Son Festivalin İlk Saatleri

Ekim ayının son günü, yani son pazarıydı. Nihayet Seiryou Festivali’ne katılma sırası bana gelmişti.

Sunao dün katılmıştı. Sabah korku evine yardım etmiş, öğleden sonra da diğer sınıflardan arkadaşlarıyla festivali gezmişti.

Şaşırtıcı bir şekilde, ilk kez Edebiyat Kulübü’ne de uğramıştı. Ricchan bu duruma çok sevinmiş, bir süre birlikte standın başında durmuşlardı.

Şu an bisikletin üzerinde, tüm gücümle pedal çeviriyordum. Tıpkı dün olduğu gibi hava pırıl pırıl ve serindi. Katılımın yüksek olacağı şimdiden belliydi.

Sunao’nun anılarına bakılırsa, fanzinden on dokuz adet satmıştık.

Tanesi 200 yenden on dokuz adet. Geçen yılla kıyaslandığında bu şaşırtıcı bir figür gibi görünse de, bugün kalan seksen bir taneyi daha elden çıkarmak zorunda olduğumuzu bilmek insanın hevesini kursağında bırakıyordu.

Sabah korku evine yardım edecek, öğleden sonra ise fanzin satışına bakacaktım. Saat üçte ise Bambu Kesicisinin Masalı, Yeni Uyarlama oyununu sergilemek üzere Tiyatro Kulübü ile sahneye çıkacaktım.

Annem dün koridordaki posteri bulmuş, üzerinde kızının adını görünce şok geçirmişti.

Neden bana bir tiyatro oyununda oynayacağını söylemedin diye öfkeyle söylenmişti ama Sunao bunu bir kulağından sokup diğerinden çıkarmıştı. Annemin bugün iptal edemeyeceği planları vardı, bu yüzden evden boynu bükük bir şekilde ayrılmıştı.

Bisikletimi her zamanki gibi kasvetli ve bir mağarayı andıran otoparka bıraktıktan sonra ön kapıya doğru yöneldim. Ziyaretçi kabulleri saat onda başlayacağı için dışarıda henüz bir kalabalık yoktu.

Giriş alanı tertemiz süpürülmüş, ziyaretçileri karşılamak için renkli afişlerle donatılmıştı. Üzerinde hoş geldiniz yazılı şişme bir kemer bile vardı.

Pistin olduğu tarafa geçtim. En dıştaki beyaz çizgi boyunca yiyecek ve içecek stantları dizilmişti. Birkaç öğrenci etrafta geziniyordu. Henüz dumanlar yükselmeye başlamamıştı ama sadece stantları görmek bile insanı kendine çeken bir güce sahipti. Kendimi ortadaki dinlenme alanına doğru kaptırırsam, bir daha asla oradan ayrılamaz, kapana kısılırdım.

Arkama dönüp sonbaharın mavi gökyüzüne doğru yükselen ana binaya baktım.

Kısa bir iki günlüğüne de olsa burası okul olmaktan çıkıyordu. Kulağa ne kadar klişe gelse de, coşkulu kalabalıklar, müzikler, umutlar ve hayallerle dolup taşıyordu. Sanki bir lunapark yerinden sökülmüş de Suruga Seiryou Lisesi’nin şu küçücük meydanına sıkıştırılmış gibiydi.

Sadece bugünlük eşofman, sınıf tişörtü ve hatta kostüm giymemize izin vardı. İçeride terliklerimizi taktığımız sürece ne giydiğimizin pek bir önemi yoktu.

Terliklerimi giyip nihayet içeri adım attım ve boş bir sınıfa doğru ilerledim. İkinci sınıflar bunlardan ikisini dinlenme odasına çevirmişti; biri erkekler, diğeri ise kızlar içindi. Eşyalarımızı oraya bırakıyorduk ama kilitli dolap veya kasa olmadığı için değerli eşyaları yanımızda taşımamız gerekiyordu.

Üzerime sınıf tişörtümüzü geçirdim. Krem rengine yakın, uçuk sarı renkteki tişörtün göğüs kısmında bir yıldız, arkasında ise hepimizin lakapları yazılıydı. Sunao kendi adını hiragana ile yazdırmayı tercih etmişti, bu da kulağa küçük bir kedinin acıklı miyavlaması gibi geliyordu.

Üstümü değiştirdikten sonra cüzdanımı ve telefonumu cebime koyup aceleyle 2-1 sınıfına yöneldim.

Sınıfa girerken her zaman sabah şerifleriniz hayrolsun derdim. Bugün de hem kızlar hem erkekler gülümseyerek selamımı aldı. Bu sıcaklık hoşuma gitmişti.

Bugün gelecek bunca yabancının arasında, herkesin aynı renk tişörtü giymesi insana gerçek bir aidiyet duygusu veriyordu.

Yanımdan geçerken omzuma hafifçe vuran Satou, “Günaydın Aikawa. Bugün sırayı sen idare edeceksin,” dedi.

Dün kendo takımıyla birlikte gösteri maçı için kendo üniformasıyla sahneye çıkmıştı. Sunao’nun uykulu gözlerinden sadece hayal meyal görebilmiş olsam da çok havalı duruyordu.

Herkes toplandıktan sonra Satou sınıf toplantısını başlattı. Sınıftaki dekorlara çarpmamaya çalışarak etrafa dağıldık. Bir grup hayaletin pürdikkat toplantıyı dinlemesi oldukça komik bir manzaraydı.

Ben dahil herkesin elinde uzun, ince birer kağıt vardı. Ootsuka’nın dağıttığı bu kağıtlarda her birimizin vardiya programı ve dinlenme saatleri yazıyordu. Unutkan olanlarımız için bu hayat kurtarıcı olabilirdi; nitekim Yoshii kendi kağıdını bileğine bantlamakla meşguldü. Aki’ye de aynısını yapmayı teklif etti ama Aki onu tersledi.

Dün Aki korku evinde öğleden sonra vardiyasındaydı ama bugün programlarımız uyuşuyordu. Sabah sadece iki saat çalışacaktık.

Toplantı biterken Satou yumruğunu havaya kaldırdı. “Bu ikinci günü harika geçirelim! Hedefimiz büyük ödül!”

Bir ay önce olsa bu sözler sadece birkaç cılız alkış alırdı ama şimdi herkes bağırarak yumruklarını havaya kaldırıyordu.

Saat on oldu ve ilk ziyaretçiler içeri akın etmeye başladı. Hoparlörlerden neşeli bir müzik yükselirken korku evi de kapılarını açtı. Diğer sınıflardan öğrenciler çoktan sıraya girmişti bile.

Korku evleri her zaman ilgi çekerdi ama Güzel Sanatlar Kulübü’nden Ootsuka’nın tasarladığı o gizemli poster büyük bir yankı uyandırmıştı. Dün gün boyu tıklım tıklım doluyduk.

Bugün de güne iyi başlamıştık ama festival yönetim ekibinden sıranın çok uzamaması konusunda bir uyarı almıştık. Bu sabahki görevim, sıra boyunca gidip gelerek insanları tek sıra halinde durmaya ikna etmekti.

Festivale her kesimden insan gelmişti; yakında aramıza katılması muhtemel ortaokul öğrencileri, heyecanlı çocuklarıyla aileler, yaşlılar ve üniversiteli çiftler.

“Anam, içeriden çığlık sesi geldi!”

“Ben şimdiden korktum, başka bir şeye bakalım.”

“Anne, çişim geldi!”

“Daha ne kadar bekleyeceğiz?”

“Gidip patlamış mısır alalım.”

“Çok eğlenceli olacak!”

Her taraftan sesler yükseliyordu. Bu konuşmalar kulağıma çalınırken sesimi yükselterek sıradakilerden birbirlerine yanaşmalarını rica ettim. Tek yapmam gereken buydu, pek de zor sayılmazdı.

“Kolay gelsin Aikawa. Sırayı ben devralıyorum.”

Başka okuldan gelen kızları sıraya sokmaya çalışırken bir sınıf arkadaşım elimdeki tabelayı aldı. Bir saat çoktan geçmişti ve benim on dakikalık bir aram vardı.

Ben boş sınıfa girerken, dekor ekibinden başka bir kız odadan çıkıyordu. Molası yeni bitmişti, geçerken birbirimizi selamladık.

İçeride, ilk geldiğim ana kıyasla iki kat daha fazla çanta ve sırt çantası vardı. Sunao’nunkini aralarından bulup çıkardım.

Termosumu çıkarıp kana kana çay içtim. Kavrulmuş yeşil çaydı. Ne çok sıcak ne de çok soğuktu ama kurumuş boğazıma ilaç gibi gelmişti. Biraz hızlı içtiğim için dudaklarımı bir havluyla kurulamak zorunda kaldım.

Aki’yi henüz hiçbir yerde görmemiştim. Marangozluk ekibinden birkaç kişi korku evinin içinde görev alıyordu, diğerleri ise kırılan dökülen bir şey olursa tamir etmek için hazırda bekliyordu. Aki de o bekleyenlerden biriydi.

Güzel sanatlar odasındaki o yüzleşmemizin üzerinden geçen beş günde, ikimiz ve Mori arasında görünürde hiçbir şey değişmemişti. Provalar sırasında sık sık karşılaşıyor, konuşacak bolca fırsat buluyorduk. Ancak her iletişimimizde kendimi normal davranmaya zorlarken buluyordum ve sadece bu bile her şeyin artık çok farklı olduğunun kanıtıydı.

Oyundan sonra aramızdaki tüm bağ kopacaktı. Gelecek yıl kiraz çiçekleri açmaya başladığında o mezun olacak, biz ise kendi hayatlarımıza devam edecekti.

İçimi bir kasvet kaplamaya başladı ama bu tür düşüncelere dalıp gitmenin sırası olmadığını biliyordum.

“Hah, buradasın demek! Aikawa!” Kapı açıldı ve Satou içeri seslendi. Kucağında bir kumaş yığını vardı.

“Ne oldu?”

Ters giden bir şeyler mi var diye endişelendim ama pek de keyifsiz görünmüyordu.

“Korku evinde yeterince insan var zaten, ben de broşür dağıtırsın diye düşündüm. Broşürler bitince Edebiyat Kulübü’ne geçebilirsin. Sorun olur mu?”

“Şey, y-yok—”

“Harika! İşte kostümün. Makyaj ekibi beş dakikaya burada olur.”

Sözümü bitirmeme fırsat kalmadan kucağıma kumaş yığınını tutuşturuverdi.

Görevi üzerime yıktıktan sonra, halinden memnun bir şekilde süzülerek odadan çıktı. Yine tek başıma kalmıştım, odanın içine doğru döndüm.

Kumaş yığınını bir sandalyeye serdiğimde, bana nasıl bir kostüm verildiği hemen anlaşıldı.

Siyah ve beyaz. Kurdeleler ve fırfırlar. Oldukça kısa bir etek.

“Hizmetçi üniforması mı?”

Hiç şüphe yoktu.

Eteğin kıvrımından yere bir kağıt parçası düştü. Üzerine aceleyle birkaç kelime karalanmıştı.

Don Kişot’tan kapıldı. Hayaletlerin bile bir hizmetçiye ihtiyacı vardır! Yoshii’den sevgilerle.

Bu not hiçbir şeyi açıklamıyordu. Üstelik dükkanın adını da yanlış yazmıştı. Bunu gidip yüzüne vurmak isterdim ama Yoshii ortalıkta yoktu.

Düşününce, ilk gün bir hizmetçi kafe açmak için ne kadar da hevesliydi. Muhtemelen bu fikrinden hala vazgeçmemişti.

Bir an tereddüt ettim ama sınıf temsilcimiz Satou’ydu ve onun sözü kanundu. Perdelerin kapalı olduğundan emin olduktan sonra eteğimi çıkardım.

Siyah elbiseyi, üzerine de fırfırlı beyaz önlüğü giydim. Beldeki beyaz kurdele çıkarılabilir cinstendi, ben de onu saç lastiğimin yerine saçıma taktım.

Tam oturduğum sırada kapı çalındı.

“Aikawa, hazır mısın?”

“E-evet.”

Ellerinde makyaj çantalarıyla içeri giren iki sınıf arkadaşıma baktım.

“Vay canına. Çok şirin olmuşsun.”

“Bu kusursuz hizmetçiyi kendi ellerimle kirleteceğime inanamıyorum! Ne heyecan verici.”

“Şey.”

Bu sözler pek hayra alamet gelmedi kulağıma. Tüylerim diken diken oldu.

Bir korku evi işlettiğimiz için oyuncuların iyi bir makyaja ihtiyacı vardı. Gerçekçi görünen yaralar ve kan, korku unsurunu pekiştiriyordu.

Makyaj ekibimiz tüm ay boyunca yeteneklerini geliştirmek için çalışmıştı. Her öğle arasında erkekleri yakalayıp üzerlerinde sahte yaralar deniyor, sonra da revire gönderiyorlardı. Okul hemşiresi bu duruma öfkelense de, bu sadece yaraların ne kadar gerçekçi göründüğünün bir kanıtıydı.

Gülümseyerek omuzlarımdan tuttular ve beni yerime oturttular. Ardından arkamdaki sırayı çekip ekipmanlarını üzerine serdiler.

“Şey, bana ne yapacaksınız—”

“Şşşt, sessiz ol!”

Öfkeli bakışlarıyla beni susturup hemen işe koyuldular.

Aikawa, cildin pürüzsüz!

Bunu nasıl başarıyorsun?

Dudakların ne kadar da yumuşak!

Hiç sivilce izi yok! Vay canına!

Gözlerimi kapattırdılar, burnumun altındaki deriyi gerdirdiler, dudaklarımı büzdürdüler, başımı yana çevirdiler ve daha neler neler yaptılar. Ne dedilerse harfiyen uyguladım. Bir yandan havadan sudan konuşup bir yandan da mükemmel bir uyum içinde çalıştılar.

Üzerime fırtına gibi çöktüler ve her şey bittiğinde önüme bir ayna koyup eserlerini gösterdiler, ardından beni kapı dışarı ettiler. Sendeleye sendeleye dışarı çıktım.

Koridorda Aki ve Satou ile karşılaştım. Aki'yi görünce ağzım açık kaldı, onu tepeden tırnağa süzdüm.

Beyaz bir gömlek. İçi kırmızı, siyah bir pelerin. Kan lekeleri. Dudaklarının arasından görünen sivri dişler. Tamamen değişmiş, karşımda Dracula Aki olup çıkmıştı.

Nasıl olmuş Aikawa, diye sordu.

Ahahahah!

Gülmekten iki büklüm oldum.

Bu ucuz yapım vampir, karizmatik olmakla komik olmak arasındaki o ince çizgide gidip geliyordu. Normalde görsem muhtemelen karizmatik bulurdum ama festivalin coşkusu tavan yapmışken her şey gözüme çok daha eğlenceli görünüyordu.

Çok gülüyorsun, dedi Aki, kendisi de kıkırdayarak.

Daha az önce uslu uslu çizgileri düzeltiyor, dekorları onarıyorduk. Ne ara birimiz hizmetçi, diğerimiz vampir olmuştuk? Durum o kadar tuhaftı ki gülmeden duramadık.

Alnımda kocaman bir yarık vardı, yanağımdan ve çenemden aşağı kan süzülüyordu. Beyaz önlüğümün üzerine de kan sıçratmışlardı. Genel olarak bakıldığında bayağı dehşet verici görünüyordum. Ama tabii ki yaralarımız gerçek değildi. Makyaj ekibindekiler sadece işlerini iyi yapmışlardı.

İkiniz de harika görünüyorsunuz, dedi Satou. Ellerinize sağlık kızlar!

Makyajı yapan kızların yüzünde gururlu bir ifade belirdi. Gerçekten de yetenekliydiler. Uzaktan ya da karanlıkta biri görse bu sahte yaraları rahatlıkla gerçek sanabilirdi.

İşleri bitince oradan ayrıldılar. Satou arkada kalıp memnuniyetle çenesini sıvazladı.

Kont Dracula ve hizmetçisi! diye haykırdı. Korku evimiz için harika bir reklam! Don Kişot mağazasındaki indirimler olmasa ne yapardık bilmem.

Bu kostümler gerçekten de bizim temamıza uyuyor muydu?

Bir hastanede hizmetçinin ya da vampirin ne işi var, diye sordum.

Hemşireyi anlardım ama hizmetçinin hemşireyle uzaktan yakından alakası yoktu. Alakasızlıkta sınır tanımıyorlardı.

Burası yabancı bir hastane! diye kestirip attı Satou. Tabii ki hizmetçiler de olacak!

Hiç sanmıyorum.

Belki de Dracula kan bağışı yapmaya gelmiştir.

Kan bağışı almak için gelmiş olmasın?!

Ayrıntılara takılmayalım şimdi.

Geçtiğimiz bir ay boyunca Satou'nun ayrıntılarla pek ilgilenmeyen biri olduğunu iyice öğrenmiştim.

İkiniz için gizli bir görevim var, diye devam etti. Şu tabelayı alın ve bu broşürleri dağıtın. Bu kostümler reklam için biçilmiş kaftan.

Bunu söylediğinde taşlar sonunda yerine oturdu.

Bir kızla bir erkek festivalde birlikte gezerse dikkat çeker, dedikodulara yol açardı.

Ama bu kostümleri kalkan olarak kullanırsak yine dikkat çekerdik, ancak herkes bizim sadece korku evi için reklam yaptığımızı düşünürdü. İlişkimiz hakkında kimse soru sormazdı.

Belki de Satou işgüzarlık yapıyordu ama bu durum umurumda değildi. Ne olursa olsun Aki ile festivali gezmeyi kafama koymuştum bir kere.

Ona döndüm, eteğimin ucunu tutup başımı hafifçe yana eğdim.

Bu kanlar içindeki hizmetçiyle festivali gezmek ister misiniz?

Aki hafifçe eğilerek selam verdi. Kont Dracula ile gezmekten rahatsız olmayacaksanız, neden olmasın?

Çok isterim.

Ona neşeyle gülümsedim. Yanımdaki kişi Aki olduğu sürece, onunla birlikte Dracula, Frankenstein, hatta bir mumya kılığında bile festivali gezebilirdim. Hepsi kulağa harika geliyordu.

Satou sanki aklına harika bir fikir gelmiş gibi ellerini çırptı.

Harika! Gitmeden önce hastanenin lanetini bizzat tatmanız lazım!

I-ıh... diye yutkundum ama beni çoktan koridorda sürüklemeye başlamıştı bile.

Doğruca 2-1 sınıfının kapısına yöneldik. İnsanlar kostümüme, daha doğrusu dehşet verici makyajıma bakıyordu ama onları neredeyse hiç fark etmiyordum bile.

Karanlıkla aram hiç iyi değildir!

Bu, yapamayacağın anlamına gelmez.

Şey, ben gayet iyiyim aslında!

O zaman harika, hadi içeri girin!

Hayır, yani girmesem de olur demek istedim!

Ben de tam olarak bunu kastetmiştim!

Kendimi anlatmak neden bu kadar zordu?

İyiyim ve gerek yok derken, içeri girmek istemediğimi söylüyorum!

İki özel konuğumuz geliyor!

Girişi kapatan siyah bantlar yüzüme çarptı ve ne olduğunu anlayamadan kendimi Aki ile birlikte korku evinin, yani sınıfımızın o lanetli, terk edilmiş hastanesinin içinde buldum.

Her yerde ışık geçirmeyen perdeler asılı olduğundan içerisi epey karanlıktı. Oraya buraya küçük ampuller yerleştirilmişti ama yine de insanın kendi elini görmesi bile zordu.

...Bu neden başıma geliyordu ki?

Öylece kalakaldım, bir cevap aradım ama korku evinden çıt çıkmıyordu.

Rüzgarın uğultusunu duydum, ürperdim. Duvardaki bir çatlaktan mı geliyordu bu esinti? Bir hastanede mi?

Huzursuzca etrafıma bakındım, danışma masasının üzerinde parıldayan bir ekran gördüm. Parazit seslerinin arasından derinden gelen, ürkütücü bir ses yükseldi.

Lanetli hastaneye adım atma cesaretini gösteren sizler... Buradan canlı çıkmak istiyorsanız, içerideki hasta kayıtlarınızı bulmalısınız. Yoksa sonsuza dek... burada kapalı kalacaksınız...

Ses yavaşça kesildi, ardından bir kanat çırpış sesi duyuldu. Burası hastane değil miydi yahu?

Monitör görevini tamamlayıp yeniden karardı.

Aki etkilenmiş bir şekilde başını salladı. Gözlerim karanlığa nihayet alışıyordu, bu hareketini zar zor seçebildim.

Bu seslendirmeyi yapan Ootsuka'ydı. Bayağı iyi olmuş değil mi? Belki de tiyatro oyunu için ondan yardım istemeliydik.

E-evet... diye onayladım zoraki bir şekilde.

Hadi gidip yarı yoldaki hasta kayıtlarını alalım, dedi Aki neşeyle. Kurallara göre görevi tamamlamak için her birimizin bir tane alması gerekiyor.

Ben... sanırım yapamayacağım.

Aki şaşkınlıkla baktı. Neden ki?

Ben, ben... yapamam işte.

Sebep?

Çünkü korkuyorum! diye bağırdım.

Aki şaşkına dönmüş gibiydi. Ağzı öyle bir açılmıştı ki takma dişlerinin altındaki gerçek dişlerini görebiliyordum. Dişleri o kadar beyazdı ki karanlıkta bile parıldıyordu.

Hizmetçi üniformasının kumaşı üzerinden tüyleri diken diken olmuş kollarımı ovuşturdum. Gözyaşlarımı tutmak için kendimi zor tutuyordum.

Korkunç şeylere katlanamıyorum! Bir adım bile atmam! Ben kaçtım!

Bir adım mı? Daha bir adım bile atmadık ki.

Ben kaçtım! diye bağırdım ve arkamı dönmeye yeltendim.

Aki omuzlarıma dokundu, bu ufacık dokunuş bile yerimden sıçramama yetti. Parmağıyla bir tabelayı işaret ediyordu.

BU TERK EDİLMİŞ HASTANEDEN GERİ DÖNÜŞ YOKTUR. CESARETİNİZİ TOPLAYIN VE YOLA DEVAM EDİN.

Kanla yazılmıştı ama yazı tuhaf bir şekilde çok düzenliydi.

Yüzümün kireç gibi bembeyaz olduğuna emindim. Yanımızda bir doktor olsaydı, çoktan nabzımı kontrol edip pes etmemi söylerdi. Ama ne yazık ki bu lanetli hastanede nefes alan tek bir doktor bile yoktu.

Hadi ama. Yol o kadar da uzun değil, dedi Aki.

Buranın her köşesinden fışkıran o tüyler ürpertici korkudan zerre kadar etkilenmediği belliydi. Bu durum bir nebze de olsa içimi rahatlatıyordu. Ama şu an, o hasta kaydını alıp buradan bir an önce tüymek, ona olan ihtiyacımdan bile daha ağır basıyordu.

El ele tutuşalım mı?

Lütfen!

Kararımı hemen değiştirdim. Aki'nin yanımda olması, herhangi bir hasta kaydından çok daha fazla güven veriyordu.

Elini hızla kavrayıp sıkıca tuttum. Eli büyük ve sıcacıktı.

Hafifçe kıpırdandı ama elimi bırakmadı.

Hadi gidelim.

T-tamam.

Titreyen sesime rağmen cevap vermeyi başardım ve işte o an işkencem resmen başladı.

Yaşadığım her an tek kelimeyle korkunçtu.

Tüm sınıf bu iş için birlikte çalışmıştı. Bu dekorasyonun her detayında emeğim vardı! Ama bu durum, sıraları birleştirerek yaptığımız kan lekeli yatağa bakıp gülümseyebileceğim ya da ürkütücü ilaçların dizili olduğu raftaki soldan ikinci şişenin etiketini bizzat benim söktüğümü anlatıp övünebileceğim anlamına gelmiyordu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.