Peşi sıra parıldayan mavi kare dünyalar belirdi önümde.
Dikenli çütre balıklarının sarı kuyrukları olduğunu ve zehirli bir balon balığı türü olan çizgili balon balığını taklit edecek şekilde evrimleştiklerini öğrendim. Bu sayede avcıları zehirli olduklarına inandırarak kandırıyorlardı.
Aki, önümüzden süzülen bir balığı izleyerek akvaryuma gözlerini dikti. "Balık olunca gerçeğin ya da taklit olmanın pek bir önemi kalmıyor herhalde," dedi. Hangisiydi acaba? "Balon balıkları çütre balıklarına kızmıyor neticede. Kimse gelip de 'Yahu sen şunlara benziyorsun ama onlardan değilsin, değil mi?' diye hesap sormuyor."
Ben ve Sunao. Aki ve Sanada.
"Aki, senin sırtın Sanada'nınkinden daha mı geniş?"
Balon balığının sırtı ve kuyruk yüzgeci daha küçüktü. Çütre balığınınkiler ise gözle görülür derecede büyüktü.
Aki beni süzdü. "Sen Sunao'dan daha mı büyüksün yani?" diye sordu.
Kuyruğuna, daha doğrusu beline hafifçe vurdum.
"Acıdı!"
"O kadar kas olunca insan vurmadan duramıyor, sesi de pek tok çıkıyor."
Canı çok yanmış gibi numara yapsa da onu görmezden gelip bir sonraki akvaryuma doğru sürükledim.
"Oha, şuna bak!" diye ünledim. "Bunun adı siyah hayalet bıçak balığıymış!"
"A, böylesini ilk defa görüyorum."
Adının hakkını veriyordu; kuyruğundaki az sayıda beyaz leke dışında simsiyah bir gövdesi vardı. Uzun, pürüzlü hatlarıyla bir şekilde dünya dışı bir varlığı andırıyordu. Altındaki siyah yüzgeci, gösterişli bir baloda dans eden saraylı bir hanımefendinin dalgalanan eteği gibi süzülüyordu; gerçi arkasında öyle şatafatlı bir konak değil, sıradan bir dal parçası vardı.
Siyah hayalet bıçak balıklarının gözleri yoktu. Bunun yerine çevrelerini algılamak için elektrik üretiyorlardı. Kendi türlerinden bir başkasıyla karşılaştıklarında bu elektriğin frekansını değiştirdikleri söylenirdi.
Ben de elektrik dalgaları üretebilseydim, belki bu gücü diğer kopyaların yerini bulmak için kullanabilirdim. Ama onları bulduğumda ne diyecektim ki?
Zihnimde bu düşünceleri evirip çevirirken Aki ile yola devam ettik.
Bronz ve benekli çöpçü balıklarının minik bıyıkları vardı. Bir de panda çöpçü balığı vardı ama bambu yemiyordu. Ne Aki ne de ben birer çöpçü balığıydık ama onlarla dolu bir denizin ortasında adımlıyorduk.
Akvaryum küçüktü; içinde köpekbalıkları ya da manta vatozları olan devasa tanklar yoktu. Fakat bu kısa ziyaretimiz boyunca dünyamızın merkezi burası olmuştu.
Bu şeffaf, büyüleyici akvaryumda, su bitkileriyle çevrili bir denizşakayığı ile el sıkıştığımı hayal ettim ve deniz kabuklarından bir yatakta uyuyarak geçecek bir hayatın rüyasına daldım.
Berrak su tüm tehlikeleri yıkayıp götürüyor, acının ve kederin tüm izlerini silip süpürüyor gibiydi.
Ama durumun böyle olmadığını biliyordum. Balıklar hayatta kalabilmek için her türlü hileye başvurmuşlardı ve burada bile bu çaba hiç bitmiyordu. Belki de bu ufacık tanklardan bıkmışlardı, denizi ve ailelerini özlüyor, her gece ağlayarak uykuya dalıyorlardı. Belki de bu su, onların gözyaşları ile doluydu.
Bir sonraki bölüme geçmek üzere hareketlendiğimde Aki elimi tuttu.
Ona doğru döndüm ama yüzünü seçemedim. Bu loş ışıkta, lacivert ceketlerimizin içinde birbirimizi neredeyse hiç göremiyorduk.
"Prenses Kaguya'yı oynamadığına sevindim," dedi.
"Rol yapma yeteneğim berbat olduğu için mi?"
Aki başını iki yana salladı. Şakaya vurmayacaktı.
"Zaten bir kez köpüğe dönüşmeye kalktın, bir de Ay'a geri dönmeye çalışmana gerek yok."
"Bir daha öyle bir şey yapmayacağım."
Ben bir deniz kızı değildim, Kaguya olmayı denemeye de niyetim yoktu.
Ona güven vermek ister gibi gülümsedim ama Aki yüzünü yüzüme yaklaştırarak üzerime doğru eğildi.
Dalgalanan gölgelerimiz birbirine karıştı. Kaşlarını çatmıştı. Bu çaresizlik miydi?
Sırtım sert duvara dayandı. Aki'nin adem elmasının hareket ettiğini gördüm. Yutkunmuştu. Çok gergin olmalıydı.
"Ne oldu?" diye sordum.
Bir cevap bekledim ama o sadece ensesini kaşıyıp benden uzaklaştı.
"Eğer yalan söylüyorsan, sana bu kirpi balığını yediririm."
Sanki hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya devam etti. Şaşkınlıktan sersemlemiştim ama ona ayak uydurmaya çalıştım.
"İğne yutturmayacak mısın yani?" Klasik ceza buydu oysa.
"O çok acıtır. Seni sadece kirpi balığıyla cezalandırıp affedeceğim."
İkisi de kulağa can yakıcı geliyordu. Hem kirpi balığı da herhalde benim onu ısırmamı istemezdi.
"Tamam. Serçe parmak sözü verelim o zaman."
Serçe parmaklarımızı birbirine dolayıp ciddi bir yemin ettik.
Küçükken bunu biriyle daha yaptığımı hissettim ama kim olduğunu hatırlayamadım. Sunao'nun hafızası mıydı acaba? Hayır, benimki olduğuna emindim.
Geçmiş böyle solup gidiyordu işte. Bir insanın zihninin içi her denizden daha engindi ve anılar kum taneleri gibi akıp gitmeye meyilliydi.
Yine de Aki ile geçirdiğim tek bir anı bile unutmak istemiyordum.
Deniz kabuklarına ihtiyacım yoktu. Onun utangaçça gülümseyen yanaklarının gamzelerinde uykuya dalsam bana yeterdi.
Zaman usulca akıp gidiyor gibiydi ama gözüm saate iliştiğinde beşiyi çoktan geçtiğini fark ettim. Akvaryumu bir saati aşkın süredir geziyorduk.
"Hadi hediyelik eşya dükkanına gidelim," diye önerdi Aki.
"Evet! Hediyelik eşyalar!"
Ricchan ve oyundaki diğer herkes için bir şeyler almalıydık. Nihondaira Hayvanat Bahçesi'nde bunu yapmayı tamamen unutmuştuk çünkü.
Aki'yi takip etmek için bir adım attım, sonra aniden küçük bir çığlık kopardım.
"Ne oldu?"
"Eyvah Aki! Damgaları unuttuk!"
Balıklara o kadar dalmıştım ki çantamdaki damga defterini tamamen boşlamıştım. Defteri çıkardığımda, kapağındaki Oscar karakteri sanki bana dudak büker gibi duruyordu; ihmal edildiği için kırılmıştı belki de. Ya da onu bu kadar çabuk unuttuğum için dehşete düşmüştü.
Aki çenesini sıvazladı. "Bunun ne anlama geldiğini biliyorsun," diyerek elini uzattı. "Her şeyi en baştan turlamamız gerekecek."
"Harika bir fikir!" Koluna girip ona ışıl ışıl gülümsedim.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.