Resim odasına bir kez daha derin bir sessizlik çöktü.
Karşı tarafta, üzerinde okul üniformasıyla duran Mori’yi görebiliyordum. Kollarını kavuşturmuş, yaptığı işi her açıdan dikkatle inceliyordu.
Paletinin üzerinde duran kullanılmış fırçadan sulandırılmış boyalar süzülüyordu. Renkler o kadar canlıydı ki, bir an için gökkuşağının tüm tonları aynı anda parıldıyor gibiydi.
“Mori.”
“Ah, Aikawa. Posteri yeni bitirdim! Beklettiğim için kusura bakma.”
Eliyle beni yanına çağırdı. Yanına gidip emeğinin meyvesine göz attım.
“Konu seçmek epey vaktimi aldı. Sürekli düşünüp durdum; acaba bütün karakterleri bir şekilde sığdırmalı mıyım? Yoksa aşka mı odaklansam? Ya da belki Hironaka’nın heyecanla bahsettiği o doğaüstü savaşa mı? Ama sonra...” Kağıdı eline aldı, boyalar zaten tamamen kurumuştu. “Kaguya Masalı’nın aslında aileyle ilgili bir hikaye olduğunu düşündüm. Ben de bunu çizdim.”
Karşımda, göz alıcı bir ışıkla aydınlanmış, karanlık bir bambu korusu duruyordu.
Işıldayan bambunun içinde küçük bir kız çocuğu uyuyordu. Tombul kırmızı yanakları o kadar sevimliydi ki, uykusunda dudaklarının kıpırdadığını neredeyse görebilirdiniz.
Resmin her iki yanından ona doğru uzanan eller vardı. Kırış kırış, yaşlı bir adamla yaşlı bir kadının elleri.
Hikayenin tam başlangıcı. Elbette yaşlı kadın aslında bu sahnede yoktu ama Mori’nin zihninde kızı ikisi birden bulmuş, ikisi birden ona isim vermiş ve ikisi birden bağrına basmıştı.
Pastel sulu boyalar tüm resme sıcak bir hava katıyor, bu üçünün nasıl bir aile olacağını gözler önüne seriyordu.
Yüzümde çoktan bir gülümseme belirmişti. “Bence harika olmuş.”
“Teşekkürler. Hironaka’nın hikayesini okuyunca doğru kararı verdiğime emin oldum.”
Belki gösterişli değildi ama kesinlikle göz alıcıydı. Dergimiz için bundan daha iyi bir poster ya da kapak resmi hayal edemezdim.
“İlk defa başkası için bir şey boyadım. Of! Bayağı stresliymiş.” Elini göğsüne koyup şakayla karışık bayılacak gibi yaptı.
“Yine de harika bir iş çıkarmışsın,” dedim yüzüm gülerek. “Ricchan’ın buna bayılacağına eminim.”
“Bunu duymak güzel. Yarın resmi bir tanıtım yapmalı mıyım?”
“Kesinlikle.”
Resim odasına bir kez daha sessizlik çöktü.
Bir an duraksadıktan sonra, “Mori,” dedim. “Sabah teneffüslerinde ne okuyorsun?”
“Ya sen ne okuyorsun, Aikawa?”
Onu gafil avlamaya çalışmıştım ama sanki geleceğini kilometrelerce öteden görmüş gibi soruyu anında bana geri fırlattı.
“Şu sıralar Koş Melos okuyorum,” dedim.
Bu doğruydu. Resim odasındaki Selinuntius heykelini görüp Satou ile konuştuktan sonra kitabı tekrar okumak istemiştim.
“Ben de Osamu Dazai okuyorum,” dedi Mori hafifçe kıkırdayarak.
“Öyle mi?”
“Ama ben İnsanlığımı Yitirirken okuyorum.”
Sandalyesinin üzerindeki çantadan karton kapaklı kitabı çıkardı. Satou’nun arayıp durduğu kitaptı bu.
“Ürkütücü bir başlık, değil mi?” dedi. “Sanki herkes kendisinden bahsettiğinden korktuğu için bu kitabı okuyor gibi hissediyorum.”
“Ben hiç okumadım.”
“Şaşırdım. Neden ki? Kitap kurdu değil misin sen? Edebiyat Kulübü başkanısın. Üstelik yazarın diğer eserini de okuyorsun.”
Sırtımdan aşağı bir ter damlasının süzüldüğünü hissettim.
“Piyasada çok fazla kitap var.”
Bu o kadar da tuhaf bir durum değildi.
Osamu Dazai hayranı olan herkes illa Fuji Dağı’nın Yüz Görünümü’nü okuyacak diye bir kural yoktu. Sakaguchi Ango hayranları Kiraz Çiçeklerinin Altında’yı çok sevebilirdi ama kendilerini asla Çöküş Teorisi’nin sayfalarında kaybolmuş bulmayabilirlerdi.
Söylediğim şey pek de yanlış sayılmazdı. Ancak rüzgara karşı bağırıyormuşum gibi bir his vardı içimde.
“Okumak ister misin?” diye sordu.
Mori kitabı bana doğru uzatırken, kuma çakılmış bir çivi gibi kımıldamadan duruyordum.
Kapağa doğrudan bakamıyordum. Ağzım kurumuştu. Vücudumdan aşağı soğuk bir ürperti geçti. Sanki kışın ortasında ağzıma koca bir buz küpü atmışım gibi hissettim.
“Ondan korkuyorum.”
“Hangi kısmından?”
“...Sanki yazar beni işaret edip gülüyormuş gibi hissettiriyor.”
O soğuk yazı tipiyle yazılmış o kelimelerden korkuyordum. Sanki beni sadece insan taklidi yapmakla suçlayan birer ithamdılar.
“Mori, o broşürleri atan sendin, değil mi?”
Yüzündeki ifadeyi inceledim.
Önce şaşırmış, ardından büyük bir sevince boğulmuş gibi göründü. Dudaklarının kenarları yukarı doğru kıvrıldı.
Sonunda anlamıştım. Hiçbir zaman kaçmamış, saklanmaya çalışmamıştı; bunca zamandır sadece birinin bunu sormasını beklemişti.
“Vay canına! Haklısın. Nasıl anladın?”
“Bir görgü tanığı vardı.”
Yoshii’nin verdiği isim Moririn’di. Çatıya çıkan kız, okul törenindeki orman perisiydi.
1 Ekim günü okul çıkışında Mori, sırt çantasıyla merdivenlerden yukarı çıkmıştı.
Çantası şişkin ve ağırdı, içi broşür doluydu.
Yoshii, Mori’yi çatının yakınında gördüğünü kimseye söylememişti. Neden söylesindi ki? Arkadaşlarıyla birlikte temizlik nöbetinden kaçıp haylazlık yapıyorlardı. Broşürü fırlatan kişiyi ele vermek, kendi kabahatlerini de itiraf etmek anlamına gelecekti.
Mori sıraya oturdu. Yanındaki boş koltuğa göz attı ama ben yerimden kıpırdamadım.
Omuz silkip her şeyi anlatmaya başladı.
“Öğrenci konseyi odasında tek başıma yemek yiyordum. Kantinciye eşlik eden öğretmen yanıma uğrayıp lavaboya gitmesi gerektiğini söyledi. Kapıyı kilitlememi rica ederek anahtarı bana verdi. Öğretmenler öğrenci konseyi başkanına çok güvenir... Şey, eski öğrenci konseyi başkanı,” diye düzeltti kendini. Birçok öğrenci ona hâlâ eski unvanıyla hitap ediyordu. Onların da güvenini kazanmıştı. “Kantinciler işlerini hemen bitirdi. Onları yolcu edip kapıyı kilitlemeye gittim; işte o an aklıma bu fikir geldi. Çatıdan aşağı bir yığın broşür fırlatırsam ne olurdu? Kapı ardına kadar açıktı.”
Yaptığı itirafı sadece sessizce dinledim.
“Hemen harekete geçtim. Bilgisayar odasına sızıp o cümleyi Word belgesine yazdım, yüz tane çıktı aldım ve okul çıkışında çatıdan aşağı bıraktım. Hemen ardından anahtarı teslim ettim, bu yüzden kimsenin ben olduğumu anladığını bile sanmıyordum. Tabii bunların hiçbir önemi yok artık.”
Konuşurken uzaklara dalıp gitmişti ama şimdi gözlerini bana dikti.
Mori’yi suçlamama gerek yoktu.
Sunao onunla hiç konuşmamıştı, bu yüzden benim bir kopya olduğumu öğrenmesinin hiçbir yolu yoktu. Aki haklıydı.
Eğer öğrenmesini istemiyorsam, tek yapmam gereken şüphelerini üzerime çekmekten kaçınmaktaydı. Kendimi tehlikeye atmadan güvenli bir şekilde durabilirdim. Oyun sergilenir, o da mezun olup okuldan giderdi. Hiçbir şey olmazdı.
Ama ben, bunun yerine onunla temasa geçmeyi seçmiştim.
“Kendini ele verdiğin için teşekkür ederim,” dedi. Bu resmi tavrı, durumun ciddiyetini anladığını gösteriyordu. Sadece o broşürlerden rahatsız olan biri, hepimizin başı bu kadar kalabalıkken suçluyu arama zahmetine girerdi. “Gerçekten teşekkür ederim. Sunao Aikawa... ya da daha doğrusu, onun küçük benzeri.”
Doğrudan gözlerinin içine baktım. “Benden ne istiyorsun?”
“Hemen gardını alma. Seni bir laboratuvara gönderip üzerinde deney yapmalarını falan sağlayacak değilim.”
Mori kıkırdadı ama eğlenmediği her halinden belliydi.
“Deney yapmama gerek yok,” diye devam etti. “Ne olduğunu zaten biliyorum. Tıpkı normal bir insan gibisin. Oksijen alıp karbondioksit veriyorsun. Yemek yemek ve tuvalete gitmek zorundasın. Yorulduğunda uykun geliyor. Saçların ve tırnakların uzuyor, hatta sivilcelerin bile çıkıyor. Değil mi?” Ses tonunu kasten sakin tutuyordu. “Biliyorum, çünkü ben de onlardan biriyim; bir benzerim.”
İçimden bir ses buna inanmakta zorlanırken, diğer yanım her şeyin mantıklı oturduğunu söylüyordu.
“Mori...” diye başladım, sonra sorumu başka bir şekilde dile getirdim. “Sen de mi bir kopyasın?”
“Kopya mı?”
“Sunao, yani orijinalim bana böyle sesleniyor.”
Gerçeğinin tıpatıp aynısı olan ama aslında gerçek olmayan bir şey.
Sunao bana kopya diyor ve beni İkinci olarak adlandırıyordu. İnsan olmadığımı, sadece bir sahteden ibaret olduğumu kafama kazımak için her türlü kelimeyi kullanıyordu.
“Orijinal ve kopyası, ha? Evet, bu da bir bakış açısı tabii.”
Mori’nin benzeri kendi kendine başını salladı, ardından ellerini masaya koyup ayağa kalktı. Bana doğru bir elini uzatınca gayriihtiyari kasıldım.
Ancak beklediğim darbe gelmedi.
Bunun yerine beni kollarıyla sarıp kucakladı. Sanki on yıldır ayrı kalmış ve sonunda kavuşmuş eski dostlar gibi sarıldı bana. Bu, güçlü ve dramatik bir hareketti.
“Ş-şey...?” diye kekeledim.
“Bunca zamandır senin gibi birini arıyordum,” dedi kafa karışıklığımı görmezden gelerek. “Karşılaştığımıza o kadar sevindim ki.” Sesi titriyordu, ağladığını sandım. Ancak birkaç saniye sonra durumun korktuğumdan çok daha kötü olduğunu fark ettim.
“Ve şimdi nihayet seni buldum. Lütfen, eğer bir şey biliyorsan bana söylemek zorundasın.” Benden uzaklaştı, bakışları son derece keskindi. İfadesinde en ufak bir sıcaklık kalmamıştı; az önceki sarılışının sıcaklığı sanki acımasız bir yalandan ibaretti. “Yaralı bir orijinali iyileştirmenin bir yolu var mı?”
“...Ne?”
“Ya da bir yarayı orijinalden kopyaya aktarmanın bir yolu? Herhangi bir bilgiye razıyım!”
Donakalmıştım. Bu da nereden çıkmıştı? Ne hakkında konuşuyordu?
Yüzümde son derece şaşkın bir ifade olmalıydı. Dişlerinin arasından küfredip beni sarstı.
“Söyle bana, Bayan Kopya. Eğer onun uğruna ölürsen, bu orijinali kurtarır mı?”
Sözleri bana bir şeyi hatırlattı... Hayır, bu doğru değildi. Hayatımda bir an bile unutmadığım bir şeyi nasıl hatırlayabilirdim ki? Söyledikleri, görmezden gelmeye çalıştığım bazı gerçeklerle yüzleşmeme neden oldu.
Bir trenin önüne itilmiş ve ezilmiştim. Ölmüştüm. Kıyma makinesinden çıkmış gibi olmuştum. Ve işte buradaydım, o ölümün hatırasıyla yaşıyordum.
Hepimizin sadece tek bir hayatı olması gerekiyordu. İnsan olmanın kuralı buydu. Hayat, sonlu olduğu için değerliydi.
Ama o an, Sunao yanaklarından süzülen gözyaşlarıyla beni geri getirdiğinde, insan olmadığımı ve hiçbir zaman da olamayacağımı sonunda anlamıştım.
“Ben... Sadece bir şey biliyorum.”
Sesim titriyordu. Düzgün nefes alamıyordum. Gözlerim kapalıydı ama göz kapaklarımın arkasında ışıklar çakıyordu.
“Eğer bir kopya ölürse, geri getirilebilir.”
Bana doğru eğildi. “Nasıl yani?”
“Eğer bir kopya...” Güçlükle nefes alıyordum. Gözlerimde yaşlar birikiyordu. Kelimeleri parça parça, zorla dışarı çıkarabildim. “Eğer bir kopya ölürse, orijinal onu tekrar çağırabilir. Orijinal zarar görmediği sürece...”
Tüm bunları söyleyebilmek için nefes nefese kalmış, defalarca duraksamıştım.
“Vay canına... Demek öyle... Bu inanılmaz. Hiç haberim yoktu!”
Ancak tırnakları hâlâ omuzlarıma batıyor, her saniye daha da derine saplanıyordu.
Peki ya tam tersi olursa diye sordu. Orijinal ölürse her şey biter mi?
Sessiz kaldım ama tekinsiz bir ışıkla parıldayan gözlerini üzerimden çekmeye hiç niyeti yoktu.
Bir kopyanın bütün hasarı üstlenmesi mümkün mü? Eğer Sunao Aikawa ölmek üzere olsaydı, onun kopyası olarak sen, onun yerine ölebilir miydin?
Neden böyle bir şey söylüyordu ki?
Onu incitecek bir şey mi yapmıştım? Affedilmez bir günah mı işlemiştim?
Gerçek Aikawa şu an ne yapıyor? Nerede o? Daha fazlasını bilmem gerek! Çatılan kaşlarım onu durdurmaya yetmedi. Ele geçirilmiş gibi beni sarsmaya devam ediyordu. Cevaplara ihtiyacım var! Bana söyleyemez misin? Hadi ama!
Nao'yu bırak.
Yeni bir ses beni bu acıdan kurtardı.
Aki, Mori'nin ellerini üzerimden çekip aramıza girdi.
Şaşkınlıkla kafamı kaldırıp ona baktım. Geniş omuzları hızla inip kalkıyor, yanaklarından ter süzülüyordu.
Neden buradaydı? Neredeyse bunu soracaktım ama cevabı zaten biliyordun.
Ricchan ona haber vermişti. Zeki arkadaşım, el ilanlarını kimin dağıttığını öğrendiğimde ne yapacağımı çok iyi biliyordu.
Ben de bir kopyayım. Soruların varsa bana sorabilirsin.
Nefesim kesildi. Aki beni korumak için kendi sırrını açık etmişti.
İnip kalkan omuzlarının üzerinden Mori'nin yüzündeki kafa karışıklığını gördüm.
O zaman Hironaka da mı öyle? Bütün Edebiyat Kulübü kopyalardan mı ibaret?
Hayır, Ricchan...
Onun normal, gerçek bir insan olduğunu söylemeye yeltendim ama kelimeleri bir araya getiremedim.
Mori biraz sakinleşmişti ama hâlâ benzer sorular sormaya devam ediyordu.
Aki, oldukça ciddi bir ifadeyle onu sonuna kadar dinledi.
En sonunda konuştuğunda, benimle aynı cevapları verdi. O da benden fazlasını bilmiyordu. Biz kopyalar, kendimiz hakkında pek bir şey anlamıyorduk. Nasıl anlayabilirdik ki?
İnsanlara özeniyordum. Kendilerini keşfetmek için çabalamalarına gerek yoktu; her şey sağlık ders kitaplarında zaten açıklanmıştı. Bedenlerinin her bir işlevi, ortalama yaşam süreleri, her yaş grubu için ölüm oranlarını gösteren tablolar, her türlü hastalığa yakalanma olasılıkları...
Oysa ben Sunao Aikawa'nın yüzüyle doğmuş bir kopyaydım.
İnsanmış gibi davranmak zorundaydım. Yine de tüm zamanımı onlardan ne kadar farklı olduğumu çözmeye adayabilseydim, ortaya çıkacak sonuçlar Nobel Ödülü'ne bile layık görülebilirdi. Aynaya her baktığımda kendime yüzlerce kez "Sen kimsin?" diye soracak cesaretim olsaydı, bir canavar olup olmamamın hiçbir önemi kalmazdı.
Ama o kadar güçlü değildim.
Ah... Peki. Anladım.
Başım dönerken, Mori de hayal kırıklığıyla içini çekti.
Bu buluşmaya çok büyük umutlar bağlamış ama eli boş dönmüştü. Bitkin görünüyordu. Parmaklarını cansızca saçlarının arasından geçirdi. Son birkaç dakikada sanki on yıl yaşlanmış gibiydi.
Güzel. O zaman burada işimiz bitti sanırım, dedi soğuk bir sesle. Ardından arkasını dönüp gitti.
Gözden kaybolduğu an, bez bir bebek gibi yığılıverdim. Dizim sandalyeye çarptı ve yana doğru devrildim. Aki beni yakaladı.
Elleri çok nazikti; içimdeki o derin boşluğu doldurabilecek tek eller onunkilerdi. Dokunuşu bana huzur veriyordu. Fakat bazen bu şefkat, her türlü acıdan daha derine batıyordu.
İyi misin, Nao?
Üzgünüm. Tek söyleyebildiğim buydu.
Yürüyebilir misin?
Yürüyemeyeceğimden emin olarak kafamı iki yana salladım. Çok solgun görünüyor olmalıydım.
Eğer miden bulanıyorsa, omzuma kusabilirsin.
Bunu kesinlikle yapamazdım. Bunun yerine alnımı göğsüne yasladım.
Sabun kokusu gelmiyordu, sadece yaz mevsimini hatırlatan keskin bir ter kokusu vardı. Basketbol maçından sonra ve otobüste de aynı kokuyu almıştım. Gözlerimi sıkıca kapatıp yavaşça yeniden nefes almayı denedim.
Aptallıktı, dedi.
Siteminde bile büyük bir şefkat gizliydi. Bu beni daha da üzüyor, bağırmasından çok daha derinden sarsıyordu.
Neden böyle riskli bir işe kalkıştın? Sana yapmamanı söylemiştim!
Özür dilerim. Tam da korktuğu gibi olmuştu. Onunla tanışmak, konuşmak istedim. Eğer bizden başka kopyalar da varsa...
Bir çocuğu teselli eder gibi yavaş ve ritmik hareketlerle sırtımı sıvazlıyordu. Başımı omzuna iyice gömdüm.
Bacaklarımdan aşağı süzülen terin diz kapaklarımın arkasında biriktiğini hissettim.
Aki derin bir nefes verdi. Bir süredir sormak istiyordum. Belki sırası değil ama...
Yine de şu anın tek şansı olduğunu hissetmiş olmalıydı.
...Hayase sana ne yaptı?
Ona ne yaptığımı değil, onun bana ne yaptığını soruyordu.
Onunla konuşmaya gittiğim o günden beri Hayase sınıfa dönmemişti. Söylentilere göre okulunu değiştirmek için gerekli evrak işleriyle uğraşıyormuş. Yakında dönmezse devamsızlıktan kalacaktı.
Belki de Aki bir şeyler biliyordu. Onu istasyon peronundan aşağı itmeye çalışan kişinin kim olduğunu ve baş şüphelinin neden aniden okulu bıraktığını çözmüştü.
Ancak vereceğim cevap çoktan belliydi.
Hiçbir şey, dedim.
Bana anlatmayacak mısın?
Üzgünüm.
Belki de yaptığım bencillikti.
Aki, ne olursa olsun hâlâ kendim olduğuma dair yemin etmişti. Paramparça olmuştum ve onun bu güvencesi beni yeniden bir araya getirmişti.
Bu yüzden, onun hatırı için bu yükü tek başıma omuzlamak istiyordum.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.