Gözlerimi açtım.
Bu nasıl mümkün olabiliyordu?
Neler oluyordu böyle? Ben zaten—?
Görüşüm feci şekilde bulanıktı. Birkaç kez gözlerimi kırpıştırdım ama yine de odaklanamadım. Sanki görme yetim aniden zayıflamıştı.
Çok geçmeden nedenini anladım.
Sunao tam karşımdaydı, pijamasının kırış kırış olmuş koluyla yüzünü siliyordu. Morarmış dudakları aralanmıştı. Nefes almaya çalıştığını sandım ama hayır, öyle değildi.
“Te—”
Sunao neredeyse bir şey söyleyecekti. Ne diyecekti ki?
Bilmiyordum. Kafasından neler geçtiğini hiçbir zaman anlayamazdım zaten.
Aniden dizlerinin üzerine çöktü, dirseğini o kavisli ayaklı masaya çarptı. Elindeki telefon halının üzerine düştü.
Sunao çığlık bile atmadı. Sadece büzüşüp kaldı, titriyordu.
“Neyin var, Sunao?”
Sesler çıkarıyordu ama bunlar kelimelere dökülmüyordu. Daha çok vahşi bir hayvanın hırıltısı gibiydi.
Neye uğradığımı şaşırmış halde, zihnindeki anıları kurcalamaya çalıştım—
Derken kapı zili çaldı. Böyle bir zamanda mı? Sunao yaprak gibi titriyor, yerinden kıpırdamıyordu. Kapıya onun yerine benim bakmam gerekiyordu.
Odadan çıkıp aşağı indim. Merdivenlerden inerken üzerimde pijama olduğunu fark ettim ama üstümü değiştirecek vakit yoktu.
Pijama. Sadece birkaç saniye önce Shizuoka İstasyonu’nda, Aki’yle birlikteydim.
Üzerimde üniforma vardı. Temiz, beyaz bir bluz. Ekose, pileli bir etek. Göğsümde turkuaz bir fiyonk. Arkasına basılmış makosenler. Yarı topuz yapılmış saçlar.
Şimdiyse saçlarım açıktı. Çıplak ayaklarla dış kapıya doğru koşarken arkamda dalgalanıyorlardı.
Kapıyı açtığımda Aki’yi nefes nefese kalmış bir halde karşımda buldum.
Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Her an yere yığılacak gibi bir hali vardı.
“Şükürler… olsun,” diye soludu.
Ellerini uzatıp beni kollarına aldı, sıkıca sarıldı.
“Şükürler olsun. Özür dilerim. Teşekkür ederim. Ben… çok özür dilerim.”
Sadece ter kokuyordu. Sabun kokusundan eser kalmamıştı. Korku ve endişenin kokusu sarmıştı her yanını.
Neden buradaydı? Sormaya yeltenmedim bile. Cevabı Sunao’nun taze anılarında bulmuştum.
Aki’yi kurtarmaya çalışırken tren gelirken raylara düşmüştüm.
Bedenimi bulamamışlardı.
Olayı gören çok kişi olmuştu. Görevliler bir kız öğrencinin raylara düştüğünü duyup beni aramış ama geride parçalanmış bir üniforma ve o arkasına basılmış makosenlerden başka bir şey bulamamışlardı. Tren inceleme için depoya çekilmiş, ancak seferler bir saat içinde normale dönmüştü.
Aki’nin titreyen omuzlarının üzerinden bakınca ayaklarının dibindeki çantayı fark ettim.
Kim bilir ne hissetmişti? Korkunç bir durum olmalıydı. Kendini suçladığına emindim. Telefonda Sunao’ya olanları anlatırken sesi o kadar titriyordu ki ne dediğini anlamak bile imkansızdı.
Sunao, Aki’ye adresi verip hemen buraya gelmesini söylemişti.
Aki kendisini kimin ittiğini görmemişti.
Sunao’nun anıları kesik kesikti. Kafası paramparça olmuş, algı sistemi altüst olmuştu. Bu, bir kitabın sayfasını çevirdiğinizde hiç harf bulamayıp sadece tırnaklarla çizilmiş gibi derin yırtıklarla karşılaşmak gibiydi.
Aki’nin güçlü kolları arasında donup kaldım; erimeyi reddeden bir buz heykeli gibiydim. Boğazım düğümlenmişti, kulaklarım tetikteydi, gözlerim ise hâlâ başka bir yerin manzarasına kilitli kalmıştı.
Ben onu görmüştüm.
Aki’yi iten çocuğu görmüştüm. Hemen arkasında dikiliyordu.
Dudaklarında, çarpık bir hilal gibi kıvrılan o alaycı gülümsemeyi yakalamıştım sanki. Burun delikleri genişlemiş, gözbebekleri ürkütücü bir şekilde büyümüştü.
Soğuk ter dökmeye başladım. Sadece o anı hatırlamak bile dehşet içinde haykırma isteği uyandırıyordu içimde. Ama donmuş boğazımdan tek bir ses çıkmadı; çığlığım o buzdan bariyere çarpıp gidecek yeri olmadan yok oldu.
Orada öylece ne kadar durduk? Bir dakika mı? On dakika mı? Belki de bir saat geçmişti.
Sonunda Aki evine döndü. Annemin gelme vakti yaklaşmıştı. Beni kapı eşiğinde bir erkeğin kollarında görse deliye dönerdi.
Onu uğurladım. Hâlâ deli gibi endişeli görünüyordu ama ben gülümsedim ve el salladım. İnsanların buharlı bir lokomotif gördüklerinde yaptıkları gibi.
Sahi, gerçekten gülümseyebilmiş miydim? Gerçekten mi? Koşup banyodaki aynaya bakmak istiyordum.
Yerdeki çantayı aldığımda Sunao’nun arkamda dikildiğini gördüm.
“Üzgünüm, Sunao,” dedim. “Görünüşe göre ayakkabılarla üniformayı kaybettim.”
Tek bir kelime bile etmedi. Sadece bitkin bir halde başını salladı. Gözleri şişmişti. Benimkiler de öyleydi.
Sunao elini uzattı, çantayı ona verdim.
“Sen gidip bir banyo yap,” dedi.
“Efendim?”
İlkokuldan beri banyoyu kullanmamıştım. Bu, Sunao’nun deneylerinden biriydi. Kendi kopyasının koltuk altındaki benin aynısına sahip olup olmadığını merak etmişti.
“Emin misin?” diye sordum.
“Eminim.”
Sözlerinde samimi miydi? Hâlâ tereddüt ediyordum ama yine de dediğini yaptım. Tüm vücudum iğrenç bir terle kaplanmıştı.
Sanki o çocuğun korkunç gözleri hâlâ üzerimdeymiş gibi hissediyordum.
Sunao banyo suyunu hazırladı. Lavabonun yanında üzerimi değiştirdim. Üzerimdeki pijama ve iç çamaşırlarını kirli sepetine attım. Ben yok olduğumda onlar da yok olacaktı ama Sunao bunun önemli olmadığını söyledi.
Önce yüzümü yıkadım. Süngeri köpürtüp vücudumu ovaladım. Sonra saçlarımı şampuanladım. Sunao’nun her zaman yaptığı sırayı takip ettim. Onun alışkanlıkları bedenime kazınmıştı ve uzuvlarım bunları tekrarlamak için kendiliğinden hareket ediyordu.
Saçımdaki kremi durularken aynaya bakmadığımı fark ettim. Ama buna gerek de yoktu zaten.
Yüzüm bir felaket durumdaydı. Aki’nin bana bakışı ve dudağını ısırması bunun en büyük kanıtıydı.
Sıcak suya önce bir ayağımı, sonra diğerini sokup küvete yerleştim. Su süt rengindeydi; içine kaplıca mineralleri atmıştı. Bu minerallerin ne gibi bir faydası vardı ki? Muhtemelen kasları gevşetmek, ağrıları dindirmek, stresi azaltmak içindi...
Buhar göz kapaklarımı ağırlaştırdı, ben de gözlerimi kapattım; ama o çocuğun o korkunç görüntüsü bir türlü gözümün önünden gitmiyordu. O alaycı gülme. O gözler.
Banyodan çıktım, Sunao’nun cilt bakımı rutinini uyguladım ve dışarıda bıraktığı yedek pijamaları giydim. Üzerimdeki yeşiller yerine gri bir takım bırakmıştı.
Kurutma makinesini çalıştırdım. Sıcak hava saçlarımı kabarttı, ben de bir fırçayla onları yatıştırdım.
Odaya döndüğümde Sunao’yu kollarını kavuşturmuş beklerken buldum.
Kendimi en kötüsüne hazırladım ama o hiç beklemediğim bir şey yaptı.
“Uyu,” dedi yatağı göstererek. Kendi yatağıydı, içinde uyuduğu, acı içinde kıvranırken ona huzur veren o yumuşak yatak.
Far görmüş tavşan gibi kalakalmış olmalıydım.
“Emin misin?” diye sordum.
Sunao gözlerini devirdi. “Eminim dedik ya!”
O yatakta uyumanın bulutların üzerinde yatmak gibi olduğunu hayal ederdim hep ama öyle değildi; sıradan bir yataktı işte. Herhangi bir futon kadar yumuşaktı. Yastık çoktan Sunao’nun başının şeklini almıştı.
Müzede interaktif bir sergiyi dener gibi yatağa uzandım, Sunao da sessizlik içinde beni izledi. Üzerime ince bir yorgan örttü. Kendimi çaresiz hissetmeye başladım, sanki ateşler içinde yatan bir hasta gibiydim.
“Sunao, benimle uyur musun?”
Elleri duraksadı. Şaşırmış görünüyordu.
“Akşam yemeği yemem lazım.”
Ah, doğru ya. Annem çoktan eve gelmiş olmalıydı. Eve girdiğini duyduğuma dair bir anım yoktu. Ama şimdi düşününce, sanki merdivenlerden yukarı seslendiğini duyar gibi olmuştum.
Sunao’nun anılarında annesi, eve en son giren kendisi olsa bile her zaman “Hoş geldin,” derdi. Sunao da “Hoş bulduk” demek yerine, küçük bir çocukken telaffuz ettiği gibi bilerek yarım yamalak bir şekilde cevap verirdi. Bu onların günlük rutiniydi.
“Aç mısın?” diye sordu.
“Hayır, iyiyim.”
Aki bunu çok söylerdi. İyi olmasa bile her şeyi geçiştirirdi.
Ben de öyle yapardım.
Şu an her şeyin yolunda olduğunu söylemek istiyordum.
“İyi ki düşen sen değildin, Sunao,” dedim.
“Ha?”
İlk defa çıkardığı o “Ha?” sesi korkutucu gelmemişti. Ben de hemen cevap verdim.
“İyi ki düşen sen olmadın.”
Düşen ben olduğum için mutluydum. Aki değil, Sunao değil, bendim.
Derin bir nefes aldığını, sonra bunu yavaşça dışarı üflediğini duydum.
“Ben de memnunum.”
Yani, evet.
“Tamamen yok olup gitmediğin için memnunum,” diye tamamladı sözünü.
Ona doğru döndüm, saçlarımın kulağımın arkasından kaydığını hissettim.
Gözlerinde yaşlarla bana tepeden bakıyordu.
“Şükürler olsun.”
Az önce neredeyse söyleyeceği o kelimeler. Şimdi kulaklarımla duymuştum.
“Özür dilerim, bunun adil olmadığını biliyorum. Senden çok uzun zamandır korkuyordum.”
Sunao benden mi korkuyordu?
“Ne olduğumu bilmediğin için mi?”
Bunu bir an düşündü, sonra başını iki yana salladı.
“Hayır, ondan değil. Ben sadece… kıskanıyordum. Annemlerin bana neden Sunao adını koyduğunu biliyorsun, değil mi? Herkesten daha dürüst, daha açık yürekli ve nazik olmamı istemişler.”
İlkokul üçüncü sınıfta, Türkçe dersinde tüm öğrencilere isimlerinin anlamını araştırma ve anne babalarının kendileri için ne dilediğini öğrenme ödevi verilmişti.
Herkes öğrendiklerini yazmış ve velilerin sınıfı izlemeye geldiği o özel günde bunu sunmuştu. Sunao’nun sunumundan sonra annesi onu çok çılgınca alkışlamıştı. O alkış adeta kutsal bir takdir gibiydi.
Sunao bu dünyaya dualarla, büyük umutlarla getirilmişti.
“Ama bu tanım her zaman bana değil, sana daha çok uydu,” dedi.
Olaylara bu açıdan mı bakıyordu yani?
Onun kendini ne kadar dışlanmış hissettiğini hiç fark etmemiştim. Yoksa onun bu kadar üzgün ve yalnız hissetmesinin sebebi ben miydim?
“Tanıştığımız ilk andan beri benim için küçük bir kız kardeş gibiydin,” dedim.
Gözlerinde biriken yaşlar en ufak bir dokunuşla akmaya hazırdı.
“Seni ilk gördüğümde yardım etmek istemiştim. Ricchan’la aranı düzeltmek istedim ki yeniden gülümseyebilesin.”
“Gördün mü? Benimle hiç alakan yok, Nao.”
Sözleri bir reddediş gibi tınlıyordu ama ses tonu hiç de öyle demiyordu.
Bana Nao demesini çok severdim.
“Ricchan’ı benden çaldığını hissetmiştim,” dedi.
“…Neden?”
“Ben… kitap okumam. Ricchan’la konuşacak hiçbir ortak noktamız olmazdı herhalde. Deneseydik bile onu sadece… sıkardım.”
Sunao’nun gülümsemesi buruk ve çaresizdi. Onun için içim sızladı. Bu duyguları ne kadar zamandır içinde biriktiriyordu kim bilir.
Edebiyat Kulübü hakkında hiçbir şey duymak istememesinin, ilgisiz gibi davranmasının nedeni kendini korumaktı.
Kıskanmadığını, canının yanmadığını iddia edip duruyordu.
“Öç almak için parayı almayı düşünmüştüm.”
Neden bahsettiğini anlayamamıştım.
“Disney kutumda madeni para biriktirdiğini biliyordum. Tatilden önce çantamda o kağıt paraları buldum… ve kendi kendime onlardan sadece birini harcasam bir şey olmayacağını söyledim.”
Bunu ilk defa duyuyordum. Görünüşe göre onun hakkında gerçekten hiçbir şey bilmiyordum.
“Neden harcamadın peki?” diye sordum.
“Utandım. Başkasının harçlığını çalmaya yelteniyordum resmen!”
Başkasının harçlığı. Benim biriktirdiğim tüm paraya verdiği isim buydu işte.
“Sanada da aynısını söylemişti,” diye devam etti. “Kopyanı sanki senin bir kopyanmış gibi kullanmak imkansız, dedi. Kendisininkinin ondan çok daha havalı olduğunu iddia ediyor.”
“Evet... Doğru, hak veriyorum.”
Gerçi Sanada’yı o kadar da iyi tanımıyordum.
Ama bu dürüstlüğüm Sunao’yu güldürdü.
Sanada, Aki’yi daha birkaç ay önce yaratmıştı ama şimdiden birbirlerinden tamamen farklıydılar. Bense Sunao küçük bir çocukken bile buradaydım ve aramızdaki mesafe zamanla daha da açılmıştı. Dışarıdan aynı görünebilirdik ama gözle görülmeyen yerlerde, her an değişip duruyorduk.
“Sunao, üniversiteye gitmek istiyorsun, değil mi?” diye sordum.
Burnunu öyle bir büktü ki hiç de hoş bir görüntü ortaya çıkmadı.
Bir kopyadan hiçbir şey gizleyemezdiniz. Belki hissettiklerini tam olarak bilemiyordum ama ne gördüğünü, ne duyduğunu herkesten iyi biliyordum.
“Ne yapmak istediğime dair en ufak bir fikrim yok. Sadece ailemin parasını kullanarak kendime biraz zaman satın alıyorum.”
Bilerek böyle alaycı konuşuyordu. Yine de o büyük kavgamızdan sonra bana güvenemeyeceğini anlayıp, tüm yaz ödevlerini kendi başına hırsla bitirdiğini biliyordum.
Artık bana ihtiyacı kalmayacak. Aki’nin sözleri zihnimde yankılandı.
“Umarım hayalini bulursun,” dedim. “Derslerinde de bol şans.”
“Aman, kapa çeneni.” Sunao o suratı yaparken bile çok sevimliydi. “Ayrıca, abla olan benim.”
“Öyle mi?”
“Bana öyle bakma!”
Alnıma hızlıca bir fiske vurdu, canımın acısıyla hafifçe bağırdım.
Sonra eli, tenimde bıraktığı kırmızı izin üzerinden geçip saçlarımı okşadı.
“Teşekkür ederim. Şimdiye kadar yaptığın her şey için.”
Bana mı öyle geliyordu yoksa sesinde biriken gözyaşları boğazını mı düğümlemişti?
Ben daha tek bir kelime edemeden ışığı kapattı. Geriye sadece tepeden bana bakan gece lambasının o loş, turuncu parıltısı kaldı.
Kendimi boşlukta hissederek yorganın uçlarına sıkıca tutundum.
“Kaybettiğim üniforma ve ayakkabıların yerine yenilerini almak için benim paramı mı kullansak?”
Yedek bir yazlık üniforması vardı ama mokasen ayakkabılardan sadece tek bir çifti kalmıştı.
“Annemle ben konuşup hallederim. Kafana takma.”
Beni başından savmaya çalışmıyordu. Aksine, sesi hiç olmadığı kadar yumuşaktı.
Kapıyı yavaşça açtı, gitmeden önce fısıldayarak, “İyi uykular,” dedi.
Uyamayacağımdan kesinlikle emindim. Fakat günün yorgunluğu nihayet ağırlığını hissettirdi. Göz kapaklarım zaten çok geçmeden ağırlaşmaya başlamıştı. Her kapandıklarında, onları bir daha açmamam için bana yalvarıyor gibiydiler.
Bu, Sunao’nun beni zorla uykuya gönderdiği o zamanlara hiç benzemiyordu.
Bedenim gittikçe ağırlaşırken zihnimin içi pamuk şekeri gibi hafifliyor, kendi etrafında dolanıp duruyordu.
Derin bir uykuya daldım.
Ve hayatımda ilk kez rüya gördüm.
Bunun bir rüya olduğunu hemen anladım çünkü gördüğüm şey imkansızdı.
O bildik, dikdörtgen kutu gibi olan sınıfımızdaydık. Sunao ve ben, üzerimizde üniformalarımızla içeri birlikte adımlıyorduk.
Günaydın! Günaydın! Günaydııın! Herkes bizi neşeyle karşılıyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.