Ağır çantamı yere bırakıp batan güneşe doğru baktım. Shizuoka’da pek yüksek bina yoktu ama akşam gökyüzü yine de binaların arasındaki o dar boşluğa sıkışıp kalmış gibi görünüyordu.
“Sinemaya gitmek istiyorum.”
Aki beni duymamış gibi davranamayacak kadar nazik biriydi.
“Şimdi mi gidelim?”
“Yok. Yarın gidelim.”
Yanağını kaşıyordu. Onu zor durumda bırakmıştım. Ama bir söze ihtiyacımız olduğunu hissediyordum; yarın, ertesi gün ve çok daha sonrasında da görüşeceğimizi garantileyecek bir söze.
Fakat gerçekte bu tarz sözler veremezdik. Tutamazdık da. Sunao ile Sanada yarın okula giderse, hatta sadece biri bile gitse, bu söz havada kalırdı.
Biz o özgürlüğe sahip değildik. Sunao ile Sanada tanrı değildi. Her isteğimizi yerine getiremeyeceklerini ya da bize kusursuz cevaplar sunamayacaklarını biliyordum.
Onlar da sadece lise öğrencisiydi. Hiçbirimiz özgür değildik. İster insan olalım, ister kopya.
Batan güneşin ışığında Aki’nin pürüzsüz yanaklarına baktım. Ne olursa olsun, onunla olmak istiyordum.
“O zaman—” diye söze başladı.
Ne diyecekti acaba?
Sözü güm diye bir sesle yarıda kesildi.
Aki çok fazla öne eğilmişti. Olanı biteni sadece ben gördüm.
Zihnimdeki tüm düşünceler uçup gitti.
Artık düşünmüyordum.
Sadece koluna yapıştım ve var gücümle kendime çektim. Hepsi buydu.
Bu hamle dengemi bozdu. Loafer ayakkabımın arkası boşluğa bastı. Sürekli ayağımın altından kayıp duran, o arkası ezilmiş sinir bozucu ayakkabılar yine yapacağını yapmıştı.
Bağırıyordu. Geriye doğru sendelediğimde yüzündeki o çaresiz ifadeyi gördüm.
Gözlerimi kör eden güçlü bir ışık parladı. Sanki her bir hücrem aydınlanmıştı, gözlerimi kapatamıyordum.
Gri bir araba üzerindeki turuncu şerit. Tren üzerime doğru geliyordu.
Ve sonra ben—
Peronda dikilmiş, kalakalmıştım. Hareket edemiyordum. Nefes almayı unutmuştum.
Frenlerin kulak tırmalayan gıcırtısı zihnimde dumanlar bıraktı.
Birileri raylara düşen biri olduğunu bağırıyordu. Çığlıklar duydum, istasyon görevlilerinin koşuşturduğunu gördüm. Yüzlerce çift göz ellerinde telefonlarla rayları tarıyordu.
Düştü değil mi? Gördüm ben! Ah, bok. Atladı mı yoksa? İntihar mı? Lütfen olmasın. Bu tren daha ne kadar rötar yapar? Zaten işe geç kaldım.
Her yer et ve kan olmuştur kesin! Öğğ, iğrenç! Bu travmayı çekemem şimdi. Ama hiçbir şey görünmüyor. Trenin altında mı kaldı acaba? Daha büyük bir patlama olur sanmıştım…
Kalabalık uğulduyor, herkes ağzına geleni söylüyordu.
Akciğerlerim yanıyor, görüşüm daralıyordu. Dengemi kaybedip dizlerimin üzerine çöktüm ama kalabalık o kadar heyecanlıydı ki kimse beni fark etmedi.
“Nao.”
Etrafıma bakındım ama yoktu.
“Nao.”
Aşağıdaki raylara baktım ama ses vermedi.
“Nao.”
Zaman geçiyor ama o yumuşak ses bir türlü cevap vermiyordu.
Daha demin buradaydı. Tam buradaydı, benimleydi. Sinemaya gitmekten bahsedip bana endişeyle bakıyordu.
Öyle tatlı, öyle hüzünlüydü ki içim cız etmişti. Onu kollarıma almak istemiştim ama bu sanki bir vedaymış gibi hissettireceği için yumruklarımı sıkıp bu isteğimi bastırmıştım. Bütün bunlar daha birkaç dakika önce yaşanmıştı.
İstasyon ve tren görevlileri konuşuyordu. Birkaçı raylara inmiş, havaya bir şey kaldırıyordu.
Yırtık bir üniforma parçası. Ancak o zaman nefes almayı hatırlayabildim.
Burada öylece çökmüş kalamazdım.
Sakin olmalıydım.
“…Ah.”
O beyaz kumaş parçasında çamur vardı ama kırmızı hiçbir şey yoktu. Başımı sağa sola çevirdim ama öldüğünü gösteren hiçbir ize rastlamadım.
Ayak bileğim sızlıyordu. Düşmemeye çalışırken bütün ağırlığımı ona vermiştim, basketbol maçından kalan ağrı iyice katmerlenmişti.
Nao omzumdan yakalayıp beni düşmekten kurtarmıştı. Yani ben iyiydim.
Ama yorgunluktan sendelememiştim. Biri beni itmişti.
Sırtımda bırakılan o mürekkep izi gibi, o elin sıcaklığını hâlâ hissedebiliyordum. Bu apaçık bir saldırıydı. O elin sahibi beni öldürmek istemişti.
Ancak şimdi arkama dönebildim. Ama gördüğüm tek şey yabancı yüzlerdi. Faili asla bulamazdım.
Ben dalgın bir şekilde dikilirken çoktan kaçıp gitmiş olmalıydı. Kendime kızıyordum ama yüzünü görmüş olsaydım bile zamanında tepki verebilir miydim, emin değildim.
Sağ ayağımı kollayarak doğruldum ve Nao’nun çantasını omzuma astım.
Trenler bir süre çalışmayacaktı ve benim hemen bir şeyden emin olmam gerekiyordu.
Perondan çıkıp kuzey girişindeki otobüs durağına yöneldim. Haritadan Mochimune yönüne giden otobüsü aradım.
Yolun tamamını koşarak gitmeyi çok isterdim ama sakat bileğimle otobüsün daha hızlı olacağını biliyordum. En azından bu kadarını düşünecek kadar aklımı başıma toplayabilmiştim.
Şansıma, durağı hemen buldum. Rota Komagata Caddesi’nden Mochimune İstasyonu’na gidiyordu. Hafta içi akşamları saatte sadece bir otobüs kalkıyordu ama bir sonrakinin gelmesine on dakika vardı.
İstasyona gitmek otobüsle otuz dakika sürüyordu. Klinik çıkışı evine dönen iki büklüm yaşlı bir kadın benden önce bindi, ben de onu takip edip turuncu LuLuCa kartımı okuttum ve yakındaki bir koltuğa oturdum.
LuLuCa kartları sadece otobüslerde geçmiyordu; Shizuoka Demiryolu ve metroda da kullanılabiliyordu, ayrıca istasyon altındaki alışveriş merkezinde harcama yaptıkça puan kazanılıyordu. Doğru günde denk gelirseniz Cenova sinemasında bilet indirimleri de sağlardı, bu yüzden her lise öğrencisinde bir tane bulunurdu.
Burası seninle tanışmam için getirildiğim yer.
Seninle sinemaya gitmek için.
Gözyaşları içinde söylediği bu sözler, beynimin içinde dönüp duran düşüncelerin arasından sızan bir ışık gibiydi.
Kendimi bir kahraman gibi görüyordum. Buradaki işim bitmişti, kaderime razı gelmiştim ve bu ödünç hayatı geri vermeye hazırdım. Ama onun sesi bunu imkansız kılmıştı.
Tam o sırada, “Eee, ne izliyoruz?” diye soracaktım.
Biri omuzlarımdan sarstığında düşüncelerimden sıyrıldım. Otobüs şoförü bana endişeyle bakıyordu, hemen kapıdan dışarı attım kendimi. Sağ ayak bileğim hâlâ acıyordu.
Daha birkaç gün önce bu küçük, beyaz istasyona gelmiştim. İçinde bulunduğumuz çaresizlikten bihabermiş gibi, sıcak tuğla rengi çatısıyla orada öylece duruyordu.
Ona bakarken kafama dank etti; hiç de sakin değildim.
Telefonumu cebimden çıkardım.
Telefon işkence gibi gelen çok uzun bir süre çaldı ama sonunda biri açtı.
“Ne var?”
Karşı taraftaki ses, bir dalın sivri ucu gibi sert ve doğrudan geliyordu.
“Nao ölmüş olabilir.”
Etrafımdaki o yabancı mahalle yavaşça yamulmaya başladı. Gözyaşlarımın süzüldüğünü ancak o zaman fark ettim.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.