Seiryou Festivali’ne bir haftadan az zaman kalmıştı.
Sınıf öğretmeninin verdiği kısa, sıradan duyuruların ardından serbest bırakıldık. Nöbetçi öğrenciler ve kulüp faaliyetleri olanlar kapıdan ilk çıkanlardı.
Korku evi hazırlıklarımızda artık son aşamaya gelmiştik. Dekor ekibi olarak bizim payımıza düşen iş birkaç gün önce bitmişti. Bugün diğer ekiplere yardım edecektik ama kimsenin bize ihtiyacı olmazsa, kulüp odasına sızıp tiyatro oyununun senaryosunu okumaya odaklanabilirdim.
Ne yapacağımı düşünürken, koridor penceresinden dışarıda, konserlerdeki gibi sallanan beyaz bir el havlusu gördüm. Üzerindeki deseni hemen tanıyıp kapıya doğru yöneldim.
“Hayırdır Ricchan? Bugün salı.”
Eşofmanlarımızı giyip okul kapısında buluşma günümüz sadece pazartesi, çarşamba ve cumaydı.
“Onunla alakası yok. Seninle bir şey konuşmam gerek Nao.”
Ricchan elindeki havluyu katlıyordu. Akvaryum gezisinde ona aldığım, üzerinde suşi desenleri olan hediyeydi. Aki’nin de fikrini alarak saatlerce bunu mu alsam şunu mu diye düşünüp durmuştum, bu yüzden havluyu böyle severek kullandığını görmek içimi ısıttı.
Tiyatro kulübünün geri kalanına ise sadece o akvaryumun yakınlarında satılan karidesli ve mayonezli krakerlerden getirmiştik. Onlar da kapış kapış gitmişti zaten.
“Ne hakkında?” diye sordum.
“Elimde bir ilerleme raporu var.”
Gözlerim fal taşı gibi açıldı.
Sınıf, Aki de dahil olmak üzere hâlâ öğrencilerle doluydu. Bu yüzden çaktırmadan koridorun aşağısına doğru süzüldük.
Yalnız kaldığımızda Ricchan fısıldayarak bombayı patlattı.
“Broşürlerin hangi kattan atıldığını buldum.”
“Gerçekten mi?”
Broşürler havada süzülürken ben de oradaydım. Havaya fırlatıldıkları o ilk anı yakalayamamış olsam da rüzgarda süzülüşlerini görmüştüm.
Ana binanın üst katlarından birinden gelmişlerdi. Bu da birinci ve ikinci kat seçeneğini eliyordu.
“Ama üçüncü katta son sınıfların sınıfları var,” dedim. “O olay yaşandığında pencerelerden bakan bir sürü insan vardı. Ayrıca dördüncü kattaki öğrenci temsilciliği odasının önünde de birileri mutlaka olurdu.”
Her iki katta da olayı görebilecek tonla insan vardı. Birinin dikkat çekmeden o kadar broşürü aşağı fırlatması mümkün olabilir miydi?
Ancak Ricchan bu itirazlarıma hiç kulak asmadı. “İşte bu yüzden, eleme yöntemiyle giderek onların çatıdan atıldığına kanaat getirdim!”
“Çatıdan mı?!”
Çatıya açılan çelik bir kapı vardı ama orası her zaman kilitli tutulurdu.
“Bir ekim günü su kulesi denetimi vardı. Dışarıdan gelen teknik ekibin çatıya çıkmasına izin verdiler. Denetim de tam öğle arasında yapıldı.”
Bir ekim. Hatırlatılmasına gerek bile yoktu; broşürlerin havada uçuştuğu randevu günüydü bu.
“Yani birinin çatıya sızıp okul çıkışında broşürleri aşağı fırlattığını mı düşünüyorsun?”
“İlk başta öyle düşündüm ama sonra mantıksız geldi. Broşürleri attıktan sonra çatıdan aşağı inecek hiçbir yol bulamazlardı.”
“Doğru, mantıklı.”
Eğer öğretmenler suçlu çatıdayken kapıyı kilitlediyse, o kişi hâlâ orada mahsur kalmış ve yavaş yavaş çürümeye yüz tutmuş olabilirdi.
“Bence teknik ekibe eşlik eden öğretmen kapıyı kilitlemeyi unuttu. Bizim suçlu da bunu fark edip broşür planını devreye soktu. Ya da doğrudan o öğretmenin kendisi yaptı. İki ihtimal de mantıklı.”
“Anladım. Peki onlarla yukarı kim çıktı?”
“İşte onu bilmiyorum.” Ricchan içini çekti. “Öğretmenler odasına gidip biraz ağız yokladım ama hiçbir şey elde edemedim. Sanırım olayı kendi aralarında çoktan tartıştılar ve ihale üzerine kalmasın diye kimse ağzını açmıyor.”
Geçen gün Ricchan’ı kütüphanenin önünde gördüğümü hatırladım. Demek ki o sırada öğretmenler odasından yeni çıkmıştı.
Fakat tüm bunlar bizi o gizemli kişiyi bulmaya bir adım bile yaklaştırmıyordu.
“Korku nedir bilme. Sadık dostun Ritsuko Hironaka’nın kafasında harika bir plan var.”
“Anlat bakalım.”
Ricchan’da fikir bitmezdi. Gözlerimdeki parıltıyı görünce, gözlüklerini havalı bir hareketle düzeltti.
“Gidip çatı girişini inceleyelim. Katiller her zaman olay mahalline geri döner derler!”
“Yani kısacası, aslında hiçbir planın yok.”
“Öyle de denebilir!”
Planı olmasa da bitmek bilmeyen bir özgüvene sahipti işte.
Boş boş ayakta dikilmenin bir faydası yoktu, bu yüzden şansımızı denemek için çatı girişine doğru yola koyulduk. Kapının kilitli olacağından zaten adımız gibi emindik, bu yüzden çatıya çıkamayacaktık.
“Yoldan biraz poğaça ve süt alayım mı?” diye sordum.
“Uzun bir gözetleme işi için harika gider!”
Şakalaşarak neredeyse üçüncü kata varmıştık ki yukarıdan gelen bir küt sesiyle irkildik. Ardından birkaç ses ve gülüşmeler duyuldu.
Hemen çömelip saklandık.
Sesler çatının kendisinden değil, kapının önündeki sahanlıktan geliyordu.
“Ricchan, biliyorum doğru bir şey değil,” diye fısıldadım. “Ama bu biraz eğlenceli galiba.”
Bana bakıp sırıttı. “Tam olarak aynı şeyi düşünüyordum.”
Merdivenleri basamak basamak, emekleyerek tırmandık. Dizlerimiz kirleniyordu ama ikimizin de umurunda değildi. Yukarıdakilerin mavi şeritli okul terliklerini görecek kadar yaklaştığımızda Ricchan aniden ayağa fırladı.
“Polis! Kıpırdamayın!” diye bağırdı.
“Aha, bastıldık! Kaçın!”
O rolünü hakkıyla yapınca, karşı taraf da aynı şekilde karşılık verdi.
Çocuklardan ikisi tırabzanların üzerinden atlayıp merdivenlerden aşağı rüzgar gibi kaçtı. Ancak üçüncüsü zamanında kaçmayı başaramadı. Ricchan parmağıyla doğrudan onu işaret etti.
“Nao, tutukla şunu!”
“T-tamam!”
Ne yaptığımızdan zerre emin olmayarak ileri atıldım.
Kafam iyice karışmıştı, karşımda dikilen çocuğun da benden kalır yanı yoktu. Çatıya çıkan sahanlık oldukça genişti ama ikimiz de köşeye sıkışmış gibi birbirimize bakıyorduk.
Bir an sonra, karşımda dikilen çocuğun tanıdık biri olduğunu fark ettim.
“Dur bir dakika, Yoshii mi o?”
“Ne? Sen misin Aikawa?!” Sınıf arkadaşım şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.
“Burada ne arıyorsun?” diye sordum.
“Şey, güzel soru. Sahi, ben niye buradayım?” Yüzünde hafif bir tebessüm belirdi ve gözlerini arkamdaki boşluğa dikti.
Bakışlarını takip ettiğimde yerde ıslak bir bez gördüm. Sırtının arkasında ise ters tuttuğu bir süpürge gizliyordu. Ve bir de...
“Olamaz! Faraş!” diye çığlık attım. Yoshii irkilerek geri çekildi.
Üzerinde siyah marker kalemle okul giriş yazan plastik faraşı yerden aldım. Harfler yıllar içinde oldukça solmuştu ama hâlâ okunabiliyordu.
Bu faraş epey zaman önce kaybolmuştu. Kendi kendine bir yerlere gittiğini sanmıştım ama meğer Yoshii onu kaçırmış!
O buruşturulmuş ıslak bez onların topuydu. Ters tutulan süpürge sopa, faraş ise yakalama eldiveniydi.
Bu kadar kanıt ortadayken neler döndüğünü anlamak için dedektif olmaya gerek yoktu. Elimdeki faraşla suçluyu işaret ettim.
“Yoshii, siz temizlik nöbetinden kaçıp burada beyzbol oynuyordunuz!”
“Eyvah, yakalandık!” diyerek kafasını tuttu. “Yalvarırım öğretmenlere söyleme! Sadece biraz beyzbol oynuyorduk! Ulusal şampiyonaya hazırlanıyoruz!”
“Böyle saçmalıklarla asıl beyzbol takımının canını sıkmasan iyi edersin!” dedi Ricchan.
“Ha? Sen kimsin?” Yoshii onu ilk kez fark etmişti.
“Ritsuko Hironaka, Edebiyat Kulübü. Memnun oldum.” Kısa bir tanışmanın ardından asıl konuya girdi. “Yoshii’ydi, değil mi? Bize hemen cevap vermen gerek! Bir ekim cuma günü! Temizlik nöbetinden kaçıp burada mıydın?”
Çocuğu fena sıkıştırıyor, adeta terletiyordu.
“Bana öyle tarih verip durma, o kadar gerisini hatırlamıyorum ki! Dün kahvaltıda ne yediğimi bile unuttum!”
Bu hafıza kaybı biraz endişe vericiydi.
“Bir ekim, vize sınavlarının ertesi günüydü,” diye açıkladım. “Sınıfça korku evi yapmaya karar verdiğimiz gün. Okul bahçesine birilerinin broşür fırlattığı gün.”
“Ha, o gün mü? Şimdi hatırladım.”
Gerçekten de unutulacak gibi bir gün değildi. Yoshii bile şimdi hatırlamış görünüyordu.
“O sırada buralarda başka birini gördün mü?”
“Burada mı?” Önce hayır diyecek gibi oldu, sonra duraksadı. Hafızasını zorlayarak etrafına bakındı. “Dur bir dakika... Biri vardı sanki. Diğerleri kaçtı ama ben bezi düşürdüğüm için zamanında tüymeyi beceremedim.”
“Kim olduğunu biliyor musun?”
Yoshii tereddüt etti, sonra başını salladı. “Evet, okulda bayağı ünlü biri. Sizin de tanıdığınıza eminim.”
Ricchan ile göz ucuyla birbirimize baktık. Aradığımız cevabı bulmuştuk.
“Ama şey, şu nöbetten kaçma mevzusu ne olacak...”
“Sen bize cevabı ver, bu sır mezara kadar bizimle gidecek,” diye ilan etti Ricchan.
Yoshii derin bir nefes alarak rahatlamış göründü.
Anlaşmıştık. Boğazını temizleyip derin bir nefes aldı.
“O zaman söylüyorum. Adı—”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.