Tek çarem başımı önüme eğip hiçbir şeye doğrudan bakmamaktı ama bu da görüşümü kısıtlıyordu, ki bu da kendi içinde ayrı bir korku kaynağıydı. Yürümekte acayip zorlanıyordum.
Aki fısıldadı. "Nao, iyi misin?"
"Hiç bu kadar... iyi olmaktan uzak olmamıştım."
Sonlara doğru sesim iyice titredi, adeta bir feryada dönüştü.
Yeni doğmuş geyik yavruları bile benden daha düzgün yürürdü. Üstelik onlar daha bebetti; nasıl oluyordu da hemen bu kadar becerikli olabiliyorlardı? Gerçi onları da terk edilmiş bir hastaneye salsak herhalde en az benim kadar dehşete düşerlerdi.
"A-aaah... A-Aki, hâlâ yanımda mısın?"
"Buradayım."
"Emin misin?"
"Tabii ki eminim. El ele tutuşuyoruz ya."
Küçük çocuklarmışız gibi birleşen ellerimizi hafifçe salladı.
Beni rahatlatmaya çalıştığı her halinden belliydi. Tüm bu olan bitenin onu zerre kadar germediğini bilmek içimi rahatlatıyordu. Aki beni çekip götürdüğü sürece yalnız değildim. Bunun üstesinden gelebilirdim. Herhalde.
Yine de kaplumbağa hızıyla tıngır mıngır ilerliyordum.
"Nao," diye fısıldadı kulağıma. "Bir sonraki köşede Yoshii yatakta yatmış, hasta numarası yapıyor olacak. Tam yanından geçerken fırlayacak, hazırlıklı ol. Son beş saniye."
Aki resmen kuralları çiğniyordu ama aniden karşımıza çıkacak korkunç şeyleri önceden haber vermesi öyle büyük bir incelikti ki. Bu harika sevgilime o kadar minnettar kalmıştım ki cevap vermek için başımı kaldırdım.
"A-anlaşıldı. Teşek—"
"Bööööö!"
"Anam!"
Korkudan neredeyse bayılacaktım.
Üzeri kan lekeleriyle dolu hasta önlüğü giymiş bir adam, acı içinde kıvranarak yataktan fırladı. Sonra sanki karnına saplanmış neşteri yeni hatırlamış gibi birdenbire kaskatı kesildi.
Beynimin çalışmayı durdurmasından hemen önce görebildiğim son şey bu oldu.
"Çok erken oldu Yoshii."
"Kusura bakmayın. Sesinizi duyunca gaza geldim. Nasıl? Oscar hak edecek bir performans mıydı?"
"Eh, fena değildi işte."
"Çok acımasızsın! Bir dakika, siz niye hizmetçi ve vampir oldunuz ki? Ama acayip yakışmış! Hizmetçi kostümü gibisi yok!"
Konuştuklarını duyuyordum ama kelimeleri anlamlandıracak durumda değildim.
Aki’nin arkasına saklanmış, kaskatı kesilmiş bir halde drakula pelerinini sıkı sıkıya tutuyordum. Kostümünü kırıştırmayı falan çoktan geçtim, hayata tutunur gibi pelerine yapışmıştım. Ryunosuke Akutagawa’nın o ünlü hikayesindeki örümcek ağı gibi elimde kalmasın diye içimden dualar ediyordum.
Yoshii sonunda arkada büzüştüğümü fark edip gözlerini kırpıştırdı. "Aikawa, sen bu işlere karşı cidden zayıfmışsın ya. Bak bu... hiç beklenmedik bir şeydi."
"Kimseye söyleme."
"Yok, söylemem. Karizmanı çizdirmeyelim şimdi."
Alnımdan soğuk ter süzülüyordu. Başıma gelenlere inanamıyordum. Yaprak gibi titriyordum.
"Aikawa, yola devam etsek iyi olacak," dedi Aki. "Aikawa?"
"Ben... ben..."
"Efendim?"
"...Sanırım kalbim durdu! Ne yapacağım ben?"
Az önce deli gibi gümleyen kalbimin sesini şimdi hiç duyamıyordum.
Aki gözlerini kırpıştırdı. "Hâlâ atıyor, söz veriyorum," dedi.
"Emin ol! Elini koy da bak!"
Korkudan ne dediğimin farkında bile değildim. Ancak Aki’nin yüzünün gerildiğini görebiliyordum.
Eyvah! Yoksa onun da mı kalbi durmuştu? Ben korkudan ne yapacağımı şaşırmışken Yoshii bizden daha çok paniklemiş gibi görünüyordu.
"Sanada, sen hiç merak etme, ben hiçbir şey duymadım! Hadi hemen devam edin siz!"
"...Aikawa sağlıklı düşünemiyor şu an." Aki’nin sesi oldukça gergin geliyordu. Eyvahlar olsun. Belki de gerçekten kalbi...!
"Bu durumda, görevi ben devralıp sana çıkışa kadar eşlik edebilir miyim?" dedi kanlı canlı hasta, gözlerinde umut dolu bir parıltıyla bana bakarak.
Huzursuzca başımı iki yana salladım. "O hariç her şeye varım."
"Çok acımasızsınız!" diye sızlandı Yoshii ve bir sonraki kurbanını beklemek üzere kendini tekrar yatağa bıraktı.
Ben daha tek kelime edemeden Aki elimden tutup beni tekrar yürütmeye başladı. Kavrayışı eskisinden de güçlüydü ama bu güç, korku evinin karanlığında bana yol gösteren bir fener gibiydi.
"Nao, haritaları aldım."
"İkisini de mi?"
"Evet. Bak."
Gözlerimi bunu doğrulayacak kadar açmayı başardım. Bir sürü sahte hasta haritası basmıştık; üzerlerinde gerçek isimlerimiz yazmasa da o incecik kağıtlar sanki bizi kötülüklerden koruyan güçlü birer tılsım gibi hissettiriyordu.
Fakat haritaları daha yeni alabildiysek yolun ancak yarısına gelmişiz demekti. İnanılır gibi değildi. Bu korkunç yerin daha sadece yarısını mı geçebilmiştik?
"Aki, ben bakmıyorken duvarları yıkıp birkaç sınıfı bir mi birleştirdiler?"
"Yok canım. Yan sınıftakiler tatlı tatlı balık şeklinde waffle satıyor şu an."
Buna inanmak güçtü ama Aki yasa dışı hiçbir tadilat yapılmadığı konusunda oldukça kararlıydı.
"Yolun çoğunu atlattık zaten. Biraz daha dayan." Karanlıkta bile ses tonu ve elinin sıcaklığı bana cesaret veriyordu. Dikkatimi dağıtmak için sürekli konuşuyordu. "Buradan çıkar çıkmaz gidip o waffle'lardan yeriz."
"Olur. Isırarak yiyeceğim onları."
"İşte aradığım kararlılık."
Ancak tam o sırada, hizmetçi üniforması ile sırtım arasındaki boşluktan soğuk bir esinti geçti ve içimde kalan son cesaret kırıntısı da uçup gitti.
"Anam!"
Arkamdan çocuksu bir kıkırdama sesi yükseldi.
Hızla arkama döndüğümde beyaz perdelerin hafifçe dalgalandığını gördüm. Belli ki o kıkırdayan şey perdelerin arasından geçip kaçmıştı. Hayat bağım olan Aki’ye daha da sokuldum.
"Hayalet! Çabuk, gebert onu!"
"Bunu tam olarak nasıl yapmamı bekliyorsun?"
"Bir ghaaa!"
Alnıma çarpan sıcak bir rüzgarla birlikte görüşüm karmakarışık saçlarla kapandı. Söğüt ağacı saldırısına mı uğruyordum? Hem de bir hastanede?!
"Yapamayacağım!" diye çığlık atarak Aki’nin elini bıraktım ve olduğum yerde büzüşüp top gibi oldum.
Korkudan kendimden geçmiştim. Hem utanıyor hem deli gibi korkuyordum; yüzüm gözüm gözyaşları ve salya sümük içinde kalmıştı.
Girmek istemediğimi söylemiştim işte. İyi falan değildim, hiçbir şey de yoluna girmeyecekti.
"Hadi, ayağa kalk," dedi Aki. "Sana zarar verecek hiçbir şey yok."
Dizlerime sarılmış burnumu çekerken Aki bana doğru elini uzattı.
Tüm cesaretimi toplayıp elini tutmaya yeltendim. Eğer beni bu karanlıkta tek başıma bırakırsa sonum gelirdi. Bir daha asla gün yüzü göremezdim.
Kaderimiz birbirine bağlanmıştı, bu yola beraber baş koymuştuk. Çaresizce başımı kaldırıp ona baktım ve o an omuzlarının sarsıldığını fark ettim. Gülüyordu. Kıkırdıyordu resmen!
"Neden gülüyorsun?!" diye bağırdım.
Ben burada hayatımın en korkunç anlarını yaşıyordum! Nasıl cüret ederdi?!
Öfkeden titrediğimi görünce sesini bastırmak için elini ağzına kapattı.
"Özür dilerim, o kadar tatlı görünüyordun ki tutamadım kendimi."
Bu bir bahane değildi!
"Ne kadar kıkırdamamaya çalışsam da dayanamadım işte."
Aki sonunda kendini tutamayıp kahkahayı bastı, iki büklüm oldu. Kahkahaları korku evinin duvarlarında yankılanıyordu. Resmen katıla katıla gülüyordu.
"Çok kötüsün! Pislik herif! Budala!"
Dizlerime sarılmış halde aklıma gelen tüm hakaretleri savurdum ama o sadece daha da yüksek sesle gülmeye devam etti. Gülmekten nefesi kesiliyordu.
Bu saçma sapan didişmenin ardından kendi başıma ayağa kalkmaya çalıştım. Buradan hemen gitmeliydim. O hain Aki’yi arkamda bırakıp bu korkunç hastaneden tek başıma kaçacaktım.
Ancak o an bir şeyin farkına vardım. Yanağımdan aşağı bir ter damlası süzüldü.
"Ne oldu?" diye sordu Aki.
"Şey... Sanırım ayağa kalkamıyorum."
Dizlerimin bağı çözülmüştü. Gözlerimin tekrar dolduğunu hissettim. Duygularıma yenik düşüp Aki’ye bir sürü kırıcı şey söylemiştim. Bencil bir budalaydım ve o şimdi büyük ihtimalle...
Ağlamaklı bir sesle başımı kaldırıp ona baktım. "Beni burada bırakıp gidecek misin yoksa—?"
Daha sözümü bitirmeme fırsat kalmadan, "Elbette hayır," dedi.
Pelerini savrularak önüme geçti ve tek dizinin üzerine çöktü.
Bu hareketin ne anlama geldiğini kavrayamayarak, "Ne yapıyorsun?" diye sordum.
"Atla bakalım," dedi.
Madem yürüyemiyordum, beni taşıyacaktı.
"Ama... bileğin..."
"Bugünlerde pek ağrımıyor."
Bir an tereddüt ettim, sonra sözüne güvenmeye karar verdim. Ellerimi omuzlarına koyup öne doğru eğildim ve ağırlığımı sırtına verdim.
Aki doğruldu ve kollarını dizlerimin altından geçirdi. Bu yüzden eteğim biraz yukarı sıyrıldı ama artık bu tür şeyleri umursayacak durumda değildim.
Tıpkı bir koala yavrusu gibi Aki’nin sırtına var gücümle yapışmıştım. Kaslarının gerildiğini hissedebiliyordum. Bir sporcununki gibi diri ve güçlü bir vücudu vardı. Başımı geniş omuzlarına yasladım; kısa, siyah saçları yanağımı gıdıkladı. Ensesinden hafif, tuzlu bir ten kokusu geliyordu.
"Ağır mıyım?" diye sordum.
"Biraz." Alnımla sırtına hafifçe vurdum. "Tamam, sözümü geri aldım. Tüy gibisin."
"Hiç inandırıcı değil."
Ancak karşılıklı gülüşmelerimiz korkumuzu tamamen dağıttı ve hastanenin kalan yarısını rekor bir sürede geçtik. Sonunda yeniden aydınlığa kavuşmuştum. Ama dışarısı o kadar parlaktı ki gözlerimin arkası sızladı. Birkaç saniye boyunca gözlerimi sımsıkı yummak zorunda kaldım.
Kalabalığın gürültüsü arasından Satou’nun sesi duyuldu. "Hoş geldiniz!"
Gözlerimi tekrar açtım. Artık ne o ürpertici esintiler ne de fısıldayan sesler vardı. Güneş ışığıyla yıkanan koridorların gücü karşısında herhalde hepsi pısıp kalmıştı.
"Haritaları hatıra olarak yanınıza almak ister misiniz?" diye sordu.
"Yok, kalsın," diye cevap verdim.
"Hadi ya."
Korumak için sıkmaktan küçücük bir kağıt yumağına çevirdiğim haritamı elimden aldı.
"Eee? Eğlenceliydi, değil mi?" Tam o sırada Satou ne kadar perişan halde olduğumu fark etti ve yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu. "Şey... Kusura bakma o zaman, bilmiyordum."
Özrü son derece samimiydi, cebinden üzerinde sevimli bir penguen yaması olan temiz bir mendil çıkarıp uzattı. Makyajımla kirletirim korkusuyla başımı iki yana sallayarak geri çevirdim ama bu ince düşüncesi beni mutlu etmişti.
Oradan ayrılıp Aki’nin sırtında boş sınıflardan birine geçtik. Vampir pelerinine, çocukların battaniyelerine sığındığı gibi sığınmıştım. Teneffüs arası olmadığı için koca sınıfta sadece ikimiz vardık. Aki beni yavaşça yere bıraktı.
Hemen çantamı kapıp içinden birkaç mendil çıkardım ve burnumu çektim. Ardından ıslak yanaklarımı kuruladım.
"Daha iyi misin şimdi?" diye sordu Aki.
"Hıhı, biraz daha iyiyim."
Hastaneden sağ salim kurtulduğumuz için içimdeki korku geçmişti ama sınıftan birkaç kişinin beni ağlarken gördüğü düşüncesi aklıma geldikçe utancımdan yerin dibine giriyordum.
Birkaç dakika sonra Satou, elinde tabela ve broşür destesiyle içeri kafasını uzattı.
"Broşürleri dağıttığınız için tekrar teşekkürler. Bu arada tiyatro oyununda başarılar!"
Her yere afişler astığımız için okulda pek çok kişi Prenses Kaguya’nın Yeni Hikayesi oyunundaki rollerimizi biliyordu. Edebiyat ve tiyatro kulüplerinin kapanma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu haberi yayılmıştı ve Satou da dahil olmak üzere birkaç kişi bize destek olmak için fanzinlerimizden satın almıştı. Bu iyilikleri beni gerçekten çok duygulandırıyordu.
"Yardım edebileceğimiz başka bir şey olmadığına emin misin?" diye sordum.
"Eminim. Hem baksanıza şuraya!"
Satou eliyle dışarıyı işaret etti.
Parmağının gösterdiği yöne baktığımda ne demek istediğini zaten yakında anladım. Korku hastanesinin önündeki kuyruk şimdi iyice uzamıştı. Sırayı düzene sokmaya çalışan görevli öğrenci elinden geleni yapsa da kuyruk merdivenlere kadar uzanıyordu. Festival komitesi her an burada biterdi.
Çığlıkların o kadar etkileyiciydi ki macera arayanların hepsi buraya üşüştü. Bu gidişle büyük ödülü bile kazanabiliriz!
Satou halinden son derece memnun görünüyordu. Sınıfın sergisine ilk kez bu kadar büyük bir katkım dokunmuştu ama bunun bana kendimi ne kadar iyi hissettirdiğinden pek emin değildim.
Satou yanımızdan ayrılınca elimi göğsüme koyup oyun için öğrendiğimiz ses egzersizlerini mırıldanmaya başladım.
Amenbo akai na a i u e o. Ukimo ni koebi mo oyoideru.
Mochizuki, elimize geçen her fırsatta bunları yapmamızı önermişti.
Aki de bana katıldı. Sesimizi yükseltip çenemizi hareket ettirerek tekerlemeyi söyledik ama koridor o kadar gürültülüydü ki kimse bizi duymadı. Bu sayede kelimeleri hiç utanmadan, ciddiyetle telaffuz edebildik.
İşimiz bittiğinde Aki, Harika, Nao, dedi. O kadar çığlık atmış olmana rağmen sesin hiç kısılmamış. Pratik yapmanın meyvelerini topluyorsun.
Hıh. Ciğerden koptuğu her halinden belli olan o çığlıklar yüzünden övülmek pek de gururumu okşamamıştı.
Doğrusunu istersen, o korku hastanesi benim de yüreğimi ağzıma getirdi.
Öyle mi?
Aki’nin bu itirafı karşısında şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. Kulüp odasında sakin sakin kitabını okuduğu anlardaki kadar rahattı, bu yüzden ona inanmakta zorlanıyordum. Kendini kaybettiğini bir kez bile görmemiştim.
Aki başını kaşıdı. Yanında senden daha çok korkan birinin olması, sakin kalmanı kolaylaştırıyor. Demek istediğim, sadece sen yanımda olduğun için dayanabildim, Nao.
Burnumu çektim. Ağlamaktan burnum hâlâ biraz tıkalıydı. Ne ala memleket, diye geçirdim içimden.
Korkak bir budala olduğum için kusura bakma o zaman, dedim.
Kendimi sana nasıl affettirebilirim?
Aklıma tek bir şey geliyordu.
Korkutucu olmayan bir randevu istiyorum.
Anlaştık.
Broşürlerin yarısını bana uzattı, tabelayı yukarı kaldırıp kapıyı açtı.
Sınıfın penceresinden süzülen bir güneş ışığı hüzmesi, önümüzde sıcacık bir yol çizdi.
Yeni bir randevu için elime geçen bu harika bahaneyi kalbimin en sıcak köşesine saklayıp Aki’nin arkasından dışarı adım attım.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.