“Şey, yani…”
“Yıl ortasında katılmak yasak mı yoksa?”
“Agh!”
Sorular o kadar hızlı geliyordu ki yetişemiyordum. Kelimeler bir türlü ağzımdan çıkmıyordu.
“Yeni üyelere her zaman kapımız açık!” diye seslendi Ricchan. Dirseklerini masaya dayamış, gülümsüyordu. “Ne de olsa şu an sadece ikimiziz.”
Karşısındaki bir erkekti, hem de Sanada’nın ta kendisiydi ama Ricchan hiç istifini bozmuyordu. Benden çok daha soğukkanlıydı.
“Nao, ona bir üyelik formu doldurt, sonra da beraber gidip teslim edin.”
“Ah! Şey, tamam.”
Beni içine düştüğüm zor durumdan tereyağından kıl çeker gibi kurtarıvermişti. Sahiden büyük olan ben miydim?
Ama kağıt üzerinde öyleydi. Ricchan haklıydı; kulüp başkanı bendim ve bu benim görevimdi. Güç bela ayağa kalktım ama yine bir engele tosladım.
“Ricchan, formlar nerede duruyordu?”
Yanaklarımın yandığını hissedebiliyordum. Yeni üyemiz, ne yaptığım hakkında en ufak bir fikrim olmadığını hemen anlayacaktı.
“Raftaki teneke kutuda.”
Teneke kutu. Tamamdır.
Bu da Disneyland’den kalma bir hediyelik eşyaydı. Bir zamanlar içi kocaman, yassı pirinç patlaklarıyla doluymuş ama bizden çok önce mezun olan eski kulüp üyeleri hepsini mideye indirmişti.
Tozlu kapağı zorlayarak açtığımda içinde karmakarışık bir kağıt yığını buldum. Ne aradığımı pek bilmeden kağıtları karıştırdım ve sonunda yeni üyeler için olan formu buldum. Büyük kağıtların ikiye bölünmesiyle elde edilmiş küçük sayfalardı ve paket lastiğiyle birbirlerine tutturulmuşlardı. Bunları kim hazırladıysa muhtemelen kağıt kesme makinesine erişimi yoktu; formların kenarları makasla kesildiği için eğri büğrüydü.
Yığındaki ikinci form biraz daha temiz göründüğü için onu aldım. O sırada Sanada’nın hâlâ sadık bir şekilde kapı eşiğinde beklediğini fark ettim.
“Şey, lütfen içeri gir,” diyebildim formları sıkıca tutarak.
Başını eğerek içeri adım attı. Sol bacağına iyice yükleniyor, sağ ayağının yerle temasını minimumda tutuyordu.
İyi olup olmadığını sormanın kabalık olacağını düşündüğüm için sustum. Ricchan birkaç kez gözlerini kırpıştırdı ama o da konuyu açmadı.
Sonra bir sandalye açtı; benimkini hemen yanındakini. Dört kişilik sandalyemiz vardı ama Ricchan’ın yanına otursa pencere kenarında kalacaktı; ben kapıya daha yakındım, bu yüzden bariz olan seçeneği tercih etmişti.
Siyah sırt çantasını yere bıraktı. Ricchan ona bir tükenmez kalem uzattı. Kalem genelde masanın üzerinde öylece yuvarlanır dururdu, eski üyelerden biri bırakmış olmalıydı. İçinde mürekkep görünmüyordu ama bir şekilde yazmaya devam ediyordu.
Sanada sıradan bir tavırla teşekkür etti. Refleksler her zamanki gibi yerlerdeydi; bir an öylece durup bakışlarımı başlarının üzerinde bir yerlerde gezdirdim. Sonunda formu önüne koymam gerektiğini hatırladım.
Düzgün bir el yazısıyla doldurmaya başladı. Fotokopiler çekilmeden önce ilgili kısma zaten “Edebiyat Kulübü” yazılmıştı, bu yüzden tek yapması gereken sınıfını, numarasını ve adını yazmaktı.
Bu işlem bir dakikadan az sürdü. Ardından ayağa kalktı ve sandalyeyi tek bir gıcırtı bile çıkarmadan geri itti. İri yarı bir tip olmasına rağmen hiç gereksiz gürültü çıkarmıyordu. Bunun nedenini merak etmeye başlamadan Ricchan bizi uğurladı.
“Hadi göreyim sizi!” dedi.
Koridorun sağında, iki kapı ötedeki öğretmenler odasına yöneldik.
Kapı açılır açılmaz Sanada mırıldandı: “Ah… Mis gibi serin.”
Ona hak verdim. O soğuk esinti terli alnıma, yanaklarıma ve boynuma ilaç gibi gelmişti.
Burası bir vahaydı. Sanki bedenlerimiz yenilmez bir perdeyle sarmalanmıştı; buz büyüsünde usta olan büyücüler gibiydik.
“Affedersiniz,” dedim çekinerek.
Öğretmenler bize doğru baktılar ama ilgileri çabuk dağıldı. O birkaç saniyelik dikkat bile her zaman beni tedirgin ederdi. Bu yüzden, kulüp odasının bu kadar yakınında buz gibi bir cennet olduğunu bildiğim halde buraya nadiren uğrardım.
Formu, Edebiyat Kulübü danışmanı Bay Akai’ye vermemiz gerekiyordu ama yerinde yoktu. Kendisi hem Kendo Kulübü’nün hem de Edebiyat Kulübü’nün danışmanıydı; sorun çıkarmadığımız sürece bizi genelde kendi halimize bırakırdı. Ricchan ve benim başını ağrıtmayacak, sessiz sakin tipler olduğumuzu biliyordu, bu yüzden sadece bir yardıma ihtiyacımız olursa ona gelmemizi söylemişti. Ve tam da umduğu gibi, şimdiye kadar böyle bir durum hiç yaşanmamıştı.
“Sanırım masasına bırakabiliriz,” dedim kurumuş dudaklarımla.
Odadaki tek ses klimanın uğultusu ve kağıtlara sürtünen kalemlerin cızırtısıydı.
“Tamam.”
Sanada benim kaygılarımın hiçbirini taşımıyor gibiydi. Formu, Bay Akai’nin darmadağınık masasının tam ortasına bıraktı.
Kağıt ağırlığı niyetine de formun bir kenarına küçük bir kurbağa heykeli koydum. Böylece kesin fark ederdi. Bay Akai kurbağalara bayılırdı; masası seyahatlerinden topladığı kurbağa hediyelikleriyle doluydu. Odaya her döndüğünde hepsini tek tek kontrol eder, keyiflerinin yerinde olduğundan emin olurdu. Vırak.
Tam çıkmak üzereyken, birkaç çift gözün üzerimizde olduğunu gecikmeli de olsa fark ettim. Ancak bana değil, Sanada’ya bakıyorlardı.
Boyu uzundu ve topallayarak yürüyordu, bu yüzden kesinlikle dikkat çekiyordu. Yine de bu durum canımı sıktı. Meraklarını gizleme gereği bile duymadan eski basketbol yıldızını süzmelerinden hoşlanmamıştım.
Sanada fark etmemiş gibiydi. Gerçi o iğneleyici bakışları tam da hissettiği için böyle davranıyor olabileceği hissine kapıldım.
“Bize müsaade!” dedim, kapıyı sertçe kapatarak.
Sanada bir şey demedi. Belki de çok ileri gittiğimi düşünmüştü.
Odadan çıktıktan sadece sekiz saniye sonra yenilmez perdemiz soyulup gitti. Tepeden tırnağa, sanki bir rüyadan uyanmış gibi geldiğim dünyaya geri fırlatıldım.
Sanada tişörtünün eteğinden tutmuş, özlemle yelpazeleniyordu. Heyhat, geriye ılık havadan başka bir şey kalmamıştı.
Hâlâ sinirliyken kulüp odasına dönmek istemiyordum.
“Kütüphaneye uğrayabilir miyiz?” diye sordum.
Kütüphane öğretmenler odasının yanındaydı, kulüp odası yönündeydi.
Edebiyat Kulübü eski bir depoda kalıyor olabilirdi ama seleflerimin hakkını yememeliydim; harika bir konum kapmışlardı. Çoğu öğrenci öğretmenler odasına yakın olmayı ölümden beter bir kader saysa da ben kütüphaneye çok sık giderdim, bu yüzden benim için bir kutsamaydı.
“Tabii,” dedi.
Açık kapıdan içeri süzüldük. Tanıdık kütüphaneciyi ve kitap ödünç alan üst sınıflardan bir öğrenciyi gördüm. Kitabın sırtına göz ucuyla baktım. Asa Nonami’den Sabun Köpüğü. Başlığı pek bir şey anlatmıyordu. Belki bir gün okumalıydım.
Kütüphaneye pek gelen olmazdı. Öğretmenler odasının yarısı kadardı ve raflarla tıklım tıklım doluydu ama içeride aynı anda beşten fazla öğrenci gördüğüm pek vaki değildi. Eğer ders için bir şey araştırmamız gerekirse masalar geçici olarak dolardı ama o zaman da kütüphane o kadar gürültülü olurdu ki bambaşka bir yere dönüşürdü.
Duvar boyunca dizili rafları takip ettim; bu yol benim için okul yolu kadar tanıdıktı. Sararmış sayfaların kokusuna büründüğümde, kabarmış tüylerimin yavaş yavaş yatıştığını hissettim.
Şu sıralar modern Japon edebiyatını hatmediyordum. En ünlülerin eserlerini tadıyordum: Ryunosuke Akutagawa, Osamu Dazai, Ichiyo Higuchi, Ango Sakaguchi. Herkes bu yazarların adını duymuştu ve muhtemelen en az bir eserlerini sayabilirdi.
Bunlar başka bir çağda, tanımadığım kelimelerle yazılmış kitaplardı; sık sık kulüp odasındaki sözlüklere bakmam gerekiyordu. Bazı kitapların arkasında terimler sözlüğü vardı ama o tanımlarda bile bilmediğim kelimeler oluyordu, bu yüzden sözlük olmadan pek ilerleyemiyordum. O devasa ciltleri karıştırmayı, parmaklarımı kelime listesinde gezdirmeyi ve asıl amacımı unutana kadar tamamen başka bir terime dalıp gitmeyi seviyordum. Bu yüzden derste sadece elektronik sözlük kullanırdım.
Modern edebiyata başlamadan önce bir sürü yabancı polisiye roman ve ondan önce de çağdaş edebiyat okumuştum. Sadece birkaç ünlü eseri veya gözüme çarpanları seçmiştim, yani bu türde uzman olduğumu söyleyemezdim. Yeni kitapların benim okuma hızımdan çok daha çabuk basıldığının acı bir şekilde farkındaydım.
Sanada sessizce peşimden geliyordu.
Lafı açmaya karar vermem uzun sürmedi. Kütüphanede konuşmamamız gerekiyordu ama sesimizi alçak tutarsak azar işitmezdik. Şimdiye kadar tek bir kez başım belaya girmişti, o da Ricchan’ın “Hadi canım, burada Re:Zero varmış!” diye cıyakladığı zamandı.
Düşününce, onun ne olduğunu ona sormaya hiç fırsatım olmamıştı.
“Sanada, kitapları sever misin?” diye sordum.
Anlaşılmaz bir ses çıkardı. Bu evet miydi yoksa hayır mı?
“İyidirler,” dedi bir an sonra.
Makul. Çoğu insan böyleydi. Kitapları sever misin? İyidirler.
Bu noktada, kulübümüzün tam olarak ne yaptığını pek açıklamadığımı fark ettim.
“Kulüp saatlerinde genelde sadece kitap okurum. Diğer kız, Ricchan—yani Ritsuko Hironaka—kendi romanlarını yazıyor. Bazen onları okuyup fikrimi söylüyorum.”
Sanada cevap vermedi. Az önce en azından bir ses çıkarmıştı.
Merakla arkama baktığımda onu yanağını kaşırken buldum. Bu hareketi daha önce de görmüştüm.
Ah. Tırnaklarını dipten kestiğini fark ettim. Ne yapacağını bilemediği zamanlarda hep böyle kaşınıyor olmalıydı.
“Hiçbir şey yazmadım,” dedi. “Yazmam gerekiyor mu?”
Neden endişelendiğini anlayınca gülümsedim.
“Hayır, hiç gerek yok. Yarışmalara falan katılmıyoruz. Gerçi Ricchan yazılarını ödüller için gönderiyor ama bu kulüp faaliyetlerinin dışında bir şey.”
“Hımm,” dedi. Pek hevesli gelmiyordu sesi.
“Kültür Festivali için bir dergi çıkarıyoruz. Geçen yıl sadece incelemelerden ibaretti ama önceki yıllarda içinde kısa öyküler, şiirler, makaleler, denemeler falan olurmuş.”
“İnceleme mi? Kitap özeti gibi mi?”
“Aynen öyle.”
Ne ben ne de mezun olan o iki öğrenci yazabiliyor ya da çizebiliyorduk. Ama ortaya bir şey koymamız gerekiyordu, biz de okuduğumuz kitaplar hakkında birkaç yüz kelimelik bir şeyler yazıp yanına da telifsiz resimler eklemiştik. Kulüp tarihinin en cılız ve en yüzeysel yayını olmuştu; tam bir utanç kaynağıydı.
Bu yıl Ricchan vardı, o yüzden kesinlikle daha iyi olacaktı.
“Yani Aikawa, sen bu kulübü bayağı ciddiye alıyorsun, ha?” Gülümsediğim öylece kaldı. “Sanırım seni sadece spor salonunun önünde bağırıp çağırırken görmeye alışmışım.”
Başımı dik tutabilmek için kendimle savaşmam gerekiyordu.
Sunao, Edebiyat Kulübü’ne bir kez bile uğramamıştı. Bunun yerine spor salonunun oralarda takılır, basketbol antrenmanındaki yakışıklı çocukları dik dik izlerdi.
Aslında Sunao basketbola o kadar da meraklı değildi; sadece hayran tayfasına uymuş, arkadaşlarının peşine takılmıştı. Ama şu noktada mazeret üretmeye çalışmak yersizdi.
Sanada, yakın zamana kadar basketbol takımındaydı; yani o grubun ne kadar gürültücü olduğunu gayet iyi biliyordu. Onlar hakkında ne düşündüğünü az çok tahmin edebiliyordum.
“Arada öyle şeyler olabiliyor,” diyerek içimi çektim.
Üstelemedi. Sadece aklındakini söylemişti, beni köşeye sıkıştırmaya çalışmıyordu.
Konuşmasını bitirmiş olacak ki etrafa bakındı. Boyu neredeyse kitaplıklar kadardı. Kitaplarla dolu bu oda onun için alışılmadık bir manzara olmalıydı, her detayı inceliyordu. Burayı benden tamamen farklı bir gözle gördüğüne emindim.
“Sen neden buradasın?” diye sordu.
“Şey, kendim için gelmedim. Sana uygun bir şeyler bakarız diye düşünmüştüm.”
Hâlâ İzu Dansçısı’nı okuyordum, kendi sıradaki kitabımı sonra da bulabilirdim.
Sanada bakışlarını tekrar bana çevirdi.
Acaba bu fikre karşı mıydı? Hiçbir şey okumak istemiyor muydu?
“Var mı bir tavsiyen?” dedi.
Endişelenmeme gerek yokmuş; gayet ikna olmuş görünüyordu.
“Şey, e-ee... Bakalım...”
Burada çocuk kitaplarından ciddi edebiyat eserlerine, resimli rehberlerden tarihi kayıtlara, akademik tezlerden fantastik ve aşk romanlarına kadar her türden kitap vardı; saysam akşama kadar sürerdi.
Soruya soruyla karşılık vermek pek hoş bir üslup olmayabilirdi ama yine de sordum:
“Ne tür şeylerden hoşlandığını biliyor musun?”
“Hayır,” dedi kestirip atarak.
“Peki, Japonca ders kitabımızda aklında kalan bir şeyler oldu mu?”
Gözleri bir an boşlukta süzüldü, sonra yukarıdaki ışıklara dikildi.
“Budalanın idealleri olmaz.”
Bir an irkildim. Beni mi kastediyordu?
“İçinde böyle bir cümle geçen bir kitap okumuştuk,” diye ekledi.
Nefesimi tazeleyip cevap verdim.
“Natsume Soseki’den Kokoro. ‘Manevi idealleri olmayan kişi budaladır.’”
“Hah, tam olarak o.”
Yazarın en ünlü eseriydi, muhtemelen Japonya’da tüm zamanların en çok satan romanıydı.
Bir kopya olmama rağmen, sanırım benim de ideallerim vardı. Sportif yeteneklerim Sunao’nunkilerle sınırlıydı ama ders kitaplarını tekrar tekrar okuyor, mekik koşusu için ipuçlarına bakıyor, elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyordum; notlarım da epey iyiydi. Yine de kendimi kıyaslayabileceğim bir dayanağım yoktu, daha önce hiç başka bir kopyayla tanışmamıştım.
Kitapların arasındaki, eksik dişleri andıran boşlukların önünden geçerek rafların arasında yürüdük. Buraya defalarca gelmiştim, bu yüzden hangi yazarın eserinin nerede olduğunu az çok biliyordum.
Kokoro’nun cep boy baskısını buldum. Kitap epey kalındı, bu da Sanada’yı şaşırtmış gibiydi. Ders kitaplarımızda orijinal metnin sadece birkaç sayfası yer aldığı için bu tepkisini anlayışla karşıladım.
“Kitabımızdaki bölümlerin çoğu, aslında çok daha uzun eserlerden kırpılmış parçalar. Kokoro aslında üç ciltten oluşuyor, bizim okuduğumuz kısımsa üçüncü ciltten.”
Sanırım amaç bizi kitapların orijinallerini okumaya teşvik etmekti. Hikâyenin devamında ne olduğunu merak edip okul veya şehir kütüphanelerine koşan öğrenciler vardı; ama sayıları muhtemelen yetişkinlerin umduğundan çok daha azdı. Hatta eminim bazıları sadece Wikipedia’dan veya bloglardan özetini okuyup geçiyordu.
Sanada ilk cildi eline aldı. “Bir şans vereceğim.”
“Tabii. Bitirince ne düşündüğünü bana da söyle.”
“Söylerim.”
İnsanların izlenimlerini duymayı seviyordum.
Herkes aynı metinden farklı anlamlar çıkarıyordu; sonuçta her birimiz olayları kendi süzgecimizden geçiriyoruz. Bu çok bariz bir gerçek gibi görünse de, hatırlatılması beni her zaman bir anlığına rahatlatıyordu.
Bu raftaki unvanların çoğunu tanıyordum. Birkaçını okumuştum ama hiç bilmediğim kitapların sayısı bildiklerimin en az iki katıydı.
Bir keresinde yayıncılık sektörünün her gün yüzlerce kitap piyasaya sürdüğünü duymuştum. O kadar çok ki, hiçbir insanın hepsini okumaya ömrü yetmezdi. Bir kopya olmasam da bu durum değişmezdi; tüm boş vaktini okumaya adayabilen normal bir insan olsam bile sonuç aynı kalırdı.
Sanada kitabını danışma masasından ödünç aldı ve kulüp odasına döndük; orada Ricchan’ı ayağını hırsla yere vururken bulduk.
“Vantilatör nalları dikti!” diye feryat etti. Bizim ona ağzımız açık baktığımızı görünce kollarını dramatik bir tavırla iki yana açtı. “Yoldaşlar! Son yaklaşıyor! Kaderimiz mühürlendi! Bu sıcak hepimizin sonu olacak!”
Yüzü heyecandan mı kızarmıştı yoksa sıcaktan mı emin değildim. Bayağı kurulmuştu, onu sakinleştirmek epey vaktimizi aldı.
Ben bir sonraki hamlemizi düşünürken, Sanada mırıldandı: “Bir tane getirebilirim.”
“Ne getirebilirsin?”
“Vantilatör. Evde kullanmadığımız bir tane var.”
Ricchan ile birbirimize göz ucuyla baktık.
“...Bu çocuk resmen bir tanrı!” diye haykırdı Ricchan.
Bu sefer Ricchan’ın tepkisi hiç de abartılı gelmemişti. Öyle duygulanmıştım ki, adeta ona tapınmaya başlayacaktım. Şimdiden yanaklarımızda o hafif esintiyi hissedebiliyordum.
“Emin misin?” diye sordum.
“Kullanmıyoruz zaten.”
Tek kelimeyle mucizevi!
“Teşekkürler, hayatımızı kurtardın.”
Ellerimi birleştirip önünde eğilerek yeni tanrımıza şükranlarımı sundum.
“O kadar da büyütülecek bir şey değil,” dedi Sanada. Kulakları kızarmıştı.
Acaba utanmış mıydı? Olamaz.
“Ne var?” diye sordu.
“H-hiç.”
Ona baktığımı fark edince, boş ver dercesine elimi önümde salladım.
Kaşlarını çattı, sonra masaya oturup Kokoro’yu açtı. Görünüşe göre hemen okumaya başlamaya niyetliydi. Onu bölmek istemediğim için yanından uzaklaştım.
Ricchan bozulan vantilatörü köşeye çekmişti. Yanına gidip fısıldadım: “Harikasın Ricchan.”
“Biliyorum da, bu sefer ne yaptım?”
“Sanada’yla sanki kırk yıllık arkadaşınmış gibi konuşabiliyorsun.”
Muhtemelen boş yere kendimi geriyordum. Az önceki kısa diyaloğumuz beni Sanada’nın korkutucu olmadığına ikna etmişti ama hâlâ epey gergindim. Sırf bir erkekle konuşmak bile kalbimi ağzıma getiriyordu.
İlkokuldayken böyle hissetmezdim. O zamanlar hepimizin boyu aynıydı, yüz hatlarımız da pek farklı sayılmazdı.
Ama şimdi, erkeklerin kollarından koltuk altı kılları fırlıyor, etraflarını ter kokusu sarıyordu; ben de onlarla arama mesafe koyuyordum.
Düşününce, Sanada o kadar da kötü kokmuyordu. Kitabı ona uzattığımda, kollarından gelen hafif bir sabun kokusu burnuma çalınmıştı.
“Kuzenlerim var, o yüzden iğrenç erkek hallerine karşı bağışıklık kazandım,” dedi Ricchan.
Ş-şş, sesini alçalt! Omuzlarımın üzerinden bir bakış attım ama Sanada hâlâ okumaya devam ediyordu. Oh, neyse ki bizi duymadı.
Sunao’nun kuzeni, kardeşi ya da kendi yaşında başka bir akrabası yoktu.
Eğer bir erkek kardeşi olsaydı, belki Sanada ile konuşmak benim için daha kolay olurdu. Ama şimdi bunları düşünmenin bir faydası yoktu.
Eski vantilatör köşede sessizce duruyordu; artık o sinir bozucu tıkırtıyı çıkaracak hali bile kalmamıştı. Paslı tellerin ardındaki o dayanıksız, ince kanatları, asla havalanamayacak pervaneler gibi bize kötü kötü bakıyordu.
Sanki göz göze gelmişiz gibi hissettim. Ben Sunao’nun bir kopyasıydım ama bu vantilatörün her parçası gerçekti.
“Vantilatör nasıl çöpe atılır ki?” diye sordum.
“Büyük eşya atığına girer,” dedi Ricchan. “Akai Bey’e sormamız lazım.”
Ona tekrar baktım. “Hadi, saygımızı sunalım.”
“Saygı mı? Vantilatöre mi?” Ricchan güldü ama bana katılarak ellerini birleştirdi. “Her şey için teşekkürler emektar dostum. Sen olmasan bizim o köhne kemiklerimiz buralara kadar gelemezdi.”
Neden yaşlı kadın sesi çıkarıyordu ki?
“Çok çalıştın, minnettarız,” dedim. “Bir şekilde idare ederiz, o yüzden lütfen... Huzur içinde uyu.”
Sanada bu sahneye denk gelip sordu: “Ne yapıyorsunuz siz?”
“Şükranlarımızı sunuyoruz.”
Kitabına geri döner sanmıştım ama o da kitabı masaya bırakıp yanımıza geldi.
“Teşekkürler, vantilatör,” dedi.
Tamam, bu çocuk kesinlikle iyi biriydi.
“Ah!” dedim, önemli bir şeyi unuttuğumu fark ederek. “Sanada, Edebiyat Kulübü’ne hoş geldin.”
“Ha? Bunu şimdi mi söylüyorsun?”
Kesinlikle biraz geç kalmıştım. Mahcup bir tavırla yere baktım.
Ama ertesi güne kadar beklemek daha da kötü olurdu. Ricchan da aynı şeyi düşünmüş olmalı ki, “Evet, hoş geldin!” diyerek alkışlamaya başladı. Ben de ona katıldım.
Bu alkış tufanı karşısında Sanada başını hafifçe öne eğdi.
“Sağ olun,” diyebildi sadece.
Ve böylece, Edebiyat Kulübü artık üç üyeye sahipti.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.