Sannenzaka'da Yankılanan Sesler

Fushimi Inari-taisha'dan sonraki durağımız olan Kiyomizu-dera'ya gitmek için tarihi taş döşeli o meşhur yolda, Sannenzaka boyunca yürüyorduk.

Yoshii bizim gruptan ayrılmış, başka bir arkadaşıyla Jishu Tapınağı'nı gözüne kestirmişti. Aşkta şans getirdiğine inanılan o meşhur taşları denemek için beni de çağırmıştı ama teklifini geri çevirmiştim. Romantik işler pek ilgimi çekmiyordu, üstelik daha yeni Fushimi Inari-taisha'da bir taşa dilek dilemeyi denemiştim.

Orada, bin torii kapısını geçtikten sonra iç tapınak binasına ulaşmıştık. Binanın sağ tarafında ise omokaru ishi adında bir çift taş fener duruyordu. İnanışa göre önce bir dilek tutuyor, ardından fenerlerin üzerindeki taşlardan birini kaldırıyordun. Eğer taş beklediğinden hafif gelirse dileğin kabul oluyordu; ağır gelirse de istediğin şeye ulaşmak için daha çok çabalaman gerekiyordu.

Ulaşmaya çalıştığım net bir hedefim olduğundan, zihnimi tamamen buna odaklamış ve taşlardan birini kaldırmayı denemiştim. Fakat o soğuk, sert taş inanılmaz ağırdı. İnsanların bunu nasıl hafif bulabildiğini bir türlü aklım almıyordu. Yoksa sadece bana mı öyle gelmişti? Durum pek de öyle görünmüyordu; gruptaki diğer üç arkadaşım da taşı kaldırırken en az benim kadar zorlanmıştı. O günlük taşlarla işim bitmişti.

Kiyomizu'nun terası, muhtemelen o meşhur manzaradan sonbahar yapraklarını izlemek isteyen ziyaretçilerle dolup taşıyordu. Buraya kadar sadece bu kalabalığı görmeye gelmiş gibi hissettim ve bir an keyfim kaçtı. Yine de buranın televizyonlarda boşuna boy göstermediğini anlamak uzun sürmedi; manzara keyfimi anında yerine getirdi. Satou heyecanlanıp bir sürü fotoğraf çekti.

Ana tapınağı gezdikten sonra, satılık hediyelik eşyalara bakabilmek için Sannenzaka'dan aşağı inen farklı bir rota seçtik. Satou en çok dükkanın bu bölgede olduğunu iddia ediyordu ve haklıydı da. Sevimli küçük süs eşyalarından ince el işçiliği ürünlere, çömleklerden ne olduğunu bile çözemediğim bir sürü şeye kadar her şeyi bulmak mümkündü. Dükkanlar yan yana dizilmişti ve bakacak şeylerin sonu gelmiyordu.

"Ah, buradaymışsınız!"

Ben farklı çiğ yatsuhashi çeşitlerini incelerken Yoshii kalabalığı yararak bize doğru geldi ve el salladı. Yüzündeki o genişçe sırıtmak, Jishu Tapınağı'ndaki taşların işe yaradığına işaret ediyordu... Ya da o konuşana kadar ben öyle sanmıştım.

Arkasından bir şey çıkarıp gururla havaya kaldırırken, "Şuna bakın, ne aldım!" dedi.

Eldeki eşya, her haliyle ahşap bir kılıçtı.

"Yoshii..."

Üçümüz de ona dik dik baktık.

Okul gezisi olan her yerde erkekler neden illa ki ahşap kılıç satın alırdı? Bu şeyi bir daha asla ellerine almayacakları neredeyse kesindi; harçlıklarına resmen yazıktı.

Yoshii şaşkınlıkla, "Ha? Ne oldu? Bu sessizlik de ne şimdi?" diye sordu.

Satou, "Şey, galiba ben de bir kere almıştım," diye itiraf etti. "Ama ilkokuldaydım."

Görünüşe göre onu eleştirecek durumda değildi.

"Cidden mi?! Desene Kendo Kulübü havası estiriyordun." Yoshii kılıcını kınına sokar gibi yaptı, sonra hızla çekti. "Rahhhh! Al sana Sınıf Temsilcisi! Ichi no Hiken: Homura Dama!"

Satou buna karşılık sırt çantasından şemsiyesini kapıp hayali bir kılıç gibi siper aldı.

"Heh... Senin gibi bir amatörle vakit kaybedemem. Ryutsuisen Zan!"

"Yalancı! Resmen öldürmeye çalışıyorsun!"

Bir animeyi mi taklit ediyorlardı? Bu küçük gösterilerinden hiçbir şey anlamamıştım.

Sanada, "Sen ne aldın Aikawa?" diye sordu. "Ne aldın?"

"Henüz hiçbir şey. Bütün gezi boyunca yanımda taşımak istemiyorum, o yüzden son güne kadar bekleyeyim dedim."

"Evet... Ben de şimdilik sadece kafamda bir liste yapıyorum."

İnsan anne babasına mutlaka bir şey almalıydı. Büyükannem ve büyükbabam oldukça uzakta yaşadıkları için onları es geçebilirdim ama yanımda getirdiğim bu harçlık annemden gelmişti. Minnettarlığımı göstermek için ona bir şey götürmeliydim.

Sanada, gözlerini renkli yemek çubuğu altlıklarına dikmişken, "Kulağa tuhaf gelebilir ama," dedi.

Farklı bir rafa bakarken, "Ne?" diye sordum.

"Her şeyin bittiğini sanmıştım."

"Neyin?"

"Hayatımın."

Çevremizdeki sesler yavaşça silindi. Gözlerimi Sanada'ya çevirdim ama o bana bakmıyordu.

"Şimdi geriye dönüp bakınca, Hayase'den intikam aldıktan sonra ne yapacağımı düşündüğümü bile bilmiyorum. Sadece aptallık ediyordum." Sanada yüzünü buruşturup omuz silkti. Bunu izlemek canımı yakmıştı.

Nao'nun söylediğine göre Aki, Sanada'nın ruh halini "içinin boşalması" olarak tanımlamıştı. Ve o boşluk hala oradaydı. Bunu hissedebiliyordum.

"Aki, Hayase ile oynayıp kazandığında, bu bana çok uzak bir şeymiş gibi geldi," diye devam etti. "Buna sevinmemiştim; benimle hiçbir alakası yokmuş gibi hissettiriyordu. Okula geri dönmem için bana kesinlikle bir motivasyon vermemişti."

Dışarıdan Yoshii'nin kahkahası duyuldu ve Sanada'nın son birkaç kelimesini bastırdı. Dükkanın içindeki biz ikimiz ile dışarıdakiler arasında sanki dipsiz bir uçurum var gibiydi.

"Katlanıp bir kenara kaldırılmış bir kağıt parçası gibiydim. Odamın köşesinde, mümkün olduğunca az yer kaplayarak, kimse fark etmeden yok olup gitmeyi bekliyordum."

Kendimi tutamadım ve sordum: "Geri döndüğüne pişman mısın?"

"Hayır, değilim." Sanada bana doğru döndü ve dişlerini göstererek güldü. Çok çocuksu bir gülümsemeydi bu. "Şu an burada olduğum için mutluyum. Gerçekten. Hem okulda hem de bu gezide."

Gözlerimiz birleştiğinde nihayet bir şey fark ettim; geziden önce saçını kestirmişti. Artık kakülleri daha kısaydı ve gülüşünün üzerine gölge düşürmüyordu.

Bunu gerçekten mi söylüyordu? Yoksa beni rahatlatmak için kendini mi zorluyordu? Emin olamıyordum ama bir cevap vermem gerekiyordu.

"Eminim eğlenceli bir şeyler bulacaksın."

Bunun sözünü veremeyeceğimi biliyordum ve bu gerçek kalbime bir diken gibi battı. Yine de konuşmaya devam ettim. "Dışarıda yaşanacak çok güzel zamanlar var... Bunu biliyorum."

Sanada bunu anlayabiliyor muydu? Benim bu fısıltımın, ondan bile daha boş olan kendim için olduğunu fark etmiş miydi?

Gülümsemesi bir serap gibi kaybolurken yavaşça başını salladı.

"Evet. İkimiz için de..." Sözünün arkasını getirmedi ama ne demek istediğini biliyordum.

Konuyu değiştirmek için, "...Peki, bir insan Kyoto'dan ne getirmeli ki?" diye sordum. Oldukça ani olmuştu, bir an kafası karışsa da ne yapmak istediğimi hemen anladı.

"Şey, süs eşyaları? Yelpaze?"

Günlük kullanım eşyaları veya dekorasyonlar, alacağın kişinin zevkine uymazsa büyük bir fiyaskoyla sonuçlanabilirdi. Yiyecek bir şeyler almak daha güvenliydi; yoksa ben sadece işin kolayına mı kaçıyordum?

Ricchan'a ne götürürsem götüreyim muhtemelen heyecanlanırdı. O küçük arkadaşımın mutlu yüzünü hayal etmek dudaklarımı yukarı doğru kıvırdı.

İlkokuldayken magatama biriktirir ve odasında sergilerdi. Hala yapıyor muydu acaba? Eğer güzel bir tane bulup ona götürürsem sevinir miydi?

Sanada bu konuyu ciddi ciddi düşünüyordu. "Yiyecek olarak en bariz seçim çiğ yatsuhashi olur. Ya da belki içinde matcha olan bir şey... Sanırım Kyoto mutfağı hakkında pek bir şey bilmiyorum."

"Ben de öyle," dedim. "Tofusuyla meşhurdular, değil mi?"

"Ah, evet. Bir de obanzai."

"O ne?"

"Şey gibi... Bir sürü farklı mezeyle yapılan bir yemek."

"Açık büfe mi?"

"Şey." Bu soru kafasını karıştırmış gibiydi. "Tam olarak açık büfe sayılır mı emin değilim..."

Sorumu pek düşünmeden sormuştum ama Sanada şimdi bunu gerçekten derin derin düşünüyordu. Tam o sırada Yoshii arkamızdan dükkana girdi. Konuşmamıza kulak misafiri olup kendi fikrini mi belirtmek istemişti, yoksa sadece Satou ile olan düellosunu mu kaybetmişti, bilemiyordum.

Elindeki küçük kağıt torbadan bir şeyler atıştırırken, "Shizuoka'nın tek olayı Fuji Dağı, o yüzden Kyoto'yu küçümsemeyin," dedi. "Yerliler arkanızdan sizi yelpazeyle deşiverir."

"O ne, kroket mi?" diye sordum.

"Bir okul gezisinde asla çok fazla yemiş sayılmazsın!"

Soruma cevap vermemişti ama ne demek istediğini anlamıştım.

Satou da elinde kendi kroketiyle geri dönerken, "Bu çok tehlikeli. Yoshii beni şişmanlatacak," dedi. Yoshii'nin açlığı bulaşıcı çıkmıştı.

Kızarmış yiyeceğin o iştah açıcı kokusu çok cazipti ama henüz öğle yemeği vakti bile gelmemişti. Eğer şimdi burada bir şey yersem, otobüste yiyeceğimiz öğle yemeğini bitiremezdim. Midemin sınırları konusunda epey deneyimliydim ve bu işlerin nasıl yürüdüğünü biliyordum.

Satou, "Neyse ne, dönünce diyet yaparım artık!" diye ünledi. "Gelecek ay spor festivali de var zaten."

Ah, doğru, bunu tamamen unutmuştum.

Geçen yılki etkinlikten kalma anılarım hayal meyaldi ama bunun nedenini biliyordum: Aslında gitmemiştim. Sunao Aikawa resmen orada bulunmuş ve voleybol takımında oynamıştı. Üstelik fena da oynamamıştı. Diğer sınıflardan arkadaşlarım bana öyle söylemişti.

"Bu yıl ne yapıyoruz?" diye sordum.

Satou ilgilenmeme şaşırmış görünüyordu ama memnuniyetle cevap verdi.

"Erkekler futbol ve basketbol oynuyor, kızlarda ise softbol ve yakantop var."

Bunu kafamda tarttım. Softbol benim için baştan kaybedilmiş bir davaydı, bu yüzden geriye sadece yakantop kalıyordu.

Yoshii, "Sen basketbola katılır mısın Sanada?" diye sordu.

Yutkundum. Kendi derdime düşecek vaktim yoktu. Erkeklerin etkinliklerini duyduğum an, Sanada'yı düşünüyor olmalıydım.

Benim yaşadığım endişeden habersiz olan Sanada kollarını kavuşturdu. "İyi soru," diye mırıldandı. "Henüz bunu düşünmemiştim."

Muhtemelen ona da henüz etkinlik hakkında bilgi verilmemişti. Yeni öğrendiğin bir şey hakkında hemen karar vermek zordu.

"Öyle mi? Ben de düşünmedim."

Yoshii konunun üzerine daha fazla gitmedi ve mesele orada kapandı, bu da içten içe rahatlamama sebep oldu.

Kroketini bitiren Yoshii, kağıt torbayı buruşturup yakındaki bir çöp kutusuna fırlattı. Dudaklarındaki yağın güneş ışığında parladığını görebiliyordum. Yüzündeki gülümsemeden, yeni bir teklifte bulunmak üzere olduğu anlaşılıyordu.

"Aikawa, sen de Sınıf Temsilcisi. Yarın kimona kiralamaya ne dersiniz?"

Anında, "Hayır," dedim.

"Asla. Çok soğuk oluyorlar. Hem neden bana sonradan akla gelmişim gibi davranıyorsun? Ayrıca senin hizmetçi hayranı olduğunu sanıyordum."

Satou'nun peş peşe gelen iğnelemelerine rağmen Yoshii hiç istifini bozmadı.

"Hizmetçiler de kimonolar da harikadır. Ama peki, öyle olsun. Sanada ve ben ikimiz giyeriz."

"Bekle. Ben de mi?" Sanada adının geçmesiyle gözlerini kırpıştırdı.

Yoshii kolunu onun omzuna attı. "Giyeceksin tabii! Ömürlük bir anı olur! Hem sadece kıyafetle de sınırlı kalmayız. Saçlarımızı da yaptıralım! 'Bu saçlar, bu saçlar... Bir peruk için!'"

"Bu bir alıntı mı?" diye sordum.

"Rashomon'daki yaşlı kadından!"

"Ah, biz bunu derste okumuştuk."

Satou araya girdi. "Ama o kadın cesetlerin saçlarını yoluyordu."

Yoshii elini umursamazca salladı. "Ayrıntı bunlar, ayrıntı... Böyle şeylere kafa yormaya değmez!"

Bu sözler bana bir şeyi hatırlatınca durup çevreye bakındım.

"Rashomon buralarda bir yerde geçmiyor muydu?" diye sordum. "Kapı Kyoto'daydı, değil mi? Fırsatımız varken gitmek isterim aslında."

"Artık yerinde yeller esiyor," dedi Satou. "Söylenene göre şimdiki Senbon Caddesi'nin olduğu yerdeymiş; oraya bir tabela koymuşlar."

Yoshii kafasını kaşıdı. "Senbon, bin demek değil miydi? Kyoto halkının bu sayıyla bir alıp veremediği var galiba."

"Yoshii, rica etsem üzerimden çekilir misin?" diyen Sanada'nın sesi duyuldu. Yoshii hâlâ çocuğun boynuna sarılmış, onu kilide almıştı.

Çocuklara bakıp iç çektim. "Bu gruptan bir cacık olmaz, yol yakınken dönelim."

"Kesinlikle olmaz," dedi Satou. Sonra bana doğru eğilip fısıldadı. "Ters Pocky olayından beri zaten bitmişiz biz."

Kıkırdamama engel olamadım.

Bu eski mevzunun aniden açılmasını beklemediğimden burnumdan soluyarak gülmüştüm.

Satou zafer kazanmış gibi genişçe sırıttı, Yoshii de hemen ona katıldı. Sanada bile halinden memnun görünüyordu, o anın tadını çıkarıyordu.

Hepsine tek tek göz gezdirdim.

Akıllarından ne geçiyordu kestiremiyordum ama doğru grubu seçtiğimi hissetmiştim.

"Yani siz şimdi onun kopyaları mısınız?"

Mochizuki bir cevap beklemeden devam etti.

"Bu gece Shizuoka'ya mı döneceksiniz?"

Fujinomiya da Shizuoka vilayetinin içindeydi ama o doğrudan şehir merkezini kastetmişti. Zaten birçok insan için Shizuoka, sadece tren istasyonunun çevresindeki o dar bölgeden ibaretti.

Mochizuki'ye buralarda bir yerde kalmayı planladığımızı ama henüz neresi olacağına karar vermediğimizi söyleyince gözlerini devirdi. "Öyleyse saat dörtte otoparkta buluşalım," deyip yanımızdan uzaklaştı.

"Ne için buluşacağız?" diye sordum arkasından.

Aki omuz silkti. "Bilmem."

Mochizuki'nin açıklaması epey yetersizdi ama ilk sorduğu soruyu kendi aramızda tartışmamız için bize zaman tanıdığını tahmin etmek zor değildi. Onu görmezden gelmenin başımıza iş açabileceğini bildiğimizden bunu aklımızın bir köşesinde tuttuk.

Şaşkınlığımızı üstümüzden atıp restorana geçtik ve açık büfenin tadını çıkardık. Etrafta dolaşan koyunlarla oynaştık, inek sağmayı denedik ve Ricchan için peynirli kek aldık.

Etrafta turlarken bir ara Mochizuki'yi tavşanlarla ve kobay fareleriyle ilgilenirken gördük. Tıpkı tereyağı yapımı etkinliğinde olduğu gibi, çiftliğin tadını tek başına çıkarıyor gibiydi. Buna bir itirazım yoktu elbet ama etrafına öyle bir "bana bulaşmayın" aurası yayıyordu ki, her karşılaştığımızda yönümüzü değiştirmek için can atıyorduk. Uyuyan devi uyandırmamak en iyisiydi.

Ancak onu bir atın sırtında gördüğümüzde, Aki dayanamayıp gölgedeki bir çalılığın arkasından gizlice videosunu çekti. Resmen ateşle oynuyordu.

Vakit su gibi akıp geçti ve sonunda saat dört oldu. Otoparka doğru yöneldik; Mochizuki çiftlik tabelasının hemen yanında dikilmiş bizi bekliyordu.

Yutkundum. Ne söyleyeceğimizi biliyorduk. Aki ile çiftliği gezerken bu konuyu uzun uzun enine boyuna konuşmuştuk. Artık bir şeyleri saklamanın hiçbir anlamı yoktu.

"Mochizuki, biz..."

"Dur bir dakika, Aikawa." Elini kaldırıp sözümü kesti.

Konuşmayı bitirmeyi düşünmüyor muydu? Neler olduğunu anlamaya çalışırken otoparka beyaz bir araç yanaştı. Yolcu koltuğunun camı açıldı ve çiçek desenli hırka giymiş yaşlı bir kadın dışarı baktı.

"Geciktiğim için kusura bakma, Shun," dedi yumuşak bir sesle.

Mochizuki, "Hiç de geç kalmadın," diye cevap verdi.

Kadının saçları bembeyazdı, gözlerinin kenarları ise derin kırışıklıklarla doluydu. Son derece sevimli ve cana yakın bir hali vardı; bize bakıp gülümsediğinde gayriihtiyari ben de gülümsedim. İnsanın içini ısıtan o ton ton yaşlı teyzelerdendi.

Mochizuki'nin daha önce anlattıklarını düşününce, Ryou'yu büyüten kadın bu olabilir miydi?

"Arkadaşların mı?" diye sordu kadın.

"Ryou ile birlikte tiyatroda oynadığımız alt dönemlerim. Bahsettiğim o oyundan."

"Ah! Şu ihtiyar çift mi? Yoksa Sağ Bakan Abe mi?"

"Abe burada değil. Ayrıca bu ikisinin kalacak yeri yokmuş."

"Aaa, o zaman kesinlikle bizde kalmalılar!"

Neler döndüğünü ancak o an idrak edebilmiştim.

Her şey o kadar hızlı gelişmişti ki, daha ne olduğunu anlamadan bu gece için başımızı sokacak bir yer bulmuştuk. Teklif için minnettardık ama yük olacağımız düşüncesi içimi kemiriyordu. Üstelik Ryou'nun ailesinin yanında nasıl davranmalıydık?

Kararsızlık içinde geri adım atmaya çalıştım. "Şey, ama..."

"Sorun değil! Hiç endişelenmeyin," dedi kadın sevecenlikle. "Araba biraz dar gelebilir ama arkaya sıkışabilirsiniz."

Aki'ye döndüğümde durumu çoktan kabullenmiş olduğunu gördüm. Olgun bir yetişkin gibi yaşlı kadının önünde saygıyla eğildi.

"Nazik davetiniz için çok teşekkür ederiz!" dedikten sonra başını kaldırıp fısıldadı. "Hadi gidelim, Nao."

Artık itiraz etmek için hiçbir bahanem kalmamıştı.

Mochizuki'nin arkasından arabaya bindik. Sürücü koltuğunda sert mizaçlı, yaşlı bir adam oturuyordu.

Üzerinde lacivert bir polo yaka tişört vardı, boynuna da beyaz bir havlu dolamıştı. Dikiz aynasından selam vermek için başımızı salladık; o da keskin gözlerini üzerimize dikip bizi şöyle bir süzdü.

Hemen kendimizi tanıttık. Yolcu koltuğundaki kadın, adının Taeko olduğunu belirterek eşinin isminin de Yutaka olduğunu söyledi. Yaşlı adam tek bir kelime bile etmedi.

Eşi ne kadar huzur veriyorsa, kendisi de bir o kadar sert görünüyordu. Her ikisinin de yüzleri ve elleri güneşten yanmıştı; muhtemelen altmışlarının başlarındaydılar.

Arabanın içine yabancısı olduğum bir koku hâkimdi ve bu durum bende hafif bir endişe yaratmıştı. Koltukta sürekli kıpırdanıp duruyordum. Aki durumumu fark etmiş olacak ki sırt çantalarımızın arkasından elimi sımsıkı tuttu.

Mochizuki yaşlı çifte Bambu Kesicisinin Hikayesi'nin yeni uyarlamasından bahsediyordu. Aralarındaki samimi bağ hemen göze çarpıyordu; yol boyunca sessizliği o ve Taeko bozdu. Aki'nin elinin sıcaklığını hissetmek beni rahatlatmıştı. Arada bir kısa cevaplar verip yolun kalanında dışarıdaki manzarayı izlemekle yetindim.

Diğer bir gezi çiftliği olan Milkland'in arazisinde, akşam güneşinin altında başıboş dolaşan pek çok inek vardı. Uzaklardaki dağlar kızıla boyanırken, etrafımızı alabildiğine uzanan tarlalar sarmıştı. Fujinomiya'da keşfedilecek daha çok şey vardı.

Yaklaşık on beş dakika gittikten sonra dar bir ara sokağa saptık.

Yolun sonunda, iki araçlık garajı olan tek katlı müstakil bir ev duruyordu. Garajın sol tarafı boştu; yaşlı adam arabayı ustaca oraya park etti. Diğer tarafta küçük bir kamyonet duruyordu, duvarların dibine ise ne işe yaradığını çözemediğim bir sürü makine dizilmişti.

Yaşlı çifte teşekkür ettikten sonra ilk inen Aki oldu. Garajdan çıktığımızda karşımızda alabildiğine uzanan tarlaları bulduk.

Gözlerimi bu uçsuz bucaksız yeşillikte gezdirdim.

"Ah, burası..."

Batmakta olan güneşin son ışıkları altında, özenle bakılmış tarladaki yeşil yapraklar rüzgârda adeta dans ediyordu. Ancak bunlar kesinlikle Ryou'nun resminde gördüğüm o mahsuller değildi.

Arkamdan bir ses yükseldi. "Mısırları temmuzda topladık," dedi Yutaka. "Bunlar sonbahar patatesi ve turp."

Arkama döndüğümde yüzünde sıcak bir tebessüm gördüm.

"Kendi zevkimize göre küçük bir bahçe işte. Ryou resminde biraz abartmış olabilir."

Onun bu gülümsemesi, kafamdaki tüm taşları yerine oturttu.

Evet. Ryou'nun resmindekiler tam olarak onlardı; onu büyüten, emek veren insanlar. Ryou biraz dikbaşlı ve hırçın bir kızdı belki ama tanıdığım en altın kalpli insandı. Onu böyle güzel yetiştirenler işte bu iki insandı; Taeko ve Yutaka'ydı.

Yakınlardan bir yerden su şırıltısı geliyordu; herhalde küçük bir dere akıyordu oralarda. Suyun sesini dinlerken birkaç adım attım ve ayaklarımın altındaki toprağın yumuşaklığını hissetmeye çalıştım.

Eski ama çok hoş, geleneksel Japon tarzı evin önünde bizi üzerinde "Mori" yazan bir tabela karşıladı. Sunao'nun annesi de buna benzer bir evde büyüdüğü için burası bana hiç yabancı gelmemişti.

Taeko ön kapıyı kaydırarak açtı, içeri girip ışıkları yaktı. Girişin duvarları güneşten hafifçe sararmıştı ama çift oraya çok özel bir şey asmıştı; Ryou'nun resim dersinde yaptığı o sulu boya çalışması tam karşıda duruyordu.

Ona dik dik baktığımı gören Taeko buruk bir sesle fısıldadı. "Öğretmenleri cenazeye getirmişti. Oğlumuz da alıp bize getirdi."

"...Anladım."

Üstelik duvardaki tek resim bu değildi. Giriş holünün neredeyse tamamı Ryou'nun yaptığı resimlerle donatılmıştı.

Çalışmalarının çoğu doğanın o büyüleyici güzelliğini yansıtıyordu. Birinde kış mevsimindeki Fuji Dağı, diğerinde adeta masallardan fırlamış bir şelale, bir başkasında ise yol kenarındaki sıradan bir manzara vardı. Hepsi boyama kalemleriyle veya sulu boyayla canlı renklerle hayat bulmuştu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.