

Cevap vermem gerekmiyordu. Ancak ensemden yukarı doğru, sanki banyoda çok fazla kalmışım gibi bir sıcaklığın tırmandığını hissettim.

Cevap vermek istiyordum. Ona anlatmak, birine içimi dökmek istiyordum. Bunu paylaşmaya ihtiyacım vardı.

O önlenemez sıcaklık tüm vücuduma yayıldı. Kafamı öne eğip avuçlarımı dizlerime bastırdım, sol elimin tırnaklarını sağ elimin arkasına geçirdim.

Canım acıyordu ama bu acı gerçekçi gelmiyordu. Sesimin titrememesini umarak, sadece konuşabileceğim kadar araladım dudaklarımı.

Lütfen. Kim olursa olsun, biri beni dinlesin.

"İçimde zerre kadar iyilik olmadığını söyledi. Teklif eden çocuk değil, arkadaşlarından biri."

"Hadi canım."

Satou, sanki ağzına iğrenç bir şey almış gibi tüm yüzünü buruşturarak dilini çıkardı. Çorbanın sarılığı diline bulaşmıştı.

Çok ezikçe. Elin yabancısına niye iyi davranasın ki hem? Ayrıca bir kıza açılmaya arkasında orduyla gelen de ne bileyim yani. Tuvalete de beraber mi gidiyorlar acaba?

Satou, orada olmayan çocuklara ardı arkası kesilmeyen laf sokmalar savuruyordu. Normalde bu durum içimi rahatlatmalıydı ama ona hak veremiyordum.

Tırnaklarımı tenime daha da derinden geçirdim. Mesele sadece bu değildi.

Eskiden daha iyi biri olduğumu söyledi.

Hadi ya? Ne zamanmış o?

Aynı ilkokula ve ortaokula gitmiştik. Bunu ona tam olarak anlatabilmiş miydim, emin değildim. Satou daha fazla bir şey söyleyemeden, boğazımdan dökülen diğer hıçkırık benzeri sesler sözünü kesti.

Ben sadece... Neden... her şeyde bu kadar beceriksizim?

Kendimi bu şekilde hırpalamak canımı yakıyordu. Bunu sesli söylemek, gerçeğin ağırlığını yüzüme bir tokat gibi çarpıyordu. Kelimeler göğsüme basılan kızgın bir damga gibiydi, asla kurtulamayacağım bir leke.

İşte bu yüzden hislerimi kelimelere dökmemek için elimden geleni yapardım. Her şeyi içime atar, kimsenin göremeyeceği bir yerde gizli tutardım. Aksi takdirde ayakta bile duramazdım.

Aikawa, kafaya takmaya değecek bir şey değil. Satou güler gibi yaptı. Kendi üzerime yaptığım bu büyü benzeri lanet etkisini yitirsin diye durumu şakaya vurmaya çalışıyordu.

Ama kafamı iki yana salladım. Kimseye karşı iyi olamıyorum işte!

Farkında bile olmadan bağırıyordum, bedenimi tamamen öne doğru eğmiş, ciğerlerimi sıkıştırıyordum. Başım ağrıyor, gözlerim yanıyordu. Sesim, duyan herkesin kulak zarını tırmalayan bir çığlığa dönüşmüştü. Tırnaklarım tenimi yırtmış, sıkılı dişlerimin arasından kesik kesik nefesler dökülüyordu.

Bir yerim kanamıyordu, öyleyse neden canım bu kadar çok acıyordu?

Ben... Ben de iyi biri olmak istiyorum! Nazik, başkalarını düşünen biri olmak istiyorum! Tıpkı onun gibi! Onun gibi olmak istiyorum!

Onun gibi mi?

Dışarıdan ne kadar zavallı göründüğümün, sesimin ne kadar berbat çıktığının farkındaydım ama kelimelerin ardı arkası kesilmiyordu. İçimde o kadar uzun süre biriktirmiştim ki şimdi baraj kapakları açılmış gibi her şey dışarı taşıyordu. Titriyordum. Etrafıma ördüğüm o duvarlar, beni koruyan tüm savunma mekanizmaları sınırına ulaşmış ve gürültüyle çökmüştü.

Dizlerime sarılmış halimi görebiliyordum, ne kadar da acizdim. Bu bendim işte, gerçek halim. Kimsenin görmesini istemediğim o zayıf yanım.

Canım... her zaman o kadar çok yanıyor ki... Peki neden herkese karşı bu kadar soğuğum? İsteyerek yapmıyorum. Kelimeler sanki benden bağımsız fırlıyor ağzımdan, engel olamıyorum. Her şeyde çok beceriksizim!

Hep hatalıydım.

Her zaman, her konuda haksızdım.

Ne kadar berbat durumda olduğumu biliyordum ama bunu düzeltecek gücü kendimde bulamıyordum.

Sahi...

Kiminle olursam olayım, aslında her zaman yapayalnız olduğumu ilk ne zaman fark etmiştim?

Her şey yüzümle başlamıştı.

Kendimi bildim bileli, dış görünüşümün insanların ilgisini çektiğinin farkındaydım. Sokaktaki insanlar beni gösterip ne kadar tatlı olduğumu fısıldardı. Hiç tanımadığım yabancılar yanıma gelip fotoğrafımı çekmeye çalışırdı. Cam bir kafesteki hayvan gibiydim; kimse fotoğrafımı çekmek için izin isteme gereği duymazdı.

Hafif kahverengiye çalan açık renk saçlarla doğmuştum ve bundan nefret etmiyordum. Anne babamdan bana geçen kocaman, açık renk gözlerim, küçük burnum ve uzun uzuvlarım vardı; onlara da kızamıyordum. Sahip olduğum bu özelliklerin kıymetini bilmek istiyordum.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.