Ailesinden haber geldi. Geçen pazar günü, üçüncü sınıf öğrencisi Suzumi Mori vefat etmiş.
Günlerden 4 Kasım Perşembe’ydi. Seiryou Festivali bitmiş, telafi niyetine verilen iki günlük tatil ve resmi tatilin ardından nihayet ders başı yapmıştık.
Sınıfı derin bir sessizlik kaplamıştı. Öğretmen gözlerini kürsüden ayırmıyor, yüzümüze bakamıyordu.
Temmuz sonunda başından ciddi bir darbe almış, uzun süre evde yatakta tedavi görmüştü. Çok direndi ama sonunda ailesinin yanında son nefesini verdi. Cenaze töreni sadece aile arasında yapılacağından, yarın altıncı ders saatinde spor salonunda okulca bir anma töreni düzenlenecek.
Her cümle ölüm doluydu. Öğretmenin ağzından çıkan bu kasvetli kelimeler üzerimize birer birer yığılırken, sınıftan tek bir kişi bile bu ağır havayı dağıtacak gücü kendinde bulamıyordu.
Biz lise öğrencileri için ölüm artık çok uzak bir kavram değildi. Çoğumuz büyükbabamızı, büyükannemizi ya da en azından yaşlı bir komşumuzu kaybetmiştik. Ama şu anki mesele bambaşka bir şeydi.
Öğretmenim, ama Öğrenci Konseyi Başkanı Moririn dün bizimle spor salonundaydı, diyerek herkesin hislerine tercüman oldu Satou. Kafa karışıklığı sesinden okunuyordu.
Eski Öğrenci Konseyi Başkanı daha dün kürsüde konuşma yapıyordu. Hepimiz oradaydık. Suzumi Mori evinde yatakta falan değildi; Prenses Kaguya rolünü oynadıktan sadece birkaç saat sonra elinde mikrofonla yanımızda duruyordu.
Öğretmenimiz uzunca bir süre sessiz kaldı, ardından içini çekti.
Kendini kötü hisseden olursa hemen söylesin. Revire gidip dinlenebilirsiniz, okul rehberlik öğretmeni de gün boyu odasında olacak. Şimdi lütfen ilk ders için hazırlanın.
Büyük ihtimalle öğretmenlere bile sadece bilmeleri gerektiği kadarını anlatmışlardı. Sınıf öğretmenimiz, Satou’nun sorusunu yanıtsız bırakarak sınıftan çıktı.
Okulun üzerine tuhaf, tekinsiz bir hava çöktü.
İkinci sınıf birinci şubeden iki kız daha ilk derslerden eve döndü. Diğer sınıflarda da durumun pek farklı olmadığını tahmin edebiliyordum. Tüm binanın üzerine kara bir bulut çökmüş gibiydi.
Haliyle herkes, Öğrenci Konseyi Başkanı’nın ortadan kayboluşu ile bir ay önce okulda dağıtılan o el ilanları arasında bir bağlantı kuruyordu. Okulumuzdaki çiftgezer Suzumi Mori’ydi. Biri bizi gerçeklere karşı uyarmak için o ilanları yukarıdan aşağıya bırakmıştı.
Ancak bu fısıltı gazetesi daha motoru çalıştırmadan susturuldu. Suzumi’ye en yakın olan kızlar kararlıydı.
Moririn, ruhunu bizimle olması için buraya gönderdi.
Etkinlik düzenlemeyi çok severdi zaten! Sırf son bir Seiryou Festivali daha yapabilmek için buralarda oyalandı.
Bu romantik ve teselli dolu fikir, onun sınıfından başlayarak bünyesinde Öğrenci Konseyi üyesi barındıran diğer tüm sınıflara hızla yayıldı.
Öğle yemeğine doğru bizim sınıfa da ulaştı. Kaybettikleri arkadaşlarının arkasından laf söz edilmesin diye uydurdukları bir kılıf mıydı bu, yoksa gerçekten inanıyorlar mıydı? Kestiremiyordum.
Yarını, hatta sonraki haftayı gözümün önüne getirmeye çalıştım. Suzumi Mori’nin hayaleti ya da çiftgezeri hakkında şaka yapmaya yeltenen her kim olursa, muhtemelen tüm okulun nefretini üzerine çekecekti. Bu da dedikoduların daha filizlenmeden ezilmesini, yenilerinin ise hiç çıkmamasını sağlayacaktı.
Günün sonunda kısa bir sınıf toplantısı yapıldı ve öğretmenler herkese küçük anma kartları dağıttı. Yarınki törende, Suzumi’nin tabutunun yerine boş bir kutu konulacak ve hepimiz sırayla elimizdeki kartları o kutunun içine bırakacaktık.
İçimden gelen ilk dürtü o kartı ortadan ikiye yırtıp atmak oldu. Ama bunu yaparsan, Suzumi’nin arkadaşları gözyaşları içinde yakama yapışır, beni pişman ederlerdi.
Üstelik Ryou’nun adını bile bilmiyorlardı.
Edebiyat Kulübü odasında Aki ve Ricchan ile konuştum.
Ryou ve Suzumi hakkında öğrendiklerimi onlarla paylaştım. Anlatacaklarım on dakika bile sürmedi; bu da aslında benim bile ne kadar az şey bildiğimi bir kez daha yüzüme vurdu.
Odadan çıkarken merdivenleri çıkan birini gördüm.
Mochizuki’ydi, adımlarını ağır ağır atıyordu. Elinde tanıdık, pembe bir zarf çarptı gözüme.
Suzumi’nin annesi vermiş olmalıydı. Sorup sormamak arasında gidip geldim ama vazgeçtim, anlamı yoktu. Ne de olsa her ikisi de...
Nao.
Omzumda hissettiğim elle irkildim.
Bisikletimi önüm sıra iterken az kalsın bir elektrik direğine çarpacaktım. Aki beni uyararak dikkatimi çekmeseydi, kafadan bodoslama girecektim. Temkinli bir adımla geriledi.
Ricchan yanımızda değildi. Okulun arka kapısında bizden ayrılmış olmalıydı, gerçi o anı pek net hatırlamıyordum.
Seni ben eve götüreyim, dedi Aki.
Hafifçe gülümsedim. Bu seferlik izin veriyorum.
Öyle olsun bakalım.
Arkaya atla o zaman. Mochimune çok uzak.
Neredeyse on kilometre yol vardı; henüz iyileşme sürecinde olan biri için yürünemeyecek kadar uzaktı.
Aki, sırt çantası hala omuzlarındayken bisikletin arkasına ilişti. Sanki nasıl yapacağını unutmuş gibi sol ayağıyla hafifçe destek alıp pedalları çevirmeye başladı. Kaldırımda benim yürüyüş hızıma ayak uydurarak yavaşça ilerliyordu. Tekerleklerin dönme sesi her zamankinden farklı geliyordu kulağa. Daha yavaş, daha yumuşak.
Keşke bugün yağmur yağsaydı, diye fısıldadım gökyüzüne dik dik bakarak. En son ne zaman düzgünce yağmıştı ki? O günlerde, tüm bunların başımıza geleceğini rüyamda görsem inanmazdım. Mevsimi olmasa da şöyle okkalı bir tayfun fena olmazdı hani.
Hıhı, diye onayladı Aki başıyla.
Yol boyunca ara sıra kendi kendime mırıldanarak yürüdüm.
Shizuoka Köprüsü’nün rüzgarı her zamanki gibi insafsızca esiyordu. Üzerimde ceket olmasına rağmen iliklerime kadar üşüdüm.
Çocuk kulübünün ufaklıkları bovlinge götürdüğü salonun önünden, ardından dondurmalarda yüzde kırk indirim yapan Tagoju Market’in önünden geçtik. Sunao’nun eski ilkokulunu geride bıraktıktan kısa bir süre sonra Mochimune İstasyonu’na vardık. Eve her zaman gittiğim yolla uzaktan yakından alakası yoktu ama genel olarak yönümü bildiğim sürece kaybolmam imkansızdı.
Arkamızda kalan Joyama Dağı’nın ağaçlarında hala tek tük kırmızı yapraklar duruyordu. Tokaido hızlı treni sağdan sola doğru büyük bir gürültüyle vızıldayıp geçti.
Böyle açık havalarda Fuji Dağı net bir şekilde görünürdü. Belki de bu yüzden etrafta son model kameralarıyla dolaşan bir sürü insan vardı.
İstasyona vardığımda arkama dönüp baktım; ufuk çizgisi kızıla boyanmıştı.
Sahile gidelim, dedim.
Aki itiraz etmedi.
Beş dakikalık bir yürüyüş mesafesiydi. Bisikleti dalgakıranın yanına bırakıp kumsala doğru indik.
Dalgalar sakindi; denizden esen serin rüzgar, suyun turuncu yüzeyinde minik kırpışmalar yaratıyordu. Hava iyice soğumuştu, suyun kim bilir ne kadar soğuk olduğunu düşündüm.
Uzakta, tıpkı süpürgesine binmiş bir cadıyı andıran karartı dikkatimi çekti. Güneş arkalarından vurduğu için seçmek zordu ama muhtemelen sörf yapıyorlardı. Umarım kıyıdan fazla açılmamışlardır.
Onlar ayakta kürek sörfü yapıyor, dedi Aki arkamdan.
Ayağımla bir taşa vurdum. Gözlerini üzerime dikmiş, beni izlediğini hissedebiliyordum. Sabıkam vardı ne de olsa; kendimi bir anda denize bırakmayayım diye tetikte bekliyordu.
Ama endişelenmesine gerek yoktu. Bunu ona kanıtlamak istercesine, su sınırından epey uzak bir yerde kendimi kumların üzerine bıraktım.
Nao?
Kumsala bir denizayısı gibi serilmiştim, sesi yukarıdan üzerime döküldü.
Burası da pek rahatsızmış, dedim.
Başım ve sırtım acımıştı. Sırtıma batan çakıl taşları, sanki beceriksiz birinin elinden çıkmış akupunktur iğneleri gibi canımı yakıyordu.
Gözlerimi kapattım, karanlığın arkasında uçuşan parıltıları izledim.
O rahatsız edici ışıklar söndüğünde her yer derin bir sessizliğe gömüldü. Dalgaların sesini dinledim. Ayaklarım kupkuruydu ama sanki suyun içinde duruyormuşum gibi bir his vardı içimde.
Aki’nin hemen sağ tarafıma çöktüğünü hissettim ve yan döndüm.
Aki gözlerini dikmiş denizi seyrediyordu ama başının hemen üzerinde, doğudaki dağların arkasından süzülen neredeyse dolunay evresindeki ay görünüyordu.
Ay. Ryou belki de Suzumi ile birlikte oraya dönmüştü.
Bana İnsanlığımı Yitirirken romanı hakkındaki düşüncelerini söyleyeceğine söz vermişti. Beni Öte Dünya Çiftliği’ne götüreceğine söz vermişti.
Onu suçlamanın haksızlık olduğunu biliyordum. Ama içimdeki bu duygularla başka ne yapacağımı bilemiyordum. Onları bir taş gibi suya fırlatıp kurtulamazdım ki.
Ryou’nun yüzü geldi gözümün önüne. Ne kadar da güzel resimler yapardı. O yarışmada kesin dereceye girerdi eseri. Olgun bir tavrın arkasına gizlemişti yalnızlığını.
Kendisini bulduğum için teşekkür ederken yüzünde beliren o gülümsemeyi hatırladım. İyi ki seninle tanışmışım, demişti.
Bir yere gitmiyorsun, değil mi? diye sordum gözlerimi Aki’ye dikerek.
Bana duymak istediğim cevabı vereceğinden emindim. Ne de olsa beni bu okyanustan daha önce bir kez çekip çıkarmıştı.
Keşke bu sözü verebilseydim.
Ama umutlarımı paramparça etti.
Aki, gözlerini benden kaçırarak ufukta batan güneşi izlemeye devam etti.
Kopyaların bir kullanım kılavuzu olsaydı, belki de o küçük dipnotlarda bizi uyarırlardı. Orijinali ölürse, kopyası da onunla birlikte yok olur.
Arkasında hiçbir iz bırakmadan, kıyafetlerini ve çamaşırlarını kürsüde bir deniz köpüğü gibi bırakarak yok olup gitmişti. Aya geri dönen Prenses Kaguya’ydı o. Arkasında ne bir beden, ne bir kemik, ne de küller bırakmıştı.
Nao, dedi Aki rüzgarın parmaklarının arasından akıp gitmesine izin vererek. Kendini sıkma artık.
Ne için?
Ağlamak için yağmura ya da fırtınaya ihtiyacın yok.
Dalgakırana çarpan dalgalar ne hissediyordu acaba?
Canın ne zaman isterse ağlayabilirsin. İçindekileri dök gitsin.
Yataktan fırlar gibi doğruldum. Burnumun direği sızladı. Gözlerim yanmaya başladı.
Sıcak bir şeyler sessizce yanaklarımdan aşağı süzüldü. Elimi yüzüme götürdüğümde, parmaklarım gözyaşları ile ıslandı.
Sonra, küçük bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.
Avazım çıktığı kadar Ryou’nun adını haykırdım. Kumları tekmeledim. Hıçkırıklarım kumsalda yankılandı. Ağzıma giren saç tellerinin tadını, burnumdan akan sıvıyı, dişlerimin arasındaki kum tanelerini hissettim. Paramparça bir haldeydim.
Onları gizleyecek bir yağmur ya da fırtına olmadığından, tüm gözyaşlarım ve haykırışlarım apaçık ortadaydı.
Şu an bir şemsiyemin olmasını her şeyden çok isterdim. Üzerime, buram buram yağmur kokan o krem rengi montu geçirmek istiyordum. Ryou’yu bir kez daha görmek istiyordum. Tam şu an yanımda olmasını istiyordum.
Sanırım o sihirbazlık numarasını batırdım ve denizde kayboldum! Yanına dönmem biraz uzun sürdü, kusura bakma artık. Karşıma geçip tüm bunları önemsiz bir şeymiş gibi anlatmasını, sonra da dişlerini göstererek gülüp bana dil çıkarmasını ne çok isterdim.
Onu sadece bir kez daha görebilseydim, ne dediğinin hiçbir önemi kalmazdı.
Nao.
Mideme ağrılar giriyordu. Kulaklarım sanki yırtılacakmış gibi alev alev yanıyordu. Boğazım tahriş olmuştu. Tepeden tırnağa acı içindeydim.
Kumların üzerinde debelenip ağlamaya devam ederken Aki’nin güçlü kolları bedenimi sardı. Gitmeme izin vermek istemezcesine beni kendine doğru çekti, sımsıkı sarıldı.
Adımı söylerken onun da sesinin titrediğini, ağladığını hissettim ama kendimi durduramadım. Nasıl duracağımı bilmiyordum.
Denizin o sakin dalga sesleri kulaklarımda uğuldayarak canımı yakmaya devam etti.
Neden hissetmek zorundaydım ki?
Keşke ne bir düşüncesi ne de hissi olan bir robot olarak doğsaydım diye geçirdim içimden. Zihnim sadece bir programdan ibaret olsaydı keşke. O zaman yarından korkmama gerek kalmazdı.
Kimseyi böyle delicesine, hesapsızca önemsemeye başlamazdım.
Ah, ama nerede...
Keşke gerçekten böyle hissetseydim. Beni saran, gözyaşlarıyla ıslanmış yüzümü saklayan bu güçlü kollara ihtiyacım olmadığını söylerken dürüst olabilseydim.
Kendi benliğimi kazanmadan önceki o tasasız günlere dönmem artık imkansızdı.
Yine de bedenimdeki tüm nem kuruyup gidene, gözyaşlarım tükenene kadar feryat edip senin kaybına ağlamama izin verirsin değil mi?
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.