Yarım Kalan Melodi

Sesleri ve gülüşleri limonlu şifon kek gibiydi. O pofuduk, sevimli, şurup gibi tatlı kekler havada uçuşuyordu adeta. Onlardan birer ısırık alarak yerlerimize, yan yana oturduk.

Başımı kaldırdığımda Aki ve Sanada’yı gördüm. İkisi de pek duygu belirtmeyen tiplerdi, böyle yan yana gelince iyice mesafeli ve soğuk görünüyorlardı. Sunao ile göz göze gelip kıkırdadık.

Ricchan paylaşmak için getirdiği atıştırmalıklarla koşa koşa yanımıza geldi.

Çikolatalar, karameller, damla çikolatalı kurabiyeler. Bir de Pretz vardı tabii.

Sunao, Pocky’ye bayılırdı; zaten çoktan bir tanesini dişlemeye başlamıştı bile. Ona baktığımı görünce çikolatalı çubuğu dudaklarıma uzattı.

Sessiz kalınca, ağzımı açmamı ister gibi çubukla hafifçe dürttü.

Emin misin, diye sordum.

Eminim, dedi.

Çekinerek ağzımı açtım, o da Pocky’yi içeri sokuverdi. Dilimin üzerinde eriyen tatlı çikolata dudaklarımı boyadı.

Güzelmiş değil mi?

Ortada komik bir şey yoktu ama ikimiz de güldük.

Normalde her zaman Pretz’i daha çok severdim ama o an beni bir Pocky hayranı yaptı.

Oda birden sarsıldı. Ricchan elindeki taslağı havaya fırlatmıştı; sayfalar konfeti gibi uçuşarak döküldü.

İkiniz de okuyun şunu! Aki ile hemen üzerine atıldık. Sunao kararsız kalınca onu da kolundan tutup yanımıza çektim.

Ne kadar da mutlu bir rüya.

Hep böyle yaşamak istemiştim.

Hepimizin bir arada, hep birlikte yaşamasını dilemiştim hep.

Ertesi gün okula giderken, Sunao’nun üniforma giymediği zamanlarda kullandığı beyaz spor ayakkabıları ayağıma geçirdim.

Sınıfta hiç kimse dünkü tren kazasından bahsetmiyordu.

Hayalet bir liseli kıza tren çarpmış ve geride sadece kıyafetleri kalmıştı. Kulaktan kulağa yayılan bir şehir efsanesini andıran bu haber, olaya ilk elden tanık olanların ötesine geçememişti. Kimse konuyu açmadı. Herkes Japon milli takımının futbol maçını konuşmakla meşguldü.

Aki bana endişeli bir bakış fırlattı, bense sadece gülümsemekle yetindim ve çantamı sıramın yanındaki kancaya astım. Bileğimdeki tokayı çıkarıp saçlarımı yarım topladım.

O açık mavi saç lastiğimi, üniformayla birlikte kaybetmiştim. Saçımı düz siyah tokayla tutturduktan sonra ayağa kalktım.

Sınıf öğretmeninin gelmesine daha vakit varken halletmem gereken bir iş vardı.

Sınıftan çıkıp üst kata yöneldim. Nöbetçi öğrencilerin temizlerken unuttuğu toz yığınları, ben geçtikten sonra arkamda havada süzüldü.

Gördüğüm dünya bir garipti, sanki gözlerimin önünde ince bir cam tabaka vardı. Bakışlar bana dönüyordu ama o cam, içimde kopan fırtınaları görmelerine engel oluyordu.

Gergin duramazdım, huzursuz görünemezdim. Sıradan bir liseli kız gibi gülümsemek zorundaydım.

Koridor hiç tanımadığım yüzlerle doluydu.

Tam o sırada yanındaki odadan biri çıktı ve onunla çarpıştık. Tam da aradığım çocuktu.

Beni fark etmesine fırsat kalmadan, yüzüme yapmacık bir gülümseme yerleştirdim; can sıkıcı derecede şirin davranmaya çalışan o çömez kızlar gibiydim şimdi.

“Hayase. Günaydın.”

Bu selamın şifon kekle uzaktan yakından alakası yoktu. Daha ziyade tavada çok fazla unutulmuş bir sahanda yumurta gibiydi; o kadar kurumuş ve sertleşmişti ki, parmağını dokundursan geri sekerdi.

Çok sert bir tepki verdi.

“Ha? Ne? Nasıl?”

Karşısındakinin ben olduğumu anladığı an, Hayase’nin kekelemeye başladı. Aki’nin o korkutucu öfkesi karşısında bile bu kadar gerilememişti; arkasına bakmadan kaçacak gibiydi.

Ama sırtı büyük bir gürültüyle kapıya çarptı. Çıkan ses o kadar yüksekti ki, koridordaki herkes başını ona çevirdi.

Meraklı gözler üzerindeyken, bakışları panikle etrafta gezindi. Yüzüme bakmaya korkuyordu.

Onu iyice korkutmuş olmalıydım. Dün gece haberleri kontrol edip kafayı yemiş olmalıydı. Raylardaki bir inceleme yüzünden tren seferlerinde kısa süreli bir aksama yaşanmıştı ama tek bir kanal bile tren tekerleklerinin altında ezilen bir liseli kızdan bahsetmemişti.

Fakat ben buraya, son sınıfların katına ona iyi olduğumu söyleyip içini rahatlatmak için gelmemiştim.

Kimsenin cezalandıramayacağı bir suç işlemişti ama ben de öyle büyüklük gösterip bunu sineye çekecek değildim. Buraya, bunu yüzüne vurmaya gelmiştim.

Hayase gözleri yuvalarından fırlamış, ağzı açık, burun delikleri rüzgar gülü gibi açılmış bir halde öylece kalakaldı.

Ayak parmaklarımın ucunda yükseldim ve kulağına sanki bir sır veriyormuş gibi fısıldadım.

“Beni öldürdüğün için çok ama çok teşekkür ederim.”

Ağzımdan çıkan ses o kadar buz gibiydi ki, kendime ait olduğuna inanamadım.

“Aaaah!”

Çığlık atarak gerisin geri yere yığıldı, kaba etinin üzerine düştü.

Dizlerinin bağı çözülmüştü, bir türlü ayağa kalkamıyordu. Öyle bir titriyordu ki, kemiklerinin çatırtısı dışarıdan duyulsa şaşırmazdım. Dişleri birbirine vuruyordu.

Bu tepki sınıftakiler arasında bir uğultuya sebep oldu. Akılları hala dünkü maçta olduğundan kimse yardıma koşmadı.

Karşımda acizce titreyen oğlana buz gibi bir bakış fırlattım.

Hiçbir şey hissetmiyordum. Ne öfke, ne üzüntü. Koca bir hiçlik.

Aki, Sanada’nın ruh halinden bahsederken çok iyi bir ifade kullanmıştı.

İçi boşalmış, bomboş kalmış gibi, demişti.

Ben de tam olarak öyle hissediyordum.

Bu adam benim içimi boşaltmıştı.

“Gerçekten çok acıdı,” dedim.

Ağzımdan dökülen kelimeler, yüzümdeki gülümseme, yere basan ayaklarım, omuzlarımdan dökülen saçlarım... Hepsiyle bağım kopmuş gibiydi. Gerçek ben ne bir şey söylüyor ne gülümsüyordu; ağlamıyordu da.

“Ö-özür dilerim! Affet beni!”

“Eğer o ölseydi, seni öldürürdüm.”

“Aaaah! Yalvarırım yapma, yeter artık!”

Karşımda geveze bir aptala dönüşen o sünepeye bakmayı kestim.

Hayase bir daha muhtemelen Sanada veya Aki’ye bulaşamazdı. Onlara zarar veremezdi artık. İçimi kaplayan o hafif rahatlama hissiyle üzerimdeki büyü bozuldu.

Titreyen bedenime kollarımı sararak doğruca tuvalete koştum.

Midem bomboştu ama yine de klozetin başında öğürdüm. Dudaklarımdan sarı, köpüklü mide asidi süzüldü. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım, içimdeki o iğrenç histen bir türlü kurtulamıyordum.

Okul çıkışında Edebiyat Kulübü odasına gittim.

“Ricchan, romanını teslim ettin mi?” diye sordum.

Bana tuhaf bir bakış attı. “Henüz değil! Hala üzerinde çalışıyorum.”

“Anladım.”

Yazık olmuş diye düşündüm ama bunu yüksek sesle söylemedim. Söylersem, Ricchan bir şeylerin ters gittiğini hissedebilirdi.

“Bittiğinde, seni sandalyeye bağlamak zorunda kalsam bile karşımda oturup bana kulak vereceksin!” diye güldü.

Birlikte geçirdiğimiz zaman her zamanki gibi akıp gitti. Yukarı, sola, sağa doğru kıvrılarak.

Kahkahalarımız duvarlarda yankılanırken saatin yelkovanı döndü durdu. Zaman ağır ağır ilerliyordu. Her saniyesi bir mucize gibiydi.

Anahtarı öğretmenler odasına teslim ettikten sonra bisikletimi almaya gittim. Önümde sürüklerken tekerlekler döndü durdu. Aki ve Ricchan’a el sallayıp yüzümde bir gülümsemeyle onlardan ayrıldım.

Aki sanki bir şey söyleyecekmiş gibi bana bakıyordu ama arkama dönmedim. Dönüp baksam, kararlılığımın sarsılacağını çok iyi biliyordum.

Tekerlekler döndü. Çıkardıkları o ritmik sesi dinledim. Üç tıkırtı, sonra ayağım yere basıyor. Tekrar ve tekrar.

Ve sonunda kendimi evin önünde buldum.

Bisikleti kilitleyip o sıcak selesine hafifçe vurdum. İçimden, kusura bakma ama bir süre bu tuzlu havaya göğüs germek zorunda kalacaksın, dedim.

Onu orada bırakıp denize doğru giden yola saptım.

Mochimune’de açık şemsiyeyle geçemeyeceğiniz kadar daracık sokaklar vardır. Bir yerde, kıyı kasabalarının tsunaminin hızını kesmek için böyle inşa edildiğini duymuştum. Doğru muydu bilmem. Ben doğmadan önce de, buralara geldikten sonra da buralarda hiç büyük bir tsunami olmamıştı.

Dalgaların sesi giderek yükseliyordu. Setin yanındaki parkta sıra sıra çam ağaçları yükseliyordu. Buraya dalgakıran ormanı derlerdi; tsunami ve yüksek gelgitlerin vereceği zararı önlemek için tuzlu havaya dayanıklı ağaçlar dikmişlerdi. Tokai bölgesinde büyük bir deprem olacağı tahmin edileli on yıl olmuştu ve olası bir felaketin etkilerini en aza indirmek için sahil boyunca pek çok önlem alınmıştı.

Aynı anda iki köpeği gezdiren yaşlı bir teyze gördüm. Cinslerini tahmin etmeye çalıştım. Biri corgiydi. Diğeri ise basık suratlı beyaz bir köpekti ama adını bir türlü hatırlayamadım.

Setin altındaki sular kırmızı ve sarı tonlarına bürünmüş, batan güneşin son ışıklarını yansıtıyordu. Yakında o yangından geriye hiçbir iz kalmayacaktı.

Kumsalda yürüyen çiftler ve üzerindeki dar spor kıyafetleriyle koşan orta yaşlı bir adam vardı. Dalgalar yüksekti ama deniz köpükleri onlara ulaşmıyordu.

Yukarı doğru tırmanırken spor ayakkabılarım setin taşlarına çarptı.

Diz çöktüm ve aşağı baktım. Kumsal ne kadar da uzak görünüyordu. Kalbimin sıcaklığının çekildiğini hissettim.

Sunao ve Ricchan bir keresinde el ele tutuşup bu setten aşağı atlamışlardı. Biri fotoğraflarını çekseydi, sanki havada uçuyorlarmış gibi görünürlerdi. İlkokuldayken bu tarz tehlikeli oyunlar pek bir modaydı.

Bir kız düşüp dizini camla kesince, öğretmenler ve veliler bu gizli oyunu öğrenmişti. Okulda genel bir toplantı yapılmış ve çocukların yanlarında bir yetişkin olmadan sahilde oynamaları yasaklanmıştı.

Bir keresinde ben de atlamayı denemek istemiştim ama madem tehlikeliydi, yapmasam daha iyiydi. Sunao benim yufka yürekli olduğumu söylerdi ama ben onun kadar cesur değildim. Biri bana kafasını sallayıp hayır dese, hemen vazgeçerdim.

Uzaklara bakarak bacaklarımı salladım.

“Ama zaten çoktan rayların üzerine düştüm.”

Artık hiçbir pişmanlığım yoktu.

Fısıltıyla söylediğim bu kelimeler rüzgarda uçup gitti.

Bir süre denizi seyrettim. Dalgaların arasında küçük beyaz bir tekne dalgalanıyordu. Tepemizde martılar uçuyordu.

Kumsalda yürüyen, sesini duyamasam da güldüğünü anladığım birini fark edene kadar öylece oturdum.

Artık tamamen yalnızdım. Güneş çoktan batmış, etraf iyice kararmıştı.

Ne kadar süredir orada öylece oturuyordum?

Setin üzerinden metal merdivenlere doğru ilerledim, sonra da kumsala indim.

Attığım her adımda, paslı merdivenler sanki bir uyarı çanı gibi sitemkar bir gıcırtı çıkarıyordu.

Dalgalar kıyıya vuruyor, esen rüzgar tenime yapışıyordu. Burnumu çektim. Tuz kokusuna çoktan alışmıştım ama burada koku yeniden genzimi yaktı. Bu kadar yakından, denizin varlığı çok daha sarsıcı hissettiriyordu.

Uzakta, dalgakıranın üzerindeki deniz feneri yanıp sönüyordu. Kırmızı, yeşil, kırmızı, yeşil; parlak, nöbetleşe bir ışık. Ayaklarımın dibindeki sayısız küçük taş, denizin köpükleriyle renk değiştiriyordu.

Köpüklerin içine adım attım.

Gözlerimi kısıp dalgakıranların ötesine, ufka doğru diktim.

Bulutların arkasına gizlenmiş, aysız bir gece gökyüzü üzerime uzanıyordu.

Ah.

Gece olunca deniz bir canavara dönüşüyordu.

Siyah dalgalar, beni çağıran devlerin elleri gibi yükseliyordu. O kısık kükreyişlerinde nedense kimsesiz bir hüzün vardı.

Kimse beni fark etmesin diye bu saate kadar beklemiştim.

Kimseler görmezse, kimseye de yük olmazdım. Kendi kendine ortadan kaybolan bir kopya için polisin kapısını çalıp kayıp ilanı verecek halleri yoktu ya.

Kafamın içinde Denizkızının Dönüşü melodisi dönüp duruyordu.

Bunu daha önce de düşünmüştüm.

Aloysia Jahn’ın doppelganger’ı gibi suyun içine doğru yürüsem, belki ben de usulca köpüğe dönüşürdüm.

Dalgaların kıyıya vurduğu yerde, neredeyse hiç giymediğim spor ayakkabılarımı çıkardım. Çoraplarımı da çıkarıp özenle katlayarak ayakkabıların içine koydum.

Aslında üniformayı da çıkarsam iyi olurdu. Sunao’nundu sonuçta. Ama etrafta kimse olmasa bile, dışarıda iç çamaşırlarıyla kalma fikri beni huzursuz ediyordu.

İkinci bir üniformayı daha mahvettiğim için üzgünüm.

Son ana kadar özür dileyip duruyordum.

Beni affet, Sunao.

Küçük taşlar çıplak ayaklarıma batarak beni azarlıyordu.

Kıyıya doğru yaklaşan dalgalara doğru yavaşça yürüdüm.

Gece denizi hayal ettiğimden daha sıcaktı, bu his gerçek gibi gelmiyordu. Bütün gün güneşin altında kalmak suyun soğumasını zorlaştırmış olmalıydı.

Dizlerimin üzerine çöküp dilimi dalgaların köpüğüne değdirdim. O kadar tuzluydu ki yüzümü buruşturdum.

Sonra tekrar ayağa kalkıp ilerlemeye devam ettim. Su zaten baldırlanma kadar gelmişti.

Sahi ya... Sunao yüzme bilmezdi.

Ortaokul boyunca derslere girmemiş, havuzun üzerinde yüzen sinekleri ve pis kokulu böcekleri temizlemek için uzun saplı bir kepçeyle havuzun kenarında beklemişti.

Peki ya ben?

Hâlâ yüzebiliyor muydum?

Belki de yüzemiyordum.

Yüzemesem de sorun değildi.

Nao.

Biri kolumu yakalayıp hızla geriye doğru çekti.

Arkamı döndüm.

Saçın yarım topluyken beni görmezden gelme.

Omuzları inip kalkıyordu.

Son birkaç dakikadır arkamdan beni durdurmak için feryat eden bir ses duyuyordum. Duymuyormuş gibi yapmaya çalışmıştım ama dalgalar bile bu sesi bastırmayı reddetmişti. Üstelik o da pes edip beni burada öylece bırakacak biri değildi.

Aki ne zamandır beni arıyordu?

Ben yok olacağım, diye fısıldadım.

...Neden?

Neden mi?

Dişlerimi sıktım. O zaten biliyordu.

Belki başka kimse anlayamazdı ama sen anlardın.

İnsanlar öldüğünde her şey biter, dedim.

Bunu etik dersinde öğrenmiştik. İnsanların, böceklerin, hayvanların... hepsinin tek bir hayatı vardı. Bu yüzden komşularımıza saygı duymalı, birbirimize değer vermeli ve el ele yaşamalıydık.

Ama bu benim için geçerli değildi. Nasıl oldu da bir an bile insan olabileceğimi düşündüm?

Kendime gülmeden edemedim. Sesim boşlukta çınlayan kof bir tını gibi çıktı.

Gülümsemeyi planlamıştım ama Aki’nin yüzü acıyla kırıştı; belki de ifadem tuhaf görünmüştü. Dünden beri aynaya bakmaya bile cesaret edememiştim.

Ben insan değildim. Hiçbir zaman da olmadım. Kopyalar ölemez.

Aki cevap vermedi. Ne diyebilirdi ki?

İkimizin de bunca zamandır aynı şeyden korktuğundan emindim.

Ben kimim ki? dedim.

Sanki ağzımdan kan geliyormuş gibi hissediyordum. Canım o kadar çok yanıyordu ki.

Başım, midem, boğazım... Her yerim ağrıyordu. Nefes alamıyordum, kıvranıyordun, yönümü şaşırmıştım.

Ölmeden önceki halimle aynı kişi miyim ben şimdi?

O tren beni kıymaya çevirmişti.

Dümdüz olmuştum. Canım o kadar yandı ki çığlık atmak istedim. Ölmüştüm işte.

Ve bunu hatırlıyordum.

Ama geri getirilmiştim. Asıl olan beni çağırmıştı ve kopya, sanki hiçbir şey olmamış gibi geri dönmüştü.

Bu yeni ben, o ezilip ufalanan benlikle aynı mıydı?

Yoksa o anılar sadece bir kayıttan mı ibaretti? Sadece aynı kişiymiş gibi mi davranıyordum?

Seninle hayvanat bahçesine giden ben miyim? Vantilatörün altında serinlerken Ricchan’ın romanlarını okuyan ben miyim? Senin basketbol maçını izleyen ben miyim? Ben gerçekten ben miyim?

Kimse cevabı bilmiyordu.

Özür dilerim, dedi.

Boğazım düğümlendi. Aki’nin bu özrünü nereye koyacağımı bilemedim.

Ayaklarım suyun içinde, olduğum yere çakılıp kalmıştım. Tek sıcak şey, kolumu tuttuğu yerdi.

Sadece orası hayattaydı. Sadece bedenimin o noktasında bir nabız, canlı bir kalp atışı vardı. Bundan nefret ediyordum.

Bu benim hatam, dedi.

Senin hatan değil, Aki.

Yalnızca bundan emindim. Birinin sırf basit bir kin yüzünden tren peronundan aşağı ittiği çocuğun hiçbir suçu yoktu.

Ama yine de yaşadığın için mutluyum, Nao.

Bu durumu daha da berbat ediyor.

Özür dilerim.

Çok daha berbat.

Özür dilerim.

Ona bu şekilde yüklenmeye hakkım yoktu.

Eğer Aki benim ulaşamayacağım bir yerde düşüp gitseydi, ben de tam olarak onun gibi davranırdım.

Sanada’nın evine gider, Aki’yi kurtarması için yalvararak ağlardım. Ve o kopya tam karşımda, şaşkınlıktan donakalmış bir halde hiçlikten var olduğunda, hıçkırıklar içinde boynuna sarılırdım.

O yeni Aki’nin de eskisiyle aynı kişi olduğuna kendimi inandırırdım.

Buna kendimi ikna eder ve bu mucize için şükrederdim.

Benimle birlikte köpüğe dönüşür müsün?

Onu kışkırtıyordum. Dudaklarımda acımasız bir gülümseme belirdi, gözlerimi kısarak ona baktım.

Beni bırakamayacak kadar iyi kalpliydi. Kolumu bir bıraksa, boğulmama fırsat kalmadan suların içinde yok olup giderdim.

Aki kolumu bıraktı.

Dönüşmem.

Biliyordum.

Verdiği cevap üzerine ona arkamı döndüm.

Bunun için ona kızmadım ya da onu küçük görmedim. Böyle aptalca bir teklif karşısında herkes geri adım atardı. Benden çok hayal kırıklığına uğramış olmalıydı.

Böylesi en iyisiydi. Artık arkamda hiçbir bağ bırakmadan yok olabilirdim.

Dizlerim, uyluklarım, kalçam suya gömüldü. Artık suyun sıcaklığını hissedemiyordum.

Ayak parmaklarım kumun içinde debeleniyordu. Dalgalar bedenimi sallıyor, beni dengesiz ve desteksiz bırakıyordu. Her an devrilecek gibiydim.

...Hayır. Dalgalar yüzünden değildi.

Şoktaydım. Aki’nin beni bırakıp gitmesine şaşırmıştım.

Burnumun direğini sızlatan şey tuzlu su değildi.

Bunu istemiyorum, Nao.

Omuzlarım titredi.

Neden? Kulaklarıma inanamadım. Neden hâlâ oradaydı?

Burası tehlikeli, Aki. Eve git.

Sendeledim ama arkamı dönmeyi reddettim. Sesimi yükseltmiştim ama dalgalar o kadar gürültülüydü ki beni duyup duymadığından emin olamadım.

Seni burada bırakamam.

Yine de o kalın sesi kulak zarlarımı titretti.

Vazgeçmekten vazgeçmemi sağlayan sensin. Şimdi bana bunu yapma.

Yürümeye devam ettim.

Diz çöküp yalvarmam gerekse bile Shuuya’yı benden kurtulmaması için ikna edeceğim. Ağlayıp bacaklarına sarılacağım, ne kadar zavallı görünürsem görüneyim hayata tutunacağım.

Su göbek deliğime kadar gelmişti.

Çünkü seninle yaşamak istiyorum, Nao.

Soğuk nefesimi kesti. Her dalga beni sallıyordu.

Sen benimle hayvanat bahçesine, lunaparka, festivale, akvaryuma, sinemaya gitmek için varsın.

Su göğsüme kadar yükselmişti.

Ve biz şimdiye kadar sadece hayvanat bahçesine ve festivale gittik.

Ayaklarım artık yere basmıyordu.

Gitme. Köpüğe dönüşme. Sonsuza dek yanımda olmanı istiyorum.

Yalvarışları hıçkırıklarla boğulmuştu, dalgaların gürültüsünden bile daha yüksek çıkıyordu sesi.

Ve ben...

Nasıl duymuyormuş gibi yapabilirdim?

Seni seviyorum!

Ah...

Boş göğsümün içinde bir şeylerin sarsıldığını hissettim.

Bunu kabul etmek istemiyordum, kendime bile itiraf edemiyordum. Eğer edersem, yok olmaktan çok korkardım.

Hayır... Bu doğru değildi.

Bunca zamandır...

...Onu bir daha görememekten korkuyordum.

Nao!

Çaresiz bir çığlık.

Başımı kaldırdığımda üzerime doğru gelen devasa bir dalga gördüm.

Çığlık atmama fırsat kalmadan, siyah sular beni yuttu.

Gözlerimi bile açamadım. Soğuk bir karanlığın içinde kapana kısılmıştım, tüm gücümle çırpınıyordum.

Yönümü tamamen şaşırmıştım. Debelenirken bileğime çarpan bir odun parçası kolumu uyuşturdu. Ağzıma dolan tuzlu kum yüzünden öksürürken dışarıya bir hava kabarcığı bıraktım.

Ben de o kabarcıklardan birine mi dönüşecektim?

Hayır!

Hayır, hayır, hayır!

...Derken beni kavrayan güçlü elleri hissettim. Güven veren, kaslı eller. Hemen anladım; daha önce bu elleri tutmuştum, bu kavrayışı biliyordum.

Çırpınmayı bıraktım, kendimi serbest bıraktım.

Beni kollarına alıp çekmesine izin verdim.

Karanlık sular sanki canlıymış gibi çalkalanıyordu. Dalgalarla savaşmaya çalışmadı. Beni kucağına alarak dalgaların bizi kumsala, o karanlık pençelerin dışına fırlatmasına izin verdi.

Yüzüm sudan çıkar çıkmaz derin bir nefes aldım.

Islak kumların üzerine yuvarlandık. Yuttuğum suyu çıkarmak için defalarca öksürdüm, bedenim iki büklüm olmuş, inliyordum.

Canım acıyordu. Berbat bir histi. Her yerimde küçük çizikler vardı ve tepeden tırnağa tuzlu suya batmıştım.

Ama bu acı ve ıstırap, hayatta olduğumun kanıtıydı.

İyi misin? dedi, ben nefes almaya çalışırken sırtımı sıvazlayarak.

Saçlarım deniz yosunu gibi yüzüme yapışmıştı. Saçlarımın arasından kafamı kaldırıp baktığımda yüzünü yüzümün hemen yanında buldum.

Gözleri parıldayarak bana bakıyordu. Ancak o an bulutların dağıldığını ve ay ışığının onun gözlerine vurduğunu fark ettim.

Yukarıda yıldızlar parıldıyordu. O kadar güzellerdi ki gözlerim doldu.

Böylesine sıcak ve güzel bir gecede insan nasıl ölmek isteyebilirdi?

Saçlarımı düzeltmeme yardım etti. Islak saçlarım tepemizdeki gökyüzünden bile daha koyu görünüyordu.

Saçlarımda, üniformamda ve ağzımda kum vardı. Bu histen nefret ediyordum.

İyi...değilim, diye mırıldandım.

Aki endişeli görünüyordu.

Bir yerin mi acıyor?

Hiçbir şeyim yok.

Yüreğimdeki o sızıyı bastırmaya çalıştım.

Adım bile emanet. Sigorta kartım, öğrenci kimliğim... O ev, o aile, o bisiklet... Hiçbiri benim değil. Bir hiçliğin içinde sürüklenip gidiyorum.

Yüz doksan sekiz bin yedi yüz elli yenin var ya.

Yanlışın var. Şimdi yüz doksan üç bin dört yüz otuz yen kaldı.

Hepsini tren biletlerine, içeceklere, otobüs ücretlerine ve hayvanat bahçesi biletlerine harcamıştım.

Birlikte çekildiğimiz fotoğrafa ve kapibara güvecine.

Ağzında eriyen kavunlu dondurmaya ve takoyakinin benim payıma düşen kısmına. O madeni para kavanozundan çok daha hafif olan kağıt para destesi, o kadar çok değerli anıyla daha da hafiflemişti ki artık neredeyse yok gibiydi.

Saçını yarım toplamış halin var.

Bu toka annemin. Banyodaydı. Bir otelden almış.

Ben varım.

Tekerleklerin dönme sesini duydum. Dalgalar ve kumdan yapılmış o yıkık kale, o sesle birlikte silinip gitti.

Eğer kabul edersen ben buradayım. Bu yetmez mi? Sesi biraz kırgın geliyordu.

Ay ışığında kulaklarının ve yanaklarının kızardığını görebiliyordum. Gözlerimi ondan alamadım.

Ben... Bir şekilde başımı sallamayı başardım. Seni kabul ediyorum.

Sözleri, göğsümdeki o boşluğa tam oturmuştu.

Bir daha asla dolmayacağını düşündüğüm o kırık dökük boşluğa, o yaraya...

Yine de bunu o kadar kolayca başarmıştı ki. Tüm dünyayı arasam bundan daha iyi uyan bir şey bulamazdım.

Çok aptalca davranıyordum.

Ancak şimdi titremeye başlamıştım. Bu sefer gerçekten sınırı aşmıştım.

Buna yok olmak deyip durarak durumu hafifletmeye çalışmıştım ama aslında düpedüz ölmek istiyordum.

Gözyaşları yanaklarımdan süzülüp kuma karışıyor, denizi daha da tuzlu kılıyordu. Keder, pişmanlık, korku ve daha nicesi içimde bir girdap gibi dönüp duruyordu.

Ben ağlarken Aki kollarıyla beni sardı, kendine çekti.

Kolları sıcacıktı, huzur veriyordu. Bu sıcaklık gözyaşlarımın daha da coşmasına neden oldu.

Yanı başında sen varken sadece bir aptal ölmek isterdi.

Hıçkırıklara boğuldum.

Çok aptalca davranmıştım. Yanı başımda böylesine nazik biri vardı. Dalgaların arasına dalıp beni yakalayacak ve geri çekecek biri.

Sevdiğim adamı arkamda bırakıp gitmeye çalışmak büyük aptallıktı. Üzgünüm. Çok üzgünüm.

Aki’nin omuzları bir şeye tepki verir gibi irkildi.

Derken...

Seni aptal!

Bir yerlerden yükselen gür sesle ikimiz de yerimizde sıçrayıp birbirimizden ayrıldık. Öyle şaşırmıştım ki gözyaşlarım bir anda kuruyuverdi.

Bu sesi nerede duysam tanırdım.

Aki’nin göğüs cebinde görüntülü araması açık bir telefon duruyordu. Ses boğuk gelse de, telefondan duyulsa da onu başka biriyle karıştırmama imkan yoktu.

Ricchan?

Hironaka okulun çevresini arıyordu. Seni bulursam haber vermemi söylemişti, sanırım telefonu kapatmayı unutmuşum.

Basketbol maçından önce hepimiz iletişim bilgilerimizi paylaşmıştık.

Telefonun o kadar şeyden sonra hâlâ çalışıyor mu?

Su geçirmez özelliği var.

Anladım. Vay canına.

Kimin umurunda be! diye bağırdı Ricchan.

İkimiz de kumların üzerinde dizlerimizin üstüne çöküp dikleştik.

Az önce ayaklarımı acıtan kumlar ve çakıl taşları şimdi yumuşak bir minder gibi hissettiriyordu.

Seni gidi mankafa! Budala! Nao, sen aptalların şahısın!

Ricchan öfkeden deliye dönmüştü. Bense hak ettiğim üzere utanıyor, derin bir pişmanlık duyuyordum.

Oysa onun endişelenmesini gerektirecek bir durum olmamıştı. Ricchan’ın arkadaşı Sunao Aikawa’ydı ve o şu an evinde güvendeydi.

Ricchan, şey...

Saçını yarım topladığında Nao oluyorsun, değil mi?

Nefesim kesildi.

Bunu nereden bildiğini sorabildiğimi sanmıyorum ama o ne düşündüğümü anlamış gibiydi.

Çok açık değil mi zaten! Hiçbir ortak yanınız yok!

Neşeyle güldü. Çocukken onun bu gülüşünü çok severdim. Ne zaman duysam kalbim pır pır ederdi. Benim de onunla birlikte gülesim gelirdi.

Ricchan her zaman benimle Pretz çubuklarını paylaşırdı.

Sunao, Pocky severdi. Ben ise Pretz.

Ricchan’ın çantasında her zaman ikisinden de bulunurdu.

Gidecek bir yerin yoksa bize gel! Ne yapıp edip bir çaresine bakarım.

Söylediğimiz her şeyi duymuştu. Açıklamadığımız pek çok şeyi de çoktan çözdüğü belliydi.

O yüzden tek başına bir yerlere gitmeye kalkma! Sunao’yu aradım, eve gelmediğini söyledi. Meraktan öldüm burada!

Ricchan, dedim ama gerisini getiremedim.

Sunao da ben de bunu gözden kaçırmıştık. Çocukluğumuzdan beri Ricchan ikimizi de olduğumuz gibi görmüş, bize her zaman tüm samimiyetiyle yaklaşmıştı.

Utanç ve pişmanlık dalgası bu kez gözyaşından ziyade hıçkırıklarla geri döndü.

Üzgünüm. Üzgünüm Ricchan. Teşekkür ederim.

Aki pantolonunun cebinden bir şey çıkardı. Burnumu çekerek baktığımda bunun açılmamış bir paket mendil olduğunu gördüm.

Dikkatlice ambalajını sıyırdım. İçine su kaçmıştı ama hiç yoktan iyiydi. Paketin ortasından en az ıslanmış olan mendili çekip çıkardım ve burnumu sildim.

Karanlık kumsalda komik, borozanımsı bir ses yankılandı. Aki büyük bir incelik göstererek gözlerini aydede yansıyan denizden ayırmadı. Bu nezaketine minnettar olsam da yine de utancımdan yerin dibine geçtim.

Bu gece nerede kalacaksın? Bizde mi? Ricchan’ın sesi sessizliği böldü.

Hayır, eve döneceğim.

Hadi ya.

Rahatlayacağını düşünmüştüm ama hayal kırıklığına uğramış gibi bir ses tonuyla konuşmuştu.

Neyse, başka bir zaman kalırsın artık. Annemler evde yokken üçümüz birlikte takılırız.

Üçümüz mü?

Ben, sen ve Sunao.

Gözümün önüne getirdim; tıpkı rüyamın devamı gibiydi. Kulağa çok eğlenceli geliyordu.

Ama bir kişi eksikti. Yanımdaki çocuğa kaçamak bir bakış attım.

Peki ya Aki?

Kız kıza pijama partisine erkek arkadaşını getirmeye kalkan kıza bak hele!

Erkek arkadaş mı?

Evet, dedi Aki hemen söze atılarak. Senin erkek arkadaşınım, değil mi?

Ricchan ile telefon ekranından göz göze gelip kahkahayı bastık. Aki ise biraz bozulmuş gibi görünüyordu.

Erkek arkadaşım.

Ne kadar da uçucu bir sözcüktü.

O benimle çıkıyordu, bense sadece kendimdim.

Bu dünyada kaç kişi bunu gerçekten göğsünü gere gere söyleyecek kadar güçlü bir iradeye sahipti? Kaç kişi kendine ait bir şeye sahip olduğunu iddia edebilirdi? İster insan olsun ister kopya, bence pek fazla kişi yoktu.

On yıl boyunca yaşamıştım ama Aki’ninki kadar nazik bir dokunuşla hiç karşılaşmamıştım.

Bu dünyanın henüz öğrenmediğim pek çok sırrı vardı.

Bir kopya bile aşık olabilirdi. Aki bana bunu öğretmişti.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.