Sualtı Dünyasında Bir Durak

On iki Ekim Salı.

Okul çıkışı Edebiyat Kulübü odasına yöneldiğimde kapıyı kilitli buldum. Henüz kimse gelmemişti.

Ricchan herhalde hâlâ sınıftaydı. Aki’yi de ortalıkta göremeyince tek başıma gelmiştim.

Anahtarı almak için öğretmenler odasına mı gitmeliydim? Yoksa kütüphanede biraz vakit mi geçirmeliydim? İkisini de düşündüm ama hiçbirini yapmadım.

İç çeker

Kapıya yaslandım. Ek bina çok sessizdi; kafamı toparlamak için harika bir yerdi.

Oyuna odaklanmaya çalıştıkça aklım o el ilanlarına gidiyordu.

Birinin o kağıtları havaya savurmasının üzerinden iki hafta geçmişti. Diğer öğrenciler bu olayı konuşmayı çoktan bırakmıştı. Failin sabırsızlanıp yenilerini saçmasından korkmuştum ama arkası gelmemişti.

Neredeyse her şeyi uydurduğumu düşünmeye başlayacaktım. Yine de el ilanlarından birini katlayıp çantamın iç cebine koymuştum. Ne zaman çıkarıp baksam içimi bir huzursuzluk kaplıyordu. Sanki ruh çağırma tahtasının başına geçmiş gibiydim.

Üzerindeki yazı hiç değişmiyordu.

Okulumuzda bir doppelgänger var.

Bunu ilk gördüğümde hissettiğim o iliklere işleyen korku zamanla hafiflemişti. Şimdi daha çok merak ediyordum; bu ilanları kim, ne amaçla dağıtmıştı?

"Nao."

"Ayy!"

Aki’nin sesi hemen yanı başımdan gelmişti. O kadar irkildim ki elimdeki ilanı düşürdüm. Ben daha uzanamadan o eğilip yerden aldı.

"Şey, hayır... Ben sadece..."

Ne yapmıyordum ki? Hiçbir fikrim yoktu. Aki bana bakarken öylece geveledim.

Onun iri, kahverengi gözlerine baktım. Birbirimize bu kadar yakından bakmayalı uzun zaman olmuştu.

"Nao, şey..."

Özür dilemeye hazırlandım. İlanla kafayı bozduğum için bana kızacağını, haykırır gibi söyleneceğini sanmıştım.

"Hadi randevu kazanalım."

Tamamen yanılmıştım.

"...Randevu mu?" diye sordum şaşkınlıkla.

"Evet. Şimdi."

Aki ilanı kat yerlerinden katlayıp bana geri uzattı. Görmezden gelmeye çalışmaması, beni davet etmesi kadar mutlu etmişti beni. Kağıdı elinden alırken, o sıradan sayfanın sıcaklığını hissettim.

"Çok isterim."

"Harika."

Gülümsemesi bulaşıcıydı, benim de dudaklarımın kenarı yukarı kıvrıldı.

Cebinden telefonunu çıkarıp bir internet sitesi açtı. Bir akvaryumun ana sayfasıydı.

Akıllı Akvaryum Shizuoka. Shizuoka İstasyonu'ndan yer altı geçidini takip edince yol insanı Matsuzakaya Alışveriş Merkezi'ne çıkarıyordu. Onun yedinci katında ufak bir akvaryum vardı. Annem bir ara eve bunun broşürünü getirmişti.

"İnternetten baktım. Şehir merkezinde olduğu için vaktimiz yeter."

Bir keresinde Aki'ye akvaryuma gitmek istediğimi söylemiştim, görünüşe göre bunu unutmamıştı. Küçük bir şeydi belki ama içimi ısıtmaya yetti.

"Çok güzel görünüyor," dedim.

O sırada kütüphanenin kapısı açıldı ve tanımadığım üç öğrenci dışarı çıktı.

"O zaman gidelim," dedi. Öğrencilerin bizi duymuş olmasından endişelendim ama Aki’nin umurunda bile değildi. Beni acele ettiren bir bakış attı. Okul gezisine çıkacağı için sabırsızlanan bir çocuk gibiydi.

Yalnız bu plansız gidiş, bisikletimi okulun park yerinde bırakacağım anlamına geliyordu. İstasyona kadar gitmek neyse de, Shizuoka İstasyonu'ndan eve bisikletle dönemezdim. Yarın okula gelmek için tren ve otobüs kullanmam gerekecekti. Sunao’yu şimdiden uyarmalıydım.

Okulun önündeki durakta duran otobüse bindik.

Koltuklar sertti ama bu içimdeki heyecanı bastırmaya yetmiyordu. Her kırmızı ışıkta durduğumuzda veya her sola dönüşte kendimi gülümserken buluyordum.

Neden mi? Cevabı basitti. Daha önce hiç akvaryuma gitmemiştim, okul çıkışı bir randevu yaşamamıştım. Birlikte böyle yola koyulmayalı asırlar olmuş gibiydi. Dürüst olmak gerekirse, şu an önüme ne çıksa gülüserdim.

Bacaklarımı sallamaya başladım, yerimde duramıyordum. Yol üstünde çok fazla durak olmamasını diledim.

Aki gülerek, "Çocuk gibisin," dedi.

Hıh. Birkaç dakika önce ben de senin için aynısını düşünüyordum.

"İlkokul çocuğu gibi davrandığım için üzgünüm," dedim.

Bilerek yanaklarımı şişirip kafamı çevirdim. Gözüm birkaç sıra önde, bastonlu yaşlı bir teyzeye takıldı.

Mochizuki bize bir sürü tavsiye vermişti. Önerilerinden biri de canlandıracağımız karakterlerle aynı yaşta veya aynı meslekte olan insanları gözlemlemekti. O günden beri ne zaman pazar arabasıyla yürüyen yaşlı bir kadın görsem, dikkat çekmemeye çalışarak onu inceliyordum.

Ancak yaşlılığa dair bariz basmakalıp hareketleri abartmamam konusunda da beni uyarmıştı. Örneğin sahnede kambur durmak ya da kelimeleri aşırı yayarak konuşmak yapay dururdu.

Sonuçta her yaşlı kadın aynı değildi. Prenses Kaguya’ya bakan kadın gayet sağlıklı ve zindeydi, bu yüzden onu çökmüş biri gibi oynamaya gerek yoktu.

Peki ben nasıl bir yaşlı kadını canlandırmak istiyordum?

Aki nereye baktığımı fark etmiş olmalıydı.

"Şu bambu kesicisinin karısı..." dedi.

"Efendim?"

"Şimdi yaşlı tabii ama gençken kocasıyla kesin bir sürü randevu geçmişleri olmuştur. Hayatları sadece çamaşır ve bambudan ibaret değildi herhalde, çok daha renkli anıları vardır."

Ağzım açık ona baktım. "Bunu hiç düşünmemiştim!"

Aki harika bir noktaya değinmişti.

Bambu kesicisi ve karısı çok uzun süredir beraberdi. Hikayeden on yıllar önce onlar da gençti; bir kadın ve bir erkek, daha da öncesinde bir kız ve bir oğlandı. Bütün ömürlerini bambu kesme aletleriyle ya da çamaşır yıkayarak geçirmemişlerdi. Fırsat buldukça buluşmuş, el ele tutuşmuşlardı.

Belki çocukları olmamıştı, lüks içinde yaşamamışlardı ama hayatı paylaşmışlardı. İşte bu yüzden parıldayan bambunun içinde o bebeği bulduklarında korkup kaçmamışlar, onu bir lütuf olarak kabul edip sevgiyle büyütmüşlerdi.

"Akvaryuma gitmişler midir acaba?" dedim.

"Şu an gidiyorlar işte."

Tam Shizuoka İstasyonu Kuzey Kapı durağına vardığımızda otobüs koltuğundaki elimi kavradı.

İstasyonun altındaki yer altı çarşısının havası her zaman hafif serin olurdu.

Tanıdık bir yüze veya okul üniforması giyen birine rastlarız diye diken üstündeydim ama Aki elimi hiç bırakmadı.

"Aki, biri görecek!"

Festival dönemi olsa bile istasyon çevresinde takılan ya da eve dönen öğrenciler olabilirdi.

"Görsünler, ne fark eder?" dedi önümden yürürken. Sesindeki kararlılık netti, ben de elimi çekmeye yeltenmemiştim. Yani en az onun kadar suçluydum.

JR çıkışından doğrudan Matsuzakaya Alışveriş Merkezi'ne geçtik. Yürüyen merdivende Aki önde, ben arkada küçük bir sıra olduk.

"Yunus gösterisini görmek için sabırsızlanıyorum!" dedim neşeyle.

Aki boşta kalan eliyle yanağını kaşıdı. "Orada yunus olduğunu sanmıyorum. Sonuçta alışveriş merkezinin içi..."

"Deniz aslanı? Mors?"

"Onlar da yoktur."

"Penguen? Su samuru? Kunduz? Katil balina?"

"Şimdi bilerek yapıyorsun."

Evet, yapıyordum. Bana ters bir bakış atınca kahkahayı bastım.

Bu akvaryumda boş tanklardan başka bir şey olmasa bile Aki ile biz orayı hayal gücümüzle doldurur, yine eğlenirdik. Ama bunu sesli söylemek çok utanç verici olacağı için kendime sakladım.

Konuşa konuşa yedinci kata ulaştık.

"Vay canına...!"

Yukarı çıkarken kafamı arkaya doğru eğip tavana baktım. Endüstriyel tavan, mavinin farklı tonlarında ışıklarla bezenmişti. Parıltıları bana mürekkep balıklarıyla dolu bir denizi çağrıştırdı.

"Oha!"

Öyle büyülenmiştim ki yürüyen merdivenin sonunda az kalsın takılıp düşüyordum. Aki beni kendine doğru çekip dengemi bulmamı sağladı da randevunun ilk dakikalarında yere kapaklanmaktan kurtuldum.

"T-teşekkürler," diyebildim.

"Rica ederim," dedi hafifçe gülerek.

Bilet gişesine yöneldik. Elimi bıraktığı an boşluğa düşmüş gibi hissetsem de cüzdanını çıkarması gerektiğini düşünerek kendimi avuttum.

Bilet kişi başı bin dört yüz yendi. Yanımda üç bin yen vardı, yani sorun değildi. Zaten odamda (teknik olarak Sunao’nun odasında) zarfın içinde hâlâ yaklaşık yüz doksan bin yenim duruyordu.

Son zamanlarda banyoyu temizlemeye ve çamaşırları yıkamaya tekrar başlamıştım. Kumbaraya elli yenlik bozukluklar atmaya devam etmenin zararı olmazdı.

Görevli kadın biletleri keserken kafamdan hızlıca bir hesap yaptım. Şu an tam yüz seksen dokuz bin beş yüz doksan yenim kalmıştı. Yüz doksan bin sınırının altına düşmüştüm ama durumum hâlâ gayet iyiydi.

"Burada damga defterleri var. Almak ister misiniz?" Aki gişedeki tabelayı işaret etti.

"Evet, lütfen!"

Ortak kullanmak için bir tane aldık. Parlak kapaklı defterin üzerinde sevimli, şapşal bir maskot havalı bir poz vermişti.

"Kırmızı bir kertenkele!" diye cıkladım. "Çok tatlıymış."

"O kertenkele mi?"

"Başka ne olabilir ki?"

Gişedeki kadın araya girdi. "Oscar bir çilek zehirli ok kurbağasıdır. Akvaryumu size tanıtmakla görevli."

Yüzüm alev alev yanarken, olabildiğince ciddi bir şekilde başımı salladım.

Damga defterinin yanında iki tane de kartpostal vermişlerdi.

"Hangisini istersin?" diye kartları havaya kaldırıp sordum.

"Şunu!" diyerek sağdakini gösterdi.

Benim gözüm zaten soldaki şapşal çizimli olanda kalmıştı. İçimden rahat bir nefes aldım.

Kartları çantaya atıp biletleri görevliye uzattık ve içeri adım attık. İçerisi tamamen boştu.

Akvaryumun havası yer altı geçidinden bile daha serin ve biraz nemliydi. Havuzlardaki gibi klor kokusu yoktu ama nemin saçlarımı ağırlaştırdığını hissedebiliyordum.

Giriş alanındaki büyük akvaryumun içinden harika bir bonzai çamı yükseliyordu. Öğrendiğime göre burası Dünya Mirası Listesi'ndeki Miho no Matsubara çamlığını örnek alarak tasarlanmıştı.

"Burada akvaryumu Ken Matsudaira’nın tasarladığı yazıyor," dedi Aki tabelayı okuyarak.

"Şu 'Matsuken Samba'yı söyleyen adam mı?"

"Evet, o samba yapan adam."

Bonzainin yanında atını yönlendiren küçük bir Ken Matsudaira figür görmüştüm. Çalışanlar giriş kısmına gerçekten çok özenmişti, içimdeki heyecan giderek katlanıyordu.

Üç katlı broşüre göz gezdirdim. Bakmak, bağlanmak, bulmak gibi temalara sahip beş farklı alan vardı. Ziyaretçilerin buraları sırayla gezmesi gerekiyordu ve her alanda kitapçığı damgalatabileceğiniz bir karşı saldırı noktası, yani küçük bir banko bulunuyordu.

İlk durak bakmak temalı alandı. Duvarlara küçük akvaryumlar gömülmüştü, yerden yukarıya doğru uzanan silindir şeklinde tanklar da vardı.

Projeksiyonlar zemine su dalgalarını andıran ışık desenleri yansıtıyordu. Aki ile ben bu ışık denizinin içinde yüzerek ilerledik. Tabii ki kurbağalama veya smaç kulaçlar atmıyorduk. Sadece suyun üstünde dik durur gibi adımlıyorduk.

Oha, müren balığı. Diz çöküp akvaryumlardan birine yakından baktım. Japon yılan balıklarına benziyorlardı ama çok daha ürkütücüydüler.

İçerideki iki müren bana hiç pas vermeden suyun içinde kahverengi gövdeleriyle tembelce süzülmeye devam etti. Ağızları sürekli hareket ediyor, dünyayı hiç umursamadan açılıp kapanıyordu.

Aki omzumun üzerinden bakıp konuştu. Nao, tıpkı onlara benziyorsun.

Hık.

Bu deniz haydutlarının neresi bana benziyordu acaba?!

Hızla arkama döndüğümde onun sırıttığını gördüm. Parmağıyla ağzını işaret etti.

Camdaki yansımadan gördüm. Dudaklarını mürenlerle aynı ritimde oynatıp duruyordun.

Ben mi?!

Çığlığımı son anda bastırabildim. Burada yalnız olabilirdik ama böyle yerler de tıpkı kütüphaneler gibiydi. Akvaryumda sessizlik kuralı geçerliydi.

Beni uyarabilirdin, diye fısıldadım doğrularak.

Aki ise sadece gülmeye devam etti. Görünüşe göre bir müren yılanının ruhu tarafından ele geçirilmiş olan yüzümü ellerimle kapattım ve dudaklarımı oynatmaya devam etme dürtüsüyle savaştım.

Bu istek nihayet geçince dikkatimi silindir şeklindeki akvaryuma verdim. İçeriden kırmızı gövdeli keşiş yengeçleri bana bakıyordu. Mürenlerin tam aksine dış dünyaya karşı inanılmaz meraklı görünüyorlardı. Küçük gözleriyle sanki bir şeyler istiyor gibiydiler ama ne? Tek alabildiğimi sandığım duyu, sessiz bir yakarıştı.

Yemek ver bana, diye cılız bir ses duyuldu. Bir dakika...

O ses keşiş yengecinden mi geldi?!

Akvaryumun öbür tarafında bir karaltı fark edip gözlerimi kıstım. Camın kavisi yüzünden çehresi yamulmuş olan Aki duruyordu orada.

Aç mısın Aki?

Ben değildim, yengeç söyledi.

Elini yakalayıp hafifçe sıktım. Oyunculuğu her zamanki gibi berbattı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.